Uzaktan konuşmak kolay...
Çok enteresandır, "severek ayrılmak" diye bir kavram vardır... Mantık ayrılığı gibi birşey... "Geleceğimiz yok!" "Bir yere varamayacağımız belli..." gibi cümlelerle savunulur. Oturup konuşur karar verirsin; bir yandan gözlerin dolar; hala elele ve göz gözesindir ama aynen bu şekilde sevişerek ayrılırsın... Son kez gerçekten sarılırsın, son kez öpüşürsün belki de ve... Bitmiştir... (midir?)
Bir zamanlar "sevgi herşeye yeter" "eğer iki kişi de gerçekten seviyorsa birbirini hallolmayacak şey yoktur" filan gibi sıkı söylevler vermişsindir; bundan sonraki söylevlerinin konusu "sevgi yeterli değildir" "aşktan arkadaşlığa giden yol" "sevgiliyle dost kalmanın 10 yolu" filan olacaktır. (Başlıklar çok arttırılabilir.) Aslında bu bir dönüm noktasıdır hayatında (veya aşk hayatında) (yok yok hayatında) Artık yeni bir bakış açısıyla bakmaya başlamışsındır, her şey değişmiştir, aniden inancını değiştirmek gibi bir şey... İçindeki yara da çok büyüktür, acıtır çok...
İçinden kendi kendine bunun da geçeceğini, hayatının devam edeceğini söyler ve "gör bak bir süre sonra şu andaki can çekişmesini hatırlayıp nasıl gülümseyeceksin" dersin kendine ama acını azaltmaz bu... Çok nadiren kafan dağılır gider başka yerlere ama hemen dönüp dolaşır kalbin, kaldığı yere konar. Hala acımaktadır canın çok. Çevrende herkes akıl verir fikir verir; uzaktan akıl vermek kolaydır tabi. (Veya tekerlek kırılınca yol gösteren çok olur) Neredeyse hiçbiri mantıklı gelmez, en mantıklı olanlar bile.
Bir arkadaşım benzeri bir durum için "Siz günümüz gençleri fazla profesyonelsiniz, profesyonellik iş hayatında olur, gönül işlerinde sökmez, siz aşk'ta da ikili ilişkilerde de profesyonel yaşayacağız diye uğraşıyor, yanlış yapıyorsunuz" demişti. Doğrudur belki de (hala bilmiyorum) yeri geldiğinde profesyonelliği bırakıp dibine kadar tırmalamak, ağlamak, bağırmak, böğürmek gerekiyordur belki de ve yeri geldiğinde belki bıçakla tek darbede kesivermek. (Dediğim gibi hala bilmiyorum)
Bildiğim şu ama; hiçkimsenin çözümünün aslında diğeri için geçerli olmayabileceği. Bir yandan herşeyin çok genel bir yandan da bir o kadar kişisel olduğu... Çözümü yok bu işlerin. Çoook ünlü bir yeni ayrılmış çaresiz kişi atasözü vardır: "Zaman herşeyin ilacıdır" diye. Belki de öyledir. (Hala bilmiyorum)
Dolayısıyla bu yazının "sonuç" kısmısı filan olamayacak, bu işin sonucu yok. Belki varılan tek sonuç aylar yıllar sonra bütün yaşadıkların aklına geldiğinde gülümseyip gülümseyemediğin veya "o"nu düşündüğünde neler hissettiğinle ilgili... O sonucu da herkes kendi yazıyor zaten... Biliyorum ki bu yazıyı buraya kadar okuyanlar şu anda çoktan o "sonuç" kısmını yazmaya başladılar.
Yazı bitti ama konuyla ilgili yazılacaklar bitmedi... Hani uzaktan akıl fikir vermek kolaydır ya... İşte en güzelinden (!) konuyla ilgili akıllar, fikirler:
1-Bu acı nasıl diner, nasıl unuturum? Diyorsun ya; o acı dinmez, hiçbir şey de
unutulmaz, acele etme...
2-Zaman herşeyin ilacıdır. (Veya en azından buna inanmak istersin)
3-There is no spoon. (Geyik yaptığımı sanma, gerçekten de bu konuda da aynen öyle... Düşün bak :)
4-Bırak acısın için yavaş yavaş değişecek herşey bir gün gelince çevrende başka insanların da olduğunu fark edeceksin. İşin güzel yanı, onlar da senin varlığının farkına varacaklar.
5-Birlikteyken yapamadığın daha doğrusu başlarda zaman ayırdığın ama sonra süratle boşlamaya başladığın şeyleri yapmaya başla. Kısa zaman içinde "oh be" dediğini farkedeceksin. (Aslında bu bir kısır döngüdür)
6-Kendine zarar verme ama arada sırada eski dostlarınla konuşup (daha doğrusu konuşmaya başlayıp) mantıklı konuşamayacak hale gelene kadar alkol al... Mantıklı olmasa da konuşmaya devam et... Ama sen ama çevrendekilerden birisi veya herhangi bir kulak misafiri çok eğlenecektir... Bırak eğlensinler.
7-Kötü düşünme; ne olursa olsun önce kendine sonra "o"na olan saygını kaybetme. (Sıralama değişebilir.)
8-Çaldığın bir enstrüman varsa ne kadar uzun zamandır boşladığını fark et. (O
kendini hatırlatmıştır ya çoktan... Neyse) Kaybettiğiniz zamanı telafi edin.
9-Yaz; kağıt kalemle yaz... Herşeyi boşalt, bacanı temizle...
10-Bu tip önerilerin saymakla bitmeyeceğini hatırla; derin nefes al...
Posted by Fikirbaz at June 12, 2003 04:22 PM
- Save This Page At Del.icio.us
Yalnız Bir Opera
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin
v
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Gün günden hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onlar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır olmuş
Saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.
Murathan Mungan
1986-87
İstanbul
Posted by: Tuğba on June 12, 2003 06:38 PM
Çok sevdiğim birşeyi ellerimden kayarken gördüm, adım adım izledim. İzin verdim, ellerimden kayıp gitmesine…İçim acıyarak. Sevdiğim şeyin ne olduğunu bilmiyordum, bilmiyorum. Ben de yavaş yavaş ondan gitmeye başladım, azar azar…Gözlerimi kapattım, hiç acı çekmiyorum’u oynadım, bir yandan geceleri yastığıma gözyaşlarımı bırakarak. Her bir damlada biraz daha gitti benden. Ama hiç tam gitmedi, gidemedi. Tam gittiğini sandığımda, tam onu hiç düşünmediğime kendimi inandırdığımda, bir yerlerimden, güçlü birşeyler dışarı çıkıp kendimi kandırdığımı söyledi bana. O güçlü şeyden nefret ettim. Bedenimi parçalara bölmek istedim. O içimdeki güçlü şeyi çıkartıp, salt ben olarak tekrar birleşmek istedim. İzin vermiyor ama… İçimi kemiriyor.Hergün biraz daha bitiriyor beni.Madem öyle içimdeki o şeyle(herneyse) onunla barışık yaşayayım. Barışınca daha da güçleniyor. “kaçma-kovalamaca” oynuyoruz yeniden. “son” yok mudur? Mesela çok sevdiğim bir film bittiğinde THE END yazısını görmek kadar kolay olsa herşey. Mesela ağzımdan b-i-t-t-i harfleri çıktığında bitiverse bir anda. Bu işin sihirli sözcükleri olsa. Ruhumdan, içimden çıkıp gitse o güçlü şey, ya da her ne ise… Uzaklaşsa benden. Biraz kendimle kalabilsem. Gizmolara benziyor. Suya değdiği anda çoğalan şirin-çirkin yaratıklar gibi…Biraz ilgilensen büyüyerek çoğalıyor. Engel olamıyorsun. Karşılaşılan zorluklardan sonra hep o güçlü şeye geri dönmek niye?Nedir beni alıkoyan evrenin güzelliklerinden? Nedir bana görmek istediğim şeyleri göstermeyen? Görmeye çalıştığımda bedenime, ruhuma saldığı acı tohumlarıyla beni dizginleyen, kendisine hapseden. Bırak çıkayım… Sonsuza dek süren bir hapislik mi olacak bu. Kendimdesin, kendi içimdesin, kendimden kaçamıyorum.Kaçsam, saklansam bir yerlere, yine beni buluyorsun. Hiç olmak istiyorum. Senden sıyrılıp, bir hiç olmak ve yeniden doğmak…Bunun için kendime izin verebilsem… Kemirilmeden olmuyor mu? Ne ve kim olduğumu, etrafımdakilerin, ne ve kim olduklarını ve ilişkilerimizin neye benzediğini bilmiyorum. Ve hiçbir şeyi adlandıramıyorum artık. Anlatırken, anlatamıyorum. Birşeyler hep eksik veya yarım kalıyor.Anlatmakta istemiyorum, üzerlerine konuşmak da… Herşey Koca Bir Yalanmış gibi geliyor. Kandırılmış hissediyorum kendimi, evren tarafından… Kurtarılacak somut birşey yok. Soyutluklar dünyasında, kendimden fersah fersah uzakta ve bir o kadar da taa dibimde yaşayıp gidiyorum…Sürünüyorum. Nefes alıp versem de, sanki ölüymüşüm gibi geliyor. Çok derinlerde bir yerlerde kıpırtı duysam da canlanmıyor… Bir büyük karıncanın, kendisinin 10 katı bir yaprağı taşımaya çalışması gibi… Yaprağın bir sağından, bir solundan girmeye çalışıyorum ama girsem de o yaprağı taşıyacak güzüm hiç olmuyor. Bunun için bir perinin sihirli değneği gerekli belki…Ya da bir büyü… Bir adet kurbağa bacağı havanda dövülür. İçine biraz ısırgan otu, biraz meyan kökü, bir adet lemur kulağı, bir tutam eğrelti out, bir adet koyun gözü… Kazanda güzelce kaynatılır ve içilir. Bir de bakmışsın herşey tozpembe oluvermiş. 7 yaşındaki halin gibi bakıyorsun mesela herşeye…Gözlerin hiç açılmamış gibi, hiç yaşamamış gibi ama bilgece… ama o kadar da korkusuz. Yeniden balıklama atlayabilecek kadar cesur…
Posted by: pike on July 5, 2003 02:19 PM