| |
February 27, 2003
Bye bye love
Bye bye love
Bye bye happiness
Hello loneliness
I think I'm gonna cry
Bye bye love
Bye bye sweet caress
Hello emptiness
I feel like I could die
Bye bye my love, goodbye
There goes my baby
With someone new
She sure looks happy
I sure am blue
She was my baby
Till he stepped in
Goodbye to romance
That might have been
CHORUS
I'm through with romance
I'm through with love
I'm through with counting
The stars above
And here's the reason
That I'm so free
My loving baby
Is through with me
CHORUS
February 26, 2003
Nazim Hikmet
Nazim Hikmet, popularly known and critically acclaimed in Turkey as the first and foremost modern Turkish poet, is known around the world as one of the greatest international poets of the twentieth century, and his poetry has been translated into more than fifty languages. Born in 1902 in Salonika, where his father was in the foreign service, Hikmet grew up in Istanbul. You can read his whole life here.
A fervent nationalist patriot, a socialist whose humanistic views tran- scended barriers of race and country, Nazim Hikmet is considered one of Turkey's very foremost modern poets . . . and yet for many years his works were banned in his native country and he himself suffered long exile. (Comtemporary Turkish Writers - A Critical Bio-Bibliography Louis Mitler - Indiana University Uralic and Altaic Series, 1988. p. 178-179. )
One of the most important figures in the 20th century Turkish literature and one of the first Turkish poets to use more or less free verse. Hikmet became during his life time the best-known Turkish poet in the West, and his works were translated into several languages. However, in his home country Hikmet was condemned for his commitment to Marxism and he remained decades after his death a controversial figure. His writings were filled social criticism and he was the only major writer to speak out against the Armenian massacres in 1915 and 1922. (To read it all, please click...;)
Here are some links (in english) about Nazim Hikmet:
His Life, His Work, Comments
Poems of Nazim Hikmet Revised and Expanded
The Most Strange of Creatures
Nazim Hikmet at Poets.org
A sad State of Freedom
Hymn To Life
Altıncı Mektup
Hint Okyanusu'nu seyrettim bu sabah.
Okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana :
Kıyısından seyredilen okyanus
Farksızdır Marmara açıklarından.
Yani demek istediğim :
Okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyakova
Seyredilmeğe gelmez,
Okyanus yaşanılır.
Nazım Hikmet Ran
February 25, 2003
Dream On (by Aerosmith)
Everytime that I look in the mirror
All these lines on my face gettin' clearer
The past is gone
It went by like dust to dawn
Isn't that the way
Everybody's got their dues in life to pay
I know what nobody knows
Where it comes and where it goes
I know it's everybody's sin
You got to lose to know how to win
Half my life is in books' written pages
Live and learn from fools and from sages
You know it's true
All the things come back to you
Sing with me, sing for the years
Sing for the laughter, sing for the tears
Sing with me, if it's just for today
Maybe tomorrow the good Lord will take you away
Dream On, Dream On
Dream yourself a dream come true
Dream On, Dream On
Dream until your dream come true
Dream On, Dream On, Dream On..
Sing with me, sing for the years
Sing for the laughter and sing for the tears
Sing with me, if it's just for today
Maybe tomorrow the good Lord will take you away
Ataol Behramoğlu'nun duası...
Ulu Tanrım,
Her zaman, her yerde ve her konuda benim de konuşmam gerektiği düşüncesinden beni arındır.
Çevremdeki insanların hayatlarını yönlendirme ve hatalarını düzeltme arzusundan beni kurtar. Konuşurken gereksiz detayları anlatmamam için beynimi serbest bırak ve bir an önce konuşmanın sonuna varmamı sağla.
Başkalarının ağrı ve acılarını dinleyebilme nezaket ve sabrını ver ve bu arada kendi ağrı ve sızılarımı onlara anlatmamam için dudaklarımı mühürle (çünkü yılar geçip yaşlandığımda, ağrı ve sızılar artıyor ve bunlardan herkese bahsetmek bana ayrı bir zevk veriyor).
Lütfen tanrım bana arada sırada benim de yanılabileceğim gerçeğini öğret.
Beni olabildiğince iyi insan yap. Beni melek yap da demiyorum zira bu tip insanlarla yaşamak zordur.
Tanrım ummadığımız yerlerde güzel şeyler, beklemediğimiz insanların güzel işler yapabildiklerini görebilmemi sağla ve bana bunu onlara söyleyebilme inceliğini ver.
Beni mantıklı bir insan yap, kötümser yapma, benim insanlara yardımcı olabilmeme yardımcı ol, fakat onlara hiçbir zaman patronluk yapma hevesi verme bana.
Her ne kadar benim çok derin bir akıl stoğum olduğuna ve bu stoktan başkalarının da faydalanmasının çok büyük kayıp olduğuna inanıyorsam da ulu tanrım, bırak bunu göstermeyeyim. Böylece hayatımın son döneminde etrafımda birkaç arkadaşım olsun istiyorum.
Amin.
Ataol Behramoğlu (tr)
February 24, 2003
Xanthos (Arinna)
The ancient Lycian capital of Xanthos, discovered in 1838 by the archaeologist Charles Fellows. City was a free, independent town till 545 BC., when it was besieged by the Persian army led by Harpagus. Today city near one of the Turkish village called Kinik, lies 18 km north of Patara. You can see the Theater, Tomb of the Harpies, Nereid Monument, Agora, and Inscribed Pillar, among a mixture of ruins from lycian, Roman and Byzantine times, create the special atmosphere of this site whose original reliefs are kept in the British Museum in London . The holy Lycian center of Letoon, 5 km farther to the Xsantos, there are three temples dedicated to Leto, Apollo and Artemis, familiar goods of mythology, which goes back to 4th century B.C., is built between the other two in Ionic and Doric style. All they are await the exploring by tourist. You can find much more information in the web site of Ministry of Culture. (And here is the Turkish version) And if you need a travelwizard...
This photo was shot in February 2002 in Xanthos (naturally :) Photography (& copyright) Özgür Poyrazoğlu
"Yaşananları konuşmak gerek"
Atom Egoyan'ın, Ermeni soykırımı iddiasının farklı kuşaklar tarafından, özellikle de Ermenilerce nasıl algınlandığını anlatmaya çalışan filmi Ararat, denetimden geçerse eylülde Türkiye'de vizyona girecek. Çekim aşamasından itibaren tartışma yaratan filmin, ülkemizde sansürlü olarak gösterilmesi bekleniyor. Egoyan'la, jüri başkanı olduğu Berlin Film Festivali sırasında Esin konuştu. İster istemez Ararat hakkında...
(22.02.2003 - Esin Küçüktepepınar/Sinema.com)
Siyah takım elbisesi içinde, dağınık gür saçları, samimi, çocuksu yüzündeki
sıcak gülümsemesi ve heyecanlı ifadesiyle 42 yaşında bile göstermiyor.
Üniversitede çektiği kısa metrajlı filmlerden bu yana Egoyan'ın sanatını
belirleyen ve onu bir 'auteur' kılan en belirgin özelliği kişiselliği. Bütün
büyük sinemacılarda rastlanan 'takıntılar', yinelenen motif ve temalar, uyum,
ritim, estetik Egoyan'da var.
Televizyon bir yana, Kanada sinemasının temsilcisi, Cannes Film Festivali'nin
gediklisi, üç kez operaya imzasını atan bir yazar- yönetmen. Kaza mı, kader mi,
takdir-i ilahi midir bu? Hayır, Exotica ya da Başka Bir Dünya filmlerindeki
açmazları sorgulamıyorum. Hiçbir tesadüfe dayanmayan benzersiz 'talih'
öykülerinden oluşan sinemasını konuşmak isterken, sonunda
onunla kısmet olan bir söyleşinin Ararat üzerine dönüp dolaşacağını bildiğim
için kendimi oyalıyorum.
Ararat ya da Ağrı Dağı... Benim için ne anlattığından ziyade nasıl
anlatıldığının öne çıktığı filmlerden birisi bu. Bildiğimiz Egoyan sinemasının
çatısı altında kurulan öykünün yine sayısız katmanları, referansları var.
Dolayısıyla mevzu karmaşık gelebilir özetlenirse ama kısaca şöyle: Film, günümüz
Kanadası'nda Ermeni topluluğu içinde geçiyor. Karakterler ziyadesiyle muhtelif.
Ortada film içinde bir film var ki, ilk kuşağı temsil eden yaşlı yönetmen 1915
Van olaylarını çekiyor. Çevrede bir şekilde film işine katılan ya da onların
yakınları olan dört ayrı kuşağın temsilcileri de tarihi ve kişisel sorgulamalar
içindeler. Film, bu kurguyla
bizi Türkiye'nin doğusundaki geçmiş ile günümüz Torontosu arasında getirip
götürüyor. Ararat özetle Ermeni soykırımı iddiasına dayanıyor. Egoyan geçmişle
değil şimdiyle ilgilendiğini ısrarla söylüyor ve bu iddianın resmi olarak kabul
görmesini bekliyor. Filmi henüz izlemeden yapmak zorunda olduğum görüşmeden
sonra büyük bir nezaketle tekrar arayarak Ararat üzerine konuşmak isteyen Atom
Egoyan ile onun Berlinale'de jüri başkanı, benim de film eleştirmeni olarak
geldiğim Berlin'deyiz.
Doğal olarak Türk kimliğinden sıyrılıp, filmi bir sinema yazarı olarak
izlediğimi vurguluyorum ona. Filmin onun hayran olduğum yetkin sinemasından
beklentilerimi karşılamadığını hissetmek yeterince sıkıcı, bir de özellikle
takıldığım sahneleri söylüyorum. Zaten o da "Samimi ve dürüst olalım," diyor.
Egoyan açık sözlülükle konuşuyor, ben de yazıyorum.
"Bu duyguları ifade etmek
gerekiyordu"
Sevgi, bağlılık, aile kavramlarını, bireyin çevresiyle varoluşunu gizemci bir
yaklaşımla sorgulayan filmlerinizi beğeniyle izleyen, alt metinleri okumaktan,
keşfetmekten keyif alan geniş bir izleyici kitleniz var. Ararat ise aynı yapı
üzerine ama politik bir film, izlenilmesi farklı bir ilgi gerektiriyor mu sizce?
Evet politik ama sonuçta aynı yapıya sahip. Öyküde sayısız katmanlar, tarihi
olaylara referans gönderen kişisel açmazlar da var. Dört ayrı kuşağın bir olay
üzerinden birbiriyle hesaplaşması var. Ama belki de bu filmi beğenen birisi
diğer filmlerimden keyif almayabilir ama sonuç olarak bu benim sinemam. Çok
ilginçtir, bunu kendi siteme yazdım; bir gazeteci yıllar önce bana The Sweet
Hereafter'ın Ermeni soykırımı olarak görülüp görülemeyeceğini sorduğunda çok
şaşırmıştım. Ne alaka gibi değil mi? Oysa bana filmlerimin genelde yalanlama ve
bunun sonuçları üzerine oturduğunu söyledi. Ve konuya nasıl doğrudan
katılabilirim diye düşündüm. Böylece bende fikir olgunlaştı.
Siz adını Rus yazar Gorky'ye hayranlığından Arshile Gorky olarak değiştiren
ünlü Ermeni ressamla ilgili bir biyografi yazıyordunuz, nasıl Ararat'ın
senaryosuna ulaştınız?
Evet, Arshile ile ilgili bir biyografi yazıyordum ama hiç günümüzle ilgili filan
değildim. Filmdeki Ani karakteri gibi biyografiyi yazarken birdenbire dönemin
içindeki diğer olaylarla buluşmaya başladım. Böylece tek bir insanın etrafında
çeşitli olaylar da içiçe geçmiş oldu. Filmde Gorky'yi kullanırken de
yaşadıklarını sanatı yoluyla ifade ettiğini vurgulamak istedim.
Her iki tarafı da hoşnut edememe riski yüksek bir film yapma sorumluluğunu
omuzlarınıza alırken nereden başladınız?
Amacım kimseyi tatmin etmek değil kendi sinemamı yapmaktı. Bunun için kendi
kişisel deneyimlerimden, gerçeklerimden yola çıktım. Benim büyükbabam 1915
olaylarını bizzat yaşamış. Ama ben doğmadan çok önce öldüğü için onu
tanımıyordum. Bulunduğum topluma asimile olmuştum ve bu öykülerle büyümedim.
Kanada'ya yerleştiğimizde bölgedeki tek Ermeni aileydik ve 18 yaşında Toronto'ya
üniversiteye gitmeden önce geçmişle ilgili bir bilgim yoktu. Okuldaki aktif
Ermeni Öğrenciler Derneği'ni keşfedişimle 1980'lerde Türk diplomatlarına yapılan
suikastlerin olduğu dönem aynı zamandır. Ermeni teröristler -ya da bakış açısına
göre 'kurtuluş savaşçıları'- birilerini öldürüyorlardı. Aniden bu büyük nefreti
görmek beni şoke etmişti. Bu duyguları ifade etmek gerekiyordu. İlk yazdığım
senaryolardan birisi mesela bu konudadır. Neyse ki filmini yapmadım çünkü 20 yıl
önce 'Ermeni Olayı' ile baş edebilecek durumda değildim. Gerçekten çok anlamsız
olurdu.
Eleştirmenler bir yana Ermeniler ve Türk izleyiciler açısından da tatmin
edici bir etki yaratmadı filminiz ama siz memnun musunuz?
Benim için en önemlisi kimsenin filmimi bir propoganda aracı olarak görmemesi.
Bu nedenle çok memnunum. Çünkü bu benim için en büyük tehlikeydi. Bir yıl önce
ortaya çıktığımda çoğu insan, tek bir boyutu olan ve kesinlikle bir propoganda
aracı olan basit bir film bekliyordu. Şimdi insanlar filme kızsalar bile
görüyorlar ki, ortada birçok farklı görüşü temsil eden bir film var.
Ararat'ta genelde kullandığınızdan çok daha fazla karakter var ve
birbirleriyle yakınlıkları yine çok iç içe.
Önce gerçek yaşamdan bir figür, ressam Gorky (Simon Abkarian) gibi hayatta
kalmış bir kuşak var. O doğrudan değil, resimler yoluyla yaşadıklarını
anlatıyor. Bir de çocuk yaşta bu deneyimi yaşamışlar var ki, bu da Charles
Aznavour'un canlandırdığı yönetmen Saroyan karakteri. O da annesinden duyduğu
öykülerle sonunda bu filmi yapmaya karar vermiş. Bir de torun olan Ani (Arsinee
Khanjian-Egoyan'ın gerçek yaşamda eşi) var ki, çok eleştirel ama aslında
durumdan kaçıyor ve Gorky ile ilgili bir kitap yazmayı seçiyor. Filme esas olan
kitabı yani. Son kuşak Raffi (David Alpay) ise etrafında olanları izliyor ve
kendi yolunu çizme ihtiyacı duyuyor. Bu bir yolculuk, her bir karakterin kendi
yolculuğu.
Sonuç olarak filminizin genel akışını dağıtan bölüm olarak film içindeki film
bölümünü görüyorum. Özellikle yapay olmasını istediğiniz bu katliam
sahnelerindeki şiddet tam da karikatürize edildiği için belki, abartısıyla
bütünün içinde dağılıyor adeta.
Filmde Aznavour'un canlandırdığı yönetmen son derece keskin bir dille katliam
öykülerini diğer kuşaklara anlatmak istiyor. Film içindeki bu filmde geçmişten
gelen öyküleri sembolize ettim. Çünkü bu anlatılan öykülere de haksızlık etmek,
dikkate almamak istemedim. Bu sahnelerin belirgin olarak yapay olduğunu
vurgulamak için elimden geleni yaptım. Kamera, kadraj ve oyunculuk aracılığıyla.
İzleyenler için hiç de kolay olmayan grotesk görüntüler bunlar, kabul ediyorum.
Buradaki esas fikir tek bir olayın zaman içerisinde dört ayrı kuşağın üzerinde
yarattığı etkiyi anlatabilmekti. Eskilerin anlattığı ama benim kuşağımın bile
abartılı bulduğu, gerçek olduğunu varsaymadığı öyküleri resmetmek için
gerekliydi. Son kuşağı temsil eden en genç kahramanımız Raffi bu filmde
çalışıyor biliyorsunuz. Filme çekilen bu tarih, ona yeniden yaratılmış,
uydurulmuş geliyor ve bizzat keşfetmek istiyor, Türkiye'ye gidiyor.
Farklı kuşakların
hikâyesi
Favori aktörünüz Elias Coteas'ın canlandırdığı yarı Türk Ali karakteri var. O
yaşanan trajedinin savaş ortamında geliştiğini ve her iki tarafın da acı
çektiğini söylüyor, ama sonrasında çelişki yaşıyor.
Filmde Ali karakterinin önemi büyük. Ali eşcinsel ve durumundan hoşnut. Onun
içinde yaşadığı kültür geliştirici ve ilerletici ama aynı zamanda film içindeki
filmde canlandırdığı Osmanlı paşası rolünde tam da basmakalıp bir karakteri
canlandırıyor ve bu nedenle çok rahatsız. Artık kendinden hoşnut olmamaya
başlıyor ve bu rahatsızlığı sorguluyor. Yönetmeninden yanıtlar bekliyor ama
yönetmen yani onun temsil ettiği kuşağın ona yanıt vermekle ilgilendiği yok.
Burada en önemli şey Ali ile Raffi'nin durumu. Her ikisi de konuyu tartışmak
istiyor, şimdiki zamanda nerede durduklarını bilmek, anlamak istiyorlar.
Yani bilmemek masumiyeti korumaya yetmiyor. Filminizde genç kuşak bir şeyleri
bilmek, gerçeği sorgulamak istiyor ama eski kuşaklardan da pek sağlıklı bilgi
alamıyorlar.
Evet, aynen öyle. Geçmişle ilgili yaşanmış bir sorun olduğu ortada. Tarihin
aşırı vahşi, çok grotesk şekilde yazıldığı, fiziksel saldırganlıklar var. İşte
film içindeki film bunu temsil ediyor. Bunu göstermek zorundaydım. Başka çarem
yoktu. Her farklı kuşağın kendi hikâyesini anlatmak zorundaydım. Özetle böyle
bir tarihi, amacında gayet net ilerleyen bir hikâye olarak sunarak çok daha
yapay bir şekilde gösterebilirdim. Ama bu kez de haklı ve onurlu bir yol olmazdı
şimdiye kadar anlatılanlara karşı. Ama tabii ki filmimin en çok tepki yaratacak
bölümü burası, kabul ediyorum.
Yine de usta bir sinemacı olarak bilirsiniz ki, ne derece oynasanız da
sonuçta imajın hafızaya kayıt olabilme becerisi vardır.
Evet ama başka nasıl yapabilirdim bilmiyordum. Kesinlikle bir şeyleri kötü
göstermek ya da eğlenmek amacıyla yapmadım. Ayrıca ben geçmişte böyle bir olayın
olmadığını düşünsem ya da bu olayların nedenini bilmesek bile şimdiki zamana
geldiğimizde ne yapacağız, sorusu var. Son kuşağa baktığınızda olayla ilgili
hiçbir psikolojik hazırlıkları olmadığını görüyoruz.
"İki taraf da yara
alıyor"
Sizce nasıl hazırlıklı olunması gerekiyor?
Ali'nin durumu bunu çok iyi özetliyor. Yani 'özgür ve toleranslı bir ülkede
kaynaşarak yaşayan insanlar topluluğu'. Ama bir de şu var; bu konuda hâlâ aynı
fikirde olmayan her iki taraf da bu olaydan yara alıyor. Bir tarafın bu olayla
hiçbir ilgisi ya da bilgisi yok. Diğer taraf ise neden bu olayı dikkate almaması
için üzerinde bu kadar yoğun baskı olduğunu sorguluyor. Sonuçta kimseye bir
faydası yok bu durumun. Ayrıca bu film ne olduğuna tam olarak yanıt göstermek,
ispatlamak için yapılmadı. Esas soru bu olayla şimdi nasıl yaşayabileceğimiz? Ne
yapacağımız?
Filminizde tüm karakterler sürekli sorguluyorlar. Peki ne yapılabilir sizce?
Gerçekte de konuşmak gerekiyor! Tek çıkar yol bu. İçimizde kalan bu sıkışmış
duyguları ifade etmek, olayları konuşmak ve bastırmamak gerek.
İnsanların tarih sayfalarından gelen herhangi bir öyküye karşı daha duygusal
olmanızı, belki de daha romantik yaklaşmanızı beklediklerini düşünüyor musunuz?
Tamamıyla öyle. Örneğin filmdeki eski kuşak yönetmen "Anneme söz verdim, bu
filmi yapacağım," diyor. Ve bakar mısınız üstelik, kariyerinin sonunu bekliyor
böyle bir filmi yapmak için. Bu olayı topluma ulaştıran ilk filmi yapacak
kişiler olarak da senaristle birlikte basmakalıp bir şekilde kötüler ve iyileri
betimleyen bir destan çekiyorlar. Ufak detaylarla gerçekleri saptırıyorlar. İşte
böyle bir referansı Ermeni olmayanlar anlayamayabilirler. Ben yine sonunda
sanata ve sanatçıya dönüyorum. Bu konuda hiç de duygusal bir destan yaratma
derdim yok.
Ermeni izleyicilerden nasıl tepkiler aldınız?
Mesela daha geçen gün bir Ermeni izleyici Ali karakterini neden filme koyma
ihtiyacını duyduğumu sordu. Filmin kendisinin zaten ortaya bir sorgulama yaptığı
halde bir de karşı taraftan görüşe yer vermemi yargıladı. Böyle yaptım çünkü bu
gerçeğin bir parçası. Sanırım hâlâ film içindeki filmi görmek isteyen Ermeniler
var ve bunlar her kuşaktan olabiliyor. Ama böyle bir filmi yapmanın yararı nedir
ki? Bu tür filmler vardır elbette ve izleyebilirsiniz. Ancak anlamı var mıdır?
Bizim şu anda nerede olduğumuzu göstermiyorlar ki. Sanırım en önemlisi, artık
bunun üstesinden gelmemiz gerektiği.
Berlinale'de jüri başkanısınız. Türk nüfusun yoğun olduğu bu şehirde
filminizin gösterilmesi de sizin için önemli bir olay değil mi?
Bence çok önemli bir buluşma bu. Türklerin özel gösterimlere gelmesini ve
izlemelerini çok istiyorum. Ayrıca film sanırım Almanya'da da gösterime girecek.
Filmimizin gösterime çıkmadığı önemli ülkelerden birisiydi burası. Hatta dün de
bir Türk dağıtımcısı vardı ve filmi satın almak istediğini söyledi biliyorsunuz.
"Her karesini
savunabilirim"
Bunun için girişimlerde bulundu bile.
Bence çok cesur bir girişim. Ancak tabii ki filmin Türkiye'de istekle
karşılanmadığını da biliyorum. Sanırım esas konu filmin sahip olduğu imaj. Eğer
filmi dikkatle izlemezseniz ortada kışkırtıcı unsur görebilirsiniz, doğrudur.
Özellikle film içindeki film bölümleri de insanlara sarsıcı gelebilir. Ama bence
filmimin bu bölümü aynı zamanda kalıplaşmış figürlerle olayı ne denli
soyutlayabileceğimizi ya da insanlık dışı gösterebileceğimizi de yansıtıyor.
Filmin her karesini savunabilirim. Filmdeki her sahneyi açıklayabilir,
yorumlayabilirim.
Peki yüreğinizden gelen, ancak belirli bir eleştiri mesafenizi de korumaya
çalıştığınız için kendinizi engellemeniz gerektiği konusu da var. Bu mesafeyi
nasıl korumaya çalıştınız?
Ben çağdaş bir sinema dili kullanmak istedim. Bir destan yazmak istemedim. Bu
çok ilginç bir soru aslında. Bakın Yahudi soykırımına. Bir sürü kitap, bir sürü
film filan var. O kadar farklı tarzlarda yaklaşımlar var ki. Mesela Hayat
Güzeldir'e bakın, neredeyse bir komedi. Ama Ermeni soykırımıyla ilgili böyle bir
şey yapamazsınız. Henüz temsil edilemiyor. Bu bir problem.
Ancak Ermeni soykırımı bir iddia olarak kabul edilip, resmen tanınmıyor.
Ben zaten bir Schindler'in Listesi yapmazdım. Benim sorunum geçmişle değil
şimdiyle. Yeni kuşakların duygularıyla ilgileniyorum ve konuşulması gerektiğine
inanıyorum.
Sinemanızın keyfini bulduğum bir bölüm var filmde; Christopher Plummer'ın
oynadığı gümrük memuru ile Türkiye'den gelen genç Raffi'nin soruşturma
odasındaki süreçte kendi aydınlanmalarını yaşamaları. Ancak Türkiye üzerinden
gelen uyuşturucu referansıyla hemen Geceyarısı Ekspresi'ni hatırladım.
Uyuşturucuyu bir metafor olarak kullandım çünkü gerçeği bozar. Genç kahramanımız
oraya gerçeği aramaya gitmişti ve muhtemelen bilmeyerek uyuşturucuyla döndü.
Kendi gerçeğini yok etmek istiyordu bir anlamda. Ve evet, Geceyarısı Ekspresi
benim için de çok önemli bir filmdir. 18 yaşımda gördüm ve son derece basmakalıp
tiplemeler arasına sıkıştırılmış bir film olarak nitelendirdim. Türklerin de bu
filmden nefret etmesinin nedeni bu imaja dayanmasıydı. Ayrıca kötü bir filmdi
bence.
"Bu gece de bir davet var gitmek için deliriyorum"
Sinema, müzik, yemek, kent kültürü yazarı, aynı zamanda da partilerin vazgeçilmez siması Atilla Dorsay, renkli hayatını ve mirasını kime devredeceğini anlatıyor.
(22/02/2003 - Oray Eğin/Radikal)
Bir başka bağımız Atilla Dorsay'la. Ah, yıllarca aynı sokakta oturunca... Ben
ona ayaküstü gider, zaten yazmış olduğu filmlerle ilgili görüşlerini, bir kere
daha kişisel olarak bana anlatmasını isterdim. O da çekinmeden anlık eleştiriler
yapardı.
"Before the Rain'i izleyeyim mi?"
"Kesinlikle gör," derdi.
"Sıkılır mıyım peki?"
"Hayır sürükleyici," der ikna ederdi...
Artık aynı yerlerde oturmuyoruz ikimiz de, hatta galiba aynı filmleri de
sevmiyoruz. Ama ne önemi var ki...
Elini omzuma koyup, sıcakkanlı gülümsemesiyle gözlerimin içine bakarken bana
"Bir gün benimle röportaj yapacağın aklına gelir miydi?" dedi. Sinemayı hepimize
sevdiren o adamla konuşmaya mecburdum. Üstelik ona bir davete gecikmesine mal
oldu bu konuşmamız.
Tek pişmanlığım, 70'lerden kalan o siyah kalın çerçeveli gözlüğü evinde
bulamamamız oldu.
Uzun zaman önce Roger Ebert'ı aramıştım...
Nereden buldun Roger Ebert'ın telefonunu ya, öyle zordur ki o adamların
telefonunu bulmak.
....Telesekreteri çıkmıştı; "Ebert şu anda film izliyor," diye. Sizin
telesekreteriniz ne diyor?
Normal, film izliyor demiyor tabii ki...
Peki bir güne kaç film sığdırıyorsunuz?
Festivallerde altı-yedi film bile izleyebilirim. Ama film izlemeden geçen günüm
de olabilir. İlla her gün film izleyeceğim diye bir kaygım yok.
Zamanla film izleme zevkinde bir yıpranma oluşmuyor mu?
Ona karar vermek çok zor. Profesyonel deformasyon denen bir şey. Artık
filmlerden etkilenmemek, her şeyi bir dejâ vu saymak mümkün. Ben kendime bu
soruyu soruyorum ama tuhaf bir şekilde fark ediyorum ki yeni filmler de benim
ilgimi çekiyor.
Peki bu meslek sizi muhafazakârlaştırmıyor mu?
Burada film guide'lar var, arada sırada bakıyorum, bazıları o kadar gerilerde
kalmışlar ki... Böyle birtakım kaynak kitapları çok eskimiş buluyorum. Ama
kendimi o derece eskimiş bulmuyorum.
İyi bir arşivci misiniz?
Tabii... Önce betamax olarak başladı, sonra VHS'e geçti. Yakında da kaçınılmaz
olarak DVD'ye geçeceğim. Şimdi tam geçmek üzereyim. Hazırlıkları yapıyorum,
teknoloji konusunda biraz tutucuyum, pat diye geçemiyorum yeni bir şeye.
Arşivinizden film atar mısınız hiç?
Niye atayım ki? Zaten bende olan filmi bir daha almam. Şimdi yeniden kayıt
yapıyorum. Çünkü CNBC-e'de altyazılı oynuyor filmler. Zamanında dublaj olarak
kaydını yapmıştım... Zaten emin ol her filme geri dönülebilir. Her sevgiliye
geri dönülmese de...
Şarkılarda, filmlerde ağlar mısınız?
Ben filmlerde ağlarım. Sulugözlü bir adamım. Bundan gurur da duyuyor değilim ama
çok rahat ağlayabilirim. Çok sağlıklı bir şey olduğunu düşünüyorum.
Eleştirmenlik açısından bir zaaf sayılabilir, eleştirmen herkesin gözünde çok
rasyonel, akılcı, filmlere çok mesafeli bakan ve de öyle bakması gereken bir
insandır ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Eleştirmen öncelikle iyi bir seyirci
olmalı. Seyirci de ağlar!
Sizin sinemayla ilişkiniz de aslında aşkla açıklanmıyor mu?
Öyle olduğu gibi, 100 Yılın 100 Filmi kitabımın önsözünde de yazdım. O filmlerin
seçilme kriterlerinden en önemlisi duygusallıktı.
Zamanında bu aşkın peşinde koşmanız imkansız değil miydi?
Ben mimar oldum. Sinema eleştirmenliğiyle hayatımı kazanmak aklımdan geçmiyordu.
Üç dört yıl içinde mimarlığı bıraktım zaten, sinema yazmaya başladım. Bir süre
tercüman rehberlik yaptım, o her şeye rağmen biraz sürdü. Sonra onu da bıraktım.
Sinema eleştirmenliğinden çok para kazandınız mı?
Hayır, tercüman rehberlikten kazandım! Sinema eleştirmenliği meslek sayılmazdı,
tercüman rehberlik de sayılmazdı. Ama benim gibi geveze tabiatlı ve iyi dil
bilen biri için çok hoş bir meslek.
Yapmayın... Neden geveze dediniz kendinize?
Yok gevezeyim tabii. Konuşmayı sevmesem tercüman rehber olamazdım. Türkiye'de en
rahat konuşan insanlardan biriyim. Hiçbir topluluk, yüzlerce binlerce insan
olsun, fark etmez. 15 yıl mı ne oluyor, AKM'de bir Yaşar Kemal Gecesi
düzenlenmişti ve büyük bir nezaketle beni sunucu olarak istediler. Ben de
çıktım. AKM Türkiye'nin kaymak tabakasıyla dolu, çok rahat bir sunuş yaptım.
Yaşar Kemal geldi, beni iki yanağımdan öptü, tebrik etti...
Bu arada, davetlerde çok fazla görüyorum sizi. Nasıl yetişiyorsunuz hepsine?
E, hayatın bir parçası. Bak bu akşam bir davet var, kar yağıyor ama ben buna
çıkıp gitmek için deliriyorum. Ve gideceğim de!
Yaşın ilerlemesi asosyalleştirmiyor sizi?
Geçen akşam Safran'a gittim. Ne müziğinden, ne kalabalığından memnun kaldım. Ama
çıkmayı seviyorum. İnsanları görüyorum. Her kokteyl, her parti aslında çok geniş
olan sevdiğim insanlar kitlesinden bazılarını gündemime sokuyor.
Ve sürekli kitap çıkartıyorsunuz. Acaba asıl yapmak istediğiniz bu mu?
Bundan sonra yapmak istediğim şey kalıcı, temel, kaynak kitaplar yazmak.
Gündelik eleştiriden de herhalde artık uzaklaşırım. Bir gazetede bir sütunum
olsun, genelde sanat üzerine yazayım isterim ama artık her hafta deli dana gibi
üç-dört tane abuk sabuk filmin peşinde koşup gündelik eleştiri yazmaktan artık
bıkıyorum. Bir süre sonra sona erecek. Ama hep üreteceğim. Aklım başım çok
yerinde. İlginç bir dönemi yaşadım, birikimim çok, belleğim de hâlâ güçlü.
Elinizde neler var?
Kalkıp da spor ya da başka bir şey yazacak halim yok. 1990-2000 arası Türk
sineması eleştirilerimi kitaplaştırmadım. Hayatımızı Değiştiren Filmler'in
devamını yapacağım. Benim çektiğim çok güzel sanatçı fotoğrafları var, 20-30
yıllık. Onları bir albüm olarak toplamak niyetindeyim. Türk sinemasından 50
kadını anlatan bir kitap yapacağım...
O kadar sosyallik içinde vakit nasıl ayırıyorsunuz?
[Bilgisayarını gösteriyor] Şunla ben bir araya geldiğimiz zaman çok iyi
anlaşıyoruz. Çok rahat yazıyorum ben, kolay yazıyorum. Dikkat et, bu da F'li
klavyedir. Bugünlerde bir tartışma var ya.
Ben Q'cuyum.
Olabilir, ona da saygım var ama bu yaştan sonra bu klavyeyi değiştiremem.
Değiştirirsem hızım azalır. Hıncal Uluç, "Q klavye dünyanın her yerinde var,"
derken haklı, ama ben Türkiye'de çalışıyorum sadece. Buna da alıştım, hızlı
gidiyorum.
Peki Hıncal Uluç'un film eleştirisi yazmasını nasıl buluyorsunuz?
Sinemayı yalnız biz mi yazacağız? Onun zaten iddiası seyirci olarak yazdığı. Ne
var ki bazı yazıları sinemaya çok zarar veriyor. Çünkü gerçekten çok önemli bazı
filmleri kötülüyor. Ki son örneği de Konuş Onunla. Beğenmiyor, beğenenlere de
kızıyor. Onun yazdığı bu yazı insanların filme gitmesini engelliyor, bu da
sinemaya zarar veriyor.
Var mı sizin de kavuğunuzu devredeceğiniz biri?
Vallahi yeni arkadaşlardan Sinema
dergisinden Engin Ertan'ı, Burçin Yalçın'ı beğeniyorum. Radikal'de yazan Yeşim
Tabak'ı çok beğeniyorum. Her ne kadar son zamanlarda yazmıyorsa da Tuna Erdem
ilginç bir yazar... Bu yeni kuşak beni mutlu ediyor.
Mirasçınız Ali Atıf Bir değil ama?
Ali Atıf Bir, Hıncal Uluç'luğa oynuyor. Ama onun daha yeni bir yazar olarak
filmler ve başka şeyler konusunda bu kadar keskin ve kesin yargılar kullanmaması
lazım. Bir şeyi sevmiyor ve hemen ayağının altına alıyor. Hıncal da onu yapıyor
ama müsaade edilsin, onun 30 yıllık bir geçmişi var. Ama medyada şöyle bir şey
yaygınlaştı: Ne kadar sert girersen olaya, o kadar saygı görürsün, korkarlar
senden. Yok böyle bir şey. Önce kimliğini, bilgini kabul ettir...
BİR COOL OLARAK ATİLLA
DORSAY
"Genç görünmek için eski resimlerimi kullanırım"
Yeni Yüzyıl'da eski siyah-beyaz fotoğrafınızı kullanıyordunuz, hani kalın
siyah çerçeveli gözlüklerinizin olduğu. O ısrarınız neydi?
Hep öyle bir huyum vardır, hep eski fotoğraflarımı kullanarak kendimi biraz genç
hissetmek isterim. Bugün gazetede çıkan fotoğraflarım da en azından dört - beş
yıllık. Hep böyle bir hileye başvuruyorum.
O fotoğrafların döneminde nasıl biriydiniz? Çok cool muydunuz?
Döneme göre cool muydum bilmiyorum. Öyle bir kavram yoktu bizim dönemimizde. Ama
cool'um sanıyorum. Sinemaya dalmak beni hayattan koparmadı. Ben çok film izlesem
de hep ayaklarım yerde oldu. Her türlü değişimi çok kolay kabul ettim. Cool
olmanın gereklerinden biri odur sanıyorum. Moda açısından olsun, yaşam
biçimleri, günün trendlerine uymak... Bu dengeyi çok iyi kurdum. Evet, kendime
göre cool'um herhalde. Dediğim gibi o dönemde böyle bir deyim yoktu, şimdi
yargılamak zor.
Peki şimdi cool musunuz?
Vallahi tabii bu yaşa gelince cool olmak hayatın temel amacı olmaktan çıkıyor.
Birtakım şeyler çok anlamsız geliyor size. İnsanların çok gittiği yerlere
gitmekten hoşlanmaz oluyorsunuz... Her yerde gözükmek gibi bir hevesim hiç yok,
bütün bunlar cool olmanın şartları hiç değil. Ben birçok şeyden bıktım tabii.
Ama öte yandan hayata öylesine bağlıyım ki, haftada iki - üç gece dışarıda çıkıp
yemek yemeden, en son çıkan CD'leri almadan, filmleri görmeden rahat edemiyorum.
Ama kitlenin izlediği modalar, taptığı ilahlar beni ilgilendirmiyor. Herkesin
ayıla bayıla izlediği televizyon dizilerini ben hiç izlemedim.
Belki de bu da cool'luk ama. Herkesin yaptığını yapmamak...
Belki de... Belki de... Bilemiyorum, olabilir. Umarım öyledir.
Peki bu tavrınız sizi sinik, alaycı bir adam haline getiriyor mu?
Hayır. Zaten sinema eleştirisinde alaycılık Fatih Özgüven'e mahsustur. Ben bir
filmle alay etmektense bir filmi kavramayı tercih ederim. Sanat karşısında çok
alçakgönüllü hissediyorum kendimi.
Hayata karşı alaycı mısınız peki?
Evet, alaycılığımı hep koruyorum. Sanıyorum yazılarıma da yansıyor. Benim
kendime özgü çok ince bir mizah duygum var, buna inanıyorum. Ama bir espri için
bir filmi feda etmem.
30 YILDIR EVLİ AMA...
"Bir kere âşık olunur mu?"
Eşinizle elele dolaşıyorsunuz. Hâlâ mümkün oluyor mu bu?
Eşimle 30. evlilik yıldönümümü kutluyoruz. Küçük bir restoranı kapattık, küçük
bir parti veriyoruz. Dans edeceğiz ve orada da elele olacağız. Bu o kadar doğal
ki! Aşkımız ilk günkü gibi olmayabilir, biraz işin içine dostluk, ortaklık da
katılmış olabilir ama ne olursa olsun biz birbirimize çok şey verdik. Eşim
olmasaydı ben bu kadar üretken olamazdım. Herhalde evlenmezdim, daha bohem bir
hayatım olurdu. Niyetim de yoktu zaten...
30 yıl boyunca o bohem hayatı ve bekârlığı özlediğinizde ne yaptınız?
Çok sık oldu hem de... İlk başlarda o hayata kenarından bucağından dönmeyi
denedim ama sonradan anladım ki değmiyor. Bohem hayat belli bir yaşta
olabilirdi, olmalı da hatta. Ama yani 30'umdan sonra artık anlamsız. Haftada bir
gece kaçar takılırsınız. Çiçek Bar'a gidiyorum, içiyorum dostlarımla... Ama
aradığı insanı bulursa beraber yaşamak en iyi çözüm.
Eşiniz Leman Hanım, nasıl biri?
Yumuşak, benim bütün zevklerimi paylaşan, meslek olarak arkeolog, müzik
açısından bana uymayan -o daha çok klasik müzik sever- ama her şeyi paylaştığım
bir insan.
Nasıl tanıştınız?
Vallahi çok komik, tercüman rehberlik yaparken
tanıştık. Ben eşimi Tophane'de tanıdım, Salı Pazarı Limanı'na inerdi, oradan
turist çıkardı. Bir gün ben gemiden bir Fransız grubu almaya gittiğimde, esmer,
hoş bir kız gördüm. "Ya kim bu, beni tanıştırın," dedim. 1968'di sanırım... O
yıldan beri ilişkimiz sürüyor.
İnsan bir kere mi âşık oluyor peki?
Canım bir kere âşık olunur mu!
O dürtüyü nasıl engelliyorsunuz?
Engellediğimi kim söyledi! Evlendikten sonra da başka insanlara âşık olmuş
olabilirim, âşık olduğumu sanmış olabilirim. Bu mümkün. Ama evlilik her zaman
dönüp gelinen bir limandır. Çok sık ayrılıp da dönmemeniz gerekir, çünkü bir gün
dışarıda kalabilirsiniz.
Erkeklere çok özgü bir şey dediniz...
Tabii, bu mutlaka maço zihniyetin bir uzantısı. Hiçbir kadının böyle bir şey
söylenmesi beklenmez. Ama ben gerçek anlamda sağda solda sürtmedim. Tabii ki
bazı ilgilerim, anlık ilişkilerim olabilir. Evliliğime çok saygı gösterdim.
Ciddi kavga ettiğimiz dönemler de oldu, ama bütün bunların üstesinden gelmeyi
becerdik.
Bir de oğlunuz var, hiçbirimizin bilmediği.
O kim?
Oğlum Gökhan Dorsay. Bursa Uludağ Üniversitesi'ni bitirdi, şu anda bir yerde
staj görüyor. Askere gidecek herhalde, sonra da bir işe başlayacak. Onunla
paylaştığımız en büyük tutkumuz müzik. Kızım iyice müzik tutkunu zaten,
biliyorsun bir albüm yaptı Ece Dorsay. Oğlum albüm yapmadı ama ciddi bir arşivi
var,
o da bir müzik tutkunu. Onu çok iyi bir DJ olarak görüyorum.
February 23, 2003
7 Sins
Yesterday i tried to remember all 7 sins. (After remembering all i checked which ones i have, which i dont have and the ones i cant admit that i have :) Pride, envy, gluttony, lust, anger, greed and sloth. No, I wont be telling here the ones I already got... Today as i was wandering around i found some sites about seven sins. You can also find the virtues here but who takes care ;)
Also as I was searching around I found The Seven Sins of Deadly Meetings They are true:
1-People don't take meetings seriously. They arrive late, leave early, and spend most of their time doodling.
2-Meetings are too long. They should accomplish twice as much in half the time.
3-People wander off the topic. Participants spend more time digressing than discussing.
4-Nothing happens once the meeting ends. People don't convert decisions into action.
5-People don't tell the truth. There's plenty of conversation, but not much candor.
6-Meetings are always missing important information, so they postpone critical decisions.
7-Meetings never get better. People make the same mistakes.
Here you can find the whole article and the salvations...
Aaaand, Seven Deadly Web Site Sins (And Why You Must Avoid Them at All Costs)
1-Inconsistent navigation
2-Broken links
3-Browser-specific sites
4-No contact information.
5-Frames
6-Sites that open new browsers
7-"Under Construction" signs
February 22, 2003
Tape

Today, I watched "Tape" a film directed by Richard Linklater, there are only 3 people in the film they are acted by Ethan Hawke, Uma Thurman and Robert Sean Leonard. Hawke and Leonard acted together as high school firends in "Dead Poets Society" 10 years ago, their real life friendship started then. (And as you probably know Hawke & Thurman are married) To read all the reviews about "Tape" you should go to Rotten Tomatoes ;)
After 10 years apart, three disparate people (Ethan Hawke, Robert Sean Leonard, Uma Thurman), come together to play out the unresolved drama of their final days in high school. As layers of denial are slowly peeled away, suspense builds and each character is provoked into revealing his or her true nature and motivation.
Tho my favourite actress is Nicole Kidman, I should admit that the second position truely belongs to Uma Thurman and she really looks great in the Tape. In late 2003 we will be watching her in another Tarantino film: Kill Bill.
Apna Sangeet
Last night I watched Apna Sangeet. (Apna Sangeet means "Our Music") They are an indian group from UK: [Over generations of Indian families moving to U.K, the bhangra culture there developed its own identity. Not very indifferent from the one back in Punjab, the music began to take a front seat in the West. At this time, the bands in the U.S were not as enterprising.]
They are know in Turkey mostly with Panjabi Mc's lastest hit ‘Mundian To Bach Ke’ . (But the original song belongs to Apna Sangeet) Here is the translation of ‘Mundian To Bach Ke’ .They are really funny and entertain the audience very well. The music was great especially the percussions.
February 19, 2003
I Want You! (by Bob Dylan)
The lonesome organ grinder cries,
The silver saxophones say I should refuse you.
The cracked bells and washed-out horns
Blow into my face with scorn,
But it's not that way,
I wasn't born to lose you.
I want you, I want you,
I want you so bad,
Honey, I want you.
This great song is produced in 1966. It is a Bob Dylan song and here you can have all the lyrics. I started the day listening this song (I made the choic randomly and... Bingo ;)
no: 1000
When i came to office in the morning i opened this page and as the hit counter on the rightside told me that i was the 1000th guy to open this mainpage... Great coincidence; i was expecting that today was the day but it was also me... :) In fact i will delete the counter soon as i can get all the logs via webalizer, but these days a vounter is very motivating as it shows me that i am not the only one reading this page... According to my web stats people from lots of countries visit my site:Turkey (of course), Germany, Canada, Netherlands and Japan are the leading countries but i also had some visitors from Czech Republic, France,Belgium, Singapore... C'mon, in the first months of the blog my excitement 'bout the stats should be understood... :) Anyway, it's snowing in Istanbul and it is great... I also got some of my photos; soon to be published ;) (to be continued...)
February 17, 2003
(My) Vw Westfalia Camper Bus in Bozcaada

Late summer 2002, I went to Bozcaada - an island in Eagean Sea (west coast of Turkey) The weather was not good but I could take some pictures as we tasted a lot of wine. You can try to get more info about the island here or here (eng) but most of the sites i found are not in english... Sorry guys ;) Photography (& copyright) Özgür Poyrazoğlu
February 16, 2003
Bowling For Oscars
As the nominees for the 75th Academy Awards had been announced i decided t publish my own list in some favourite categories. (The only biggest problem is i couldn't watch all the films as some films arrive much later to Europe than States...
Anyway; first of all, here is the full nominee list. Now when i look at the nominees i feel like the winners will be:
Best picture: Chicago (I havent watched it yet tho :)
Actor in a leading role: Nicholas Cage
Actress in a leading role: Nicole Kidman
Best Documentary: Bowling For Columbine
Animated feature film: Ice Age
Directing: Martin Scorsese
Best Music: Catch Me If You Can
Best Song: Chicago
Adapted Screenplay: Adaptation
Foreign Film: Hero
Art direction: Chicago
February 14, 2003
Safranbolu
I just came back from a little trip. I went to Safranbolu to take some photographs and have a couple of days off... I went there with a guided tour, and i guess I will be going there again with my vw bus sometime in April - May. The weather was not good and with a guided tour and another 44 people that aren't interested with taking photos it is a bit diffucult.
In Safranbolu you can find Turkey's finest example of Ottoman domestic architecture. The delightful houses of old Safranbolu have earned it a 'World Heritage Site' classification and its a lovely place to spend a day wandering around & taking photos. In Hitit.co.uk you can find some info about Safranbolu in English and please click here to see some photos. (Not taken by me, I will upload them as soon as i print them out. (I shot color slide film with a couple of b&w) This is the last link; there is a lot of useful information about the place here...
February 09, 2003
Adaptation
Adaptation is one of the two movies I watched last week and really liked it. Especiallay Nicholas Cage was great on acting Charles & Donald Kaufmann brothers. You can go see Susan Orlean's web site; there alsa is an Adaptation Weblog there, managed by Jason Kottke. You can have all the updates about the film there... Here are some behind the scene pictures; Nicholas Cage with the"real" Susan Orlean... (To read reviews about the film i prefer Rotten Tomatoes)
February 05, 2003
The Boy On Her Back

This photo was shot with my oooold old (good old) Yashica on a really hot summer day in Istanbul. These are the gypsies selling flowers in the city center. While they were on a break they decided to drink some cold refreshments and reached to the guy who is selling lemonade and ayran. (Ayran is a traditional Turkish drink made of yoghurt & water.) (And by the way, can you see the glass in his hand? :) Photography (& copyright) Özgür Poyrazoğlu
February 04, 2003
NO WAR FOR OIL - Feb 4 Protests
Today is February 4th. February 4 is an international day of action to say oil is not worth war!
For Today, hundreds of peaceful protests are planned at gas stations around the world. How much is the Bush administration’s push for war with Iraq motivated by its desire to gain control of Iraq’s oil fields? As one Bush adviser who chose to remain anonymous put it: "If you were trying to talk about Iraq and if you were not encumbered by the fear that your actions would be linked to ExxonMobil or the oil industry, you'd be talking about oil issues."
For protest locations, leaflets to distribute, and background materials, go to the Target Oil website.
February 03, 2003
Princess Mononoke
The second movie was "Mononoke Hime" (Princess Mononoke), a japanase animation directed by Hayao MIYAZAKI. He has also directed Sprited Away (I had mentioned about it here before) Princess Mononoke is about a young guy who is trying to save a forest and make peace between the animal gods & humans... The movie is a Studio Ghibli production. You can find a great website about the movie here...(But it is in French but it is worth checking even if you don't know any French ;) Andi you know, my favourite film review site is RottenTomatoes...
Catch Frank Abagnale If You Can
I watched two movies today; first one was Catch Me If You Can; based on a
true story about a aguy called Frank Abagnale, Jr. You can read
all the reviews here;
official site is cool because the concept is based on opening credits (which
i liked a lot). It's a Spielberg film, it's not a masterpiece but it is a great
film. In 140 minutes you dont even check your wristwatch once.
The "real" Frank Abagnale is still one of the world's most respected authorities on the subjects of forgery,
embezzlement and secure documents. "Mr. Abagnale believes that punishment for fraud and recovery of stolen funds are so rare, prevention is the only viable course of action."
after you watch the film this sentence makes you smile. :) If you want to see
the real Mr.Abagnale go check
his website... You can read more about
The Man Behind Catch Me If You Can About
all Spielberg films and related topics you can jump to
Spielberfilms.com.
It is a great site with all his past and future films including
Indiana Jones 4.
February 02, 2003
Eye!

I like close-ups; but if this wasn't a b&w film then you'd see the great blue in her eyes... Hmmm, next time I should take this scene with a color slide ;) Photography (& copyright) Özgür Poyrazoğlu
Sömestr kitapları
(Perihan Mağden 02/02/2003)
Bugün kızımın en yakın arkadaşının annesiyle laflarken, 'Bizim vaktimiz olmuyor böyle şeylere' tarzı bir laf etti.
"Dünyanın en zor işi sizin işiniz" dedim ben de.
Zira Elif'in annesi radyolog.
O da "Hangisi?" dedi."
"Doktorluk" dedim, doktorlar karşısındaki hürmeten Enderzeytinezmesi ruh halimin içinden.
"Bence dünyanın en zor işi, annelik"
dedi. "Geriye kalan tüm işlerde çalışır, başarırsın."
"Annelikte başarısızlık garanti" dedim.
"Annelikte başarısızlık garanti" dedim. Bir yandan biraz ötemizde oynayan kızlarımıza bakıyoruz.
Kızım günlüğüne: "Şimdi geçmiş olayları boş verelim Küçük Prens" yazmış. "Ben o zamanlar küçük bir kızdım. Şimdi ÇOCUK oldum." (Günlüğü Exupery'nin Küçük Prens'iyle bezeli zira.)
Kızım büyüdü büyüdü, ÇOCUK oldu artık yani. Bu hafta içinde DOKUZ yaşına bastı.
En az otuz-kırk kere de: "Ben artık DOKUZ yaşındayım" dedi bana. Sevinç içinde.
Beşiktaş'ı 'donatan' korkunç bir anıt var. Birilerimümkünolduğuncafazlapaslanmazçelikharcasın Anıtı.
Tabii 'Demokrasi, Cumhuriyet, Vatanın Bekçileri, Bölünmez Bütünlüğümüz'vari bir adı da mevcuttur. Ama ben yurdun dört bir yanındaki devlet heykellendirmelerimize: 'Kabiliyet ve Sanat Düşmanı Bazı İhale Heykelciliği Krallarına Milyarlar Akıtma Projeleri', filan tarzı realist adlandırmaları yeğlerim.
Altından geçerken -zaten altından geçmemenin imkânı yok- "Dünyanın ennn çirkin anıtı bu olsa gerek. Şu yüksekliğine bak bir de?" dedim.
"Öyle konuşma, ama üstünde Atatürk var" dedi milletimizin okullarında fanatik Atatürkçülük eğitimini görmekte olan kızım.
"Baksana ne kadar benzemiyor Atatürk'e" dedim.
Orda, hak verdi kızım bana.
Adam gibi Atatürk heykelleri; insani boyutlarda, başarılı, çağdaş heykeller -mümkünatı yok mudur bu naçar topraklarda?
Ama mevzumuz, Atatürkçülük ve ev ödevleri bombardımanı altında inleyen ilkokul çağı çocuklarımıza yapacağım kitap önerileridir esasında.
Bir kere şu çok önemli: Kitap sevmeyen bir çocuk olamaz. Doğru zamanda doğru kitaplarla karşılaştırılmamış çocuk olabilir ancak.
Diyelim bir ya da iki kitap, ya da bir seri alıp "Hadi oku. Oku bakalım. Niye okumuyosun ki?" yapmayın asla.
Annem bana tekmili birden Varlık Çocuk kitaplarını alıp bunu yaptı yedi-sekiz yaşlarımdayken.
Sayfaları saman samandı, resimleri, kapakları bir tuhaftı filan. Okumadım da okumadım onları. Sonra kendimi bambaşka çocuk kitaplarını deliler gibi okurken buldum. Evimize o seriden başka kitap girmeseydi diyelim, bir 'Onları okudun/okumadın' inatlaşmasıyla, okurluğum ta başında nihayetlendirilebilecekti.
Bir sürü tarz, çeşit, mevzu, boyutlarda kitaplar alın. Bir rafa dizin. Bir gün -mutlaka- kendi içinden gelerek birini merak edecek, iştahla okumaya başlayacaktır.
Benim kızım iyi bir okur hakikaten.
Daha önce de bir yazımda ona okuduklarımın ve onun okumaya başladıklarının listesini vermiştim. Belki faydası olur diye şu sıralarda okuduklarını yazayım dedim. (Bakınız: Başlık)
Son keşfimiz Şahin Alpay'ın harikulade (İsveççe aslında) çevirisiyle 'Pippi Uzun-çorap' serisi. Pippi'nin annesi ölmüş, babası denizci. Okula gitmiyor. On yaşında ve tek başına yaşıyor! Kızımın ne kadar bayıldığını tahmin edebilirsiniz.
Astrid Lindgren'in dünya çocuklarının bu sevgili kahramanının maceraları, Can Yayınları'ndan çıkıyor.
İkinci favorimiz 'Pıtırcık'lar da öyle.
O da Vivet Kanetti'nin şeker gibi Türkçesiyle, akıp akıp gidiyor. (Ben 'erişkin' yaşlarımda okudum bir ara 'Pıtırcık'ları.)
Üstelik bunlar dizi oldukları için, Pippi ya da Pıtırcık'a saran çocuklar, bir sürü kitap okumuş -üstelik güle oynaya- oluyorlar.
Say Yayınları'ndan çıkan 'Küçük Vampir' dizisi de öyle: Seven çocuklar için, epey sürebilecek bir şölen.
Günışığı Kitaplığı farklı çocuk kitapları sunan bir yayınevi sonra.
'Davin' adlı kitaplarını (Dan ve Zaki Gordon'un yazdığı) kızım geceleri uyumadan önce bana okuttu mesela. Zira kitabı, cicianne torunlarına anlatıyor. Anlatı içinde anlatı, filan. Sonra Roald Dahl'ın (yine Can Yayınları'ndan) 'Dev Şeftali'si. Dahl'ın (YKY'den çıkan) 'Bay ve Bayan Kıl'ını kızım beş kere filan okumuştur. Öylesine eğlenceli.
Zaten Roald Dahl kitabı görür görmez, atlayın alın. Dünyanın en harikulade çocuk kitaplarını (DA) yazmış Dahl.
Daha önce de önermiştim. Kızım tüm Behrengi'leri (Alfa) yuttu nerdeyse.
'Ulduz'la, 'Bir Şeftali Bin Şeftali', 'Küçük Kara Balık' filan. Bunları, çocuğunuzdan esirgemeyin bana kalırsa.
Bilmem sömestrde 'erişkinlerin' kitap okuyacak halleri kalır mı? Ama hayatta en sevdiğim kitaplardan iki tanesini, üstelik kısacıklar, önermeden edemeyeceğim.
Tolstoy'dan 'İvan İlyiç'in Ölümü'yle, Jane Bowles'dan 'Ağırbaşlı İki Hanımefendi'. (İkisi de -Allah razı olsun- Can Yayınları'ndan).
Okumadıysanız, bunları okurken alacağınız zevki kıskandığımı söyleyebilirim.
İyi bir kitaptan zevklisi var mı kuzucuklarım? Öğretmen Teyzeniz.
February 01, 2003
If I was a gangster...
My name would be: No-pants Scratchy Nutz. If I used only my first name, then you could call me: Sweet German Fool. C'mon of course I am not German... jason Schock Dot Com has a page that translates your name to a gansgta name... Try it... If you're not satisfied then you can try to translate your name to a porn star name...Or... Well... you can check the taxi drivers' names...
Shuttle Columbia Lost
Sad news... The space shuttle Columbia broke up as it descended over Texas Saturday toward a planned landing at Kennedy Space Center in Florida, showering debris across southeastern Texas and into Louisiana.
To learn more about Columbia; construction milestones etc... Here'a Columbia page... Also, nasa.gov has a statement about the shuttle.
|
|
|
|