Aptallıktan faşizme
(Yıldırım Türker 21/07/2003 Radikal )
Adorno, geleceğe güvenen tuzukuru burjuva diye andığı Flaubert için,
"Aptallığı fazla küçük görmüştü" diyor.
Aptallığın gücünü hafife almak, gün gelip anlaşılmayı bekleyen küskün sanatçı ya da determinizmin şefkatli kollarında yumruk sıkan sosyalist örneğinde görülebileceği gibi neredeyse dindar bir körlüğün sonucudur. Aptallık serpilir, yayılır, giderek vasatın sularında kök salar.
İşgalcidir, yasakçıdır, kendini meşrulaştırırken dışındakini sürgüne yollamaya can atar. Aziz Nesin'in yıllar önce keşfedip deli cesaretiyle dile getirmiş olduğu, bu toplumun geleneğine kazılı bir aptallık iktidarının ses geçirmeyen duvarları karşısında atılan son çığlıktı.
İyimser bir yüzdeyle nüfus projeksiyonunu çıkardığı aptallık, şimdi, ölmeden birkaç yıl önce onu yakmaya çalışanları yakılabilecek olanlarla barıştırma çabasında kendini gösteriyor. Burada herkesin gün gelip karşısındakini yakabileceği ya da onun tarafından yakılabileceği gerçeğinde bütün nüfusu buluşturmak dışında bir amaç saptayabilmek mümkün değil. Münferit. Yani kayda düşülmesi gerekmeyen. Unutulması, hatırlatıldığında 'Provokasyon!' diye çığlık atılması gereken. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan, ancak unutmakla tesis edilebilecek bir barış anlayışı.
Birlik ve beraberlik ülküsü.
Vasatın hegemonyası altında kavgasız dövüşsüz buluşma noktaları. Burada aptallığın, demokratlık ve barışseverlik kisvesi altında 'arabulucu' olarak dilimizi hizaya getirmeye çalıştığını görüyoruz.
Alaturka caz
Geçen gün, Hakkı Devrim'e konuk olan Mehmet Ağar, en babayani tavrıyla Kolaturka reklamının yaratıcılarından, 'ikisi de muhteşem' diye söz ediyor, onların dehası karşısında coşkuyla hayranlığını dile getiriyordu: "E onlara da bu yakışır."
Vasat sözün üreticilerinin deha olarak anıldığı; zekânın en büyük kitleyi çekebilecek, en çok kabul bulacak cezbe; vasatın kınından çekilmiş kılıç sanıldığı noktadan söz edelim isterim. Söz konusu reklamın, çıktığı günden itibaren, basının da dolduruşuyla milli bir kalkınma hamlesi olmakla kalmayıp dünyaya sunulan parlak bir ideoloji önerisi olarak algılanması karşısında faşizmle buluşan aptallıktan konuşalım. Bu reklam kampanyasını, eğlenceli, çok komik, müthiş yaratıcı, uğruna çok emek ve para sarf edilmiş, merak uyandırıcı ve benzeri sıfatlarla anan heyecanlı bir nüfus karşısındayız. Öyle ki reklamın yaratıcıları karşımıza çıkarılmış, reklamın reklamını yapmaya teşvik ediliyor. Genç reklamcı, vasatı tam gözünden vurma konusundaki saptanmış isabetinin şişirdiği egosuyla kendini giderek aykırı bir yaratıcı, neredeyse lanetli bir şair gestusu ve diliyle sunmaya başladı bile. Böylesi, elbette gün gelir, bir malı satma konusundaki becerisiyle, dünyayı açıklama konusundaki malzemesini birbirine karıştırmaya başlar. Mutlaklaşmış aptallığın coşkusu, onun sadece bir ürünün satışını hızlandıran uzman olarak anılmasıyla yetinmeyecektir. Son 20 yılda bin bir erozyon ve yangınla yaratılmış mutlak aptallık zemininde 'dâhi' olan, 'yaratıcı' olan, 'sanatçı' olan, odur. Vasatın yanılmak bilmez sesi olduğu için 'aykırılık' payesini de talep eder. Bu aykırılık, 'her dem muhalif olma'dan bir şıklık yaratmış,
'her konuma eşit mesafede' duran hakem Türk aydınlarının ödüllendirildiği payedir. Onlar da vasatın cazibesinden hiç zorluk çekmeden, hiç canları acımadan yararlanan tuzukurulardır.
Kendilerini hiç yormazlar.
Hayatın çiklet çiğnercesine kolay anlaşılabildiği; farklı olanın algı dışına sürgün edildiği o serin eşik altında itibarlarının tadını çıkarırlar.
Aptallığın kol gezdiği bu topraklarda kamu önüne atılan her ürün, kendi yükünü taşımak, kendini tarif etmekten acizdir. Romancılar romanlarını, besteciler bestelerini, reklamcılar reklamlarını anlatır durur. Sonuçta her 'başarılı' şey, ille de bir buluş olarak tescillenmek zorundadır. Aptallık, her an yepyeni bir buluşla karşılaşmış da çok şaşırmış gibi yapmaya bayılır. Dolayısıyla kullanım kılavuzu ister. Bunu çok iyi bilen
vasat mühendisleri ortaya sundukları ürünü kullanışlı klişeler, kimi barlardaki 'tema geceleri' gibi üstbaşlıklar eşliğinde paketler. Kolaturka kampanyasını açıklamak zorunda kalan kahraman reklamcı, 'pozitif milliyetçilik' tanımlamasını ortaya atıverir. 'Klişelerden eğlenebileceğiniz bir kolaj yaptım' diyemediği, dürüstlükle yaratabileceği ilüzyona güvenmediği için -ki bu da onun vasat hakkındaki geniş deneyiminin kanıtıdır- orta yere çok tehlikeli bir adlandırma bırakıverir.
Bu dünya tasvirinde, her şeyin olduğu gibi milliyetçiliğin de bir pozitif bir de negatifi vardır. Bu, 'İfrat ve tefritten kaçının', 'Her şeyin kararı...' türü şehir atasözlerinin yakaladığı vasat çizgisinden başka bir şey değildir. Nasılsa oltasını attığı, milliyetçiliğin cirit attığı sulardır. MHP'nin çöküşüyle birlikte, temsil ettiği faşizan milliyetçilik şehirli bir kimliğe bürünme sancılarıyla yükselişe geçmiştir. Dolayısıyla bu tamlama da insanın aklına pis bıyıklı kafa tokuşturan İç Anadoluluları getirmemektedir.
Gönül insanları
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma konusunda zamanlama katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen her görüşün son kertede saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır. Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı değildir.
O 'gerçek, insani milliyetçiler' o menfaatlerin tehlikede olduğunu sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epeyi güçtür. Milliyetçiliğin pozitif olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar bir yenilgi sonrası ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır. Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır serpilip devleşmiş aptallığın sözcüleri olarak ister 'tescilli putkırıcı' ister mazbut demokrat olsunlar, Mehmet Ağar'la buluştukları noktada derin bir soluk alıp güvencede olmanın tadını çıkarırlar.
Bu, memleketini çok seven, ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının ülkesinde bir anda bir sevinç patlamasına yol açan taklit kola kampanyası, öncelikle Türk'ü 'pozitif' bir marka olarak pazarlama fikriyle gönüllerimizde taht kuruyor. O 'iki muhteşem adam', bütün varoluş ve duruş biçimlerinin üstünde, 'hepsine aynı mesafede' birlik ve beraberlik sıvasını karıyor. Aklıselim ve itidal sözcüsü politikacı ve yazarların ömürlerini uğruna tükettikleri hedefi gözünden vuruyorlar. Aptallığın çoktan yiyip bitirmiş olduğu mizah duygusunun boşluğunda, yengeye selam söyleyen, ısrarcı, çocuk ruhlu mutant
Amerikalı karşısında kahkahalarla gülüyoruz. Türklük virüsü karşısında çaresiz kalan Amerikalı metaforunun ardında uzun uzun deşilecek bir derinlik yok aslında. Her şey, 'Âdeti var, âdetimize benzemez' kadar. Kola tüketicisi Türk nüfusu, yeniden Türkleşmeye çağrılıyor.
Yine sahte bir dünya dekoru önünde Türk'e hazırlanmış Türklük
sevinci. Pozitif milliyetçilik.
Ama Mehmet Ağar, kampanyanın bilahare karşımıza çıkaracağı töre cinayeti benzeri karanlık Türklük halleri üstüne geliştirilmiş bir fantezi kendisine aktarıldığında yüzündeki gülüş hafif solarak mırıldanıyordu, "Keşke sadece iyi şeyleri yansıtsak".
Posted by Fikirbaz at July 21, 2003 02:27 PM
- Save This Page At Del.icio.us