Gerçi kâfir işi, fakat ne çare?
( Yıldırım Türker, 1 Ocak 2006, Radikal 2 )
O ihtiyar, memleketimizde çoğunlukla ardından teneke çalınarak kovulan, belki bir daha hatırlanmak dahi istenmeyen yakın geçmiştir. Henüz dünyamızda ilk saatlerini yaşayan o bebek de bir yıl içinde ihtiyarlayacak, aynı şiddetle gözümüzden gönlümüzden def edilecektir
O ihtiyarı hepimiz iyi tanırız. Geride bıraktığımız yılı temsil eder. Beli bükülmüştür. Bastonuna dayanarak, güçlükle yürür. Karşısında bizi bekleyen yılı temsil eden apalak bir bebek, ihtiyardan el almak için beklemektedir.
Münasebetsiz süsler, ışıklandırılmış sokaklar, hindi, televizyon kanallarında-kulüp-bar-lokantalarda korkunç eğlence programları yanı sıra yılbaşının vazgeçilmez imgelerinden biri, o ihtiyardır. Kimi iddialı karikatürcülerin elinde giderayak bir de manâlı söz eder. Karşısındaki apalaktan da ağzının payını alır.
O ihtiyar, memleketimizde çoğunlukla ardından teneke çalınarak kovulan, belki bir daha hatırlanmak dahi istenmeyen yakın geçmiştir. Henüz dünyamızda ilk saatlerini yaşayan o bebek de bir yıl içinde ihtiyarlayacak, aynı şiddetle gözümüzden gönlümüzden def edilecektir.
Bu bezdirici metafor, insana bu topraklarda genç kalmanın imkânsızlığı üstüne bir şeyler söylüyor olabilir. Ya da bir türlü kurtulamadığımız ihtiyarlara (ille yaşı büyüklerden söz eden kim) yönelik örtük düşmanlığımız üstüne. Ya da yeni metaforlar üretme konusundaki tembelliğimiz üstüne. Ama böylesine sıkıcı bir paranoya okumasıyla yaklaşmanın da lüzumu yok sonuçta. Yılbaşı geceleri, insanların eğlenmesini, kendi meşreplerince aşırıya kaçarak gündelik düzenden soyunmalarını meşrulaştıran yegâne gündür.
Sabaha kadar sokaklar dolacak. Yoksul kalabalık, belki bu yıl da şık otellerin sokaklara yansıyan ışıklarını taşa tutacak. Kavgalar, yaralanmalar, trafik kazaları, alkol komaları; velhasıl milletçe eğlenme konusunda ne kadar özürlü olduğumuz bir kez daha dank edecek kafamıza.
Son birkaç gündür televizyon kanallarında ciddi, unvanlı adamlar-kadınlar oturup saatlerce yılbaşının bizim dinimize ve geleneklerimize uyup uymadığı, bu konuda nasıl bir tavır alınması gerektiği üstüne tartışıyor. Bu gergin tartışmalar, 'Köy yanar, deli kız taranır' deyimini hatırlatmakla kalmayıp kültür, batıyla alışveriş ve benzeri konulardaki geleneksel riyakârlığımızı da sergiliyor. Medyakronik sitesinde 1953 yılının son günü 'Resimli Asır' dergisinde yayınlanmış, 'Yılbaşının Tarihi' başlıklı makaleden bir bölümü bugün mutlaka birlikte okuyalım istedim:
"Bugünkü yılbaşı ananesinin memleketimizde ilk tecellisi bundan yüz yirmi dört sene evvel, şöyle olmuştu: İstanbul'daki İngiliz Elçisi, 1829'daki yılbaşını kendi ananelerine göre kutlamak üzere, Halice aldırdığı bir İngiliz gemisinde tertip ettiği büyük ziyafet ve baloya, ilk defa olarak Osmanlı vükelâsını da davet etmişti. O zamana kadar garp usulü ziyafet ve hele balo görmemiş olan bu vükelâ, yatsı namazını Kasımpaşa'daki Tersane Divanhanesi'nde kıldıktan sonra, sandallarla İngiliz gemisine giderek, sabaha kadar eğlenmişlerdi.
Bu arada bazılarının, ısrarlara dayanamayarak, viski içtikleri de görülmüştü.
Ertesi gün Kazaskerlerden Yahya bey, baloya iştirak etmiş olan Serasker Hüsrev Paşa'ya bu "balo" denen şeyin ne olduğunu sorması üzerine, o da;
- Bir âlem... Az vakitte çok tekellüf etmişler... Biz baloda yapılanları bir ayda tanzim edemeyiz. Gerçi kâfir işi, fakat ne çare?...devletçe lüzum görüldü, gidilmek icap etti. Çatal gibi mekruh nesneler de vardı...." cevabını vermişti.
Ancak Kazaskere karşı nedense bu tarz bir dil kullanan Hüsrev paşa, vaktin padişahı Sultan Mahmud'a başka bir ağız kullanmış ve ziyafeti de baloyu da ballandıra ballandıra methede ede bitirememiş, hattâ İngiliz gemisinde gördüklerinden daha mükemmel elmaslı altın çatal kaşık takımı yaptırarak hünkâra sunmuştu."
Hünkârına farklı, kazaskere farklı konuşan muktedirler geleneğinin de 173 yıldır beli bükülüp gözünün feri sönmemiş. Ama uyduruk da olsa bir başlangıç, bir yenilenme duygusunun pençesinde coşup eğlenmeye hazırlanırken canımızı sıkacak konulara girmeyelim.
Geçen gece CNN'de rast geldiğim bir programda Türk halkının nabzını tutmasıyla ünlü olduğunu öğrendiğim bir profesör, bu yıl içinde yapmış olduğu iki araştırmanın verilerini sunuyor, toplumun haletiruhiyesini nasıl etkilediğinden dem vuruyordu. Mutsuzların yüzdesi mutlulara galebe çalıyordu. Umutsuzluk yüzdesi artmıştı. İyimserlik yüzdesinin beklenen ekonomik toparlanmayla artması bekleniyordu. Yüzdeler, ekranda dilimler halinde uçuşuyor, adeta hayatın acısıyla coşkusuyla dilimlenebilirliğini gösteriyordu. Mutsuzluğunu kendisinin değil de ülkesinin mutsuzluğuyla açıklayanların çoğunluk çıkması üstüne profesör alaycı bir gülümsemeyle memleketimizde kendimi ülkemden çok severim demenin ayıp olduğunu, yüzdelerin bu nedenle yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Madem saçmanın kapısını araladık, son nefesini veren ihtiyarı rahatsız ettik, metaforlara bulandık, bari benim yeni yıl kartım da, abzürd edebiyatın geç keşfedilmiş dahilerinden, Stalin kurbanı Danyil Karmz'ın 'Marangoz Kuşakov' adlı meseli olsun:
"Bir zamanlar bir marangoz vardı. Adı Kuşakov'du.
Bir gün tutkal almak için evinden çıktı. Don vardı, sokaklar çok kaygandı.
Marangoz birkaç adım attı atmadı, kayıp yere düştü ve alnını yardı.
- Ah! diye bağırdı marangoz; kalktı, eczaneye gitti, bir yara bandı alıp alnına yapıştırdı.
Ama sokağa çıktığında yine kaydı düştü ve burnunu kırdı.
- Oh! diye bağırdı marangoz; kalktı eczaneye gitti, bir yara bandı alıp burnuna yapıştırdı.
Sonra yeniden sokağa çıktı, yeniden kaydı, düşüp yanağını parçaladı.
Bir kez daha eczaneye gitti ve yanağına bir yara bandı yapıştırdı.
- E anlaşılan, dedi eczacı marangoza, öyle sık düşüp yaralanıyorsun ki, hazır gelmişken yara bantlarını topluca almanı tavsiye ederim.
- Olmaz, dedi marangoz. Bir daha düşmeyeceğim!
Ama sokağa çıkar çıkmaz yine kaydı, düşüp çenesini kırdı.
- Hay buz belası! diye haykırdı marangoz ve yine eczaneye koştu.
- Bak, görüyor musun, dedi eczacı. İşte çıkıp yine düştün.
- Hiç de bile! diye bağırdı marangoz. Bir söz daha duymak istemiyorum. Bana bir yara bandı ver, çabuk ol!
Eczacı yara bandını uzattı, marangoz çenesine yapıştırıp eve koştu.
Ama kapıya geldiğinde onu tanımadılar ve eve almadılar.
- Ben marangoz Kuşakov! diye haykırdı marangoz.
- Yok canım, daha neler! cevabı geldi içerden. Kapıyı sıkıca kapayıp içerden kilitleyip bir de zincirlediler.
Marangoz Kuşakov bir süre merdivenlerde bekledi, sonra yere tükürüp sokağa çıktı."
Posted by Fikirbaz at January 7, 2006 12:08 PM
- Save This Page At Del.icio.us