December 27, 2003


Things To Do...

It's been a while since I worked with the internal stuff of fikirbaz.com... Listening & Reading lists on the righthand are really old and un-updated...
I guess tomorrow I will work on them; (and recommendations welcome, I need a solution to update them easily and I am too lazy to work out a db or tool or something like that) (But who knows... :)

I also have to update the detail pages such as archives, category pages etc. (Hmm... Lots of work) Anyway, it is enough for today I guess I should go home now, I am tired. (I slept in the office last night)

In three days time it is fikirbaz.com's birthday. So a birthday and a new year to celebrate together...





Bang, Bang (My Baby Shot Me)

(by Nancy Sinatra )

Bang bang you shot me down
Bang bang I hit the ground
Bang bang that awful sound
Bang bang my baby shot me down

I was five and you were six
We rose on horses made of sticks
I wore black you wore white
You would always win the fight

Bang bang you shot me down
Bang bang I hit the ground
Bang bang that awful sound
Bang bang my baby shot me down

Seasons came and changed the time
I grew up I called you mine
You would always laugh and say
Remember when we used to play


Bang bang you shot me down
Bang bang I hit the ground
Bang bang that awful sound
Bang bang my baby shot me down

Music played and people sang
Just for me the church bells rang
After echoes from a gun
We both vowed that we'd be one
Now he's gone I don't know why
Sometimes I cry
You didn't say good bye
You didn't take the time to lie

Bang bang you shot me down
Bang bang I hit the ground
Bang bang that awful sound
Bang bang my baby shot me down




iPod

Just a couple of days ago I bought a usb memory & mp3 player. I was thinking of buying one for quite a long time; at last I saw a 256mb one I decided not to thing too much. As it is small enought to carry on the go I got it and as soon as uploading some of my favourite songs I started to carry it with me.

Friday afternoon a FedEx delivery guy came to my office with a huge box, made me sign the papers and left it... (I was so sure that I was not expecting anything fron anywhere) I opened the box and there was 3 - 4 pieces of gift wrapped in red papers... And it was an iPOD... (Big big surprise) Not only a 20GB iPod with a dock, universal adapters kit, headphones, wired remote and a JBL Creature Speakers... Exciting...

ipod.jpg

It took me a while to install iTunes and all the stuff and at the very moment I am in the office listening Lenny Kravitz - American Woman with a great subwoofer effect.. ;) I guess I will be telling more about my iPod experience really soon...

- Apple's iPod site
- Cool iPod Accesorries
- Turkish iPod site
- JBL Creature





Bavulları Hep Toplu Durmalı Insanın...

(Can Dündar)

Bavulları hep toplu durmali insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
Ihanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı ...
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasinin değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlılklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek basina dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır...
Işte o yüzden alışmalı yalnızlığa...


Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan, yalnızlığa yücelten paragraflar aşmalı evin en görünür duvarlarına...
“Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz”
Dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli,
“Belkide hiç olmayacak...” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı...
Susmanin utancı öldürür...
O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı...
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...



December 24, 2003


On Hiatus

...Just for a couple of days... I guess I need some time to think, get motivated, free my mind, realize, relax... Anyway... See you really soon ;)




December 23, 2003


Anılardan Damlalar (Gocce Di Memoria)

(Giorgia - A.Guerra) (Soundtrack - La Finestra Di Fronte/Karşı Pencere)

Bu yeni gözyaşları
Anılardan düşen damlalar
Silinmesi imkansız bir hikayenin
Prçalarıyız.

Boş odalarda arayacaksın beni
Defalarca
Tutamıyorum ellerimle
Bana ait olanı
Paha biçilmez yokluğunu
Biz ayrılamayız
Biz öylesine benzer ve kırılganız
Ve öylesine uzağız ki birbirimizden

İçimde hissederek soğuğu
Sana koşuyorum
Kaderimiz aynı seninle
Ve bizi değiştirecek
Yalnızca bir işaret bekliyoruz
Bir gelecek ve bir sonsuzluk
Söyle bana şimdi
Ne yapmalıyım ulaşmak için sana
Sana kavuşmak için ne yapmalıyım

Geri gelmeyecek bir geçmişten
Düşen damlalarız biz
Zaman ihanet etti bize
Artık dönüşü yok
Seni anlatacağım herkese
Sahip olamadıklarımızı yaratacağım senin için
Düşen yağmur damlaları gibi
Verilen sözler de aktı gitti
Kelimeler yorgun
Ama biliyorum beni dinleyeceğini
Başka bir yolculuğu, bir kaderi, bir gerçeği bekleyelim
Ve söyle bana şimdi
Ne yapmalıyım sana ulaşmak için sana...




December 17, 2003


Facing Windows / La Finestra Di Fronte / Karşı Pencere

La Finestra Di Fronte is a Ferzan Ozpetek film, a Turkish director living in Italia. I watched the film at the weekend and I still whistle the main score... Giovanna Mezzogiorno (about whom I posted here before) acts in the film and I do think that she is a great actress. (Not only beautiful but also talented... ;)

Anyway, the film won lots of prizes in Italy and at international festivals such as Karlovy Vary. (So Ozpetek is one of the most successful Turkish directors) Music of the film has the signature of Andrea Guerra. Main song is called Gocce di Memoria, sung by Giorgia. (Thats the song I whistle... Tho I ordered the soundtrack, I downloaded the song before the order was delivered)

You can visit the films official web site in turkish or in italian. (I am still looking for an english version...) In the site please do visit the gallery link as there are great still photographs published from the film. (I decided to put one here but couldn't decide which one to choose) (Well I just decided that I'll make a single image with three photos and put a thumbnail here; so if you see an image click on it to see it larger... ;)




December 16, 2003


Nutella

nutella.jpgI always thougt that Nutella was german... In fact it is italian!

In 1949, Ferrero made a "supercrema gianduja" which was spreadable as well as inexpensive. This product became so popular that Italian food stores started a service called "The Smearing". Children could go to their local food store with a slice of bread for a "smear" of "supercrema gianduja". In 1964 supercrema gianduja was renamed "Nutella" (its origin being the word "nut"), and began to be marketed outside Italy!

The original Nutella site is in italian but here is the english one...





Return Of The King

liv.jpgAt the weekend I watched four movies:
- Once Upon A Time In Mexico
- Lord Of The Rings - Fellowship of The Ring
- Lord Of The Rings - Two Towers
- La Finestra di Fronte

I should tell you that the first three were watched on the saturday and as the The Rings were extended versions I saw horses, ring bearers, kings, middle earth creatures (varios types: orks, goblins, trols) in my dream.

Anyway, it was a warm up for the great final, and on monday morning I watched The Return of The King. (It was a private press screening ;) 201 minutes and you don't even breathe till the end... So... Highly recommended!

As I watched the film I told myself (several times) that our generation is witnessing a great period on film history. Both Matrix and Lotr trilogies are milestones in history. Today in filmmaking lessons they teach classics and after sometime these films will be on school books as well...

And well... I think we will always be waiting for something new... Peter Jackson's now working on Hobbits...

Despite his exhaustion, Jackson is not resting on his laurels and said if complex rights issues can be resolved he would like to direct "The Hobbit," J.R.R. Tolkien's prequel to the "Rings" trilogy set some 50 years earlier.

"I'd be interested in doing it because I think it would give continuity to the overall chapter," he said.

While many of the lead "Rings" characters do not appear in "The Hobbit" story, the wizard Gandalf, played by Ian McKellen, and Gollum, the cave dweller corrupted by the powerful ring, do and should make a comeback. Arwen, the elf princess played by Liv Tyler, could also feature again, Jackson said.

And as a little note; yes Liv Tyler is an amazing human being... ;)





Sıra Bush'da...

(Can Dündar, Milliyet, 16.12.2003)

"Kırmızı şapkalı kız"ı, "kız tarafı" değil de "kurt tarafı" yazsaydı, bugün bambaşka bir masal dinliyor olacaktık.

Ne kurttan "zalim" diye, ne de kızdan "masum" diye söz edilecekti.
Biri "karnı acıkmış bir hayvan" olacaktı, diğeri ise "ağza layık bir av"...
"Kurt, akıllı davranıp kostüm değiştirerek yemeğini hazırlamıştı. Tam karnını doyurmak üzere iken hain bir tuzağa düşürüldü ve merhametsiz avcılar tarafından karnına taşlar doldurularak acımasızca öldürüldü" diye anlatılacaktı masal; merakla gözleri açılmış yavru kurtlara...


Öyledir bu işler; tarihi, kazananlar yazar.
Ve aciz çoğunluk da buna alkış tutar.
Yine de azınlıkta kalmayı göze alıp masala dipnot düşmek şart.
Bugün, baskında öldürülmeyip, küçük düşürülmek üzere halkının karşısına "bitlenmiş diktatör" olarak çıkarılan adam, (tıpkı Bin Ladin ve Ortadoğu'daki pek çok emir gibi), çeyrek asır boyunca ABD ve müttefiklerince beslenmiş, desteklenmiş ve silahlandırılmış bir liderdir.
Zalim bir tiran olması, ülkesinde en ufak bir açılıma şans tanımaması, Halepçe'de 5 bin Kürt'e karşı kimyasal silah kullanması, ABD'yi zerrece ilgilendirmemiş, Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, onunla kol kola pozlar vermekte beis görmemiştir. Batı, savaş öncesi Irak'ta köşe bucak aradığı kitle imha silahlarını Bağdat'a bizzat satmış ve Saddam'ın gücüne güç katmıştır.
Ta ki bölgesel çıkarları değişene kadar...
Çıkarlar değişince gösterişli bir halkla ilişkiler kampanyasıyla masal yeniden yazılmış, "sadık müttefik", bir anda "korkak meczup" rolüne sokulmuştur.
***
Ne çok yalan var hayranlıkla dinlediğimiz bu masalın içinde...
Savaşın gerekçesi olan ve Irak'ın "Yok ettik" dediği kitle imha silahlarının hâlâ bulunamadığını bugün kimse hatırlamıyor bile...
Dünyanın en hukuk tanımaz iki liderinin, Bush ve Şaron'un, en büyük kitle imha silahına sahip olduğunu da...
Bunları hatırlamak istemiyoruz. Dünyanın yeni diktatörü kaba kuvvetle bölgeye yerleşirken ve dağıtacağı ganimetten bize de pay düşecekken, anlattığı masala inanmak zorundaydık çünkü...
O yüzden dün yine meraklı gözlerimizi kocaman açarak izledik, "kılık değiştirmiş hain kurt" ile "onu ininde yakalayan merhametli avcı"nın haberlerini...
Şimdi "bitli kurt"un pişmanlık ifadeleriyle çöküşünü ve köy meydanında karnına taş doldurulup dişlerinin sökülüşünü de aynı iştahla izleyeceğiz... "avcı"nın kanlı dişlerini hatırımıza bile getirmeden...
Kendi başına alt edemediği tiranını deviren işgalcinin ayaklarına kapanan bu halk, aşağılandıkça bunun utancını duyacak ve korkarım daha nice kargaşalar yaşayacak.
Umarım Bush'tan kurtulmaları da Saddam'dan kurtuldukları kadar kolay olur.



December 08, 2003


Puppets

praha5_puppets.jpg


Prague is famous with wooden toys & puppets... And the word "puppets" reminds me of a song called Master Of Puppets... :)
...
Master of puppets I’m pulling your strings
Twisting your mind and smashing your dreams
Blinded by me, you can’t see a thing
Just call my name, `cause I’ll hear you scream
...
Master, master, where’s the dreams that I’ve been after?
Master, master, you promised only lies
Laughter, laughter, all I hear and see is laughter
Laughter, laughter, laughing at my cries
...

You can click here to read the lyrics of the whole song by Metallica...





Üniversitenin ayıbı

(Ahmet Insel, 07.12.2003, Radikal2 )

Kemal Alemdaroğlu ne istifa etmeli ne de görevinden alınmalı, hatta meslek yaşamının sonuna kadar o görevde kalmalı.Kalmalı ki, üniversite camiası kendi suçunu her gün hatırlasın

Türk Tabipler Birliği Yüksek Onur Kurulu, 8-9 Kasım 2003 tarihinde oybirliği ile aldığı kararla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile aynı anabilimdalından iki öğretim üyesine ikişer ay süre ile geçici olarak meslekten men cezası verdi.
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜÖÜD), Cumhuriyet gazetesinin Bilim-Teknik ekinin Aralık 2001'de intihal iddiasını belgeleriyle ortaya atmasının ardından, bu iddianın incelenmesi talebini YÖK, Üniversitelerarası Kurul, Türkiye Bilimler Akademisi ve Tabibler Odası'na iletmişti. YÖK, kendisine birkaç kez yapılan bu başvuruya karşı sessiz kaldı. Tabibler Odası ise başvuruyu ciddiye alıp, uluslararası saygınlığa sahip uzmanlarca bir araştırma başlattı. Bunun sonucunda, Birliğin yetkili üst kurulu, "Kaynak kitaptan hiçbir atıfa yer vermeksizin alıntı yapılmış olması, alıntıların bazen tam bazen de serbest çeviri biçiminde aktarılmış olması, kaynak kitaptaki şekil ve resimlerin kullanılmasında alıntı yapılan kitaptan hiç söz edilmemiş olması, kopyalanan kitabın adının gizlenmiş olması, 'çeviri editörü' veya 'çeviren' yerine 'editör' kavramının tercih edilmiş olması, kitap içindeki bölüm çevirilerini yapanların izin veya onayları alınmaksızın kitabın onların adına basılmış olması" hususlarının yayın etiğine aykırılığı ortaya koyduğu kararına vardı. "Yayın etiğine aykırı davranış"ın akademik dünyada adı intihal, yani bilimsel aşırmadır.


Bu Türkiye'deki ilk bariz ve kapsamlı bilimsel aşırma vakası değil. Ama İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü gibi bir makamı işgal eden bir kişinin, kendisiyle ilgili bu tür akademik nitelikli ağır bir suçlama ile ait olduğu meslek odası tarafından cezalandırılmasına rağmen idari görevinden istifa etmemesi ne de görevinden alınması galiba bir ilk örnek. İlgili kişinin kendisinin rektörlükten istifa etmemesine hayret etmek için, onun üniversiteyi fütursuz biçimde ideolojik bir karargah olarak kullandığını bilmemek gerekir. Bu intihal suçlamasını da, devleti bölmek isteyenlerin hain bir girişimi olarak görüyordur.
YÖK'ün bu olay karşısındaki suskunluğu daha düşündürücü. Milli güvenlik rejimi çıkarlarına aykırı bulduğu, bazen incir çekirdeğini doldurmayacak olaylar karşısında esip gürleyen bu kurul ve özellikle başkanı, bir rektöre yönelik bilimsel aşırma suçlaması karşısında sessiz kalabiliyor. Bunun yegane nedeni, YÖK'ün de varoluşunun merkezine esas olarak bir ideolojik misyonu yerleştirmesidir. YÖK'ün bu suskunluğuyla üniversiteyi ulusal güvenlik rejiminin asli bir kurumu olarak gören zihniyet arasında doğrudan bir ilişki var. O ilişki, YÖK'ün temsil ettiği üniversite zihniyetinin ideolojik tabiyet ve uyum kriterini diğer her türlü kriterden üstün kabul etmesine dayanıyor.
Birkaç gün önce görev süresi dolan YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün üniversite camiası içinde tek başına temsil etmediği, geniş bir akademik bürokrasi çevresince temsil edilen bu milli güvenlik rejimi ideolojisi için, bilimsel etik değerlerin geçerliliği, devlet ve ülke menfaatlerinin başladığı yerde biter. Bunun pratik sonucu, bilimsel etik değerlerin hiçbir zaman gerçekten yürürlükte olmamalarıdır.

Rektörün yapması gereken

Türkiye'de bu davranışı meşru kılan olgunun kod adı, "Devlete ve millete karşı aydın sorumluluğudur". Ayşe Buğra, bir yıl önce ÜÖÜD'nin "akademik etik" konusunda düzenlediği panelde, "Bilimin ahlâki sorumluluklarını uluslararası camiada değil de ulusal toplumda tanımlamaya kalkışmanın",
"vurguyu her şeyden önce toplumsal önceliklere yapmanın", bilimin içine kapanmasına yol açabildiğini hatırlatıyordu. Böyle bir akademik ortam, akademisyenlerin işlerini sınırlı bir ilişki dünyası içinde, ulusal standartlara uygun bir biçimde yapmalarına yol açıp, uluslararası standartlardan bütünüyle kopmalarıyla sonuçlanır. Böylece, "Üniversitede işini doğru dürüst yapmaya niyeti olmayanlar için çok rahat bir dünya" yaratılır. Bu dünya, varoluş koşullarını üretmeye devam etmek için farklı görüşlere ve eleştiriye artan bir tahammülsüzlük gösterecek, bilimin olmazsa olmaz koşulu olan eleştirel ortamı yok edecektir. Buğra, "Bu rahat dünyanın, rahatını bozmaya yeltenenleri susturabilecek bir sürü mekanizma geliştirdiğini" hatırlatıp, "Rahatlarını kaçıranları, ulusal çıkarlara aykırı davranmakla, komünistlikle, bölücülükle, mürteci olmakla suçlayarak susturabildiklerini" belirtiyor. Aynı şekilde, "Akademik yetersizliklerin üstünü örtmenin bir yolunun ulusal çıkarlara bağlılıkların sergilenmesi" olabileceğini, bu yetersiz akademik bürokrasinin, komünizme, bölücülüğe, irticaya karşı verdikleri mücadeleyi sergileyerek yerlerini koruyabileceklerine işaret ediyor.
Ayşe Buğra'nın çizdiği, uluslararası akademik dünyaya karşı sorumlu olmadan önce, devletine ve milletine karşı sorumlu olan aydın tablosu, Türkiye akademik dünyasından her fırsatta fışkıran hamaset ve pespayelik örneklerinin kaynaklarına iniyor. Bilimsel aşırma yaptığı iddiasıyla meslekten iki ay geçici men cezası alan bir rektörün bu ortamda yapması yeterli olan iş, ilk fırsatta, örneğin Kuzey Kıbrıs'taki seçim öncesi veya sonrasında, üniversite senatosu destekli bir bildiriyi bayrağın ucuna takıp, yeni bir yürüyüş düzenlemek olacaktır. Daha yaratıcı girişimler sergilenmesi konusunda kendisine güvenebiliriz.
Kemal Alemdaroğlu, söz konusu üniversitenin dışından yapılan bir atama ile değil, kendi üniversitesinin öğretim üyelerinin çoğunluğu tarafından ikinci kez seçilmiş bir rektördür. Sadece kendini değil, onu üst üste seçen yüzlerce akademisyeni de temsil ediyor. Bu nedenle, kanımca, Kemal Alemdaroğlu ne istifa etmeli ne de görevinden alınmalı, hatta meslek yaşamının sonuna kadar o görevde kalmalıdır. Kalmalıdır ki, üniversite camiası kendi ayıbını her gün hatırlasın.




İmaj oyunlarına buyurun

(Yıldırım Türker, 07.12.1003, Radikal2 )

Büyülü fısıltısı yabancı tınısıyla yürekleri hoplatan "imaj" kelimesinin etrafında oluşturulan magazin arkeolojisiyle 'aleni' olanın nasıl ve ne kadar gerçeklik bağlantılı olduğu hakkında hepimiz iyi kötü fikir sahibi olduk

Zeynep Özal'ın, "Çok kişiyi rahatsız edecek" dediği anılarını bir kitapta topladığının müjdesini okudunuz mu? Göbeğindeki sarkmayı toplatmış, göğüslerini 85'den 75 bedene indirtmiş. "İyileşince kaşlarımı kaldırtıp yüzümü gerdirteceğim. Doktorum estetiklerden ücret almıyor. Bundan sonra bambaşka bir Zeynep Özal olarak karşınıza çıkacağım" diyor. Bu demeci karşısında bize de soracak tek soru kalıyor, "Neden?"


Bu toplum bambaşka bir Zeynep Özal ihtiyacı yüzünden şimdikine haksızlık mı ediyordu? Zeynep Özal, bir süredir sinemadan teklif alamaz, sahnelerde iş bulamaz duruma mı düşmüştü?
Ama bu soruların beyhude olduğunu çok iyi biliyoruz. Hiçbir şey üretmeden, hiçbir şey yaratmadan, hayata en ufak bir armağan sunmadan 'biri' olmak için çırpınan postmodern çağın lapacı kahramanlarının ilk ısınma turları, Özal ailesinin himayesi altında yaşanmıştır. Eğlence sektörünün yeniden düzenlenmesi; seyredenler ve seyredilenlerin birbirine geçişimli olduğunun hissedilmesi, kabaca Warhol'un '15 dakika' meselesinin kavranma miladı da aynı döneme rastlar. Büyülü fısıltısı yabancı tınısıyla yürekleri hoplatan "imaj" kelimesinin etrafında oluşturulan magazin arkeolojisiyle
'aleni' olanın nasıl ve ne kadar gerçeklik bağlantılı olduğu hakkında hepimiz iyi kötü fikir sahibi olduk. Artık hayatımız ince hesap kitap sonucu montajlanmış fotograflara bakarak geçecekti. Görüngünün bize yaşattığı uğultulu ikircik yerini imajın çözmek-okumak-anlamak zorunda kalmadığımız serin algısına bırakacaktı. Her dönemin 'trendy'si Ajda Pekkan, sahnelerde tüylü telekli 'devrim' rüzgârları estiren Zeki Müren gibi başarılıları dışında 'İmamın karısı', 'Bakan düşüren kadın' ve benzeri imajına satış teşebbüsleriyle tanışmışlığımız vardı. Ama meşru müdafaa zemini olarak imaj mühendisliği Zeynep hanımın Stephanie'yle mukayese edildiği ilkgençlik döneminde gelişip palazlandı. Darbe sonrası sivilleşme hevesiyle hemhal edilip kurdelasıyla gösterişli kocaman bir paket olarak sunulan yeni hayat modelinin içinden iç içe bir yığın kutu ve en sonuncusunun dibinden de plastik bir düdük çıkmıştı işte. Haftanın yedi günü ciplerinin önünde gazetecilerle kovalamaca oynayarak aşk kurgularını bize 'soap opera' tadında izleten; hayatlarından tefrika çıkaranlar, popüler kültürümüzün has kahramanları. Mahremin sıkıcı bir şaka olduğunun, toplumsal bir kimlik edinmek için ciplere atlayıp şöhret üretim merkezlerinde boy göstermenin yeterli olabileceğinin keşfiyle derin bir nefes aldık. Hafif olmak; şık, neşeli görünmek ve gazetecilerle en ilkelinden cilveli bir dil kurmak sahnenin merkezini peyliyor. İşin kolayını bulmuş olan Medya, mesleki bir savunma refleksiyle gerektiğinde asabileşerek şıpınişi arz-talep meselesini hatırlatıp aynayı tüketicinin suratına çevirerek kendiyle hesaplaşmayı reddediyor. Pişkinlik, görüntüler dünyasının vazgeçilmez erdemi. Zeynep Özal da besbelli uzun zamandır meydanı boş bıraktığına, yepyeni bir malzemeyle bir patlama yaşamanın zamanı geldiğine inanıyor. Jaguar skandallı, asi kız temalı günlerini özlüyor. Olsun. Biz nasılsa onu da seyrederiz.
-----------------------
Televizyonların şiddetli reyting kapışmalarıyla taçlanmış yabancı kaynaklı yeni programları biteviye nasıl bir toplum olduğumuzu anlatıyor. "Ben Evleniyorum" yarışmasından mükemmel bir çift çıktı da telli duvaklı oldu bile. Formatları Batı televizyonlarından alınma bu tür programlar, sunduğu insan malzemesi, adet ve ananelere uygun olma cenderesi sonucu fena halde sıkıcı oluyor. Ama ne gam. Milyonlar onları izliyor. Erkeklerin hapis tutulduğu evde karta kaçmış oğlan çocukları olarak, 'benim çikolatamı kim yedi?', 'bulaşığı en son kim yıkadı' kavgalarıyla kişilik tartısına çıkıp çıkıp inen, yetişkin olmanın hiçbir tanımına uydurulamayacak adamlarla öte tarafta dürüst, içten ve duygusal taklidi yapan mahallenin kızları durmadan birbirlerini seyrediyor, eşleşmeye çalışıyor. Görücü usulünün ardına kadar kamuya açıldığı; bütün toplumu bir dünürler ordusuna çevirdiği bu programın son derece eğlenceli olan yanı, bu toplum içinden seçilmiş sıradan insanların kameraların varlığına ne kadar kısa zamanda alışmış olduğunu göstermesi. Seyredilmenin zevki, tartışmalar esnasında sıkça 'milyonlar bizi izliyor' uyarısıyla tazeleniyor. Gizlenip üstü örtülecek hiçbir şeyi olmadan, 'malı meydanda' yarışan yiğitleri 'Biri Bizi Gözetliyor' evlerinde de izlemiştik. Samimiyetin ne kadar iyi oynanırsa o kadar sahici bulunup oy kazandığı bu 'know-how'ı Batı'dan satın alınmış hücrelerin işletmesi sırasında örtbas edilen 'gerçekler'in ortaya çıkarılışı da işin dramatik zenginliğine zenginlik katıyor. Demek, bu yarışmacı yalan söylemiş, demek dışarıda bıraktığı bir nişanlısı varmış. Hop, onun yazdığı mektubu da cümle aleme dinletelim bir yol.
Bu arada 'Popstar' yarışmasının birbirinden farklı giydirilip zorla birbirinden farklı kişiliklere sığdırılmaya çalışılan adayları da karşılarında ne kadar kıyıcı olursa olsun katlandıkları bir uzman diliyle tartılıyor. Uzmanların uzmanlıklarını nereden aldıkları belli değil. Star olmanın bütün isterlerini en ufak tavize açık olmadan sular seller gibi ezbere bilen jüride bildiğimiz ölçütlere uygun bir tek star yok. Müflis bir prodüktör, satışıyla da vasatın sularında iki şarkıcı ve orada varoluş nedeni kimsenin hatırlayamayacağı kadar muğlak ve sıkıcı olan yepyeni bir surat. Nitekim o yepyeni surat, hareket alanı daha geniş tutulduğu için onca çırpınan adayın üstünde bir ilgiyle karşılanıp kısa ömürlü bir 'kelebek star' olarak kanat çırpıyor. Ama bütün bunlar da şimdiye dek alışmış olduğumuz kepazeliklere örnek olarak gülüp geçilesi sonuçta. Korkutucu olan, gecikmiş bir 'imaj mühendisliği' ekolünün aceleci kıyıcılığıyla güzellik-çirkinlik, rüküşlük-şıklık, gençlik-yaşlılık, sakatlık-sağlamlık konularında dayatılan sabiteler. Seyirciye, kimlerden neden hoşlandığı, kimleri star edip başına taç ettiği konusunda adeta gözdağı vererek sunulan ölçütler. Mamafih bu da halk oylarıyla gördüğü tepki sonucu oyun içinde bambaşka bir oyuna dönüşüp gerilimi diri tutuyor.
-----------------------
Bu memlekette yeni bir trend de imaj üretenlerin kendilerini hırçın bir açıksözlülük imajıyla kamuya sunmaları. İmaj üretiminin başında duran, 'size en iyi malı en iyi paketle ben satarım' iddiasından bir meslek edinmiş insanların kendi tartılarıyla başarı kazandıklarında ilk iş popüler kültür alanına kuşkuyla bakanlara saldırıp onları aşağılamalarına da alıştık. Yenik entel budalaların hiçbir şey üretmeden halkın beğenisini küçük görmesine tahammülleri yok. Bu, hâlâ ve her şeye rağmen o kesimden de umutsuzca bir onay beklediklerini gösteriyor. Yoksa kazanılan onca servet ve şöhret sonrasında dönüp hâlâ o işe yaramaz huysuz zevata saldırmalarının bir anlamı olamaz. Bir söyleşiye durduklarında, ürettikleri imajlar alemini anlatmaya koyulduklarında seçtikleri dil de kanımca kırıntıları üstünde yuvarlandığımız 'Cumhuriyet ideolojisi'nin seçkinciliği karşısındaki boynu büküklüğü dışa vuruyor. Durmadan kendilerini deliler gibi savunuyor, adeta beyhude bir onur mücadelesi veriyorlar. Bu arada son derece şaşırtıcı, yalnız bizim kültürümüze has bir yorum da peyda oluveriyor. Oyunun gizli kalması, dile gelmemesi gereken bütün kurallarını da gündelik magazinin hizmetine döküveriyorlar. Kendi yarattıkları imajların ardındaki yalanı itiraf ediyor, sözgelimi 'Çocuklar Duymasın'ın yaratıcısı Birol Güven gibi hiçbir şeyin ahlâkla, gerçeklikle ilişkisi olmadığını, önemli olanın sadece imaj olduğunu haykırıyorlar. Gerçeklik adına kurmuş oldukları yapıyı zedeleyen şeyin gerçeklikle en ufak bir ilgisi olmadığını itiraf ettiklerinde seyredenle seyredilen bir an sersem sersem birbirine bakakalıyor. Yeni göğüs bedenini neden bana söylüyorsun? Dizi annesinin aslında yakışıksız bir zaniye olduğu için değil, beni kandırmak için kovulduğunu neden bilmem gerekiyor? Sonra karşılıklı toparlanıyorlar. Artık birbirlerinden isteyebileceklerinin sınırı kalmamıştır. Daha da vahşileşerek sürecek oyun. İmaj oyunu.



December 04, 2003


A Tiny Tunnel in Budapest

budapest3.jpg





Fresh Mirror Projects

It's been a long time sinc I last posted some mirror projects... Here is three of them...
This is one of my two guitars: My Electric Guitar;
This is my aftershave... (It is time for advertisement ;)
And this is is just an ordinary mirror in an ordinary hotel room...
Enjoy...




December 03, 2003


A Night In Prague

praha2.jpg

It was sooo cold as I took this photo... I like night shots... (I started to like) I started working with a tripod and trying to improc my night shots... I started taking "tripodded" night photos in my Budapest - Wien vacation... (And after a while I decided I should have started this thing in a summer night instead of autumn/winter)

Anyway this is the exact spot where some guys were shooting a film the day before... I think that it was "Bourne Identity 2" but I won't be sure till I see the movie... :) Enjoy the photo, I will be posting more very soon... (And yes, there is someone walking in the photo :)





It is going to be a cold cold winter...

I dont usually post jokes in here... But today I read a really funny one and as it is getting really cold in Istanbul these days I decided to post it... An hour or so ago I talked about the weather with a friend and said that winters are awful in Istanbul; cold, wet, dark... Anyway... Here is the story about an Indian chief:

It was autumn, and the Indians on the remote reservation asked their new Chief if the winter was going to be cold or mild.

Since he was an Indian Chief in a modern society, he had never been taught the old secrets and, when he looked at the sky, he couldn't tell what the weather was going to be. Nevertheless, to be on the safe side, He replied to his tribe that the winter was indeed going to be cold and that the members of the village should collect wood to
be prepared.

But also, being a practical leader, he decided to seek advice from experts.

He went to the phone booth, called the National Weather Service and asked, "Is the coming winter going to be cold?"

"It looks like this winter is going to be quite cold indeed," the meteorologist at the weather service responded.

So the Chief went back to his people and told them to collect even more wood in order to be prepared.

A week later he called the National Weather Service again. "Is it still going to be a cold winter?" he asked.

"Yes," the man at the National Weather Service again replied, "it's going to be a very cold winter.

The Chief again went back to his people and ordered them to collect every scrap of wood they could find.

Two weeks later he called the National Weather Service again. "Are you absolutely sure that this winter is going to be very cold?" he asked for a third time.

"Absolutely," the weatherman replied. "In fact, it's going to be one of the coldest winters ever!"

"How can you be so sure?" the Chief asked.

The weatherman replied, "The Indians are gathering wood like crazy .....




December 02, 2003


You Are My Sunshine

A friend of mine reminded me of You Are My Sunshine today... I learned this song when I was 11 - 12; as I was learning english... Our teacher had teached this song in the lesson... Since then I remember some words... Today I learned more... Tho it is an easy song with an easy music & lyrics it is obvious that thisis not a school song... Anyway, for me this song will always be my school song... :)

Written by former Louisiana State Governor Jimmie Davis and Charles Mitchell; Copyright 1940 and 1977 by Peer International Corporation. This song is one of two official songs for the State of Louisiana.

You Are My Sunshine
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away

The other nite, dear,
As I lay sleeping
I dreamed I held you in my arms.
When I awoke, dear,
I was mistaken
And I hung my head and cried.


You are my sunshine,
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away.

I'll always love you
And make you happy
If you will only say the same
But if you leave me
To love another
You'll regret it all some day;

You are my sunshine,
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away.

You told me once, dear
You really loved me
And no one else could come between
But now you've left me
And love another
You have shattered all my dreams;

You are my sunshine,
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away.

Louisiana my Louisiana
the place where I was borne.
White fields of cotton
-- green fields clover,
the best fishing
and long tall corn;

You are my sunshine,
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away.
Crawfish gumbo and jambalaya
the biggest shrimp and sugar cane,
the finest oysters
and sweet strawberries
from Toledo Bend to New Orleans;

You are my sunshine,
My only sunshine.
You make me happy
When skies are grey.
You'll never know, dear,
How much I love you.
Please don't take my sunshine away.



December 01, 2003


Phone bloggers get multimedia upgrade

Graeme Wearden, ZDNet UK; November 27, 2003

Foneblog v2 brings more features to mobile bloggers, and more revenue to operators' pockets

Ireland-based NewBay Software has updated its software, which lets people update Web logs by mobile phone, adding community messaging features, better statistics and support for the latest multimedia phones, in a bid to help increase revenues for operators.

With FoneBlog v2, bloggers can be notified by text message, multimedia message (MMS), WAP or email whenever anyone posts a comment to their blog, while visitors can now ask to be notified of any updates to their favourite FoneBlog site. It's also easier for a reader to forward pictures from a FoneBlog.


NewBay believes this will help to create user-driven communities of phone bloggers and their readers. The company said FoneBlog v2 has also been optimised for the latest multimedia phones. An animation option will now let bloggers 'broadcast' a series of pictures over MMS, or even SMS.

The original FoneBlog was launched in early 2003. So far it has only been deployed by O2 Ireland, but NewBay hopes to get more mobile operators onboard and recently teamed up with Verio to develop its product.

It appears that the motivation behind many of FoneBlog v2's upgrades, in particular the text and MMS updates, is to increase the amount of revenue generated by the mobile operator from customers.

"FoneBlog v2 gives mobile operators a better, easier to use, more addictive product that generates increased messaging traffic," said Paddy Holahan, chief executive of NewBay Software, in a statement.

"FoneBlog [will]… convert operators' technological capability into real revenue."



   

 

 


     

Everything (233)
How To Make a Manual Westy Tent
Metallica Featured On 'We All Love Ennio Morricone'
Metallica's Master of Puppets named most influential metal album
Kidman car crash footage
Top 100 Fonts
2007 Oscar preview: honorary academy award for Ennio Morricone
Trivium — call 'em retro; call 'em heavy metallica

Life (103)
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates
Upgrade Successfull: Movable Type 3.2
Back In Town

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince
Sunflowers
Houston... We have a problem...

Tr (148)
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi
Barış Sivildir!
Kevgir.com

Universe (132)
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion
No Sex To Gangsters in Colombia
See what Google Talk users are listening to...

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)
Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type