Sadeyiz, Mutluyuz
(Özgür ve Bilge Dergisi - Yıl: 2 Sayı: 15 - Dr. Veli Sırım)
Çok varlıklı ailelerde yetiştiler. Evlendikten sonra da “yok” kelimesini hiç ağızlarına almadılar. Ancak sürekli tüketim ve başkalarının beğenisi için kurulu hayat tarzı onları arayışa itti. Tam bu sırada Özgür ve Bilge dergisiyle tanıştılar.
“Biz kavak yellerinin serin esintilerine kapılarak yeni bir hayat yaşamaya başlamıştık. Temelimiz tüketmek ve harcamak olmuştu sanki. Tam iki yıl böyle geçti. Hayat parolamız sanki ‘Kazan ve tüket’ olmuştu.”
Zaman içinde bu kazanma ve tüketme çarkından sıkıldıkları ve yer yer bu tabloyu eleştirdikleri de oldu. “Bunlar yaşanırken hissettiğimiz bazı durumlar da vardı” diyen Ahmet Boşnak kendileri için değil, başkaları için yaşadıklarının ara sıra farkına vardıklarını dile getiriyor: “Tüketmek bizi memnun etmekten uzaklaşmıştı. Sanki ‘Bak nasıl harcıyorlar? Demek ki iyi kazanıyorlar’ gibi cümleleri işitmek içindi herşey.”
Ahmet Beye göre başkaları için üç yıl boyunca hiç oturmadıkları eve—çünkü eşi de, kendisi de sabahtan akşama kadar çalışıyorlar—yüksek kira ücretinin yanı sıra, yüz milyonlarca lira ek ödemelerde bulunuyorlardı. “Kapıcı parası, garaj parası, asansör yüzünden apartmanın yüklü elektrik parası, yol için benzin parası ve daha bir ton gereksiz şey için yaptığımız harcamalar. Bu zinciri kırmak istiyorduk, ama içinde bulunduğumuz sosyal konumun etkisiyle çevre faktörü bizi hep frenliyordu. Hep çevremizin ne diyeceğini düşünüp, bir adım atmaktan çekiniyorduk.”
BEKLENMEDİK GELİŞME Boşnak çiftini kazan-tüket çarkından kurtaracak önemli bir gelişme oldu. Bu aslında onlara çok acı veren bir gelişmeydi. Nurgül Hanım akciğerlerinden önemli bir rahatsızlık geçirdi ve üç gün boyunca yoğun bakımda kaldı.
Nurgül Hanım bir süre sonra iyileşti. Ama olumsuzluklar bununla da bitmedi. Bu defa ekonomik kriz patlak verdi. Gerçi Nurgül Hanım öğretmenliğe devam ediyordu ve bir maaşı vardı. Ancak eczacılık yapan Ahmet Bey zor günler yaşıyordu. Üstelik bir de kredi kartı faizleri vardı ve borç yükü katlanarak büyümekteydi. Ama bu kriz dönemi Boşnak ailesine önemli bir karar aldırdı.
SADELİĞE İLK ADIM “Hayatımızı biraz basitleştirmenin bize iyi geleceğine karar verdik. Ve işe alışveriş çılgınlığından başladık” diyen Nurgül Boşnak sadeliğe açılan yolculuklarının ilk günlerini şöyle aktarıyor:
“İlk aldığımız karar alışverişe haftada bir kez ve mutlaka listeli çıkacağımız yönünde idi. Eğer liste evde unutulduysa—ki sık sık başımıza gelirdi—ya eve dönüp listeye alacak, ya da alışverişi başka güne erteleyecektik. Böylece sade hayatımızın ilk adımını atmış olduk.
“Ve hemen ardından yeni tespitler ve yeni sonuçlar çıktı. Bir ayda gerçekten sadece Cuma akşamları alışveriş yapmış ve her hafta ortalama aynı rakamı öder olmuştuk. Ardından yeni bir adım daha geldi. Her alışveriş sonrası hemen arabaya biner binmez fişimizi incelemeye başladık. Lüzumsuz aldığımız ürünleri belirledik. Aynı gün kaşar peyniri ve süt kreması almak lüks grubuna giriyordu. Bir sonraki alışverişte aynı hatâyı yapmamaya dikkat ediyorduk. Bu lüzumsuz alışverişte ödenen, toplamın % 10-15’i gibi olunca, bu yeni uygulamaların faydası tartışmasız kabul edildi.”
Boşnak ailesinin sadelik uygulamalarına yönelik aldıkları önemli bir karar da kredi kartı kullanımıyla ilgiliydi:
“Zamanla kredi kartının da harcama yapmak için teşvik unsuru olduğunu belirledik. Ne kadar kredi kartı varsa alışverişimiz o kadar artıyordu. O zaman ‘Cüzdanımızda ne kadar paramız varsa o kadar alışveriş yapalım’ parolasını benimseyip, duruma göre hareket ettik.”
Sadelik uygulamaları Boşnak ailesini birçok alanda kısıtlama yapmaya yöneltmişti. Ancak her ikisi de üniversite eğitimi görmüş olan Boşnak’lar, kültürel harcamalarda kısıntıya gitmediler. Sadece küçük bazı ayarlamalar yaptılar. Örneğin, dergi alınan haftalarda kitap alınmıyor; müzik CD’si veya kaset alınırsa VCD alınmıyor ve bir sonraki haftaya bırakılıyordu.
“APTAL KUTUSUNDAN KURTULDUK” Sade yaşama geçen Boşnak ailesini belki de en çok zorlayan uygulama televizyon konusunda gerçekleşmişti:
“TV ile ilgili olarak kendimize sorular yöneltmeye başladık. Aptal kutu bizi iyice içine çekiyor ve bizi de aptallaştırıyordu. Bunun farkında idik, ama göz önünde olduğu için açıyorduk. Hattâ 37 ekran olan televizyonumuz bizimle birlikte oda oda geziyordu.
“İzlediğimiz her kareyi eleştiriyor; kültürümüze, benliğimize, cebimize, gençlere ve çocuklara olan zararlarını tartışıyor; izletilen 30-40 dakikalık belgesel gibi yararlı programlara oranlıyorduk. Kaybettirdiklerinin bize kazandırdıklarına oranla kat ve kat fazla olduğu ortada idi. Ama ne yapacağımızı bir türlü kestirememiştik.
“İşte tam o dönemde, Nisan 2002’de Özgür ve Bilge dergisi ile tanıştık. Kapak konusu ‘Televizyonu Bırak, Yaşamaya Bak’ idi. Kapaktaki bu başlık dergiyi almamıza sebep oldu. Dergide 20-27 Nisan tarihleri arası ‘Televizyonu Kapatma Haftası’ ilân edilmişti. İşte aradığımız çözüm bu oldu.
“Eşler arası küçük bir iknâ mücâdelesinden sonra, 21 Nisan Pazar günü gezici televizyonumuzu geçici bir süreliğine (anlaşma böyleydi) devlet töreni ile dolaba gömdük. Bugün 8 Mart 2003, televizyonumuz mezarından hiç çıkmadı ve çıkamayacak.”
TELEVİZYONSUZ HAYAT Televizyondan uzak bir hayatın en büyük kazancı, Boşnak ailesinin o günlerde henüz iki aylık olan bebekleriyle daha yakından ilgilenmeleri oldu. “Bu herşeye bedeldir” diyen Nurgül Boşnak, televizyondan kurtulduktan sonra yaşadıkları gelişmeleri şöyle aktarıyor:
“Televizyonumuzu kaldırınca radyo dinleme, gazete okuma gibi faaliyetler arttı. Günlük gelişmeleri takip edebiliyor, gündemden kopmuyorduk. Varsın ‘Kim, kiminle, nerede, ne yapmış, ne demiş?’ türü programlardan haberimiz olmasın. Film izleme sevdamız nüksettiğinde, ki bu haftada en az bir defa olur, VCD alarak istediğimiz filmi reklamlara boğulmadan istediğimiz saatte izlemek çok daha keyif verir duruma geldi.”
Televizyonun esaretinden kurtulan Boşnak ailesine çevreden de tepkiler gelmiş.
“Evet, biz ailece çok mutlu ve huzurluyduk. Beynimizin daha berrak olmaya başladığını hissediyorduk, ama çevremiz aynı görüşte değildi. Birçok kişi televizyonun gereksizliğine inanıyor, fakat türlü bahanelerle onsuz olamayacaklarını savunuyorlardı. Ya çocuk onunla yemek yiyor, ya babanın izlediği maç ve spor programı, ya da annenin izlediği dizi kapatma düğmesinin sürekli kapalı konumda olmasını engelliyordu. Ve çevremizde hiç kimse televizyonsuz olamadı. Üstelik, samimî söylemek gerekirse, televizyonu kaldırdığımız için ciddî boyutlarda kınandığımız durumlar bile yaşadık. Alaycı bakışlar, inanmadıklarını açıkça söyleyen diller. Ama işte biz hâlâ devam ediyoruz.”
EMİR İÇİN DAHA FAZLA SADELİK 2002 yılının Nisan ayı. Boşnak ailesinin “hayatımızın tadı oğlumuz” diye nitelendirdikleri küçük Emir henüz ikinci ayını doldurmuştu. Havalar ısınmaya başlamıştı, ama Nurgül Hanımı bir sıkıntı almıştı. Üzüntü kaynağı, küçük Emir’in yetişme şartlarıydı. “Mis gibi çiçek kokularının etrafı sardığı, kelebeklerin havada pervasızca uçuştuğu bu güzel bahar günlerini, sadece balkondan izleyen oğluma üzülüyordum. Neden çimlerin üzerinde yuvarlanmasın, neden kum havuzunda oynamasın, neden değişik bitkilerle tanışmasın? Ama etrafımız üzerinde ‘Çimlere basmak yasaktır’ levhaları olan, tek tük ağacın bulunduğu, apartman yöneticimizin azmiyle dikilmiş 2-3 gül ağacı ile çevrili idi. Ve bunlara da altıncı kattan seyirci durumunda idik.
“Diğer taraftan gazete ve dergilerde apartmanlarda büyüyen çocukların, özellikle allerjik astım gibi bazı hastalıklar açısından daha fazla risk altında olduklarını okuyorduk. Peki ne yapılabilirdi?”
ÖZGÜR VE BİLGE YİNE DEVREDE Boşnak ailesi küçük oğulları Emir için böyle endişelenip, bazı çözüm yolları ararken aylık olarak aldıkları ve her yazısını büyük bir dikkatle okudukları Özgür ve Bilge dergisi yine imdada yetişti. Derginin Temmuz sayısında yer alan “Sakin Şehirler” başlıklı yazı Boşnak ailesinin aklına, o güne kadar hiç düşünmedikleri bir çözüm yolu getirdi:
“İtalya’daki Sakin Şehirler ile ilgili olan yazı, böyle bir yerde yaşamayı hayallerimizden gerçek düşüncelerimize taşıdı. Şehre 12 km mesafedeki bahçe evine taşınmayı planladık. En yakınlarımıza anlattık ve hemen ‘olmaz’ cevabını aldık. Televizyon olayından dolayı zaten sabıkalı idik; bir de şehir dışına taşınmak fikri hiç kabul görmedi.”
Gelen olumsuz tepkiler, kısa bir süre için planlarının aksamasına yol açtı. Ama bir kere karar vermişlerdi. “Bazan bazı şeyler gerçekten kaderdir. Ertelemeyi ancak iki ay başarabildik” diyen Nurgül Boşnak, Ağustos ayında taşındıkları ve halen yaşadıkları bağ evini şöyle anlatıyor:
“Yeni evimiz iki oda bir mutfak ve 9 dönüm kiraz bahçesinden ibaret. Yeni evimiz aslında döşenmiş bir evdi. Bu durumda bize eski evdeki eşyalarımızı paketleyip garaja kaldırmak kaldı. Ancak mal canın yongasıdır misali, vazgeçemediğimiz eşyalarımız vardı—kitaplarımız, CD-çalarımız, CD ve kasetlerimiz. Bunlar küçük, fakat çok önemli ayrıntılardı. Ve elbette son yüzyılın en önemli icadı ünvanını tek hak eden makine ‘çamaşır makinesini’ bırakmadık. Lâkin bulaşık makinesini de götürmek hiç aklımıza gelmedi.
“Eşyalar paketlendi. Üzerlerine vurduğumuz ‘garaj’ ve ‘ev’ etiketleri ile ayırma işlemi de tamamdı. Ardından beş gün içinde taşınma gerçekleşti.”
MERHABA SADE HAYAT! Sade hayatla iç içe olan yeni hayatlarına alışmak Boşnak ailesine ilk başta çok zor geldi. Zorlaştırıcı unsurların başında hiç şüphesiz yine çevre faktörü vardı.
“Bir ton yorum oldu. ‘İflâs etti, parasız kaldı, deli mi ne?’ gibi ileri geri söylentiler oldu. Hepsine kulaklarımızı tıkadık ve yeni evimize yerleştik” diyor Ahmet Boşnak.
O günlerde kendilerine sadece iki kişiden destek gelmişti: “Bu konuda bize gerçekten destek olan ve bizi onaylayan iki kişi çıktı çevremizde. İki emekli öğretmen. Biri İstanbul’dan desteğini esirgemedi, diğeri yanı başımızda idi. Artık kimseye fazla açıklama yapmıyoruz. İnsanların gözlerindeki ön yargıyı hissettiğimiz anda ‘Böyle uygun gördük’ diyerek, gereksiz soruların ve olumsuz yargılamaların önünü alıyoruz.”
Bütün bu olumsuz tepkilere rağmen Boşnak ailesi sadeliğin getirdiği mutluluğu doyasıya yaşıyorlardı ve bu mutluluk bütün sıkıntıları onlara unutturuyordu. Gelişmeleri yine Nurgül Hanımdan dinleyelim:
“Bağ evine taşınmadan önce oğlumuz için 15 metrekarelik bir çim alan yaptık. Ardından bahçenin bir kısmını ekmeye başladık. Apartmanda iken balkonda leğen ve kovalar içinde turplarımızı, maydanozumuzu, marulumuzu ve taze soğanımızı yetiştiriyorduk. Buraya taşınınca fasulye, domates, semizotu, nane, börülce, patlıcan ve biber yetiştirmeye başladık. Bir de altı tane tavuk satın aldık. Kümesimizi kendimiz yaptık.
“Sabah erkenden kalkarak bahçe ile ilgilenmek, önceden dikilmiş güllerden toplamak, tavuklarımızı yemlemek rutin, ama bir o kadarda zevkli işlerimiz olmuştu.
“Kendi ektiğimiz fasulyeler, patlıcanlar, biberler ve domateslerle yapılan türlünün tadını, manevî doyumunu düşünemezsiniz bile. Bu arada bütün Özgür ve Bilge yazarları, hepiniz davetlimizsiniz, yaza bekleriz.
“Gelelim oğlumuza. Emir’imiz en büyük keyifleri yaşadı. Bir çim yaprağı ile tanıştı önce. Yese mi, yemese mi, karar veremedi. Sonra tadını beğenmediği için vazgeçti.
“Sadece oğlumuz değil, biz de birçok şeyi yeniden, belki de ilk kez keşfettik. Bir güve böceğinin kanatlarının taklit edilemez güzellikteki nakşını, peygamber devesinin zarafetini oğlumuzla beraber biz de yeni keşfediyorduk. Ve önemli noktalardan biri, doğaya dokunmaya başlamıştık. Örneğin peygamber devesini elimize alarak evden çıkarıp yeşil bir yere bırakıyorduk. Çekirgeleri ve sulak bir bölge olduğu için bizimle beraber olan minik kurbağaları öldürmek asla aklımıza bile gelmiyordu. Bağırıp kaçmak ise komik olmuştu artık. Onlar da bizim gibi yaşıyor ve üstelik zarar vermiyorlardı.
“Doğanın içinde yaşarken hobilerimizde de değişmeler oldu. ‘İnsan yaşadığı yeri tanımalı’ düşüncesinden yola çıkarak böcekleri, çiçekleri, zararlıları ve kuşları tanıyabilmek için kaynak kitaplar aldık. Hemen bir Kuş Gözlem Kitabı aldık. Şehrin ışığından kurtulmuşken, karanlığın içinde teleskopumuzu yeniden hayata geçirerek yıldızlar ve astronomi dünyasına dönüş yaptık. Bir dizüstü bilgisayar aldık. Bu şekilde tüm gerekli bilgileri ve verileri işten eve, evden işe taşıyabiliyoruz. Web sitemiz (www.portrem.cjb.net) aracılığıyla ve sade yaşam grubuna üye arkadaşlarla haberleşiyoruz. Buradan sade yaşamcı arkadaşlarımızı da içtenlikle selâmlıyoruz.”
AĞIR ŞARTLAR Boşnak ailesi için 12 Ağustos 2002 tarihinde başlayan bahçe yaşantısı 13 Aralık Pazar gününe kadar tam dört ay unutulmaz güzelliklerle geçmişti. Ancak 13 Aralık sabahı Gaziantep’te pek alışık olmadıkları bir kar yağışı oldu. Uzmanlara göre son 30 yılın en yoğun karlı ve en soğuk kışı yaşanıyordu. Yollar kapandı.
Karşılaştıkları ilk doğal engel suların donması oldu. Çevredeki köylüler önlem almıştı, ama onlar bu durumu bilmiyorlardı. Kısa bir araştırmadan sonra su borularının donmuş olduğunu fark ettiler. Ve kuyudan su çekerek su ihtiyaçlarını karşıladılar.
DİĞER ZORLUKLAR Ahmet Boşnak yaşadıkları diğer zorlukları şöyle anlatıyor:
“Evimizin bulunduğu yer şehir dışı, ama köy merkezi olmadığı için hafta sonu dahil her gün tüm aile saat 7:30’da evden beraber çıkıyor ve akşam ancak saat 18:30 civarında dönüyorduk. Bunun sebep olduğu sıkıntıları yaşadık elbette. Örneğin tavuklarımız çalındı. Özellikle ev işlerinde aksaklıklar bazan can sıkıcı olabiliyordu.
“Sosyal hayatımıza da olumsuz etkileri az-çok oldu. Biz arkadaşlarımızı bırakmadıysak da, bırakıldığımız oldu. Bağlarımızı koparmadan görüştüğümüz arkadaşlarımızın varlığı kadar, televizyonsuz ve kalorifersiz olmayı kabul etmeyenleri de keşfettik ve ipler koptu.
“Faaliyetlerimizi de hafta sonuna toplayarak, Pazar gününü evde geçirme planı yerine oturunca, sosyal ve kültürel hayatımız da düzenini korudu.”
HERŞEYİN BAŞI:AZİM Boşnak ailesi hayatlarında inanılması güç bir değişimi gerçekleştirdiler. Onların bu hayat hikâyelerinden çıkarılacak pek çok dersler var. Belki de en önemli ders, kazan-tüket anlayışının yerleştiği tüketim toplumunda çok köklü değişimleri yapabileceğimiz. Bunun da tek yolu azimli olmak.
Ahmet Boşnak kendi deneyimlerinden hareketle şöyle diyor: “Önünüzde iki yol var; birincisi sizin önünüze konulan ve yaşamanız istenen hayat, bir de sizin yaşadığınız hayat. Belki de son 30 yılın ürünü olan, güya ‘modern’ adı konan maddî ve manevî sömürü hayatını yaşamak, ya da bağımsızlığınızı ilân etmek.”
Boşnak ailesi yaşadıkları bu güzelliğin diğer insanlarca da paylaşılmasını istiyor. Bu yönde Özgür ve Bilge aracılığıyla herkese bir çağrıda bulunuyorlar: “Her konuda bizimle irtibata geçebilirsiniz. Edindiğimiz tüm deneyimleri paylaşmaktan mutluluk duyacağız.”
Posted by Fikirbaz at April 17, 2003 11:26 AM
- Save This Page At Del.icio.us