April 30, 2003
Coffee Recipes
In fact I am not a coffee addict but I love to taste different coffees... (And honesty I need more coffee than usual to stay awake) So, here are a bunch of "coffee recipe" sites/pages for your caffeine pleasure ;) Do you have any favourite coffee recipes; send them to me...
Wired Java Fanatic has lots of recipes but the page hasn't been updated since early 2002.
Some coffee and some cake in Jamaican Coffee.
A Coffee Cup dotcom has 40 recipes for you... (This one has "turkish coffee" as well :)
About.com has a special category page for Coffee Recipes.
Go, check freerecipes.org for some coffee recipes.
Dreamship - Coffees, Teas & Treasures: Coffee Recipe Collection
Rahipler ve hırsızları
(Perihan Mağden - 30.04.2003 - Radikal)
Ben aslında şu günlerde, güneşin altında, bir deniz kıyısında uyumak istiyorum. Kulaklarıma yalnızca Deniz Kenarı sesleri vursun.
Gürültüsüzlüğün sesleri.
Ama tabii 'İş Güveysi'yseniz- ya da ne bileyim bir iş güvesi, hırt hırt hırt, habire yemeniz bitirmeniz gereken işler, işler, meşguliyetler- Sizi yiyip bitiren.
Öyle bir nevi yarı baygın Gündem'den kıyılarıma vuranlara bakıyorum -bir sürü moloz.
Ben artık mesela 'TC Gothic' diye tablolandırabileceğimiz Sezer Çifti'nin markete gidip Çamlıca Gazozu ve azıcık bir şeycikleri, öyle sıralarda filan bekleyerek (tevazu/tevazu/ah ne mütevazı görüntüleri) elceğizleriyle satın almalarından bıktım.
İlk işbaşına geldiğinde hepimize nasıl da farklı ve iyi gelen Sezer'in altından çıka çıka sekter bir İstasyon Müdürü çıkmadı mı?
Olur olmaz konularda Nuh deyip peygamber dememeler. Son resepsiyon krizi.
O krizi, bu krizi. bitmeyen bir Kriz Merkezi Sn. Sezer. Denizde kum, onda kriz yaratma potansiyeli.
Cumhuriyet Eliti Bay Sezer'in öylesine yapışık olduğu kuramları, kuralları, prensipleri, fikirleri vs. vs.'ler var ki-
Ne içün? Bu Millet'i daraltmak için.
Artık içimizi bayan, umurumuzda olmayan, miyadını doldurmuş boşlukları, koflukları tepemizin üstünde Te cetveliyle sallamalar.
Biz artık ama bu ilkokul öğretmenlerinden, telgraf memurlarından, istasyon şeflerinden, mübaşirlerden, sert hademelerden korkmak; illa da onların dediğini yapmak istemiyoruz.
Gençlerin yüzde 80'i, üstelik üniversite öğrencilerinin, dışarı atmak istiyorsa kapağı, bu memleketin bu kadar bayıyor olmasının, tıkanık olmasının, tıkış tıkış olmasının nedeni: bu aslında acayip bir dinin (Kemalizm filan diye çağırdıkları oluyor) fanatik rahipleri.
Bu koyu dindarlardan, onların irrasyonel kararlarından, kıymeti kendinden menkul değerlemelerinden -cümlemizin, bu tıkanıklıktan, bu tıkanıklıktan, içine harbiden, fenalıklar gedi.
Bu rahipler ve onların dişlerini geçirerek korudukları Ulvi Tıkanıklık.
Rahipler ve onların en büyük yalakaları, yardakçıları HIRSIZLAR. Şerefsizler.
Rauf Denktaş'ın tabii ki -ne yani benim mi olacaktı- ennn yakını doktor, hırsızın allahı çıkıyor.
Bu müflis devletin naçar SSK'sını soyup soğana çeviriyor.
Mahkeme duvarı kıvamında suratıyla habire Tıkanıklıklar ve Manipülasyonlar Ordinaryüsü'nün yanıbaşında bulunmamış boşuna.
Asıl işi hırsızlık doktorluğu.
Envai çeşit banka hesabı -şu, bu.
Hepsi, bu enayi milletin, tıkanık sisteminden para uçurabilmek için düşünülmüş, hazırlanmış.
'Bankacılık' maskaralığı altında bizleri, tümümüzü soyup soğana çevirenler sonra.
Bu rahipler kendinden geçmiş, ağızlarından köpükler saçarak dualarını ederken, onların baş şakşakçılarından oluşan hırsızlar, kilisenin her şeyini acımasızca araklamakla meşguller fena halde.
Acayip bir ikili: Rahipler ve onların kofluğunu koruyup kollayarak; rahatça cirit atabilecekleri Hırsızlık Ortamı'nı esasında, elletmeyen, bozdurmayan iğrenç dolandırıcılar.
Bu dünyada tamamen sonu gelmiş dinlerden en sonuncusunun, tüm fundamentalizmiyle süregidiyor olması, en çok Hırsızlar'ın işine geliyor tabii ki.
Muhteşem bir ikili.
Harikulade bir tıkanıklık hali.
Kör köktendinciler ve gözleri fazla açıklıktan patlamak üzere dolandırıcılar.
Mevcut statükoyu değiştirtmeyenler işte bunlar.
Üstelik diğer grup bunu Tek Tanrı'ları aşkına yapıyor olmanın taşkınlığıyla, aslında yalnız ve yalnızca çapulculara hizmet ediyor olduklarını okuyamayacak, değerlendiremeyecek kadar şaşkınlar.
Okuma özürlüler.
Ne dünyayı okuyabiliyorlar, ne hayatı.
Dünyanın nasıl bir gidişat aldığını, dinlerinin onların köktendinci kafalarının dışında beş kuruşluk değerinin kalmadığını filan-
Okumalarının imkânı yok.
Hayatı ve bu ülkeyi bize dar etmeye nasıl da imanlılar ama. Evet imanlarına diyecek yok. Dangalaklıklarına da.
Tek kelimeyle harikulade
(Sevin Okyay - 29.04.2003 - Radikal)
Bir film festivalini daha geride bıraktık. Doğrusu, iyi festivaldi. Şahsen ben, yaklaşık 10 filmden çok memnun kaldığımı, bu arada vasatın hayli üstünde film izlediğimi söyleyebilirim.
'Bir İki', 'Tanrıkent', 'Hıçkırık', 'Katliam', 'Oğul', 'Geçmişi Olmayan Adam', 'Francine'e Mektuplar', 'Olmak ve Sahip Olmak', festivalin 'salonu terk eden seyirci' rekortmeni 'Kaybolan Görüntüler/Decasia', 'Ya Hep Ya Hiç', 'Bebekler', 'Karanlık Sular', hatta 'Küçük Bir Kasabada
Bahar' en sevdiklerimdi. Festival favorilerim arasında 'Uzak' da var ama
onu zaten görmüştüm. Bu arada, izlemiş olduğum klasikler hariç, ama uykusuz gecelere mal olan kasetler dahil (bir SİYAD ayrıcalığı), 80'den fazla film izlemiş olduğumu az önce dehşetle fark ettim. Demek ki festivalin son dört gününü, dört ayak üzerinde ilerleme arzularıyla geçirmemişim.
Bir sıralama yapmak gerekirse, ilk üçe sanırım. Ama favorim, şimdiye kadar hiç adını etmediğim bir film: Alexander Sokurov'un yönettiği 'Rus Hazine Sandığı/The Russian Ark'. Tarkovsky'nin mirasçısı saydığım; aynı sarp ve zahmetli yolu izleyen Sokurov, görmemiş olana anlatılması zor bir film yapmış. St. Petersburg'daki Hermitage Müzesi'ni, sanatı ve yönetmenin ülkesi Rusya'nın tarihini anlatan, tek plandan oluşan bir film. Sokurov, 867 oyuncu/figüranlı, üç orkestranın çaldığı (birini, 'live' olarak balo sahnesinde de görüyoruz), 96 dakikalık filmini, hiç kesinti olmaksızın tek planda çekmiş. Sinema tarihinin en uzun Steadicam çekimi. Ama Sokurov sadece teknisyen olmaktan olabildiğince uzak bir sinemacı. Bir görsellik ustası, lirik bir şair, perdeye duygu yansıtmasını bilen bir yönetmen. Eh, bunun yanı sıra kusursuz bir teknik sergilemenin de hiç zararı olmuyor, doğrusu. 'Rus Hazine Sandığı' bir lojistik ve koordinasyon harikası. Balo sahnesinde 3 bin kadar figüranın olduğunu da hatırlatalım, yeter. Kamerası dalıyor, çıkıyor, süzülüyor, kayıyor, görünmez anlatıcısı ya da onun esrarengiz refakatçilerinden biri tarafından tam vaktinde açılmış kapılardan akarcasına geçiyor. Yaldızlı salonlarda dolaşıp ustaların tablolarını, diplomatik resepsiyonları, meşhur balo sahnesini izliyoruz. Kesintisiz akış, insanı transa sokuyor. Sergey Yevtuşenko'nun müziği bize eşlik ediyor. Filmin görüntü yönetmeni, 'Koş Lola, Koş'tan tanıdığımız Tilman Büttner. Bir Fransız aristokrat olan anlatıcısı ise (Sergey Dreiden olsa gerek), gevrekle kısık karışımı ses tonuyla, işin sihrini artırıyor.
Dün bir arkadaşım, çarların kışlık sarayı da olan Hermitage'ı gördüğünde ne kadar etkilendiğini anlattı, 'Keşke St. Petersburg'a gidebilsen' dedi. Keşke! Ama o fırsat çıkmasa bile Sokurov'un hazinesi sayesinde Hermitage'ı görmüş kadar oldum. Hem de çıplak gözün görebildiğinden fazlasıyla. Sokurov eşsiz mekânını ipucu, bağlantı ve anlam avcılığı yaparak izlememizi sağlıyor. Tek kelimeyle, harikulade...
April 29, 2003
International Dance Day
In 1982 the International Dance Committee of the International Theatre Institute and UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), created International Dance Day to be celebrated every year on the 29th April.
The date commemorates the birthday of Jean-Georges Noverre (1727 - 1810), the creator of modern ballet.
Every year a message from a well-known dance personality is circulated throughout the world. The intention of International Dance Day and the Message is to bring all Dance together on this occasion, to celebrate this art form and revel in its universality, to cross all political, cultural and ethnic barriers and bring people together in peace and friendship with a common language - DANCE.
Here is this years message by Choreographer Mats Ek :
What is dance? If you answer that, you are not trustworthy. But let me try, anyway: dance is thinking with your body.
Is it necessary to think with your body? Not for survival, perhaps, but for living. There are so many thoughts that only the body can think. Other things, like peace, might be more important than dance. But then we will need dance to celebrate peace. And to exorcise the demons of war, like Nijinsky did. Emma Goldman, the anarchist, maybe said it best : a revolution that does not allow me to dance, is not worth fighting for.
The god Shiva created the universe with his dance. But dance is the opposite of all divine pretentions. Dance is an everlasting attempt, like writing in water. Dance is not life, but it keeps alive all the little things that the big thing is made of.
You can have this message in different languages if you wanna spread it...
April 25, 2003
Old old car survived well from a big earthquake...

There is nothing much to say... I took this photo in Adapazari in August 1999 after the big Marmara Earthquake in Turkey; offiacially 34.000 (in fact more than 50.000) people lost their lives just because sometimes human life doesn't worth too much... :( [When you take photographs you freeze frames of life whether sad or happy... Anyway...]
April 24, 2003
Film Festival'i ve Perihan Mağden'in yazdırdıkları...
Perihan Mağden'in dediklerinin bir çoğuna katılmakla beraber şöyle bir matematiksel beyin fırtınası içindeyim: Evet festivalde tıklım tepiş salonlarda insanlar dirsek dirseğe (hepsi olmasa da) bir çok film seyrediyorlar. Buna rağmen aynı ayardaki bir çok yapım da (yerli yabancı) 1-2 hafta bile dayanamıyor vizyonda...
Bence bu, yazıda gösterildiği gibi çelişen bir durum değildir, aksine birbirini destekleyen gerçeklerdir. Festivalde bir film en en fazla 3 kere gösterilmektedir. Taş çatlasın 500 kişilik salonlarda gösterildiğin düşünsek eder size 1500 kişi. Bu ayarda filmler vizyona girdiğinde de 1-2 hafta boyunca boş salonlarda izleyen kişiler de zaten bu kişilerdir.
Bence bu kendini festivale adama ve deliler gibi filmden filme koşma durumu; belki bütün bir yılda boş salonlarda seyredecekleri filmleri 2 hafta içinde üstelik de (bence) film seyredilmesi daha keyifli olan tıklım tıklım bir salonda seyretme kaygısından kaynaklanıyordur.
Tabii ki bir kısım "entellektüel abiler" için bambaşka anlamlar da taşıyordur festivaller; belki İstanbul ahkam festivali düzenlesek inanılmaz rağbet görebilir bir sürü "lale" daha sahiplerini bulabilir.
Ben yine de kimsenin etkisi altında kalmadan kendi seçtiğim filmleri iki hafta boyunca o sinemadan bu sinemaya koşturarak seyretmeyi seviyorum. Kocaman bir beyazperde'de belki de hiçbir zaman seyredemeyecek olduğum Ben-Hur'u veya üç para bütçeyle yapılmış kendi halinde üç kişilik (hiçbir zaman dvd olarak piyasaya çıkma şansı olmayacak) Çek & Slovak yapımı filmi festivalde seyretmeyi seviyorum...
15. filmden sonra sinemaya giderken midem bulanmaya başlasa da, iyi bir filmden çıkarken aldığım keyif için festivali seviyorum...
Fayton, pardon, sinema sevdası
(Perihan Mağden - 23.04.2003 - Radikal )
Şimdi biliyorsunuz Büyük Şehir'de 'sinema hastaları' var. 'Caz hastaları'.
'Tiyatro hastaları'. Genel olarak hasta vaziyetteler -'Nuri Alço: O bir festival insanı,' misali.
Kardeşim, her film mi ilgini çeker?
Japon yönetmenlerden Chabrol'e, Brian de Palma'dan Norveç sinemasına kadar seni ilgilendirmeyen bir adet yönetmen, bir tanecik film, bir mevzu olsun yok mudur?
Bu ne doymak bilmeyen sanat iştahasıdır?
Bu ne karındır; bu ne gözü dönmüşlüktür?
Ayrıca, dostça uyarmak icap ederse: 'Bugün sünnet, yarın Kumburgaz' misali, bunların da parası olsa, medyalama gücü olsa, bu hırsla, bu sanartlama aşkıyla: 'Bugün festival, yarın Ali Nur Velidedelemeoğlu.'
28 film izleyeni var. 35 bilet almış olanı var. Koştur koştur, koşturuyorlar.
Tabii benim demode bir şahıs olarak bu postmodernite hülasalarına gıcığım var.
Yoksa, şimdi siz Demokrasi Horozları: 'Giderler giderler. Elin gözü dürbün değil ki, kapayasın' diyeceksiniz.
Yalnız anlamadığım nokta şu idir: Madem bu kadar Sinema Sevdalısı kaynıyor şehrimizde, neden Haneke filmleri Alkazar'da taşş çatlasa iki hafta dayanmaktadır, 'Kız Kardeşim'e Fitaş'ta boş küçük salona oynamaktadır, 'Uzak' olsun, 'Dokuz' olsun beşinci günün filan sonunda küçük salonu boylamaktadır?
Hani kıçları birbirine değmeden dolanamayan koyun sürülerini hatırlayın bir.
Tıkış tıkış salonlara öyle bir girişleri var.
'Kalabalık İptilası.' Evet benim teşhisim bu.
Türklerde çılgınca bir kalabalık müptelalığı var. Kalabalıklar neyi yapıyorsa, kalabalıklar onu yapmak istiyorlar.
İkinci gıcıkella sorum da şu:
"Yavrum bu kadar sinema, bu kadar festival -Memleketten niçün sinema çıkmıyor?.."
Elde var iki yönetmen: Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz. Gerisi hakikaten fasa fiso. Fasa ve de farbelalı televizyonlama hadisesi.
Şimdi bunlara maddi imkân tanısan, manevi şırınga dayasan; yıllardır seyretmedikleri Godard ve Ozu kalmamışken, kalkar mesela, 'O Şimdi Asker'
çekmeye yazılabilirler.
Başımıza birer Yavru Sinan Çetin kesilebilirler.
O zaman da bunca yüklemeye, bunca dayamaya, bunca izlemeye -bu neticeSİZlik.
İnsan kötü kötü düşünmeden edemiyor. Acaba bunların süzgeçlerinden NE geçmektedir?
Bunların süzgeçlerinin delikleri yumruk kadar mıdır?
Yoksa bunların süzgeçleri bizatihi birer koca delikten mi oluşmaktadır?
Ne döksen anında yerlere mi boşalmaktadır?
Bu denli
NE KESTİN KOÇ
NE YEDİN HİÇ
durumu açıklamanın bir mümkünatı, bu memleket, bu Büyük Şehir dahilinde bulunmamakta mıdır?
Böyle meraklar içinde kıvranaduralım, hazan yaprakları misali-
'Yav sana ne? Olayı akışına bırak. Aksınlar festival festival. Bırak dağınık kalsın' demek de mümkündür tabii.
Sonuç olarak Tibet'in kapı gibi Budist felsefesi var; Richard Gere Hadisesi var.
Evet, ırgalıyor.
'Nuri Alço: Bir Festival Hastası' fenomeni maalesef bize de koyuyor.
Biz öyle gir internete, koş bilet, Kurt atla, hop zıpla insanı değiliz.
Yormuş hayat bizleri.
E, Bodrum'a yerleşip sakal da bırakmak arzusu yok içimizde.
Temiz temiz şu ana şehrimizde, itiş olmasın, kakış olmasın, içimizin çektiği filme, gönlümüzün istediği saatte damlayalım, baştan dördüncü/beşinci sıraya oturalım, hani olur a üç-dört filmden nasiplenelim;
BİZ DE İNSANIZ. BİZİM DE CANIMIZ VAR misali.
Giremiyoruz Festival Sevdalıları'yla rekabete.
Onlar Saf Rekabet zira: Sanart için yaşıyorlar.
Bizler de nasiplenemiyoruz-
Kenardan izliyoruz.
Ama dün ben bir Japon filmini, hem de BOŞ yer olduğu için 3. sıradan izledim ve harbi sarsıldım. Yarına da, o acıklı mevzuu bırakıyoruz.
Sağlıcakla kalın, festivalsiz insanlarım benim.
İlhan Uçkan ablanıza öptürdüm sizi.
Faces For Peace
FacesForPeace.org is a peace-activism site that people cen upload their photos and antiwar statements. It is an "online peace rally" Here is an excerpt from the site:
My eyes were once closed, now they are opened wide ; since the truth has been set in my minds eye, I can see that this government and the history of it they told me is nothing but lies!---"When a well-packaged web of lies has been sold gradually to the masses over generations, the truth will seem utterly preposterous and its speaker a raving lunatic." -Dresden James
Things To Do When You Are Upset
· Have a discussion with someone you trust.
· Go for a walk, a run, or do some physical activity.
· Listen to music you enjoy.
· Do some art work of your choice.
· Write in a journal.
· Brainstorm all the ways to react to the situation and choose one.
· Play a game.
· Seek advice.
· Know that your feelings will change, so be patient with yourself.
· Count to 10. Use slow breathing techniques.
I found this in counselorandteachertips.com And here is a fresh (!) new idea... Why not you click on the "comments" link below and tell me what you do when you're upset... May be we'll have a "Things To Do Guide" soon...
April 22, 2003
Last movies I watched...
After writing a looong article here about the last 6-7 movies I watched I closed the browser without saving. (Thanks to my left little finger) And now, with a great patience I had to write it all from the beginning...
Personal Velocity of Rebecca Miller was a good film telling us about three different woman. It once again shows us that Independent Films are great. ["Delia, Greta, and Paula rank as three of the most multilayered and sympathetic female characters of the year. As each of them searches for their place in the world, Miller digs into their very minds to find an unblinking, flawed humanity."]
On Sunday instead of watching a festival film we preferred having some Hollywood style thriller with an Al Pacino in it. The Recruit was a light Hollywood film with a predictable ending and the new boy "Collin Farrel" in it. (He will really be very successfull; he has started sparkling...)
On Saturday we watched a mexican (said to be) masterpiece: Japon. It is a first film of a young mexican director, Carlos Reygadas. It was too meditative for me; long shots, long and slow camera movements, it was too deep to explore...
[The importance of nature is prevalent throughout Carlos Reygadas' meditative work. Long, luminous takes allow thoughtful reflection as the film takes both its viewers and its protagonist on an existential journey. Adding to the languid beauty of the film is Arvo Part's moving score.]
"Sunrise" was a 1927 made silent classic directed by William Murnau. [One of the most visually gorgeous and emotionally rich silent films ever made. Director F.W. Murnau, and cinematographers Charles Rosher and Karl Struss, created stunning expressionist imagery that poignantly captures the characters' complex desires and points-of-view. ]
The best thing was, we had the chance to watch the film with a live performance of 2 pianos... It was grat...
The Man Without A Past is a Finnish film and can be desribed with some keywords: cComedy, Rock n Roll, Romance... There were some great jokes hided in the film. ["The cavalier attitude of the movie seems utterly unconcerned with whether or not the audience picks up on any of the jokes, all of which are delivered with an unaffected, deadpan style."]
One of the best films I watched in the festival was Kabhi Kushi Kabhi Gham; a big Bollywood production more than 3,5 hours. When I have some time I will write about it in here... I just can say that the first thing I did the following morining was purchasing the DVD of the film: "Sometimes Happiness, Sometimes Sorrow"
And last night there was "The Talented Mr.Ripley" on TV, as I hadnt watched it before I sat and watched it. Lots of pople had told me to watch it (may be because it was too much advised) I just didnt like it too much... And instead of RottenTomatoes.com, this time I will give you another critic site with lots of critics in it. (I just found it ;) The Talented Mr.Ripley at the Metacritic.com!
This week I will be watching more than 12 films I guess, as soon as I get well, I will write about them here... ;)
April 17, 2003
Second photo in the Mirror project
Here is my second photo in the Mirror project. It was taken on the ship as I was going to work yesterday morning... I liked this thing... More will be coming soon... ;)
New Album Cover & New Logo Design
Metallica had announced that their first new album in five years would be titled "St.Anger" and It would be released July 10th. Yesterday they also published the new albums cover artwork and groups new logo in their website.
Groups all-time favourite illustrator Pushead (aka Brian Schroeder) is responsible for all the artwork. (I will soon be putting some more details & links about him somewhere around here ;) Cover of "St.Anger" will be printed in different colors for a limited offer. You can get more information here...
21-27 Nisan Uluslararası TV Kapatma Haftası
Türk kamuoyuna ilk olarak Özgür ve Bilge’nin duyurduğu TV Kapatma Haftası, bu yıl 21-27 Nisan’da gerçekleşecek.
1994 yılından beri Amerika’da ve bütün dünyada uygulanan TV Kapatma Haftası, bu sene de 21-27 Nisan arasında gerçekleşecek. Bu haftayı ilk kez geçen sene, Özgür ve Bilge dergisi Türkiye’de kamuoyuna duyurdu. Daha sonra bu konu bazı görsel ve yazılı yayın organlarında da haber oldu. Bunların dışında, Tüketici Birliği derneği de basın açıklamasıyla tüketicilere duyurdu. Geçen sene bu haftanın duyurulmasına duyarsız kalmayan pek çok okuyucu, dergimize e-postalarla ulaşarak bu haftayla ilgili görüşlerini ve katılımlarının sonuçlarını bizimle paylaştılar.
TV Kapatma Haftası ile ilgili yazının tamamını okumak için tıklayıverin yeter...
Sadeyiz, Mutluyuz
(Özgür ve Bilge Dergisi - Yıl: 2 Sayı: 15 - Dr. Veli Sırım)
Çok varlıklı ailelerde yetiştiler. Evlendikten sonra da “yok” kelimesini hiç ağızlarına almadılar. Ancak sürekli tüketim ve başkalarının beğenisi için kurulu hayat tarzı onları arayışa itti. Tam bu sırada Özgür ve Bilge dergisiyle tanıştılar.
“Biz kavak yellerinin serin esintilerine kapılarak yeni bir hayat yaşamaya başlamıştık. Temelimiz tüketmek ve harcamak olmuştu sanki. Tam iki yıl böyle geçti. Hayat parolamız sanki ‘Kazan ve tüket’ olmuştu.”
Zaman içinde bu kazanma ve tüketme çarkından sıkıldıkları ve yer yer bu tabloyu eleştirdikleri de oldu. “Bunlar yaşanırken hissettiğimiz bazı durumlar da vardı” diyen Ahmet Boşnak kendileri için değil, başkaları için yaşadıklarının ara sıra farkına vardıklarını dile getiriyor: “Tüketmek bizi memnun etmekten uzaklaşmıştı. Sanki ‘Bak nasıl harcıyorlar? Demek ki iyi kazanıyorlar’ gibi cümleleri işitmek içindi herşey.”
Ahmet Beye göre başkaları için üç yıl boyunca hiç oturmadıkları eve—çünkü eşi de, kendisi de sabahtan akşama kadar çalışıyorlar—yüksek kira ücretinin yanı sıra, yüz milyonlarca lira ek ödemelerde bulunuyorlardı. “Kapıcı parası, garaj parası, asansör yüzünden apartmanın yüklü elektrik parası, yol için benzin parası ve daha bir ton gereksiz şey için yaptığımız harcamalar. Bu zinciri kırmak istiyorduk, ama içinde bulunduğumuz sosyal konumun etkisiyle çevre faktörü bizi hep frenliyordu. Hep çevremizin ne diyeceğini düşünüp, bir adım atmaktan çekiniyorduk.”
BEKLENMEDİK GELİŞME Boşnak çiftini kazan-tüket çarkından kurtaracak önemli bir gelişme oldu. Bu aslında onlara çok acı veren bir gelişmeydi. Nurgül Hanım akciğerlerinden önemli bir rahatsızlık geçirdi ve üç gün boyunca yoğun bakımda kaldı.
Nurgül Hanım bir süre sonra iyileşti. Ama olumsuzluklar bununla da bitmedi. Bu defa ekonomik kriz patlak verdi. Gerçi Nurgül Hanım öğretmenliğe devam ediyordu ve bir maaşı vardı. Ancak eczacılık yapan Ahmet Bey zor günler yaşıyordu. Üstelik bir de kredi kartı faizleri vardı ve borç yükü katlanarak büyümekteydi. Ama bu kriz dönemi Boşnak ailesine önemli bir karar aldırdı.
SADELİĞE İLK ADIM “Hayatımızı biraz basitleştirmenin bize iyi geleceğine karar verdik. Ve işe alışveriş çılgınlığından başladık” diyen Nurgül Boşnak sadeliğe açılan yolculuklarının ilk günlerini şöyle aktarıyor:
“İlk aldığımız karar alışverişe haftada bir kez ve mutlaka listeli çıkacağımız yönünde idi. Eğer liste evde unutulduysa—ki sık sık başımıza gelirdi—ya eve dönüp listeye alacak, ya da alışverişi başka güne erteleyecektik. Böylece sade hayatımızın ilk adımını atmış olduk.
“Ve hemen ardından yeni tespitler ve yeni sonuçlar çıktı. Bir ayda gerçekten sadece Cuma akşamları alışveriş yapmış ve her hafta ortalama aynı rakamı öder olmuştuk. Ardından yeni bir adım daha geldi. Her alışveriş sonrası hemen arabaya biner binmez fişimizi incelemeye başladık. Lüzumsuz aldığımız ürünleri belirledik. Aynı gün kaşar peyniri ve süt kreması almak lüks grubuna giriyordu. Bir sonraki alışverişte aynı hatâyı yapmamaya dikkat ediyorduk. Bu lüzumsuz alışverişte ödenen, toplamın % 10-15’i gibi olunca, bu yeni uygulamaların faydası tartışmasız kabul edildi.”
Boşnak ailesinin sadelik uygulamalarına yönelik aldıkları önemli bir karar da kredi kartı kullanımıyla ilgiliydi:
“Zamanla kredi kartının da harcama yapmak için teşvik unsuru olduğunu belirledik. Ne kadar kredi kartı varsa alışverişimiz o kadar artıyordu. O zaman ‘Cüzdanımızda ne kadar paramız varsa o kadar alışveriş yapalım’ parolasını benimseyip, duruma göre hareket ettik.”
Sadelik uygulamaları Boşnak ailesini birçok alanda kısıtlama yapmaya yöneltmişti. Ancak her ikisi de üniversite eğitimi görmüş olan Boşnak’lar, kültürel harcamalarda kısıntıya gitmediler. Sadece küçük bazı ayarlamalar yaptılar. Örneğin, dergi alınan haftalarda kitap alınmıyor; müzik CD’si veya kaset alınırsa VCD alınmıyor ve bir sonraki haftaya bırakılıyordu.
“APTAL KUTUSUNDAN KURTULDUK” Sade yaşama geçen Boşnak ailesini belki de en çok zorlayan uygulama televizyon konusunda gerçekleşmişti:
“TV ile ilgili olarak kendimize sorular yöneltmeye başladık. Aptal kutu bizi iyice içine çekiyor ve bizi de aptallaştırıyordu. Bunun farkında idik, ama göz önünde olduğu için açıyorduk. Hattâ 37 ekran olan televizyonumuz bizimle birlikte oda oda geziyordu.
“İzlediğimiz her kareyi eleştiriyor; kültürümüze, benliğimize, cebimize, gençlere ve çocuklara olan zararlarını tartışıyor; izletilen 30-40 dakikalık belgesel gibi yararlı programlara oranlıyorduk. Kaybettirdiklerinin bize kazandırdıklarına oranla kat ve kat fazla olduğu ortada idi. Ama ne yapacağımızı bir türlü kestirememiştik.
“İşte tam o dönemde, Nisan 2002’de Özgür ve Bilge dergisi ile tanıştık. Kapak konusu ‘Televizyonu Bırak, Yaşamaya Bak’ idi. Kapaktaki bu başlık dergiyi almamıza sebep oldu. Dergide 20-27 Nisan tarihleri arası ‘Televizyonu Kapatma Haftası’ ilân edilmişti. İşte aradığımız çözüm bu oldu.
“Eşler arası küçük bir iknâ mücâdelesinden sonra, 21 Nisan Pazar günü gezici televizyonumuzu geçici bir süreliğine (anlaşma böyleydi) devlet töreni ile dolaba gömdük. Bugün 8 Mart 2003, televizyonumuz mezarından hiç çıkmadı ve çıkamayacak.”
TELEVİZYONSUZ HAYAT Televizyondan uzak bir hayatın en büyük kazancı, Boşnak ailesinin o günlerde henüz iki aylık olan bebekleriyle daha yakından ilgilenmeleri oldu. “Bu herşeye bedeldir” diyen Nurgül Boşnak, televizyondan kurtulduktan sonra yaşadıkları gelişmeleri şöyle aktarıyor:
“Televizyonumuzu kaldırınca radyo dinleme, gazete okuma gibi faaliyetler arttı. Günlük gelişmeleri takip edebiliyor, gündemden kopmuyorduk. Varsın ‘Kim, kiminle, nerede, ne yapmış, ne demiş?’ türü programlardan haberimiz olmasın. Film izleme sevdamız nüksettiğinde, ki bu haftada en az bir defa olur, VCD alarak istediğimiz filmi reklamlara boğulmadan istediğimiz saatte izlemek çok daha keyif verir duruma geldi.”
Televizyonun esaretinden kurtulan Boşnak ailesine çevreden de tepkiler gelmiş.
“Evet, biz ailece çok mutlu ve huzurluyduk. Beynimizin daha berrak olmaya başladığını hissediyorduk, ama çevremiz aynı görüşte değildi. Birçok kişi televizyonun gereksizliğine inanıyor, fakat türlü bahanelerle onsuz olamayacaklarını savunuyorlardı. Ya çocuk onunla yemek yiyor, ya babanın izlediği maç ve spor programı, ya da annenin izlediği dizi kapatma düğmesinin sürekli kapalı konumda olmasını engelliyordu. Ve çevremizde hiç kimse televizyonsuz olamadı. Üstelik, samimî söylemek gerekirse, televizyonu kaldırdığımız için ciddî boyutlarda kınandığımız durumlar bile yaşadık. Alaycı bakışlar, inanmadıklarını açıkça söyleyen diller. Ama işte biz hâlâ devam ediyoruz.”
EMİR İÇİN DAHA FAZLA SADELİK 2002 yılının Nisan ayı. Boşnak ailesinin “hayatımızın tadı oğlumuz” diye nitelendirdikleri küçük Emir henüz ikinci ayını doldurmuştu. Havalar ısınmaya başlamıştı, ama Nurgül Hanımı bir sıkıntı almıştı. Üzüntü kaynağı, küçük Emir’in yetişme şartlarıydı. “Mis gibi çiçek kokularının etrafı sardığı, kelebeklerin havada pervasızca uçuştuğu bu güzel bahar günlerini, sadece balkondan izleyen oğluma üzülüyordum. Neden çimlerin üzerinde yuvarlanmasın, neden kum havuzunda oynamasın, neden değişik bitkilerle tanışmasın? Ama etrafımız üzerinde ‘Çimlere basmak yasaktır’ levhaları olan, tek tük ağacın bulunduğu, apartman yöneticimizin azmiyle dikilmiş 2-3 gül ağacı ile çevrili idi. Ve bunlara da altıncı kattan seyirci durumunda idik.
“Diğer taraftan gazete ve dergilerde apartmanlarda büyüyen çocukların, özellikle allerjik astım gibi bazı hastalıklar açısından daha fazla risk altında olduklarını okuyorduk. Peki ne yapılabilirdi?”
ÖZGÜR VE BİLGE YİNE DEVREDE Boşnak ailesi küçük oğulları Emir için böyle endişelenip, bazı çözüm yolları ararken aylık olarak aldıkları ve her yazısını büyük bir dikkatle okudukları Özgür ve Bilge dergisi yine imdada yetişti. Derginin Temmuz sayısında yer alan “Sakin Şehirler” başlıklı yazı Boşnak ailesinin aklına, o güne kadar hiç düşünmedikleri bir çözüm yolu getirdi:
“İtalya’daki Sakin Şehirler ile ilgili olan yazı, böyle bir yerde yaşamayı hayallerimizden gerçek düşüncelerimize taşıdı. Şehre 12 km mesafedeki bahçe evine taşınmayı planladık. En yakınlarımıza anlattık ve hemen ‘olmaz’ cevabını aldık. Televizyon olayından dolayı zaten sabıkalı idik; bir de şehir dışına taşınmak fikri hiç kabul görmedi.”
Gelen olumsuz tepkiler, kısa bir süre için planlarının aksamasına yol açtı. Ama bir kere karar vermişlerdi. “Bazan bazı şeyler gerçekten kaderdir. Ertelemeyi ancak iki ay başarabildik” diyen Nurgül Boşnak, Ağustos ayında taşındıkları ve halen yaşadıkları bağ evini şöyle anlatıyor:
“Yeni evimiz iki oda bir mutfak ve 9 dönüm kiraz bahçesinden ibaret. Yeni evimiz aslında döşenmiş bir evdi. Bu durumda bize eski evdeki eşyalarımızı paketleyip garaja kaldırmak kaldı. Ancak mal canın yongasıdır misali, vazgeçemediğimiz eşyalarımız vardı—kitaplarımız, CD-çalarımız, CD ve kasetlerimiz. Bunlar küçük, fakat çok önemli ayrıntılardı. Ve elbette son yüzyılın en önemli icadı ünvanını tek hak eden makine ‘çamaşır makinesini’ bırakmadık. Lâkin bulaşık makinesini de götürmek hiç aklımıza gelmedi.
“Eşyalar paketlendi. Üzerlerine vurduğumuz ‘garaj’ ve ‘ev’ etiketleri ile ayırma işlemi de tamamdı. Ardından beş gün içinde taşınma gerçekleşti.”
MERHABA SADE HAYAT! Sade hayatla iç içe olan yeni hayatlarına alışmak Boşnak ailesine ilk başta çok zor geldi. Zorlaştırıcı unsurların başında hiç şüphesiz yine çevre faktörü vardı.
“Bir ton yorum oldu. ‘İflâs etti, parasız kaldı, deli mi ne?’ gibi ileri geri söylentiler oldu. Hepsine kulaklarımızı tıkadık ve yeni evimize yerleştik” diyor Ahmet Boşnak.
O günlerde kendilerine sadece iki kişiden destek gelmişti: “Bu konuda bize gerçekten destek olan ve bizi onaylayan iki kişi çıktı çevremizde. İki emekli öğretmen. Biri İstanbul’dan desteğini esirgemedi, diğeri yanı başımızda idi. Artık kimseye fazla açıklama yapmıyoruz. İnsanların gözlerindeki ön yargıyı hissettiğimiz anda ‘Böyle uygun gördük’ diyerek, gereksiz soruların ve olumsuz yargılamaların önünü alıyoruz.”
Bütün bu olumsuz tepkilere rağmen Boşnak ailesi sadeliğin getirdiği mutluluğu doyasıya yaşıyorlardı ve bu mutluluk bütün sıkıntıları onlara unutturuyordu. Gelişmeleri yine Nurgül Hanımdan dinleyelim:
“Bağ evine taşınmadan önce oğlumuz için 15 metrekarelik bir çim alan yaptık. Ardından bahçenin bir kısmını ekmeye başladık. Apartmanda iken balkonda leğen ve kovalar içinde turplarımızı, maydanozumuzu, marulumuzu ve taze soğanımızı yetiştiriyorduk. Buraya taşınınca fasulye, domates, semizotu, nane, börülce, patlıcan ve biber yetiştirmeye başladık. Bir de altı tane tavuk satın aldık. Kümesimizi kendimiz yaptık.
“Sabah erkenden kalkarak bahçe ile ilgilenmek, önceden dikilmiş güllerden toplamak, tavuklarımızı yemlemek rutin, ama bir o kadarda zevkli işlerimiz olmuştu.
“Kendi ektiğimiz fasulyeler, patlıcanlar, biberler ve domateslerle yapılan türlünün tadını, manevî doyumunu düşünemezsiniz bile. Bu arada bütün Özgür ve Bilge yazarları, hepiniz davetlimizsiniz, yaza bekleriz.
“Gelelim oğlumuza. Emir’imiz en büyük keyifleri yaşadı. Bir çim yaprağı ile tanıştı önce. Yese mi, yemese mi, karar veremedi. Sonra tadını beğenmediği için vazgeçti.
“Sadece oğlumuz değil, biz de birçok şeyi yeniden, belki de ilk kez keşfettik. Bir güve böceğinin kanatlarının taklit edilemez güzellikteki nakşını, peygamber devesinin zarafetini oğlumuzla beraber biz de yeni keşfediyorduk. Ve önemli noktalardan biri, doğaya dokunmaya başlamıştık. Örneğin peygamber devesini elimize alarak evden çıkarıp yeşil bir yere bırakıyorduk. Çekirgeleri ve sulak bir bölge olduğu için bizimle beraber olan minik kurbağaları öldürmek asla aklımıza bile gelmiyordu. Bağırıp kaçmak ise komik olmuştu artık. Onlar da bizim gibi yaşıyor ve üstelik zarar vermiyorlardı.
“Doğanın içinde yaşarken hobilerimizde de değişmeler oldu. ‘İnsan yaşadığı yeri tanımalı’ düşüncesinden yola çıkarak böcekleri, çiçekleri, zararlıları ve kuşları tanıyabilmek için kaynak kitaplar aldık. Hemen bir Kuş Gözlem Kitabı aldık. Şehrin ışığından kurtulmuşken, karanlığın içinde teleskopumuzu yeniden hayata geçirerek yıldızlar ve astronomi dünyasına dönüş yaptık. Bir dizüstü bilgisayar aldık. Bu şekilde tüm gerekli bilgileri ve verileri işten eve, evden işe taşıyabiliyoruz. Web sitemiz (www.portrem.cjb.net) aracılığıyla ve sade yaşam grubuna üye arkadaşlarla haberleşiyoruz. Buradan sade yaşamcı arkadaşlarımızı da içtenlikle selâmlıyoruz.”
AĞIR ŞARTLAR Boşnak ailesi için 12 Ağustos 2002 tarihinde başlayan bahçe yaşantısı 13 Aralık Pazar gününe kadar tam dört ay unutulmaz güzelliklerle geçmişti. Ancak 13 Aralık sabahı Gaziantep’te pek alışık olmadıkları bir kar yağışı oldu. Uzmanlara göre son 30 yılın en yoğun karlı ve en soğuk kışı yaşanıyordu. Yollar kapandı.
Karşılaştıkları ilk doğal engel suların donması oldu. Çevredeki köylüler önlem almıştı, ama onlar bu durumu bilmiyorlardı. Kısa bir araştırmadan sonra su borularının donmuş olduğunu fark ettiler. Ve kuyudan su çekerek su ihtiyaçlarını karşıladılar.
DİĞER ZORLUKLAR Ahmet Boşnak yaşadıkları diğer zorlukları şöyle anlatıyor:
“Evimizin bulunduğu yer şehir dışı, ama köy merkezi olmadığı için hafta sonu dahil her gün tüm aile saat 7:30’da evden beraber çıkıyor ve akşam ancak saat 18:30 civarında dönüyorduk. Bunun sebep olduğu sıkıntıları yaşadık elbette. Örneğin tavuklarımız çalındı. Özellikle ev işlerinde aksaklıklar bazan can sıkıcı olabiliyordu.
“Sosyal hayatımıza da olumsuz etkileri az-çok oldu. Biz arkadaşlarımızı bırakmadıysak da, bırakıldığımız oldu. Bağlarımızı koparmadan görüştüğümüz arkadaşlarımızın varlığı kadar, televizyonsuz ve kalorifersiz olmayı kabul etmeyenleri de keşfettik ve ipler koptu.
“Faaliyetlerimizi de hafta sonuna toplayarak, Pazar gününü evde geçirme planı yerine oturunca, sosyal ve kültürel hayatımız da düzenini korudu.”
HERŞEYİN BAŞI:AZİM Boşnak ailesi hayatlarında inanılması güç bir değişimi gerçekleştirdiler. Onların bu hayat hikâyelerinden çıkarılacak pek çok dersler var. Belki de en önemli ders, kazan-tüket anlayışının yerleştiği tüketim toplumunda çok köklü değişimleri yapabileceğimiz. Bunun da tek yolu azimli olmak.
Ahmet Boşnak kendi deneyimlerinden hareketle şöyle diyor: “Önünüzde iki yol var; birincisi sizin önünüze konulan ve yaşamanız istenen hayat, bir de sizin yaşadığınız hayat. Belki de son 30 yılın ürünü olan, güya ‘modern’ adı konan maddî ve manevî sömürü hayatını yaşamak, ya da bağımsızlığınızı ilân etmek.”
Boşnak ailesi yaşadıkları bu güzelliğin diğer insanlarca da paylaşılmasını istiyor. Bu yönde Özgür ve Bilge aracılığıyla herkese bir çağrıda bulunuyorlar: “Her konuda bizimle irtibata geçebilirsiniz. Edindiğimiz tüm deneyimleri paylaşmaktan mutluluk duyacağız.”
April 15, 2003
Black Sea in Winter

I took this photo in Bartin. Bartin is a little town in Black Sea Region, people living in Bartin use this place as a summer resort. When we were there it was really deserted but as far as we heard the place gets really crowded in summers...
Anlaşamamak
(Murat Belge - 15.04.2003 Radikal)
Bu ülkede ciddi bir 'anlaşma' krizi yaşadığımızı düşünüyorum. 'Anlaşma' derken, 'aynı fikirde olma' gibi bir şey yok aklımda. Düpedüz, birbirimizin 'ne söylediğini anlama' düzeyinde bir şeyden söz ediyorum. 'Hak verme', 'kabul etme' çok sonra gelecek şeyler.
Geçen akşam NTV'de bir tartışma programına çıkmıştım. Ertesi gün alışveriş yaparken (bu hep olur) çarşıdaki dostum hemen hatırladı: "Dün akşam televizyonda döktürüyordun gene" dedi. Hemen ardından, "Ama bu konuşmalar geç kaldı" diye ekledi: "Bugüne kadar bizim asker oraya girmiş olmalıydı."
Allah Allah! Şimdi ben 'döktürürken' böyle bir şey söylememiştim. Bir şey söylediysem, orada askerimiz filan olmaması gerektiğini söyledim. Ayrıca, o programda öyle çok vurgulu 'gidelim, girelim' diyen de yoktu. Öyleyse niye? Ya iyi dinlemedi ya da -daha doğrusu ve hep olanı- dinlediğinden kendi bildiğini anladı.
Bu genel durum, ufak tefek değişikliklerle, durmadan başıma gelir. Bir seferinde, gene böyle bir TV programının ertesi günü, adamın biri yolda üstüme gelip, "Niye o yanında oturanın suratına iki tane çakmadın?" dedi. Yaımda oturan, arkadaşım. Fikren de uyuşuyorum. Aynı şeyi söylüyoruz. Ne münasebet! Neden çakacakmışım?
Böyle sorduğuna ve bana gülücük yağdırdığına göre, sokakta karşıma çıkan bu kişi benim 'dostum'; ama programdaki arkadaşımın 'düşmanı'. Fesuphanallah! Çık işin içinden!
Çıkacak filan bir şey yok aslında. 'Anlamak' sandığımız kadar kolay veya basit bir iş değil -anlaşılan!
Bunun içinde, son iki gündür 'İstanbullu olmak'tan yola çıkarak değindiğim yapılanmanın oldukça önemli bir yer tuttuğunu sanıyorum. Biri park yapıp çiçek dikiyor, öbürü gidip o çiçekleri yolarak kendi hayatını anlamlandırıyorsa, bu iki insan aynı dili konuşmuyorlar herhalde. Aynı kelimeler, muhtemelen; ama aynı anlamlar dünyası değil.
Çünkü kelimelerden oluşan 'dil'in ardında, böyle bir dünya var, ister istemez. Buna çeşitli 'ad'lar veriyoruz. Sözgelişi, şu durumu açıklamak için, 'paradigma farkı' diye bir terim kullanabiliriz -bu tür bir terminoloji içinde konuşmayı tercih ediyorsak. İsterseniz 'kod' kavramını kullanalım.
Çarşıdaki dostum bizim programa bakınca, 'Irak'a ne zaman, nasıl girmeliyiz?' gibi bir şeyi konuştuğumuza inanıyor; çünkü onun zihnindeki
'paradigma' veya 'kodlara' göre insanlar şu günlerde bir araya gelip konuşursa ancak bunu konuşur. 'Askerimiz Irak'a girmemelidir' diye bir kod yok onun zihninde.
Eğitim görmemiş insanlarda oluşmuş 'paradigmalar' iyice başka. Orada, şu iki gündür değindiğim, dar aidiyete dayalı kimliğin ('Sivaslı, Şarkışlalı, falan mahalleden, filancalardan olmak' gibi), belirleyici kavramları var. O geçmişten gelen kişi daha büyük toplumsal birime (Örneğin, 'ulus'a ya da 'büyük kent'e ya da hatta 'küçük kent'e) adım atmak durumunda kaldığında, 'ulusal' ya da 'yurttaşça/sivik' bir ideolojiden yardım alamıyor. Çünkü bunun birincisi, çok kendine özgü bir biçimde ancak eğitim aygıtında yer alıyor, ikincisiyse aslında hiçbir yerde yok. Bu koşullarda toplumsallaşma gereğinin ürettiği yeni durumlarla ancak dini ideoloji ve değerler çerçevesinde başka çıkıyor.
Ve sonuçta kimse kimsenin 'kod'undan gerçek bir anlamda haberdar olmadığı için, eğitimsiz kitlenin hâlâ böyle davranıyor oluşu, bir tür eğitimin 'kod'larıyla yetişmiş kesime 'şeriat' kabusları gördürüyor.
Ama zaten 'eğitim görmüş' kesimin 'kod'ları arasında da gerçek bir geçiş yok. 'Bilgi' ve 'düşünce' denen şeylerin 'dünya'daki 'evrensel' biçimlerini benimseyen ve onlarla yaşamak isteyenler bir tarafta, 'Biz bize benzeriz'ci izolasyonist milliyetçiler öbür tarafta...
Dilin kelimeleri aynı, biz de onları kulanarak konuşuyoruz; ama her birimiz, her öbürümüzün dediğinden ne anlıyor? İşte, 'asıl mesele'.
Auto Focus
Yesterday night there was Auto Focus in the menu... We watched Greg Kinnear and Willem Dafoe... With these great actors performances the film was a success... We know Greg Kinnear from Jack Nicholsons "As Good As It Gets" His performance (and also make up) was superb in Auto Focus...
"A creepy, intermittently powerful study of a self-destructive man...about as unsettling to watch as an exploratory medical procedure or an autopsy."-- Frank Swietek, ONE GUY'S OPINION
"Kinnear doesn’t aim for our sympathy, but rather delivers a performance of striking skill and depth."-- Victoria Alexander, FILMSINREVIEW.COM
"Auto Focus is not your standard Hollywood bio-pic. Schrader aims to present an unflinching look at one man’s downfall, brought about by his lack of self-awareness."-- Bob Bloom, JOURNAL AND COURIER (LAFAYETTE, IN)
Ohh... And I shouldn't forget to tell you that "Auto Focus" is the story of Bob Crane, who was the star of the television series Hogan's Heroes in the 1960s. Before he achieved that particular fame, Crane was a popular radio talk show host in Hollywood. His television work brought him a level of visibility and notoriety that he turned directly into sexual opportunity...
April 14, 2003
First piece in The Mirror Project
So, with the encouragement of Morgaine I submitted my very first photo to The Mirror Project. It is no:14986 (With only 16 photos i lost the chance to be the 15.000th photo :))
Yes, The Mirror Project has 15.000 photos at the very moment...
You can find my photo here... (There is a mistake on the text and I guess Jezebel will correct it soon :)
April 13, 2003
City of God
One of the best films I watched recently. City of God. Youth gangs took over the slums of Rio de Janiero during the 1960s and didn't relinquish their stronghold until the mid-1980s. Only a sucker wouldn't have turned to crime and this is exactly how naive teen Rocket (Alexandre Rodrigues) views himself. His attempts in illegal activity fail as he finds potential victims too friendly. Equally unsuccessful in love, he regularly fails to lose his virginity. Blood spills throughout the streets of the Ciudad de Deus as gang leader Li'l Ze (Douglas Silva) is challenged by local druglords and a gang of pre-teens known as the Runts. Rocket shoots all of this action with his weapon of choice, a camera.
You can find lots of useful reviews in Rottentomatoes... And tho get more details from the perspective of movies.com...
Based on a true story, City of God is about a photograper wannabe teenagers life in Rio de Janerio. The other side of the medalion, the city which you dont see in postcards. You cn check the official site...
Ten - Abbas Kiarostami
The first film I watched today was Abbas Kiarostami's latest film "Ten". "Abbas Kiarostami is the most influential and controversial post-revolutionary Iranian filmmaker and one of the most highly celebrated directors in the international film community of the last decade. During the period of the ‘80s and the ‘90s, at a time when Iranians had such a negative image in the West, his cinema introduced a humane and artistic face."
In Ten, the iranian director once again casts his masterful cinematic gaze upon the modern sociopolitical landscape of his homeland -- this time as seen through the eyes of one woman as she drives through the streets of Tehran over a period of several days. Her journey is comprised of ten conversations with various female passengers -- including her sister, a hitchhiking prostitute and a jilted bride -- as well as her imperious young son. As Kiarostami's "dashboard cam" eavesdrops on these lively, yet heart-wrenching road trips, a complex portrait of distaff Iran comes sharply into focus.
An interview with Kiarostami: In dialogue with Kiarostami
Kiarostami in IMDB.com...
Abbas Kiarostami, Iranian Director @ Netiran.com
His films and screenplays in foreignfilms.com.
"If anyone were to ask me what I did as a director on this film, I'd say, "Nothing and yet if I didn't exist, this film wouldn't have existed." (Abbas Kiarostami)
April 12, 2003
International Istanbul Film Festival
22nd International Istanbul Film Festival is starting today. Cinema maniacs (like me) waits the festival all year... It was great when I was a student but when you work all day (and miss lots of screenings) you can only watch films at night or at the weekends. Festival lasts 2 weeks and there are aprox. 200 films shown at 5 big movie theatres. Anyway I have 23 tickets this year and honestly by the last days of the festival you get really exhausted and start to hate big screen. (not really) But it is a fact that you need to watch some Hollywood films to balance... :)
Anyway I will be mentioning the films I watch in the Festival. Today I will start with "Vylet" (Some Secrets) directed by Allice Nellis. It is a Czech & Slovakian co-production: "A dark and absurd road-movie comedy in which Grandmother fulfills her dream, Mother stops treating her daughters like kids, the daughters stop treating their husbands like idiots and Father's ashes get spread all over the country.
To have much much more about The International Istanbul Filn Festival you can check the official web site (in english)
April 11, 2003
Black-Blum Design London
As I was in London I found a place called OXO design tower. There were offices (and shops) of some designers and the one I liked most was Black-Blum.
[We are an Anglo-Swiss Partnership who joined forces in 1998 and based ourselves in London, the European heart of design.]
Their philosopy is: "We want to show that 'designed' products can be made affordable without compromising their quality. The aim is to create innovative products that will charm and entertain."
I took the photo on the left. (These days I come across lots of "mirror projects" in weblogs, so here is the first piece of my mirror project :) The product in the photo is a coat hook called "Boo!" It was a finalist in Classic Design Awards... Anyway, take a look at all the products, almost all are really great...
So tell the girls that I am back in town :)
(by Jay Jay Johanson)
I've been on the road
I've been on vacation
I've been travelling light to reach my final destination
Now I'm coming home
So tell the girls that I am back in town
You'd better tell them to beware
Well they may go or they might try to hide
I follow on and I'll be there
So tell the girls that I am back in town
And if it's true I do not know
That every girl around had missed me since
I decided to go
I could be your friend
I could be your stranger
I could be the one your mother said would be a danger
Now it's up to you
April 09, 2003
Too Expensive
London is the most expensive city i know i guess... Especially the hotel I stay takes 1 Pound for (1.60 USD ) for every f**king minute I use their phone line and even getting all my e-mails takes more than 20 minutes... So I will be posting here after tomorrow my whole London experinece and answers to Morgaine's questions ;)
April 06, 2003
After first 36 hours in London...
Well, great... I have been eating and eating... (Instead of British cuisine we are prefering Italian... Italian cuisine is my very very favourite...)
here is the official site of the London Tube...
Tho the weather yesterday was really great as if it's summer, today it was very much cloudy and it is a poor condition for photography. So I mostlu preferred taking digital photos instead of color slides and for a couple of times took b&w photos of some buildings and some portraits...
London is extremely expensive, I wished i had bought all my films, slides, batteries from Istanbul... The best thing is I could connect to Net from my hotel room. That's great...
And as a last word for today; I saw lots of great Vw Bettles here... They were in great condition... Having the steering wheels at the right is the most interesting thing for a foreigner I guess.. (But one of the cabrios had the streng wheel on the left; that was surprising ;)
Anyway... Here are two photos I took today... One is the famous tube... (Ok, I want be writing about the tube after now on; and the other is as you can see, phones... I love them ;)

April 04, 2003
Nikon Coolpix 775
My new camera has finally arrived; it's been more than a month I bought it from Photoalley.com; it's been waiting to be brougt to me at a friends house in Seattle... I know Coolpix 775 isn't new but I bought it for a reasonable price. (Or I think so...)
Here is a DPreview... And u konow, in n o time you will me seeing my brand new digital photographs here... (Well, in fact nobody comments on my photography here...) Anyway, in my first 48 hours with my new Coolpix 775, I really liked it, It seems it'll be great fun... ;)
Mobile Entertainment Expo (London Baby!)
I will be flying to London tomorrow morning for a two day Expo. Mobile Entertainment Expo 2003 will be held in Islington, London on 8-9th April. (I will be there ;)
Anyway, the thing is I will have 3 days in London before the expo and I wanna spend those days really effective. "Attaractions & Events"... So I started searcing for advices and I found LondonTown.com...
VisitLondon.com is the official website for the London Tourist Board...
LonelyPlanet's London Section is another choice... I won't put more links here because after a while everything gets mixed up and in fact London is the same London. From Avantgo I downloaded some city guides (bars & pubs in fact) to my ipaq, you can find lots of applications for a pocket pc tho...
Anyway, my main motivation is taking photographs and any ideas, places to see, advices are welcome. If there are any Londoners or London lovers reading/hearing me; just tell me where to go, where to eat, where to see, where to entertain and of cfourse where to take photos... Thanks in advance ;)
Cloud Watching (above the skies ;)
For more than a fortnight i have this topic in my mind. A friend of eme told me about cloud watching (i mean the recreational side, the cloud watching communities and all that stuff) Then I started searching and here are some links about the whole thing:
There are lots of "cloud galleries" in Clouds of Consciousness... In Cloudman.com you can find lots of things about clouds (and of course cloud galleries) Go check this one as well: Cool Clouds for "Kids" of All Ages
And here are a couple of cloud watching photos i took as i was on a plane "above the clouds" ;) Enjoy...


And please check this great t-shirt about cloud watching... I really liked the picture on it and it is in my wishlist now... ;)
April 01, 2003
Fool's Garden - Lemon Tree
As it is the April Fool's day we need a song to celebrate it... So here's Fool's Garden and their song: Lemon Tree (tatatataataaaaaa...)
I'm sitting here in the boring room
It's just another rainy Sunday (tuesday) afternoon
I'm wasting my time
I got nothing to do
I'm hanging around
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder
I'm driving around in my car
I'm driving too fast
I'm driving too far
I'd like to change my point of view
I feel so lonely
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder
I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just a yellow lemon-tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just another lemon-tree
I'm sitting here
I miss the power
I'd like to go out taking a shower
But there's a heavy cloud inside my head
I feel so tired
Put myself into bed
While nothing ever happens and I wonder
Isolation is not good for me
Isolation I don't want to sit on the lemon-tree
I'm steppin' around in the desert of joy
Baby anyhow I'll get another toy
And everything will happen and you wonder
I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just another lemon-tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just a yellow lemon-tree
And I wonder, wonder
I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see, and all that I can see, and all that I can see
Is just a yellow lemon-tree
--------------------------------------------------------------------------------
If you find some error in the lyrics,
would you please submit your corrections to me?
Thanks to Jenny for submitting the lyrics.
April Fools...
This is the most likely think a blogger would on the 1st of April... Writing about April Fool's day... So first I decided not to do anything; then i realized that I was getting rid of my headache as I am blogging (Look for the previous post;) And I remembered the april jokes we used make at high school; we really used to have some great brainstorm sessions to find the most awful ones... (We just should have the same brainstorms for lessons...) (Of course not:P)
Anyway, here is a belief that 1st of April was the new years day and after the calendars changed spme "fools" went on celebrating new year on the 1st of April... (Of course there is more info...) Here are some pranks to pull as well as links for April Fool's Day
Infoplease.com has some info about the "April Fish"
And the last one is the greates: Top 100 April Fool's Day Hoaxes of All Time
Headache Resources
I have an headache at the very moment. Instead of taking pills I just went to ask.com and asked them "how to get rid of my headache": Headache is the result of pain signals caused by interactions between the brain, blood vessels, and surrounding nerves. During a headache, the pain does not come from the brain contrary to what many sufferers believe. Rather, the pain comes from activated nerves surrounding the skull, blood vessels, and head muscles. The reasons-why these nerves in the head are activated-are not understood. However, activation of specific nerves in the head sends pain signals to the brain that are interpreted as a "headache."
I also found some detailed headache info in "Headache Resource Center"
And also I found some importand information: "Preventing Hangovers" We are often told that the only ways to prevent hangovers is to either drink alcohol in moderation, or abstain completely from drinking. While avoiding all alcoholic beverages may be the most efficient way, it isn't always the most practical, or the most popular. This excerpt is taken from: All-about-hangovers.com