"Yaşananları konuşmak gerek"

Atom Egoyan'ın, Ermeni soykırımı iddiasının farklı kuşaklar tarafından, özellikle de Ermenilerce nasıl algınlandığını anlatmaya çalışan filmi Ararat, denetimden geçerse eylülde Türkiye'de vizyona girecek. Çekim aşamasından itibaren tartışma yaratan filmin, ülkemizde sansürlü olarak gösterilmesi bekleniyor. Egoyan'la, jüri başkanı olduğu Berlin Film Festivali sırasında Esin konuştu. İster istemez Ararat hakkında...

(22.02.2003 - Esin Küçüktepepınar/Sinema.com)

Siyah takım elbisesi içinde, dağınık gür saçları, samimi, çocuksu yüzündeki sıcak gülümsemesi ve heyecanlı ifadesiyle 42 yaşında bile göstermiyor. Üniversitede çektiği kısa metrajlı filmlerden bu yana Egoyan'ın sanatını belirleyen ve onu bir 'auteur' kılan en belirgin özelliği kişiselliği. Bütün büyük sinemacılarda rastlanan 'takıntılar', yinelenen motif ve temalar, uyum, ritim, estetik Egoyan'da var.
Televizyon bir yana, Kanada sinemasının temsilcisi, Cannes Film Festivali'nin gediklisi, üç kez operaya imzasını atan bir yazar- yönetmen. Kaza mı, kader mi, takdir-i ilahi midir bu? Hayır, Exotica ya da Başka Bir Dünya filmlerindeki açmazları sorgulamıyorum. Hiçbir tesadüfe dayanmayan benzersiz 'talih' öykülerinden oluşan sinemasını konuşmak isterken, sonunda
onunla kısmet olan bir söyleşinin Ararat üzerine dönüp dolaşacağını bildiğim için kendimi oyalıyorum.
Ararat ya da Ağrı Dağı... Benim için ne anlattığından ziyade nasıl anlatıldığının öne çıktığı filmlerden birisi bu. Bildiğimiz Egoyan sinemasının çatısı altında kurulan öykünün yine sayısız katmanları, referansları var. Dolayısıyla mevzu karmaşık gelebilir özetlenirse ama kısaca şöyle: Film, günümüz Kanadası'nda Ermeni topluluğu içinde geçiyor. Karakterler ziyadesiyle muhtelif. Ortada film içinde bir film var ki, ilk kuşağı temsil eden yaşlı yönetmen 1915 Van olaylarını çekiyor. Çevrede bir şekilde film işine katılan ya da onların yakınları olan dört ayrı kuşağın temsilcileri de tarihi ve kişisel sorgulamalar içindeler. Film, bu kurguyla
bizi Türkiye'nin doğusundaki geçmiş ile günümüz Torontosu arasında getirip götürüyor. Ararat özetle Ermeni soykırımı iddiasına dayanıyor. Egoyan geçmişle değil şimdiyle ilgilendiğini ısrarla söylüyor ve bu iddianın resmi olarak kabul görmesini bekliyor. Filmi henüz izlemeden yapmak zorunda olduğum görüşmeden sonra büyük bir nezaketle tekrar arayarak Ararat üzerine konuşmak isteyen Atom Egoyan ile onun Berlinale'de jüri başkanı, benim de film eleştirmeni olarak geldiğim Berlin'deyiz.
Doğal olarak Türk kimliğinden sıyrılıp, filmi bir sinema yazarı olarak izlediğimi vurguluyorum ona. Filmin onun hayran olduğum yetkin sinemasından
beklentilerimi karşılamadığını hissetmek yeterince sıkıcı, bir de özellikle takıldığım sahneleri söylüyorum. Zaten o da "Samimi ve dürüst olalım," diyor. Egoyan açık sözlülükle konuşuyor, ben de yazıyorum.
 

"Bu duyguları ifade etmek gerekiyordu"
Sevgi, bağlılık, aile kavramlarını, bireyin çevresiyle varoluşunu gizemci bir yaklaşımla sorgulayan filmlerinizi beğeniyle izleyen, alt metinleri okumaktan, keşfetmekten keyif alan geniş bir izleyici kitleniz var. Ararat ise aynı yapı üzerine ama politik bir film, izlenilmesi farklı bir ilgi gerektiriyor mu sizce?
Evet politik ama sonuçta aynı yapıya sahip. Öyküde sayısız katmanlar, tarihi olaylara referans gönderen kişisel açmazlar da var. Dört ayrı kuşağın bir olay üzerinden birbiriyle hesaplaşması var. Ama belki de bu filmi beğenen birisi diğer filmlerimden keyif almayabilir ama sonuç olarak bu benim sinemam. Çok ilginçtir, bunu kendi siteme yazdım; bir gazeteci yıllar önce bana The Sweet Hereafter'ın Ermeni soykırımı olarak görülüp görülemeyeceğini sorduğunda çok şaşırmıştım. Ne alaka gibi değil mi? Oysa bana filmlerimin genelde yalanlama ve bunun sonuçları üzerine oturduğunu söyledi. Ve konuya nasıl doğrudan katılabilirim diye düşündüm. Böylece bende fikir olgunlaştı.
Siz adını Rus yazar Gorky'ye hayranlığından Arshile Gorky olarak değiştiren ünlü Ermeni ressamla ilgili bir biyografi yazıyordunuz, nasıl Ararat'ın senaryosuna ulaştınız?
Evet, Arshile ile ilgili bir biyografi yazıyordum ama hiç günümüzle ilgili filan değildim. Filmdeki Ani karakteri gibi biyografiyi yazarken birdenbire dönemin içindeki diğer olaylarla buluşmaya başladım. Böylece tek bir insanın etrafında çeşitli olaylar da içiçe geçmiş oldu. Filmde Gorky'yi kullanırken de yaşadıklarını sanatı yoluyla ifade ettiğini vurgulamak istedim.
Her iki tarafı da hoşnut edememe riski yüksek bir film yapma sorumluluğunu omuzlarınıza alırken nereden başladınız?
Amacım kimseyi tatmin etmek değil kendi sinemamı yapmaktı. Bunun için kendi kişisel deneyimlerimden, gerçeklerimden yola çıktım. Benim büyükbabam 1915 olaylarını bizzat yaşamış. Ama ben doğmadan çok önce öldüğü için onu tanımıyordum. Bulunduğum topluma asimile olmuştum ve bu öykülerle büyümedim. Kanada'ya yerleştiğimizde bölgedeki tek Ermeni aileydik ve 18 yaşında Toronto'ya üniversiteye gitmeden önce geçmişle ilgili bir bilgim yoktu. Okuldaki aktif Ermeni Öğrenciler Derneği'ni keşfedişimle 1980'lerde Türk diplomatlarına yapılan suikastlerin olduğu dönem aynı zamandır. Ermeni teröristler -ya da bakış açısına göre 'kurtuluş savaşçıları'- birilerini öldürüyorlardı. Aniden bu büyük nefreti görmek beni şoke etmişti. Bu duyguları ifade etmek gerekiyordu. İlk yazdığım senaryolardan birisi mesela bu konudadır. Neyse ki filmini yapmadım çünkü 20 yıl önce 'Ermeni Olayı' ile baş edebilecek durumda değildim. Gerçekten çok anlamsız olurdu.
Eleştirmenler bir yana Ermeniler ve Türk izleyiciler açısından da tatmin edici bir etki yaratmadı filminiz ama siz memnun musunuz?
Benim için en önemlisi kimsenin filmimi bir propoganda aracı olarak görmemesi. Bu nedenle çok memnunum. Çünkü bu benim için en büyük tehlikeydi. Bir yıl önce ortaya çıktığımda çoğu insan, tek bir boyutu olan ve kesinlikle bir propoganda aracı olan basit bir film bekliyordu. Şimdi insanlar filme kızsalar bile görüyorlar ki, ortada birçok farklı görüşü temsil eden bir film var.
Ararat'ta genelde kullandığınızdan çok daha fazla karakter var ve birbirleriyle yakınlıkları yine çok iç içe.
Önce gerçek yaşamdan bir figür, ressam Gorky (Simon Abkarian) gibi hayatta kalmış bir kuşak var. O doğrudan değil, resimler yoluyla yaşadıklarını anlatıyor. Bir de çocuk yaşta bu deneyimi yaşamışlar var ki, bu da Charles Aznavour'un canlandırdığı yönetmen Saroyan karakteri. O da annesinden duyduğu öykülerle sonunda bu filmi yapmaya karar vermiş. Bir de torun olan Ani (Arsinee Khanjian-Egoyan'ın gerçek yaşamda eşi) var ki, çok eleştirel ama aslında durumdan kaçıyor ve Gorky ile ilgili bir kitap yazmayı seçiyor. Filme esas olan kitabı yani. Son kuşak Raffi (David Alpay) ise etrafında olanları izliyor ve kendi yolunu çizme ihtiyacı duyuyor. Bu bir yolculuk, her bir karakterin kendi yolculuğu.
Sonuç olarak filminizin genel akışını dağıtan bölüm olarak film içindeki film bölümünü görüyorum. Özellikle yapay olmasını istediğiniz bu katliam sahnelerindeki şiddet tam da karikatürize edildiği için belki, abartısıyla bütünün içinde dağılıyor adeta.
Filmde Aznavour'un canlandırdığı yönetmen son derece keskin bir dille katliam öykülerini diğer kuşaklara anlatmak istiyor. Film içindeki bu filmde geçmişten gelen öyküleri sembolize ettim. Çünkü bu anlatılan öykülere de haksızlık etmek, dikkate almamak istemedim. Bu sahnelerin belirgin olarak yapay olduğunu vurgulamak için elimden geleni yaptım. Kamera, kadraj ve oyunculuk aracılığıyla. İzleyenler için hiç de kolay olmayan grotesk görüntüler bunlar, kabul ediyorum. Buradaki esas fikir tek bir olayın zaman içerisinde dört ayrı kuşağın üzerinde yarattığı etkiyi anlatabilmekti. Eskilerin anlattığı ama benim kuşağımın bile abartılı bulduğu, gerçek olduğunu varsaymadığı öyküleri resmetmek için gerekliydi. Son kuşağı temsil eden en genç kahramanımız Raffi bu filmde çalışıyor biliyorsunuz. Filme çekilen bu tarih, ona yeniden yaratılmış, uydurulmuş geliyor ve bizzat keşfetmek istiyor, Türkiye'ye gidiyor.
 

Farklı kuşakların hikâyesi
Favori aktörünüz Elias Coteas'ın canlandırdığı yarı Türk Ali karakteri var. O yaşanan trajedinin savaş ortamında geliştiğini ve her iki tarafın da acı çektiğini söylüyor, ama sonrasında çelişki yaşıyor.
Filmde Ali karakterinin önemi büyük. Ali eşcinsel ve durumundan hoşnut. Onun içinde yaşadığı kültür geliştirici ve ilerletici ama aynı zamanda film içindeki filmde canlandırdığı Osmanlı paşası rolünde tam da basmakalıp bir karakteri canlandırıyor ve bu nedenle çok rahatsız. Artık kendinden hoşnut olmamaya başlıyor ve bu rahatsızlığı sorguluyor. Yönetmeninden yanıtlar bekliyor ama yönetmen yani onun temsil ettiği kuşağın ona yanıt vermekle ilgilendiği yok. Burada en önemli şey Ali ile Raffi'nin durumu. Her ikisi de konuyu tartışmak istiyor, şimdiki zamanda nerede durduklarını bilmek, anlamak istiyorlar.
Yani bilmemek masumiyeti korumaya yetmiyor. Filminizde genç kuşak bir şeyleri bilmek, gerçeği sorgulamak istiyor ama eski kuşaklardan da pek sağlıklı bilgi alamıyorlar.
Evet, aynen öyle. Geçmişle ilgili yaşanmış bir sorun olduğu ortada. Tarihin aşırı vahşi, çok grotesk şekilde yazıldığı, fiziksel saldırganlıklar var. İşte film içindeki film bunu temsil ediyor. Bunu göstermek zorundaydım. Başka çarem yoktu. Her farklı kuşağın kendi hikâyesini anlatmak zorundaydım. Özetle böyle bir tarihi, amacında gayet net ilerleyen bir hikâye olarak sunarak çok daha yapay bir şekilde gösterebilirdim. Ama bu kez de haklı ve onurlu bir yol olmazdı şimdiye kadar anlatılanlara karşı. Ama tabii ki filmimin en çok tepki yaratacak bölümü burası, kabul ediyorum.
Yine de usta bir sinemacı olarak bilirsiniz ki, ne derece oynasanız da sonuçta imajın hafızaya kayıt olabilme becerisi vardır.
Evet ama başka nasıl yapabilirdim bilmiyordum. Kesinlikle bir şeyleri kötü göstermek ya da eğlenmek amacıyla yapmadım. Ayrıca ben geçmişte böyle bir olayın olmadığını düşünsem ya da bu olayların nedenini bilmesek bile şimdiki zamana geldiğimizde ne yapacağız, sorusu var. Son kuşağa baktığınızda olayla ilgili hiçbir psikolojik hazırlıkları olmadığını görüyoruz.
 

"İki taraf da yara alıyor"
Sizce nasıl hazırlıklı olunması gerekiyor?
Ali'nin durumu bunu çok iyi özetliyor. Yani 'özgür ve toleranslı bir ülkede kaynaşarak yaşayan insanlar topluluğu'. Ama bir de şu var; bu konuda hâlâ aynı fikirde olmayan her iki taraf da bu olaydan yara alıyor. Bir tarafın bu olayla hiçbir ilgisi ya da bilgisi yok. Diğer taraf ise neden bu olayı dikkate almaması için üzerinde bu kadar yoğun baskı olduğunu sorguluyor. Sonuçta kimseye bir faydası yok bu durumun. Ayrıca bu film ne olduğuna tam olarak yanıt göstermek, ispatlamak için yapılmadı. Esas soru bu olayla şimdi nasıl yaşayabileceğimiz? Ne yapacağımız?
Filminizde tüm karakterler sürekli sorguluyorlar. Peki ne yapılabilir sizce?
Gerçekte de konuşmak gerekiyor! Tek çıkar yol bu. İçimizde kalan bu sıkışmış duyguları ifade etmek, olayları konuşmak ve bastırmamak gerek.
İnsanların tarih sayfalarından gelen herhangi bir öyküye karşı daha duygusal olmanızı, belki de daha romantik yaklaşmanızı beklediklerini düşünüyor musunuz?
Tamamıyla öyle. Örneğin filmdeki eski kuşak yönetmen "Anneme söz verdim, bu filmi yapacağım," diyor. Ve bakar mısınız üstelik, kariyerinin sonunu bekliyor böyle bir filmi yapmak için. Bu olayı topluma ulaştıran ilk filmi yapacak kişiler olarak da senaristle birlikte basmakalıp bir şekilde kötüler ve iyileri betimleyen bir destan çekiyorlar. Ufak detaylarla gerçekleri saptırıyorlar. İşte böyle bir referansı Ermeni olmayanlar anlayamayabilirler. Ben yine sonunda sanata ve sanatçıya dönüyorum. Bu konuda hiç de duygusal bir destan yaratma derdim yok.
Ermeni izleyicilerden nasıl tepkiler aldınız?
Mesela daha geçen gün bir Ermeni izleyici Ali karakterini neden filme koyma ihtiyacını duyduğumu sordu. Filmin kendisinin zaten ortaya bir sorgulama yaptığı halde bir de karşı taraftan görüşe yer vermemi yargıladı. Böyle yaptım çünkü bu gerçeğin bir parçası. Sanırım hâlâ film içindeki filmi görmek isteyen Ermeniler var ve bunlar her kuşaktan olabiliyor. Ama böyle bir filmi yapmanın yararı nedir ki? Bu tür filmler vardır elbette ve izleyebilirsiniz. Ancak anlamı var mıdır? Bizim şu anda nerede olduğumuzu göstermiyorlar ki. Sanırım en önemlisi, artık bunun üstesinden gelmemiz gerektiği.
Berlinale'de jüri başkanısınız. Türk nüfusun yoğun olduğu bu şehirde filminizin gösterilmesi de sizin için önemli bir olay değil mi?
Bence çok önemli bir buluşma bu. Türklerin özel gösterimlere gelmesini ve izlemelerini çok istiyorum. Ayrıca film sanırım Almanya'da da gösterime girecek. Filmimizin gösterime çıkmadığı önemli ülkelerden birisiydi burası. Hatta dün de bir Türk dağıtımcısı vardı ve filmi satın almak istediğini söyledi biliyorsunuz.
 

"Her karesini savunabilirim"
Bunun için girişimlerde bulundu bile.
Bence çok cesur bir girişim. Ancak tabii ki filmin Türkiye'de istekle karşılanmadığını da biliyorum. Sanırım esas konu filmin sahip olduğu imaj. Eğer filmi dikkatle izlemezseniz ortada kışkırtıcı unsur görebilirsiniz, doğrudur. Özellikle film içindeki film bölümleri de insanlara sarsıcı gelebilir. Ama bence filmimin bu bölümü aynı zamanda kalıplaşmış figürlerle olayı ne denli soyutlayabileceğimizi ya da insanlık dışı gösterebileceğimizi de yansıtıyor. Filmin her karesini savunabilirim. Filmdeki her sahneyi açıklayabilir, yorumlayabilirim.
Peki yüreğinizden gelen, ancak belirli bir eleştiri mesafenizi de korumaya çalıştığınız için kendinizi engellemeniz gerektiği konusu da var. Bu mesafeyi nasıl korumaya çalıştınız?
Ben çağdaş bir sinema dili kullanmak istedim. Bir destan yazmak istemedim. Bu çok ilginç bir soru aslında. Bakın Yahudi soykırımına. Bir sürü kitap, bir sürü film filan var. O kadar farklı tarzlarda yaklaşımlar var ki. Mesela Hayat Güzeldir'e bakın, neredeyse bir komedi. Ama Ermeni soykırımıyla ilgili böyle bir şey yapamazsınız. Henüz temsil edilemiyor. Bu bir problem.
Ancak Ermeni soykırımı bir iddia olarak kabul edilip, resmen tanınmıyor.
Ben zaten bir Schindler'in Listesi yapmazdım. Benim sorunum geçmişle değil şimdiyle. Yeni kuşakların duygularıyla ilgileniyorum ve konuşulması gerektiğine inanıyorum.
Sinemanızın keyfini bulduğum bir bölüm var filmde; Christopher Plummer'ın oynadığı gümrük memuru ile Türkiye'den gelen genç Raffi'nin soruşturma odasındaki süreçte kendi aydınlanmalarını yaşamaları. Ancak Türkiye üzerinden gelen uyuşturucu referansıyla hemen Geceyarısı Ekspresi'ni hatırladım.
Uyuşturucuyu bir metafor olarak kullandım çünkü gerçeği bozar. Genç kahramanımız oraya gerçeği aramaya gitmişti ve muhtemelen bilmeyerek uyuşturucuyla döndü. Kendi gerçeğini yok etmek istiyordu bir anlamda. Ve evet, Geceyarısı Ekspresi benim için de çok önemli bir filmdir. 18 yaşımda gördüm ve son derece basmakalıp tiplemeler arasına sıkıştırılmış bir film olarak nitelendirdim. Türklerin de bu filmden nefret etmesinin nedeni bu imaja dayanmasıydı. Ayrıca kötü bir filmdi bence.



Comments



Post a comment




















Recommend ;)

Email this entry to:


Your email address:


Message (optional):


   

 

 


   

 

     

Everything (233)
How To Make a Manual Westy Tent
Metallica Featured On 'We All Love Ennio Morricone'
Metallica's Master of Puppets named most influential metal album
Kidman car crash footage
Top 100 Fonts

Life (103)
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince

Tr (148)
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi

Universe (132)
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type