July 30, 2003
Dust In The Wind - Kansas
I close my eyes, only for a moment, and the moment's gone
All my dreams, pass before my eyes, a curiosity
Dust in the wind, all they are is dust in the wind.
Same old song, just a drop of water in an endless sea
All we do, crumbles to the ground, though we refuse to see
Dust in the wind, all we are is dust in the wind
[Now] Don't hang on, nothing lasts forever but the earth and sky
It slips away, and all your money won't another minute buy.
Dust in the wind, all we are is dust in the wind
Dust in the wind, everything is dust in the wind.
July 25, 2003
Tv Tuning Cards & Test Signals
Before televisions started 24 hour broadcasting we used to see a tuning card and a test signal when we open the Tv. As those were the years we were kids (in fact I still do believe that I am a little kid) those test signals mean a lot to me... (Tho I used to hate them, today I love them, they are pretty retro and cool in my opinion) And when I start building web pages I love to use them instead of "under construction" notes...
Anyway; I love tuning cards; and here are some links you can find them and let yourself swim in the sea of nostalgia... ;)
The test card gallery: Lots of test cards and there also is an f.a.q section.
Art > Television > History > Testcards : Google has some links in its web directory...
And, sub-tv has some ancient test cards here...
Tasmanian Devils
Most of us know tasmanian devils thanks to Bugs Bunny cartoons. (At least me... Ok?) Today, I decided to ask for more and I found some links & photos of the real guy...
In Bugs Bunny cartoons, the Tasmanian Devil was a savage, ill-tempered beast that walked on two legs. In reality, the animal, which is a marsupial, isn't much of a hunter at all. Tasmanian devils are mainly scavengers that feed on dead wallabies and sheep. They also eat the larvae of some beetles and have been known to attack poultry.
The Tasmanian Devil is a common marsupial found only in Tasmania. It is nocturnal and was named by early European settlers because of its eerie growl, which starts as a kind of whistle and ends in a bark.
Devils have a body length of approximately 2 feet (60cm), and are known for their ferocity and foul tempers. They generally eat other small mammals and reptiles, as well as scavenging on dead animals of all kinds.
Anyway, there are lots of links that you can get further information... And I found a cute slide show faq about Tasmanian devils...
The interactive tour of Tasmania: The Tasmanian Devil
Clicking here you can even hear a tasmanian devil...
Tasmanian-Devils.org
Here is a bigphoto of a devil... Tasmanian devil... (frightening shot it is)
And well, youngsters are always cute aren't they?
And finally here id tasgreetings.com...
July 22, 2003
The Mommy Test
I just read this joke; I really liked it and decided to put it here... This is dedicated to all the mothers (and potential mothers as well ;)
* * *
I was out walking with my 4 year old daughter. She picked up something off the ground and started to put it in her mouth. I asked her not to that.
"Why?"
"Because its been laying outside and is dirty and probably has germs."
At this point, she looked at me with total admiration and asked,"Wow!How do you know this stuff?"
"Uh,"(I was thinking quickly, everyone knows this stuff) "Um, it's on the Mommy Test. You have to know it, or they don't let you be a Mommy.
"Oh"
We walked along in silence for 2 or 3 minutes, but she was evidently pondering this new information.
"I get it!" she beamed. "Then if you flunk, you have to be the Daddy!"
Wanna Pop Some Bubble Wrap?
Everybody likes popping bubble wraps but in fact they're hard to find unless you hadn't buy something electronic or some dvds etc. But here is great page for guys who like popping bubble wraps. I strongly recopmmend "manic mode" Well click on and go play with your wrap... (Yep, that's a wraaap ;)
Nights in White Satin
Last night when I got home Moody Blues was playing Nights in White Satin on tv. It was live and I liked to listen the song before I felt asleep. (Actually I listened 3 songs... )
Nights in White Satin - Moody Blues
(words and music by Justin Hayward)
Nights in white satin never reaching the end
Letters I've written never meaning to send
Beauty I'd always missed with these eyes before
Just what the truth is I can't say any more
Cause I love you
Yes I love you
Oh how I love you
Gazing at people some hand in hand
Just what I'm going through they can't understand
Some try to tell me thoughts they cannot defend
Just what you want to be you'll be in the end
And I love you
Yes I love you
Oh how I love you, oh
-Here are Moody Blues links...
Similarities Between Italians and Turks
This flash is about the differences between europeans and Italians but after I watched it I am sure that Italians and Turkish people are so similar that you can change the flags in this flash and name id europeans & turks... It is funny as well, so click here and watch it... Enjoy!
July 21, 2003
Murphy's Laws
At last we finished moving on to a new office, it was rather smooth but of course Murphy's Laws made us remember themselves every now and then... So at the end of monday sitting in the new office I searched for Murphy's Laws...
Murphy's Law: prov. The correct, original Murphy's Law reads: "If there are two or more ways to do something, and one of those ways can result in a catastrophe, then someone will do it." This is a principle of defensive design, cited here because it is usually given in mutant forms less descriptive of the challenges of design for lusers. For example, you don't make a two-pin plug symmetrical and then label it `THIS WAY UP'; if it matters which way it is plugged in, then you make the design asymmetrical.
Murphy's Original Law :If there are two or more ways to do something, and one of those ways can result in a catastrophe, then someone will do it.
Murphy's Law: If anything can go wrong -- it will.
Murphy's First Corollary: Left to themselves, things tend to go from bad to worse.
Murphy's Second Corollary: It is impossible to make anything foolproof because fools are so ingenious.
Quantized Revision of Murphy's Law: Everything goes wrong all at once.
Murphy's Constant : Matter will be damaged in direct proportion to its value.
The Murphy Philosophy: Smile... tomorrow will be worse.
Here you can find the conclusions...
And finally here is murphys-laws.com
Pakize Suda Ersan'ı yazacak Ersan şöhretin dibine vuracak
(Ersan Özer, 14.07.2003, Akşam - Yaşam)
Pakize Suda'nın "Köşe yazarıyım ben köşeeeeeee! Sakkın bulaşmayın bana!" minvalinde yazdığı yazılara sinir olduğum için onun hakkında bir şeyler yazacağım ama (on) dakikalardır, "Peki ben bu kadına nasıl hitap edeceğim yahu?" diye düşünüyorum.
"Pakize Suda" desem "Ben senin şöyle şöyle dediğin zamanları da bilirim Hıncal Uluççç!" türevi bin-senelik-nane-ay-aman-aman-yani kalıbı olacak.
"Pakize" türünden Emin Çölaşan ağzını hiç kullanamam, "İ.Melih" lafı aklımın kıyısından köşesinden geçtiğinde bile panik olup sığınmak için kiriş altı arıyorum. Zamanında "Turgut Nereden Koşuyor" isimli kitabını okuduğum için kendimi hâlâ affetmiş değilim.
Geriye bir tek "Pakize Hanım" kalıyor. Bundan da uzak dursam iyi olur çünkü terbiyeliymişmiş gibi görünen ama bu mişmişlik makyajının altında ağzına geleni söyleyerek taş taş üstünde bırakmayan politik kişilik ceketini de giymek istemiyorum. Onun bu türden yazılarına gerçekten ve de hakikaten gıcık-fitil-ifrit oluyorum. Okuduktan sonra dikilen tüylerimi ıslah etmem epey bir zaman alıyor. Bu düşüncelerimi de bütün dürüstlüğümle dile getirmek istiyorum.
"Pakize Hanım" hitabıyla bunu ne kadar başarabileceğimi bilmiyorum ama başka çarem yok, "Pakize Hanım" diyeceğim. Peki arada "bu hanım" desem olur mu? O da yakışmadı. Anladım. Sadece "Pakize Hanım". Ne sinirsiniz!
Görünen o ki Emin Çölaşan olabilmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Halk Ekmek'i personeliyle birlikte yemem lazım.
Hitap konusuna bu kadar takılmamın sebebi aslında polemik denen naneyi plastiğin plastiği olarak görmemden kaynaklanıyor. Bugüne kadar öyle yazılardan sürü sepet okudum. Malum, belli başlı kalıpları vardır. Hangisinin kullanıldığına bakıp acayip eğlenirim. Dalga geçtiğim bir parkurda sürücü koltuğuna oturunca da haliyle hitap kısmına dahi dakikalarca kafa yordum.
Niyazi Leflef cilası
Şimdi bir de "Tabii ki de yazılarını asla ve katiyyen okumam ama..." kısmı var atlatılması gereken. Allah'tan antrenmanlıyım. Burada iki yöntem kullanıyor. Ya bir arkadaşınız anlatmıştır, öylece haberiniz olmuştur ya da gazetenin sayfalarını çevirirken zaman zaman gözünüze ilişiyordur.
Neyseki üstün bir insan olduğum için yalan söylemem gereksiz. Üstün insanlar herkesi okur. Kimin ne yazdığını takip ederler. Hatta çoğu zaman ana yazıyı beğenmeseler de "mış-muş"ta okuduğu bir şey hoşlarına gittiğinde bunu akıl eden aklı takdir ederler. Üstündürler dedik ya. Üstünlüklerinden sual olunmaz.
Diyeceğim Pakize Hanım'ı elbette okuyorum. (Hanım da olmuyor galiba be. Napıcaz?) O Hürriyet'in Niyazi Leflef cilasıyla pırıl pırıl pırıldattığı kalemli starlardan, ben de Akşam'ın aynı yolda gıdım gıdım da olsa ilerleyen temiz yüzlü çocuğu. Sınıf arkadaşı sayılırız yani. Okuyacağım tabii.
Pakize Hanım onun hakkında bir şeyler yazanlara, 15 gündür Muzaffer Kuşhan'ın zayıflama kampındaymış da o gün nihayet eve dönmüş iştahıyla saldırıyor.
Enteresan bir tavrı var. Gerçekten sinirlendiği için mi cevap veriyor, köşe yazarı dediğin illa ki bu türden itiş kakışlara bulaşır diye mi düşünüyor, adının iyi veya kötü anılmasını kendisinin bile kabullenemediği yazarlığının tescili olarak görüyor da bunu bir başka kılıfla duyurmak mı istiyor yoksa konu sıkıntısı çektiği için sataşmaları imdat çekici: Tehlike anında kırınız olarak mı kullanıyor anlamış değilim.
Çözemedim.
Tek gördüğüm bu yazılarında çok itici, çok kendini ele verici olduğu. Öyle zamanlarda, çok kötü bir benzetme olacak ama böyle düşünüyorum, Hürriyet'in attığı cilanın altındaki yıpranmış kösele görünüyor.
Doymak bilmiyorum
Önce atışma meselesine nasıl baktığına bakalım.
"Hani bazen hakkımda bir yerlerde bir şeyler yazılıyor ya... Bakıyorum için için bir sevinç bende. Cevap verilecek ya... Laf oturtulacak... Haddini bilmeyenlere yardımcı olunacak...O tür yazıları şeyttirirken zevkin doruğundayım adeta. Dikkat ettim, en uzun yazılarım onlar. Doymak bilmiyorum."
Bu paragraf Pakize Hanım'ın "Tartışmacı Yazar" başlıklı yazısından. 21 Haziran'da yayımlandı. Anlaşılan, kavga etmeyi dördüncü öğün olarak görmeye başladığını farkedince kendinle dalga geçmek için kendince yazmış. Kendinle dalga geçebilmek süper bir şey. Hiç de kolay olmadığını bildiğimden ara sıra yapabildiğimde alnımı öpesim geliyor. Fakaaaaat altını dolduramadan, sadece "Kendinle dalga geçebilmek iyi bir meziyettir" hayat bilgisiyle yapıldığında haliyle pek bir yama duruyor pantolonda.
Bunlar tabii ki Ersan'ın beyin kıvrımlarından süzülen kişiselin kişiseli düşünceler. Ancak öyle laflar ediyor ki "yıpranmış kösele" benzetmesini bilimsel doğru haline getiren malzemeler veriyor bize.
Popülerim ben
Mesela 17 Haziran'da Everest Yayınları'nın editörü Osman Akınkay'a geçirmeye çabalarken, "Zorlamayın kendinizi, tanımazsınız. Popüler değil. (....) Bense popüler biriyim. Zaten mesele de bu. Bu memlekette birtakım insanlar kıymetlerinin bilinmemesinin suçlusu olarak popüler kişileri görüp her fırsatta onlara iki laf sokuşturmayı âdet haline getirmişlerdir. Alıştık artık" diyor.
E yuh yani. Popüler kültüre tapan bir adamım. Son zamanlarda Televoleleri izleyemediğim suçluluk bile duyuyorum ama "Ben bir sanatçı olaraktan" tonlamasıyla "Popüler biriyim" dendiği zaman tabii ki de cinlerimi tepemde taşımaya başlıyorum.
Bu "Ben popülerim sen değil" ismin itici hali, bu yukarıdan yukarıdan biz aciz kullara bakma tavrı öylesine irrite edici ki o kimi "mış-muş"ları yazan aklın bunu nasıl göremediğini anlamakta güçlük çekiyorum. Sanırım bunun sorumlusu bu kişiler değil bunları gaza getirenler. Eş-dost denen gayet aldatıcı tayfa.
"Dost acı söyler"deki dostlar o kadar az ki çoğunluğu oluşturanlar şu türden laflarla insanın gözünü bağlayıveriyor: "Eş dost dedi ki, 'Artık görmezden gel bunları, farkında değil misin şöhret isteyen size bulaşıyor.' Ama kapıya gelen de geri çevrilmez ki. Yüzünü kızartıp istediyse yapacaksın elinden geleni. Mesela en son Nihat Genç istemiş. Yazdım işte adını. Helâl ü hoş olsun."
Pakize Hanım 30 Haziran'da yazdı bunu. Tarihlere dikkat ediyor musunuz? Her hafta bir cevabi yazı. Bulaşan olsa muhtemelen artacak ama Allah kahretsin ki popülaritesi şimdilik bu kadarını sağlayabiliyor.
Adam İngiliz yahu
Ancak bunların hepsi sadece "Ay gene birilerine döşenmeye çalışmış bu kadıncağız yaa" diye okunan yazılardı. Bardağı doldurma görevini üstlendiler. Taşırıcı damla 8 Temmuz'da geldi. Bir Pakize Suda Yazısı: "Köşe yazarları ne işe yarar?"
Pakize Hanım bu başyapıtında İngilizler'in Guardian gazetesinde Hugo Young imzasıyla çıkan "What are we for?" başlıklı yazıya takılmış! Ona cevap veriyor. Bir İngiliz'e. Guardian'ın köşe yazarı bir İngiliz'e!
Radikal gazetesi bu yazıyı Türkçeleştirip "Köşe yazarları ne işe yarar?" başlığıyla yayımladı. Pakize Suda da, "Hugo Young Radikal'de yazdığı yazıda..." diye başlayıp yazarın isminin takma olma ihtimalinden, bizden biri olduğundan şüphelendiğinden filan bahsetti ve "Aslında gönlü 'Pakize Suda ne işe yarar?', 'Ayşe Arman gerekli midir?' diye sormak isterdi ama kendini ele vermemek için genelleştirmiş durumu" dedi.
Bu neeeee? Ne buuuuu? Neeeeeeee?
Bir şey diyemeyeceğim artık. Ben susayım gözlerim konuşsun. En azından terbiyemi bozmamış olurum.
Aptallıktan faşizme
(Yıldırım Türker 21/07/2003 Radikal )
Adorno, geleceğe güvenen tuzukuru burjuva diye andığı Flaubert için,
"Aptallığı fazla küçük görmüştü" diyor.
Aptallığın gücünü hafife almak, gün gelip anlaşılmayı bekleyen küskün sanatçı ya da determinizmin şefkatli kollarında yumruk sıkan sosyalist örneğinde görülebileceği gibi neredeyse dindar bir körlüğün sonucudur. Aptallık serpilir, yayılır, giderek vasatın sularında kök salar.
İşgalcidir, yasakçıdır, kendini meşrulaştırırken dışındakini sürgüne yollamaya can atar. Aziz Nesin'in yıllar önce keşfedip deli cesaretiyle dile getirmiş olduğu, bu toplumun geleneğine kazılı bir aptallık iktidarının ses geçirmeyen duvarları karşısında atılan son çığlıktı.
İyimser bir yüzdeyle nüfus projeksiyonunu çıkardığı aptallık, şimdi, ölmeden birkaç yıl önce onu yakmaya çalışanları yakılabilecek olanlarla barıştırma çabasında kendini gösteriyor. Burada herkesin gün gelip karşısındakini yakabileceği ya da onun tarafından yakılabileceği gerçeğinde bütün nüfusu buluşturmak dışında bir amaç saptayabilmek mümkün değil. Münferit. Yani kayda düşülmesi gerekmeyen. Unutulması, hatırlatıldığında 'Provokasyon!' diye çığlık atılması gereken. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan, ancak unutmakla tesis edilebilecek bir barış anlayışı.
Birlik ve beraberlik ülküsü.
Vasatın hegemonyası altında kavgasız dövüşsüz buluşma noktaları. Burada aptallığın, demokratlık ve barışseverlik kisvesi altında 'arabulucu' olarak dilimizi hizaya getirmeye çalıştığını görüyoruz.
Alaturka caz
Geçen gün, Hakkı Devrim'e konuk olan Mehmet Ağar, en babayani tavrıyla Kolaturka reklamının yaratıcılarından, 'ikisi de muhteşem' diye söz ediyor, onların dehası karşısında coşkuyla hayranlığını dile getiriyordu: "E onlara da bu yakışır."
Vasat sözün üreticilerinin deha olarak anıldığı; zekânın en büyük kitleyi çekebilecek, en çok kabul bulacak cezbe; vasatın kınından çekilmiş kılıç sanıldığı noktadan söz edelim isterim. Söz konusu reklamın, çıktığı günden itibaren, basının da dolduruşuyla milli bir kalkınma hamlesi olmakla kalmayıp dünyaya sunulan parlak bir ideoloji önerisi olarak algılanması karşısında faşizmle buluşan aptallıktan konuşalım. Bu reklam kampanyasını, eğlenceli, çok komik, müthiş yaratıcı, uğruna çok emek ve para sarf edilmiş, merak uyandırıcı ve benzeri sıfatlarla anan heyecanlı bir nüfus karşısındayız. Öyle ki reklamın yaratıcıları karşımıza çıkarılmış, reklamın reklamını yapmaya teşvik ediliyor. Genç reklamcı, vasatı tam gözünden vurma konusundaki saptanmış isabetinin şişirdiği egosuyla kendini giderek aykırı bir yaratıcı, neredeyse lanetli bir şair gestusu ve diliyle sunmaya başladı bile. Böylesi, elbette gün gelir, bir malı satma konusundaki becerisiyle, dünyayı açıklama konusundaki malzemesini birbirine karıştırmaya başlar. Mutlaklaşmış aptallığın coşkusu, onun sadece bir ürünün satışını hızlandıran uzman olarak anılmasıyla yetinmeyecektir. Son 20 yılda bin bir erozyon ve yangınla yaratılmış mutlak aptallık zemininde 'dâhi' olan, 'yaratıcı' olan, 'sanatçı' olan, odur. Vasatın yanılmak bilmez sesi olduğu için 'aykırılık' payesini de talep eder. Bu aykırılık, 'her dem muhalif olma'dan bir şıklık yaratmış,
'her konuma eşit mesafede' duran hakem Türk aydınlarının ödüllendirildiği payedir. Onlar da vasatın cazibesinden hiç zorluk çekmeden, hiç canları acımadan yararlanan tuzukurulardır.
Kendilerini hiç yormazlar.
Hayatın çiklet çiğnercesine kolay anlaşılabildiği; farklı olanın algı dışına sürgün edildiği o serin eşik altında itibarlarının tadını çıkarırlar.
Aptallığın kol gezdiği bu topraklarda kamu önüne atılan her ürün, kendi yükünü taşımak, kendini tarif etmekten acizdir. Romancılar romanlarını, besteciler bestelerini, reklamcılar reklamlarını anlatır durur. Sonuçta her 'başarılı' şey, ille de bir buluş olarak tescillenmek zorundadır. Aptallık, her an yepyeni bir buluşla karşılaşmış da çok şaşırmış gibi yapmaya bayılır. Dolayısıyla kullanım kılavuzu ister. Bunu çok iyi bilen
vasat mühendisleri ortaya sundukları ürünü kullanışlı klişeler, kimi barlardaki 'tema geceleri' gibi üstbaşlıklar eşliğinde paketler. Kolaturka kampanyasını açıklamak zorunda kalan kahraman reklamcı, 'pozitif milliyetçilik' tanımlamasını ortaya atıverir. 'Klişelerden eğlenebileceğiniz bir kolaj yaptım' diyemediği, dürüstlükle yaratabileceği ilüzyona güvenmediği için -ki bu da onun vasat hakkındaki geniş deneyiminin kanıtıdır- orta yere çok tehlikeli bir adlandırma bırakıverir.
Bu dünya tasvirinde, her şeyin olduğu gibi milliyetçiliğin de bir pozitif bir de negatifi vardır. Bu, 'İfrat ve tefritten kaçının', 'Her şeyin kararı...' türü şehir atasözlerinin yakaladığı vasat çizgisinden başka bir şey değildir. Nasılsa oltasını attığı, milliyetçiliğin cirit attığı sulardır. MHP'nin çöküşüyle birlikte, temsil ettiği faşizan milliyetçilik şehirli bir kimliğe bürünme sancılarıyla yükselişe geçmiştir. Dolayısıyla bu tamlama da insanın aklına pis bıyıklı kafa tokuşturan İç Anadoluluları getirmemektedir.
Gönül insanları
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma konusunda zamanlama katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen her görüşün son kertede saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır. Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı değildir.
O 'gerçek, insani milliyetçiler' o menfaatlerin tehlikede olduğunu sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epeyi güçtür. Milliyetçiliğin pozitif olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar bir yenilgi sonrası ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır. Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır serpilip devleşmiş aptallığın sözcüleri olarak ister 'tescilli putkırıcı' ister mazbut demokrat olsunlar, Mehmet Ağar'la buluştukları noktada derin bir soluk alıp güvencede olmanın tadını çıkarırlar.
Bu, memleketini çok seven, ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının ülkesinde bir anda bir sevinç patlamasına yol açan taklit kola kampanyası, öncelikle Türk'ü 'pozitif' bir marka olarak pazarlama fikriyle gönüllerimizde taht kuruyor. O 'iki muhteşem adam', bütün varoluş ve duruş biçimlerinin üstünde, 'hepsine aynı mesafede' birlik ve beraberlik sıvasını karıyor. Aklıselim ve itidal sözcüsü politikacı ve yazarların ömürlerini uğruna tükettikleri hedefi gözünden vuruyorlar. Aptallığın çoktan yiyip bitirmiş olduğu mizah duygusunun boşluğunda, yengeye selam söyleyen, ısrarcı, çocuk ruhlu mutant
Amerikalı karşısında kahkahalarla gülüyoruz. Türklük virüsü karşısında çaresiz kalan Amerikalı metaforunun ardında uzun uzun deşilecek bir derinlik yok aslında. Her şey, 'Âdeti var, âdetimize benzemez' kadar. Kola tüketicisi Türk nüfusu, yeniden Türkleşmeye çağrılıyor.
Yine sahte bir dünya dekoru önünde Türk'e hazırlanmış Türklük
sevinci. Pozitif milliyetçilik.
Ama Mehmet Ağar, kampanyanın bilahare karşımıza çıkaracağı töre cinayeti benzeri karanlık Türklük halleri üstüne geliştirilmiş bir fantezi kendisine aktarıldığında yüzündeki gülüş hafif solarak mırıldanıyordu, "Keşke sadece iyi şeyleri yansıtsak".
July 16, 2003
Watch This
You know table tennis tournaments might be really entertaing but this is one of the greatest matches I watched. And you can also see the creativity... Should be watched. (Thanks to felix for the links he send these days ;)
July 15, 2003
Brief History of America
Michael Moore's Oscar winner documentary Bowling For Columbine had some clips & interviews in the film. One of them was a cartoon about the history of America that was created by the South Park team. Here you can find: A Brief History of America & More Clips
Back Home (From School)

Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Uzun yıllar önceydi... Lise yılları... Sınıfın en fırlama tiplerinden biriyle oturuyordum... Aylardan Nisan, havalar ısınmaya başlamış, hani yavaş yavaş okulu kırma mevsimi gelmiş... Sıra arkadaşım "Baksana, sinemada ne oynuyor?" diye sormuştu da "Ağustos’ta Rapsodi" cevabını vermiştim... Aldığım cevap fıkra gibiydi: "Ağustos'ta değil, bu hafta ne oynuyor sen onu söyle!"
"Temmuz’da"ya giderken bu anı geldi aklıma... Aylardan temmuz, oynayan film temmuz ayında geçen beş günlük bir yol filmi: “Temmuz’da”. Esas kız desen ismi Temmuz... Film 6 Temmuz'da başlıyor, sadece üç beş günle kaçırmışım çok daha dakik bir film izleme tecrübesini. Yılı fark etmez, aylardan Temmuz, sıcak mı sıcak.
Öğretmen Daniel’le başlıyor film, Koş Lola Koş’un (Run Lola Run) dalgın esas oğlanı bu sefer Daniel isminde stajyer bir öğretmeni canlandırıyor. Daha sonra filmde başka bir karakterin de söyleyeceği gibi “hiç de öğretmen tipi yok” Zaten tanıdığımızda yaz tatilinden önceki son dersteyiz, üç beş dakika sonra da zil çalacak, öğrenciler de kurtulacak, o da, biz de…
Eve giderken ezik stajyer öğretmen Daniel, her gün önünden geçtiği gümüş tezgahının sahibi Temmuz güzeli Juli ile tanışır… Asıl tanışan kızdır aslında, gözüne kestireli de çok olmuştur esas oğlanı, kolay değil, esas kız rolünü kapalı olmuş bayağı, biraz zorla da olsa satıverir gümüş bir yüzüğü, üzerinde güneş vardır ve gelip bulacaktır bu yüzüğün sahibini üzerinde güneş taşıyan bir kız, “o” kız.
Herşey yolunda gitse film film olmaz, evdeki hesap çarşıya uysa seyrettiğimiz bir kısa metraj olurdu. Aynı akşam bir partide “inanıyorum ben bu yüzüğe” sloganıyla gözlerini dört açan öğretmen Daniel kurnaz Juli üzerine güneşli cicilerini geçirip parti ortamına akamadan başka bir güzele tutulur, şartlar tamamdır, üzerinde güneş tamam, güzelliği yerinde, arz-ı endam şahane, ertesi gün de İstanbul’a uçuverecek bir dilber… İşte film filme benzemeye başladı…
Tanışalı on iki saati bulmadan uçuverir kanatsız Türk “Melek”i Daniel’in ellerinden, tek bilinen bir kaç gün sonra, saat tam 12’de Ortaköy’de olunacağı. Eh elde avuçta bir külüstür otomobil, ver elini Hamburg – İstanbul. Yolda bir de otostopçu alıverir esas oğlan, kaderine küsmüş, kendini batıl inançlara bırakmış terk-i diyar eden bir temmuz güzeli; bizim işportacı Juli… İşte artık film tam bir film oldu.
Buradan sonra film makaralarca akar da akar, bir yol hikayesinde başa gelecek herşey gelir başa, kolay değil savaşın sürdüğü bir Yugoslavya’nın da içinde olduğu bir doğu Avrupa’da binbir macera bir İstanbul yolculuğu… Üstüne üstlük bir çok tersliğin üzerine bir de gurbetçi İsa dahil olur hikayeye kocaman bir mercedes’i ve kocaman Mercedes’in kocaman bagajında bir ceset, biraz da temmuz sıcağı…
Fatih Akın’ın bir çok festivalde bir çok ödüle layık görülen Temmuz’da’sı uzunca bir bekleyişin ardından üç yıl sonra (ama hiç değilse doğru ayda) yurdumuzda. Başarılı bir esas oğlan Moritz Bleibtreu, her hali ve tavrı ile aşık olunası bir temmuz güzeli Christiane Paul, yurdumuzda maalesef pek tanınmayan Mehmet Kurtuluş ve İdil Fırat, Temmuz’da karşımıza çıkıp, sıcakları unutturuyorlar bize. Mutlaka gidilesi, görülesi, müzikleri albüm olarak beklenesi bir Temmuz filminde hep birlikte bir Hamburg – İstanbul yolculuğuna çıkartıyorlar seyirciyi, biraz özendirerek, biraz eğlendirerek ama film boyunca gülümseterek.
July 13, 2003
Temmuzda - Im Juli - In July
Today as lazing on a sunday afternoon I watched 3 movies. First one was Spider-Man (that i don't need to mention here :) But the second one should be mentioned. It was one of the best films I watched lately. "Im Juli" is its original name. It is a German film. (The director Fatih Akin is Turkish living in Germany; there are germans and turkish actors/actresses in the cast.
Moritz Bleibtreu can be remembered with his role in Run Lola Run; he is great in "Im Juli". And Christiane Paul acts as "Juli" and she is really (really) pretty. Though Im Juli released in 2001 (and is a film of a Turkish director) it coul released in Turkey this week... So, if you're in Germany you might have already watched it. If not; by any chance you come across; watch it!
"In July" won lots of prizes in international film festivals and is a story of a guy (Moritz Bleibtreu) travelling from Hamburg-Germany to Istanbul-Turkey in order to meet the girl he liked.
Here is the official web site (in Turkish) and you can find lots of reviews here in Rottentomatoes.com. Daniel's wild odyssey is shared by Juli (the stunning Christiane Paul), a young woman hungry for life who predicts Daniel will soon find his one true love. But until then, the two must conquer Europe, by truck, car, bus, boat and foot and find out on the way that the laws of physics don't always apply. -- © 2001 Film Philos
July 11, 2003
St. Anger
Saint Anger `round my neck
Saint Anger `round my neck
He never gets respect
Saint Anger `round my neck
You flush it out, you flush it out
Saint Anger `round my neck
You flush it out, you flush it out
He never gets respect
Fuck it all and no regrets
I hit the lights on these dark sets
I need a voice to let myself
To let myself go free
Fuck it all and fuckin' no regrets
I hit the lights on these dark sets
Medallion noose, I hang myself
Saint Anger `round my neck
I feel my world shake
Like an earthquake
It's hard to see clear
Is it me? Is it fear?
I'm madly in anger with you
And I want my anger to be healthy
And I want my anger just for me
And I need my anger not to control
And I want my anger to be me
And I need to set my anger free
Set it free!
July 10, 2003
Subjects Contest No:1
About a fortnight ago I had posted some interesting subjects from my hotmail inbox. Just after that Morgaine posted a comment; a little text that was made up of the subjects that I had posted. So I decided to start a little contest; that might be fun. Every two weeks or so I will be posting 10-15 sentences that I choose from my inbox... All you have to do is place these subject sentences in order to form a meaningful piece of text. If, there really is an interest I might even find some surprises for the winners... Why not... :) So here is the subjects for the first... (Oh; and you may use up to 3 words extra - or delete up to 3 words...Please notify if you do so) You can post your text as a comment or send an e-mail to me: fikirbaz@fikirbaz.com)
-you told her?
-John sent this to me
-Introduce me please
-How are you?
-I like that
-Whatever works better
-I did it
-I want to see you again
-How do you turn it on?
-Don't pass up this one
-Hard times ahead!
-You forgot to answer
-The solution is easy
-We got to meet again
-Will it work out?
-Why don’t you like me?
T-Six-ten
After my cell phones tragic drowning, now I have a new toy. T-Six-ten. It is one of the newest phones of Sony Ericsson; it has a built-in camera and in their web site they have montly competitions that you submit your photos and they publish. (I dunno how they know tjat a particular photo is shot by a T610) Anyway I am so far satisfied with my new phone. As a guy working in Mobile Communications sector and someone using mobile applications in everyday life T610 is cool... You can check its web site or read some reviews...
July 08, 2003
Herşey Koca Bir Yalanmış (gibi)
Bir süre önce burada yayınlanan "Uzaktan konuşmak kolay..."a bir kaç adet yorum yazıldı, hepsi de defalarca okundu; en son yazılan yorum'u yazanından izin almamış olsam da (sonuçta yorum olarak yazıp koymuş malum ;) Yorumlar kısmından çıkartıp daha çok okunacağını düşündüğümden buraya koyuveriyorum... Buyrunuz:
(Pike; 05.07.2003, 14.19)
Çok sevdiğim birşeyi ellerimden kayarken gördüm, adım adım izledim. İzin verdim, ellerimden kayıp gitmesine…İçim acıyarak. Sevdiğim şeyin ne olduğunu bilmiyordum, bilmiyorum. Ben de yavaş yavaş ondan gitmeye başladım, azar azar…Gözlerimi kapattım, hiç acı çekmiyorum’u oynadım, bir yandan geceleri yastığıma gözyaşlarımı bırakarak. Her bir damlada biraz daha gitti benden. Ama hiç tam gitmedi, gidemedi. Tam gittiğini sandığımda, tam onu hiç düşünmediğime kendimi inandırdığımda, bir yerlerimden, güçlü birşeyler dışarı çıkıp kendimi kandırdığımı söyledi bana...
O güçlü şeyden nefret ettim. Bedenimi parçalara bölmek istedim. O içimdeki güçlü şeyi çıkartıp, salt ben olarak tekrar birleşmek istedim. İzin vermiyor ama… İçimi kemiriyor.Hergün biraz daha bitiriyor beni.Madem öyle içimdeki o şeyle(herneyse) onunla barışık yaşayayım. Barışınca daha da güçleniyor. “kaçma-kovalamaca” oynuyoruz yeniden. “son” yok mudur? Mesela çok sevdiğim bir film bittiğinde THE END yazısını görmek kadar kolay olsa herşey. Mesela ağzımdan b-i-t-t-i harfleri çıktığında bitiverse bir anda. Bu işin sihirli sözcükleri olsa. Ruhumdan, içimden çıkıp gitse o güçlü şey, ya da her ne ise… Uzaklaşsa benden. Biraz kendimle kalabilsem. Gizmolara benziyor. Suya değdiği anda çoğalan şirin-çirkin yaratıklar gibi…Biraz ilgilensen büyüyerek çoğalıyor. Engel olamıyorsun. Karşılaşılan zorluklardan sonra hep o güçlü şeye geri dönmek niye?Nedir beni alıkoyan evrenin güzelliklerinden? Nedir bana görmek istediğim şeyleri göstermeyen? Görmeye çalıştığımda bedenime, ruhuma saldığı acı tohumlarıyla beni dizginleyen, kendisine hapseden. Bırak çıkayım… Sonsuza dek süren bir hapislik mi olacak bu. Kendimdesin, kendi içimdesin, kendimden kaçamıyorum.Kaçsam, saklansam bir yerlere, yine beni buluyorsun. Hiç olmak istiyorum. Senden sıyrılıp, bir hiç olmak ve yeniden doğmak…Bunun için kendime izin verebilsem… Kemirilmeden olmuyor mu? Ne ve kim olduğumu, etrafımdakilerin, ne ve kim olduklarını ve ilişkilerimizin neye benzediğini bilmiyorum. Ve hiçbir şeyi adlandıramıyorum artık. Anlatırken, anlatamıyorum. Birşeyler hep eksik veya yarım kalıyor.Anlatmakta istemiyorum, üzerlerine konuşmak da… Herşey Koca Bir Yalanmış gibi geliyor. Kandırılmış hissediyorum kendimi, evren tarafından… Kurtarılacak somut birşey yok. Soyutluklar dünyasında, kendimden fersah fersah uzakta ve bir o kadar da taa dibimde yaşayıp gidiyorum…Sürünüyorum. Nefes alıp versem de, sanki ölüymüşüm gibi geliyor. Çok derinlerde bir yerlerde kıpırtı duysam da canlanmıyor… Bir büyük karıncanın, kendisinin 10 katı bir yaprağı taşımaya çalışması gibi… Yaprağın bir sağından, bir solundan girmeye çalışıyorum ama girsem de o yaprağı taşıyacak güzüm hiç olmuyor. Bunun için bir perinin sihirli değneği gerekli belki…Ya da bir büyü… Bir adet kurbağa bacağı havanda dövülür. İçine biraz ısırgan otu, biraz meyan kökü, bir adet lemur kulağı, bir tutam eğrelti out, bir adet koyun gözü… Kazanda güzelce kaynatılır ve içilir. Bir de bakmışsın herşey tozpembe oluvermiş. 7 yaşındaki halin gibi bakıyorsun mesela herşeye…Gözlerin hiç açılmamış gibi, hiç yaşamamış gibi ama bilgece… ama o kadar da korkusuz. Yeniden balıklama atlayabilecek kadar cesur…
July 07, 2003
Vw in Mirror Project
I submitted two photos to the mirror project while I was on holiday. Both of them are vw bettle related and here they are:
First one is the back of a foglight (of a vw) This bettle is called Vecihi and owned by a friend of mine.
Second one is a hubcap of a vw tyre. This bettle is called Helga...
Back Home (Or Home, Sweet Home!)
So... I am back in the city... (Back in big city; hot big city; big big hot city; hell city big hot etc...) Yep, I am back in Istanbul; it's been really long since I went on a holiday for 9-10 days and it was enough... (May be more than enough) So I missed work; my home; my bed and my pillow... (Last night I realized that I really missed my pillow) And after an holiday that you spend most of the nights in a Vw Type 2 Westfalia Camper Bus; you miss your bed... That's just normal... :) Anyway...
Worst thing about the holiday was I accidentally learned that my cell phone couldn't swim... It was a bitter experience (I don't recommend to anybody) The best thing about the holiday was... Well lots of things... It was really fun; I saw lots of friends from vosvos@yahoogroups.com I spent most of the holiday with my westy; the sea and the sun was great...
Anyway.. I am back... And here is the funniest thing of my first day at work
Basbas turizmin çiçek yolcuları
(Esin Yavuz Atalay - Akşam Gazetesi 06.07.2003)
En genci 1979 model VolksWagen minibüsler alınıyor, oto tamirhanelerinde elden geçiyor, döşeniyor. Yatak, buzdolabı, ocak, lavabo, portatif masa ve sandalyeler, kartuşlu tuvalet ekleniyor. Üç kişinin rahatça yaşayacağı bir karavana dönüştürülüyor. Vosvosçular, yarattıkları bu karavana "Busbus" diyor. Sonra ver elini yollar!
Renkleri, sempatik dizaynları ve her şeyden önemlisi temsil ettikleri yaşam biçimi nedeniyle tercih edilen Busbus'lar, evini gerçek bir kaplumbağa gibi sırtında taşımak isteyenler için ideal. Üretildikleri ilk yıllarda minibüs, ambulans, itfaiye, dağıtım, tamir ve hobi aracı olarak kullanılan bus'lar daha sonraki yıllarda kamp aracı olarak dizayn edilip piyasaya sürülmüş. Son günlerde Vosvosların temsil ettiği yaşam biçimini benimseyen out-door'cuların özel merakı haline gelen bus'lara sahip olmak o kadar da kolay değil. Hele bir de temizini bulmak istiyorsanız epey uğraşmanız gerekiyor. Zira uzun süren araştırmalar sonunda bulunan bus'lar, yine uzun süren onarımlar gerektiriyor. Ama sonunda bütün uğraşlara değiyor. Sıkı bir onarımdan geçmiş olan bus, sağladığı olanaklarla seyyah olup hiçbir yere bağlı kalmadan özgürce dolaşmanızı sağlıyor. Her Busbus'ın bir adı var: Abbas, Sıdıka, Kibrit, Helga, Hafız, Vecihi, Nurettin, Şerafettin, Gaffar, Kızım, Düldül, Uçan Teneke... Busbus sahibi Özgür Poyrazoğlu ve Erol Pir'le konuştuk
VW Bus 'ı tercih etme nedenleriniz?
- Özgür: Vosvos minibüsleri değil, Vosvoslar'ı tercih etmemin sebepleri var. Bu, kişinin yaşam felsefesine, Vosvoslar'ın temsil ettiği şeylere ve bunlarla özdeşleşmeye bağlı bir şey. Zaman zaman internetteki yazışma grubumuzda bu tip listeler yapıyoruz. Nedenler üç basamaklı sayılara kadar ulaşabiliyor.
- Erol: Aslında bu sorunun cevabı çok klasik. Küçüklüğümden Vosvoslar'a bir sempatim vardı. Amcamın Vosvos'una bindiğimde inanılmaz bir mutluluk duyardım. Seneler sonra ilk kullandığım otomobil amcamın o Vosvos' uydu. Bu sevda böyle başladı...
Avantajları, zorlukları neler?
- Özgür: Çok objektif bir cevap olmayacak muhakkak ki ama ilk anda aklıma gelen bir zorluğu yok. Avantaj olarak yine çok şey saymak mümkün. Sonuçta benim Bus'ım bir "camper van" minik bir karavan diyebiliriz. Sırtınızda ufak bir evle dolaşmanın ne tür avantajları varsa, hepsine sahibiz yani.
- Erol: Bus'ların avantajları arasında evini sırtında taşıyor olmak geliyor herhalde. Vosvos'çular çevrecidir, bilinçlidir, entelektüeldir, duyarlıdır. Dezavantaj diyemeyiz ama bunlar da trafikte diğerlerinden daha fazla dikkat ve özveri getiriyor.
Sefaköy hurdalığında
Masraflı bir uğraş mı?
- Özgür: Masraf anlayışı kişiden kişiye göre değişebilir ama benzinle yürüyen hobi ve uğraşlar arasında bana kalırsa masraflı denebilecek bir yerde değil. Çünkü yaradılışının özünde ekonomik oluşu yatıyor.
- Erol: Hem evet hem hayır. Bakımlar periyodik yapıldığı takdirde yerli bir otomobilden daha fazla bir harcaması yok. Ama Bus'ı en baştan yaptırmaksa düşünceniz işte o zaman sağlam bir rakamdan söz edilebilir.
Benzin masrafı diğer karavanlara kıyasla nasıl?
- Özgür: Uzun yolda 100 km'de yaklaşık 11 litre benzin yakıyor benim minibüsüm. Motor rektifiye edildiğinde bu miktar biraz daha azalacaktır ama unutmamak gerekir ki bu araçların en genci bile çeyrek yüzyılı devirmiş durumda.
- Erol: Sanıldığının aksine Bus'lar süper ekonomik değiller. Çeşitli motor segmetleri (1200 cc.'den 2 bin cc'ye kadar) vardır ve dolayısıyla değişir. Fakat açıkça söylemek gerekirse oranlar Kuş serileri ile kafa kafaya.
Yedek parça problemi yaşıyor musunuz?
- Özgür: Hayır, hiçbir şekilde yaşamıyorum üstelik yedek parçası da piyasadaki bütün yeni araçlarınkine nazaran çok daha ucuz.
- Erol: Bus'larda 2 bin cc motorlular haricinde parça sıkıntısı yaşamıyoruz. Yeni parça tedarik edebilme şansımızın olmasının yanı sıra Sefaköy Hurdalığı bizim uğrak yerimiz. Aradığımız her türlü parçayı burada bulabiliyoruz.
Kışın otoparkta
Şu anda İstanbul'da yaklaşık kaç Bus sahibi var?
- Özgür: Tahminim 30'dan az olmadığı. Tabii ki köfteciler ve meraklısı olmayanlar hariç.
- Erol: Şu an İstanbul'da hayatını karavan olarak devam ettiren yaklaşık 30-35 adet Bus var. Onlarca dürümcü Bus'ı da gözardı etmemeliyiz sanırım. Allah'tan bu ara dürümcüler eski Mack kamyonları dürümcüye dönüştürüp bizim bus'ları azad ettiler.
Uzun mesafeli seyahatlerde problem oluyor mu?
- Özgür: Aksine çok rahat ve keyifli oluyor. Düşünsenize buzdolabınızda soğuk içecekleriniz, yorulduğunuzda uzanabileceğiniz bir çek-yatınız var. Yolcular da bir otomobildekinin aksine bacaklarını istedikleri yöne istedikleri kadar uzatabiliyorlar.
- Erol: Kesinlikle hayır. Eğer Bus'ınız bakımlı ise onunla uzun yol çok keyifli ve bir o kadar da kısa. Sürüş pozisyonu itibari ile hem çok rahat hem de güvenli.
Kışın kullanımı zor oluyor mu?
- Özgür: Kışın, bahar ve yaza göre çok daha az kullanılıyor. Hatta aramızdan birçok kişi kışın minibüsünü kapalı otoparka kaldırıp yazı iple çekiyor.
- Erol: Vosvos'lar ideal bir kış aracıdır. Zaten varoluş sebebleri eski Sovyetler'in çetin kış şartlarına ayak uydurabilmeleridir.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaça alabilirsiniz
Bus fiyatları 2 milyardan 22 milyar liraya kadar değişebiliyor. Ancak ortalama bir karavan sahibi olmak için 6-7 milyar lira yeterli. İsteğe göre modifiye edildiğinde ise fiyatlar yükseliyor. Aynen ev dekorasyonunda olduğu gibi bu biraz da sizin minibüsünüzün içinde ne olmasını istediğinize bağlı.
--------------------------------------------------------------------------------
Ünlü Bus ustaları
- Maslak Oto Sanayi' nde Yılmaz Öztürk
- Çağlayan' da Kadir Usta
- Göztepe' de Nasır Usta
- Bostancı Sanayi Sitesi'nden Musa Usta.
--------------------------------------------------------------------------------
Nereden alabilirsiniz
Genellikle kıyıda köşede bulunuyor. Belli bir piyasası yok. Kamp ve hobi amaçlı kullanılmaya başladığından beri daha çok aranır oldular. Bulmak için aramak gerekiyor. Satıldıkları belli yerler, bayileri yok.
Geleneksel şenlikler
Vosvos'çular ve Bus'çılar, birbirleriyle vakit geçirmekten çok büyük haz alıyorlar. Dolayısı ile her fırsatta piknik, kamp programları yapılıyor. Bunların arasında Ordu Şenliği, Çaltıdere Şenliği ve En Cicimiz Şenliği gelenekselleşmiş olanlar.
Ordu Şenliği : Büyük özverilerle senelerdir yapılan yayla şenliği. Sponsor ihtiyacı var. Her yıl yüzlerce Vosvos ve Bus'a ev sahipliği yapıyor.
Çaltıdere Şenliği: (İzmir-Aliağa) Ordu şenliği ile çakışmayan ama hemen hemen birbirini takip eden zamanlarda gerçekleşen bir vosvos.net klasiği.
En Cicimiz Şenliği: Volkswagen Kaplumbağa Otomobil Derneği'nin her yıl düzenlediği her kategoride Vosvos ve Bus'ın beğeniye sunulup ödüllendirildiği bir etkinlik.
***
Yazının orijinal halini görmek için TIKLAYIN...
July 03, 2003
Just A "Hi" From A Guy On Holiday
