"Bu gece de bir davet var gitmek için deliriyorum"
Sinema, müzik, yemek, kent kültürü yazarı, aynı zamanda da partilerin vazgeçilmez siması Atilla Dorsay, renkli hayatını ve mirasını kime devredeceğini anlatıyor.
(22/02/2003 - Oray Eğin/Radikal)
Bir başka bağımız Atilla Dorsay'la. Ah, yıllarca aynı sokakta oturunca... Ben
ona ayaküstü gider, zaten yazmış olduğu filmlerle ilgili görüşlerini, bir kere
daha kişisel olarak bana anlatmasını isterdim. O da çekinmeden anlık eleştiriler
yapardı.
"Before the Rain'i izleyeyim mi?"
"Kesinlikle gör," derdi.
"Sıkılır mıyım peki?"
"Hayır sürükleyici," der ikna ederdi...
Artık aynı yerlerde oturmuyoruz ikimiz de, hatta galiba aynı filmleri de
sevmiyoruz. Ama ne önemi var ki...
Elini omzuma koyup, sıcakkanlı gülümsemesiyle gözlerimin içine bakarken bana
"Bir gün benimle röportaj yapacağın aklına gelir miydi?" dedi. Sinemayı hepimize
sevdiren o adamla konuşmaya mecburdum. Üstelik ona bir davete gecikmesine mal
oldu bu konuşmamız.
Tek pişmanlığım, 70'lerden kalan o siyah kalın çerçeveli gözlüğü evinde
bulamamamız oldu.
Uzun zaman önce Roger Ebert'ı aramıştım...
Nereden buldun Roger Ebert'ın telefonunu ya, öyle zordur ki o adamların
telefonunu bulmak.
....Telesekreteri çıkmıştı; "Ebert şu anda film izliyor," diye. Sizin
telesekreteriniz ne diyor?
Normal, film izliyor demiyor tabii ki...
Peki bir güne kaç film sığdırıyorsunuz?
Festivallerde altı-yedi film bile izleyebilirim. Ama film izlemeden geçen günüm
de olabilir. İlla her gün film izleyeceğim diye bir kaygım yok.
Zamanla film izleme zevkinde bir yıpranma oluşmuyor mu?
Ona karar vermek çok zor. Profesyonel deformasyon denen bir şey. Artık
filmlerden etkilenmemek, her şeyi bir dejâ vu saymak mümkün. Ben kendime bu
soruyu soruyorum ama tuhaf bir şekilde fark ediyorum ki yeni filmler de benim
ilgimi çekiyor.
Peki bu meslek sizi muhafazakârlaştırmıyor mu?
Burada film guide'lar var, arada sırada bakıyorum, bazıları o kadar gerilerde
kalmışlar ki... Böyle birtakım kaynak kitapları çok eskimiş buluyorum. Ama
kendimi o derece eskimiş bulmuyorum.
İyi bir arşivci misiniz?
Tabii... Önce betamax olarak başladı, sonra VHS'e geçti. Yakında da kaçınılmaz
olarak DVD'ye geçeceğim. Şimdi tam geçmek üzereyim. Hazırlıkları yapıyorum,
teknoloji konusunda biraz tutucuyum, pat diye geçemiyorum yeni bir şeye.
Arşivinizden film atar mısınız hiç?
Niye atayım ki? Zaten bende olan filmi bir daha almam. Şimdi yeniden kayıt
yapıyorum. Çünkü CNBC-e'de altyazılı oynuyor filmler. Zamanında dublaj olarak
kaydını yapmıştım... Zaten emin ol her filme geri dönülebilir. Her sevgiliye
geri dönülmese de...
Şarkılarda, filmlerde ağlar mısınız?
Ben filmlerde ağlarım. Sulugözlü bir adamım. Bundan gurur da duyuyor değilim ama
çok rahat ağlayabilirim. Çok sağlıklı bir şey olduğunu düşünüyorum.
Eleştirmenlik açısından bir zaaf sayılabilir, eleştirmen herkesin gözünde çok
rasyonel, akılcı, filmlere çok mesafeli bakan ve de öyle bakması gereken bir
insandır ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Eleştirmen öncelikle iyi bir seyirci
olmalı. Seyirci de ağlar!
Sizin sinemayla ilişkiniz de aslında aşkla açıklanmıyor mu?
Öyle olduğu gibi, 100 Yılın 100 Filmi kitabımın önsözünde de yazdım. O filmlerin
seçilme kriterlerinden en önemlisi duygusallıktı.
Zamanında bu aşkın peşinde koşmanız imkansız değil miydi?
Ben mimar oldum. Sinema eleştirmenliğiyle hayatımı kazanmak aklımdan geçmiyordu.
Üç dört yıl içinde mimarlığı bıraktım zaten, sinema yazmaya başladım. Bir süre
tercüman rehberlik yaptım, o her şeye rağmen biraz sürdü. Sonra onu da bıraktım.
Sinema eleştirmenliğinden çok para kazandınız mı?
Hayır, tercüman rehberlikten kazandım! Sinema eleştirmenliği meslek sayılmazdı,
tercüman rehberlik de sayılmazdı. Ama benim gibi geveze tabiatlı ve iyi dil
bilen biri için çok hoş bir meslek.
Yapmayın... Neden geveze dediniz kendinize?
Yok gevezeyim tabii. Konuşmayı sevmesem tercüman rehber olamazdım. Türkiye'de en
rahat konuşan insanlardan biriyim. Hiçbir topluluk, yüzlerce binlerce insan
olsun, fark etmez. 15 yıl mı ne oluyor, AKM'de bir Yaşar Kemal Gecesi
düzenlenmişti ve büyük bir nezaketle beni sunucu olarak istediler. Ben de
çıktım. AKM Türkiye'nin kaymak tabakasıyla dolu, çok rahat bir sunuş yaptım.
Yaşar Kemal geldi, beni iki yanağımdan öptü, tebrik etti...
Bu arada, davetlerde çok fazla görüyorum sizi. Nasıl yetişiyorsunuz hepsine?
E, hayatın bir parçası. Bak bu akşam bir davet var, kar yağıyor ama ben buna
çıkıp gitmek için deliriyorum. Ve gideceğim de!
Yaşın ilerlemesi asosyalleştirmiyor sizi?
Geçen akşam Safran'a gittim. Ne müziğinden, ne kalabalığından memnun kaldım. Ama
çıkmayı seviyorum. İnsanları görüyorum. Her kokteyl, her parti aslında çok geniş
olan sevdiğim insanlar kitlesinden bazılarını gündemime sokuyor.
Ve sürekli kitap çıkartıyorsunuz. Acaba asıl yapmak istediğiniz bu mu?
Bundan sonra yapmak istediğim şey kalıcı, temel, kaynak kitaplar yazmak.
Gündelik eleştiriden de herhalde artık uzaklaşırım. Bir gazetede bir sütunum
olsun, genelde sanat üzerine yazayım isterim ama artık her hafta deli dana gibi
üç-dört tane abuk sabuk filmin peşinde koşup gündelik eleştiri yazmaktan artık
bıkıyorum. Bir süre sonra sona erecek. Ama hep üreteceğim. Aklım başım çok
yerinde. İlginç bir dönemi yaşadım, birikimim çok, belleğim de hâlâ güçlü.
Elinizde neler var?
Kalkıp da spor ya da başka bir şey yazacak halim yok. 1990-2000 arası Türk
sineması eleştirilerimi kitaplaştırmadım. Hayatımızı Değiştiren Filmler'in
devamını yapacağım. Benim çektiğim çok güzel sanatçı fotoğrafları var, 20-30
yıllık. Onları bir albüm olarak toplamak niyetindeyim. Türk sinemasından 50
kadını anlatan bir kitap yapacağım...
O kadar sosyallik içinde vakit nasıl ayırıyorsunuz?
[Bilgisayarını gösteriyor] Şunla ben bir araya geldiğimiz zaman çok iyi
anlaşıyoruz. Çok rahat yazıyorum ben, kolay yazıyorum. Dikkat et, bu da F'li
klavyedir. Bugünlerde bir tartışma var ya.
Ben Q'cuyum.
Olabilir, ona da saygım var ama bu yaştan sonra bu klavyeyi değiştiremem.
Değiştirirsem hızım azalır. Hıncal Uluç, "Q klavye dünyanın her yerinde var,"
derken haklı, ama ben Türkiye'de çalışıyorum sadece. Buna da alıştım, hızlı
gidiyorum.
Peki Hıncal Uluç'un film eleştirisi yazmasını nasıl buluyorsunuz?
Sinemayı yalnız biz mi yazacağız? Onun zaten iddiası seyirci olarak yazdığı. Ne
var ki bazı yazıları sinemaya çok zarar veriyor. Çünkü gerçekten çok önemli bazı
filmleri kötülüyor. Ki son örneği de Konuş Onunla. Beğenmiyor, beğenenlere de
kızıyor. Onun yazdığı bu yazı insanların filme gitmesini engelliyor, bu da
sinemaya zarar veriyor.
Var mı sizin de kavuğunuzu devredeceğiniz biri?
Vallahi yeni arkadaşlardan Sinema
dergisinden Engin Ertan'ı, Burçin Yalçın'ı beğeniyorum. Radikal'de yazan Yeşim
Tabak'ı çok beğeniyorum. Her ne kadar son zamanlarda yazmıyorsa da Tuna Erdem
ilginç bir yazar... Bu yeni kuşak beni mutlu ediyor.
Mirasçınız Ali Atıf Bir değil ama?
Ali Atıf Bir, Hıncal Uluç'luğa oynuyor. Ama onun daha yeni bir yazar olarak
filmler ve başka şeyler konusunda bu kadar keskin ve kesin yargılar kullanmaması
lazım. Bir şeyi sevmiyor ve hemen ayağının altına alıyor. Hıncal da onu yapıyor
ama müsaade edilsin, onun 30 yıllık bir geçmişi var. Ama medyada şöyle bir şey
yaygınlaştı: Ne kadar sert girersen olaya, o kadar saygı görürsün, korkarlar
senden. Yok böyle bir şey. Önce kimliğini, bilgini kabul ettir...
BİR COOL OLARAK ATİLLA
DORSAY
"Genç görünmek için eski resimlerimi kullanırım"
Yeni Yüzyıl'da eski siyah-beyaz fotoğrafınızı kullanıyordunuz, hani kalın
siyah çerçeveli gözlüklerinizin olduğu. O ısrarınız neydi?
Hep öyle bir huyum vardır, hep eski fotoğraflarımı kullanarak kendimi biraz genç
hissetmek isterim. Bugün gazetede çıkan fotoğraflarım da en azından dört - beş
yıllık. Hep böyle bir hileye başvuruyorum.
O fotoğrafların döneminde nasıl biriydiniz? Çok cool muydunuz?
Döneme göre cool muydum bilmiyorum. Öyle bir kavram yoktu bizim dönemimizde. Ama
cool'um sanıyorum. Sinemaya dalmak beni hayattan koparmadı. Ben çok film izlesem
de hep ayaklarım yerde oldu. Her türlü değişimi çok kolay kabul ettim. Cool
olmanın gereklerinden biri odur sanıyorum. Moda açısından olsun, yaşam
biçimleri, günün trendlerine uymak... Bu dengeyi çok iyi kurdum. Evet, kendime
göre cool'um herhalde. Dediğim gibi o dönemde böyle bir deyim yoktu, şimdi
yargılamak zor.
Peki şimdi cool musunuz?
Vallahi tabii bu yaşa gelince cool olmak hayatın temel amacı olmaktan çıkıyor.
Birtakım şeyler çok anlamsız geliyor size. İnsanların çok gittiği yerlere
gitmekten hoşlanmaz oluyorsunuz... Her yerde gözükmek gibi bir hevesim hiç yok,
bütün bunlar cool olmanın şartları hiç değil. Ben birçok şeyden bıktım tabii.
Ama öte yandan hayata öylesine bağlıyım ki, haftada iki - üç gece dışarıda çıkıp
yemek yemeden, en son çıkan CD'leri almadan, filmleri görmeden rahat edemiyorum.
Ama kitlenin izlediği modalar, taptığı ilahlar beni ilgilendirmiyor. Herkesin
ayıla bayıla izlediği televizyon dizilerini ben hiç izlemedim.
Belki de bu da cool'luk ama. Herkesin yaptığını yapmamak...
Belki de... Belki de... Bilemiyorum, olabilir. Umarım öyledir.
Peki bu tavrınız sizi sinik, alaycı bir adam haline getiriyor mu?
Hayır. Zaten sinema eleştirisinde alaycılık Fatih Özgüven'e mahsustur. Ben bir
filmle alay etmektense bir filmi kavramayı tercih ederim. Sanat karşısında çok
alçakgönüllü hissediyorum kendimi.
Hayata karşı alaycı mısınız peki?
Evet, alaycılığımı hep koruyorum. Sanıyorum yazılarıma da yansıyor. Benim
kendime özgü çok ince bir mizah duygum var, buna inanıyorum. Ama bir espri için
bir filmi feda etmem.
30 YILDIR EVLİ AMA...
"Bir kere âşık olunur mu?"
Eşinizle elele dolaşıyorsunuz. Hâlâ mümkün oluyor mu bu?
Eşimle 30. evlilik yıldönümümü kutluyoruz. Küçük bir restoranı kapattık, küçük
bir parti veriyoruz. Dans edeceğiz ve orada da elele olacağız. Bu o kadar doğal
ki! Aşkımız ilk günkü gibi olmayabilir, biraz işin içine dostluk, ortaklık da
katılmış olabilir ama ne olursa olsun biz birbirimize çok şey verdik. Eşim
olmasaydı ben bu kadar üretken olamazdım. Herhalde evlenmezdim, daha bohem bir
hayatım olurdu. Niyetim de yoktu zaten...
30 yıl boyunca o bohem hayatı ve bekârlığı özlediğinizde ne yaptınız?
Çok sık oldu hem de... İlk başlarda o hayata kenarından bucağından dönmeyi
denedim ama sonradan anladım ki değmiyor. Bohem hayat belli bir yaşta
olabilirdi, olmalı da hatta. Ama yani 30'umdan sonra artık anlamsız. Haftada bir
gece kaçar takılırsınız. Çiçek Bar'a gidiyorum, içiyorum dostlarımla... Ama
aradığı insanı bulursa beraber yaşamak en iyi çözüm.
Eşiniz Leman Hanım, nasıl biri?
Yumuşak, benim bütün zevklerimi paylaşan, meslek olarak arkeolog, müzik
açısından bana uymayan -o daha çok klasik müzik sever- ama her şeyi paylaştığım
bir insan.
Nasıl tanıştınız?
Vallahi çok komik, tercüman rehberlik yaparken
tanıştık. Ben eşimi Tophane'de tanıdım, Salı Pazarı Limanı'na inerdi, oradan
turist çıkardı. Bir gün ben gemiden bir Fransız grubu almaya gittiğimde, esmer,
hoş bir kız gördüm. "Ya kim bu, beni tanıştırın," dedim. 1968'di sanırım... O
yıldan beri ilişkimiz sürüyor.
İnsan bir kere mi âşık oluyor peki?
Canım bir kere âşık olunur mu!
O dürtüyü nasıl engelliyorsunuz?
Engellediğimi kim söyledi! Evlendikten sonra da başka insanlara âşık olmuş
olabilirim, âşık olduğumu sanmış olabilirim. Bu mümkün. Ama evlilik her zaman
dönüp gelinen bir limandır. Çok sık ayrılıp da dönmemeniz gerekir, çünkü bir gün
dışarıda kalabilirsiniz.
Erkeklere çok özgü bir şey dediniz...
Tabii, bu mutlaka maço zihniyetin bir uzantısı. Hiçbir kadının böyle bir şey
söylenmesi beklenmez. Ama ben gerçek anlamda sağda solda sürtmedim. Tabii ki
bazı ilgilerim, anlık ilişkilerim olabilir. Evliliğime çok saygı gösterdim.
Ciddi kavga ettiğimiz dönemler de oldu, ama bütün bunların üstesinden gelmeyi
becerdik.
Bir de oğlunuz var, hiçbirimizin bilmediği.
O kim?
Oğlum Gökhan Dorsay. Bursa Uludağ Üniversitesi'ni bitirdi, şu anda bir yerde
staj görüyor. Askere gidecek herhalde, sonra da bir işe başlayacak. Onunla
paylaştığımız en büyük tutkumuz müzik. Kızım iyice müzik tutkunu zaten,
biliyorsun bir albüm yaptı Ece Dorsay. Oğlum albüm yapmadı ama ciddi bir arşivi
var,
o da bir müzik tutkunu. Onu çok iyi bir DJ olarak görüyorum.
Posted by Fikirbaz at February 24, 2003 11:20 AM
- Save This Page At Del.icio.us