January 27, 2004
Helmut Newton died at 83 in a car crash
When I was in Prague in autumn I had a chance to visit one of Helmut Newton's exhibitions... On friday 23th January he died in a car accident at the age 83.
Helmut Newton, 83, the renowned photographer who in his 40-year career brought sexual provocation and menace to fashion tableaux that came to be recognized as art, died Friday in Los Angeles.
Mr. Newton was with his wife of 55 years, June, when he lost control of his car about noon when leaving the Chateau Marmont hotel. (To read it all click here)
Here is a collection of Helmut Newton links:
- OCAIW: Helmut Newton (lots of links)
- Biography
- Taschen Books: Helmut Newton's SUMO (The biggest and most expensive book production in the 20th century)
- Newton-autoerotic.com
- Ionone - Photography - Helmut Newton
- Helmut-newton.de
Kaleidoscopes / Kaleydeskoplar
I had my first kaleidoscope today... (It was a late birthday present) And here are some links about kaleidoscopes...
- Great wooden kaleidoscopes
- Kaleidoscope screensavers for your desktop
- Kaleidescope Collector: Fine kaleidoscopes in all prices, made by gifted kaleidoscope artists with skill, style and originality on the internet since 1996
- An artice about kaleidoscopes: Kaleydeskop (in Turkish)
Four Holes On The Door

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar
İletişim yayınları 10/1995
Türkçe Edebiyat dizisi
Isbn: 9754704724 138 sayfa Dil: Türkçe
13x19.5 cm, 3. hamur, 238 sayfa.
Türü: Roman Öykü
Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu...
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
"Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır."
(Arka Kapak)
Köklü bir tarihlilik tavrı ile yazar, Uzun İhsan Efendi'nin kişiliğinde, dışdünya - zihin arasında kurulan ilişkideki varoluş biçimlerini sorguluyor. Hakikat, zihinde oluşan bir tasarımdan ya da nesnelerin gerçekliğinden mi ibaretttir? Uzun İhsan Efendi, kendinde geriye, yıllarca dünyaya sırt çevirip zihninde yarattığı düşlerle yazdığı eserini, Puslu Kıtalar Atlası'nı sadece okunması için değil yaşanması dileğiyle bırakır.
- İhsan Oktay Anar'la bir röportaj
- Ekşi Sözlük'te İhsan Oktay Anar
- Düşünme Biçimleri - İhsan Oktay Anar
January 26, 2004
The New Opel Corsa
You can find some information about The New opel Corsa in Opel's worldwide web site or some specific information and some charts about the features and specifications in Turkish Opel site...
Here you can find a Turkish pdf about Corsa... (Recommended: Corsa 1.4 Twinport - Cosmo ;)
And also; don't forget that this is just a car; nothing can replace a classic vw bettle or a type 2 bus...
Two Turkish Blog / Türkçe İki Blog
Biliyorum, var meraklıları Türkçe Blog'ların da... Teknolojiden (ve hatta internetten de uzak) bir blog isterseniz, her gün yayınlanan hikayeler, mısralar, kalemden kağıda değil de bir blog'a akan satırları okumak isterseniz, tavsiye ederim: Berenis [uyumlu faniler bana uyumsuz derler delirttiniz beni ey ehven-i şerler uzlaşırsam namerdim ateşe verseler garanti muhabbetlere yılışamadım]
Hazır konusu açılmışken sitesahibi.com'dan bildiğimiz, sitesahibi.com'un bir reklam network'üne (banner exchange olayı) dönüşmesinin ardından ortadan yok olan site sahibi de geri döndü... Site sahibinin maruzatları da tam burada: SiteSahibi
January 21, 2004
Positive Illusions
This is one of the new terms I learned recently. I really liked it... "Positive Illusion" :) Anyway; a friend of mine gave me some academic articles & papers about the topic but as they are really academic generally it is hard to understand them... But, in one of the articles I found this:
Love to faults is always blind,
Always is to joy inclined,
Lawless, winged, and unconfined,
And breaks all chains from every mind.
(William Blake, 1791)
Anyway, the main reason for this posting was to post the four line above; but soon I will be posting much more about positive illusions, I still am researching... ;)
The article I read these lines is: The Benefits of Positive Illusions: Idealization and the Construction of Satisfaction in Close Relationships by
Sandra L. Murray, John G Holmes and Dale W. Griffin...
January 18, 2004
Onion Odour & Tears
I just searched the net for onion odour and what to do in order not to cry while slicing onions, and now I have some interesting answers that I still haven't tried any of them... But sure I will try some of these soon...
Eliminate Onion Odour: Oh the tears that onions can cause, well have a go at this next time you tackle the smelly little bulbs. Eliminate the onion odour by rubbing your fingers with vinegar before and after slicing. You can also eliminate tears when peeling or slicing onions if you first place the onions in the freezer for four or five minutes
In
Discussanything.com forums there are lots of entries about the topic, you can just click here to read them all...
And I also found a Kitchen Tips page that there are lots of useful tips besides the ones about onion...
"The Onion" is also the name of a humorous News Source: America's Finest News Source... Enjoy!
January 16, 2004
Movies: The Best of 2003
In Metacritic.com there is a great summary page about the movie world... Divided into five sections:
-Metacritic's 2003 High Scores
-Film Critic Organizations
-Awards and Nominations
-Critic Top Ten Lists
-Summary of Top 10s
Between December and February, numerous professional, critics, and press organizations issue awards and nominations for the best of the year in film. Below, you can see these awards and nominations at a glance. In addition, at the bottom of the page, you will find a summary table of the Top 10 Movies of the Year as picked by many of the publications included in the Metascore calculations.
All you have to do is to click here to see this great page
Lord of The Ring
...Mandalf (ki cübbesinin ceplerinde her zaman renk renk mandallar bulundurmasıyla tanınmıştı) kulağına eğilip "sen seçilmiş olansın, bu yüzüğü taşıyacak olan kişisin!" dediğinde başına bunların geleceğini tahmin etmemişti kuşkusuz. Ne yüzüğün güçlerinden haberdardı ne de başına geleceklerden. Yüzüğü taşırken karşısına çıkacak tehlikelerden, ejderhalardan veya şairlerden bihaber, şaşkın ve hazırlıksız yüzüğü cebine atıvermişti... O, artık yüzük taşıyıcısıydı.
Mandalf kendisine yüzüğün nerede dövüldüğünü nerede şekillendirildiğini uzun uzun anlatmıştı, Konstantiniye'de Sultanahmet mevkiinde ermeni bir ustanın elinden çıkmaydı yüzük, üzerindeki taşlar dağların derinliğinden, mağaralardan afrikalı köleler tarafından çıkartılmış, işinin erbabı ustalar tarafından şekillendirilmişlerdi. Ama şimdi yüzük, taşıyıcısının cebinde son yolculuğuna çıkıyordu. (En azından o öyle biliyordu)
Yüzüğü uzun bir süre taşıyıp, kimselere yar etmeyip koruması gerekiyordu son ana dek. Üzerinde taşıdıkça ağırlaşacağını, aklında durdukça kalbini sıkıştıracağını cebine attığı daha ilk anda biliyordu ama bundan kaçması mümkün değildi. Kendi talip olmuştu hem de büyük bir istek, heves ve heyecanla. Zaten daha cebine attığı ilk anda da nefesi daralmış, adımlarını atamaz, ayaklarını sürür olmamış mıydı...
Yapması gerekeni biliyordu, yüzüğe layık bir taşıyıcı olmalı, onu kabaran alevlere atacağı güne kadar taşımalı, ağırlığı altında ezilmeli, zaman zaman dizlerinin üstüne çöküp ilerlemesi gerekse bile yüzüğe ihanet etmemeli ve hep yürümeliydi. O içi kabaran, durup durup lavlar püskürten dağa varana kadar gerekiyorsa yıllarca ilerlemeli, ve yıllarca "o"na sahip olmalıydı... Ta ki, son durağa varıp, yüzüğü lavların arasına bırakana dek...
Oysa Mandalf'ın kendisinden sakladığı çok önemli bir şey vardı. Yüzük o alev alev içi yanan dağın ateşinde dövülmemişti ve yüzüğün önünde sonunda o lavların arasına bırakılması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Ne yaparsa yapsın o yüzük yokedilemeyecekti... Taşıyıcı "o"nun ağırlığını alışmak, onla yaşamak zorundaydı. Yapabileceği tek şey -maalesef- onu en fazla kıçına sokmak olurdu... (Ki bu da büyük ihtimalle bir opsiyon değildi...)
Fırtınadan Önce...
Gözünü açtığında hastanedeydi, başı zonkluyordu, elini başına götürdüğünde dokunduğu şey saçları değil sargı beziydi ve dokununca başının zonklaması artıyordu...
Hatırlamaya çalıştı. Perşembe gecesiydi, İstiklal Caddesi'ndeydi, her zamanki yerinde, ekmeğini kazanmaya çalışıyordu. Yıllardır her gün ve her gece yaptığı gibi. Sokak şairiydi, İstiklal Caddesi'nde durdurabildiği insanlara ayaküstü şiirler yazıyor, üç beş kuruş kazanmaya çalşıyordu. İstiklal Caddesi'nden geçen herkes onu mutlaka tanırdı, o hep oradaydı. Başı zonkluyordu...
Bazen ısrarcı olduğu, alımlı kızların önüne atlayıp şiir yazma teklifinde bulunup geri çevrildiği, sinirlendiği, laf attığı olmuyor değildi ama uzun süredir olabildiğince normal şekilde sanatını icra ediyordu. Kurdu olmuştu artık... Kime yaklaşılır, kime şiir yazılır, kimden uzak durulur çok iyi biliyordu. Elele genç aşıkların nasıl tavlanılacağını, okuldan çıkmış aylak aylak gezinen üniversiteli kızların nasıl ikna edileceğini iyi biliyordu. Cadde'nin kitabını yazabilirdi, mısra mısra... Başı zonkluyordu... Hatırlamak için çabaladı üç dört saat öncesini...
Perşembe gecesiydi, bir iki kişiye yaklaşmış, durdurmaya çalışmış, bir iki mısra okuyuvermişti kimilerine, işler kesattı, fırtına yaklaşıyordu ve herkes bir an önce sıcak evine ulaşmak için büyük ve hızlı adımlar atıyordu, perşembe gecesi zaten insanların aylaklık yapacakları, şuraya mı gitsek buraya mı gitsek diyecekleri bir gece değildi ki... Uzaktan elele gelen sessiz bir çift gördü, "tamam" dedi işte müşteri...
Emin adımlarla çiftin üzerine yürüdü; tam ortalarına... "Bir saniye vaktinizi alabilir miyim" diyerek söze tam girişmişti ki, bir eli yanındaki kızın elinde olan genç adam diğer elinde taşımakta olduğu çantayı bütün gücüyle kendisine doğru savurdu, hiç beklemediği bu hamle karşısında yapacak hiçbir şeyi yoktu... Cadde'de çok kavgaya tanık olmuş, çok kavgaya karışmıştı ama böyle bir şeyi hiç beklemiyordu... Çantanın oldukça ağır olduğunu anlaması zor olmamıştı çünkü daha ilk hamlede çantayı kafasına yediğinde yere yuvarlanmış, gözünün üstündeki acıdan kaşının açıldığını anlamıştı ama ne olduğunu anlayıp da yerden doğrulamadan saniyeler içinde aynı çantayı defalarca kafasına yemişti. Çığlıklar duymuş, haykırışlar, yakarışlar işitmişti, kendisine doğru koşan ayak sesleri son işittikleriydi... Başı zonkluyordu...
O sırada yanına yaklaşan hemşireyi fark edince sıyrıldı bütün bunlardan... Hemşire "kötü hırpalanmışsın bu gece, nasıl başın?" dediğinde, "ne oldu bana?" diye sordu önce, sonra uzandığı yerde dikleşti biraz... Hemşireye baktı bir süre, "Şairim ben" dedi, "Senin için yazdığım bir şiirim var, iki saniyeni bana verir misin..."
Imagine
(by John Lennon)
Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today...
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace...
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world...
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one
January 15, 2004
Astronomy
by Blue Oyster Cult
The clock strikes twelve and moondrops burst
Out at you from their hiding place
Like acid and oil on a madman's face
His reason tends to fly away
Like lesser birds on the four winds
Like silver scrapes in May
Now the sands become a crust
And most of you have gone away
Come Susy dear, let's take a walk
Just out there upon the beach
I know you'll soon be married
And you want to know where the winds come from
Well it's never said at all
On the map that Carrie reads
Behind the clock back there you know
At the four winds bar
Hey, hey, hey, hey
Four winds at the four winds bar
Two doors locked and windows barred
One door let to take you in
The other one just mirrors it
Hey, hey, hey, hey
In hellish glare and inference
The other one's a duplicate
The queenly flux, eternal light
Or the light that never warms (repeat twice)
The clock strikes twelve and moondrops burst
Out at you from their hiding place
Miss Carrie nurse and Suzy dear
Would find themselves at the four winds bar
It's the nexus of the crisis
The origin of storms
Just the place to hopelessly
Encounter time and then came me
Hey, hey, hey, hey
Call me Desdenova, eternal light
These gravely digs of mine
Will surely prove a sight
And don't forget my dog, fixed and consequent
Astronomy...a star (repeat indefinitely)
In Prague / Praha

Niye hâlâ doğuyor insan?
(Ece Temelkuran, 04.01.2004, Milliyet )
Bir yıl üzerine, bin yıl üzerine, binlerce yıl üzerine bir yazı. İnsanoğlunun bunca kötülük varken niye hâlâ doğmaya devam ettiği üzerine bir merak...
Dünya sık sık, bir tek bana haber verilmemiş, geri kalan herkesin farkında olduğu dev bir kamera şakası gibi. Olup biten bütün bu saçmalıkların dev bir şaka değil de gerçek olduğunu kabullenmek bile bir enerji ve zaman gerektiriyor. Hakikaten olup biteni ciddiye alıp, ciddi olarak tavır alıp söz söylemek, eleştirmek bile kendimi komik duruma düşürüyormuşum gibi geliyor bendenize, sırf kendi gözümde olsa bile... O kadar ilkel ki olup biten, söz söylemek, durumları yeniden tarif etmek, lüzumundan fazla ince bir davranış oluyor bazen. Söz söylemek... Mesela bu zaten. Söz söyleyerek dahil oluyorsunuz bütün olup bitene. Bu dev şakayı ciddiye alarak dahil olanlardan biri oluyorsunuz.
Sabit sayı kuramıSon yıllarda kendimce bir kuram geliştirdim. Şahsi kuramıma göre; insanlık tarihinin başından beri yeryüzündeki kafası çalışan, erdemleri sağlam, insanlığın iyiliğini isteyen ve insanlığın haline bakarak acı çeken, belli bir sayıda insan var. Bu sayı, tarih boyunca ne azaldı ne çoğaldı. Aynı şekilde, dünyanın kurulduğu günden beri sabit bir sayıda, insanlıktan nasibini almamış, hırslarıyla kör olmuş, yukarı çıkmak için diğer insanların kafasına basabilen insan var. İnsanlar doğuyor, insanlar ölüyor ama yeryüzündeki iyilik ve kötülüğün oranı değişmiyor. Ama yine şahsi kuramıma göre bu iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık oranı "Ying-Yang"daki gibi eşit değil maalesef. Şahsi kuramım biraz karamsar gibi görünebilir ama bence içinde bulunduğumuz berbat durumu açıklıyor: Dünya kurulduğundan beri kötülük iyilikten daha güçlü ve çoğunlukta. İyiler ise kimi zaman evlerinde oturup kötülerin yaptıklarını kanları donarak izlediler; kimi zaman kanları ısındı ve sokaklara döküldüler. Çoğu zaman öldüler, nadiren olsa da kısa dönemli zaferler ya da zafer sanrıları elde ettiler.
MÖ 2003-MS 2003
Bu kuramın sonucu olarak elbette, kurulduğundan bu yana dünyada teknik gelişmeler dışında temel bir değişim yok. Biz şimdi Irak'ın işgaline ve bütün dünyanın bunu bön bön izleyişine, dev haksızlıklara nasıl kahrolarak bakıyorsak MS 2003 yılını kapatmışken, mutlaka MÖ 2003'te de aynı şey oluyordu yeryüzünde. Tek fark artık daha çok insan var ve doğal olarak daha çok insan ölüyor kötülüklerin elinde. Diğer yandan acının derinliğinin değiştiğini sanmıyorum o günden bugüne. Yoksa milattan önce doğan filozof Seneca şöyle der miydi?
"...bazen insan soyuna duyulan nefret kişiyi sarar; ve sadeliğin ne kadar ender olduğunu ve dürüstlüğün ne kadar bilinmez olduğunu ve yarar olmadıkça, güvenilirliğin güç bela var olduğunu düşündüğünde, hem böyle başarılı suçlar bütünlüğü ortaya çıkar, hem tutkunun aynı derecede nefret edilen kazançları ve zararları, hem de rezillikle ünlü olacak kadar kendini kendi sınırları içinde tutamayan hırs ortaya çıkar: Ruh karanlığa sürüklenir ve ümit beslemesine izin verilen, ne de bir ümide sahip olması yararlı olan erdemler altüst olunca, sanki karanlıklar ortaya çıkar." (Lucius Annaeus Seneca-"Ruh Dinginliği Üzerine"-Yapı Kredi Yayınları, çev: Bedia Demiriş)
Ölümsüz isimler sözlüğü
Yine de, dünya serçe kalpliler için her zaman kötü bir yer olmuşken, iyilerin ve iyiliğin oranı hep ümitsizlik verecek derecede düşükken, dünya nasıl oluyor da sürüyor? Gerçi soluduğumuz havanın giderek ölümcül zehirlerle dolması, dünyada bombalanmamış tek bir metrekarenin kalmamış olması, insanların köleleştirilerek insanlığın yok edilmesi, yalanın gerçekten daha gerçekmiş gibi kucaklanması dünyanın o kadar da "sürüyor" olmadığını söylüyor bize. Ama yine de çoğunlukta olan, baskın olan kötülük ve kötüler olmasına rağmen tarih kitapları, sanki insanın canını yakan ve çekilen acılarla alay eden bir şaka gibi iyi adamların ve iyiliklerin adlarını yazıyor hâlâ. Çocuklara kötülerin katlettiği iyi adamların adları ezberlettiriliyor. Sokrates'in adını tüm dünya biliyor ama onu öldürenleri kimse hatırlamıyor. Kötü bir şaka gibi sanki... İnsanlık önce öldürüyor sonra hakkını teslim ediyor iyiliğin!
"Kızlar doğmayı reddediyor" diyordu Amin Maalouf "Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl" kitabında; kadın cinsine çektirilen acıların insan geni tarafından böyle bir tavırla karşılandığını iddia ediyordu. Peki insanoğlu niye hâlâ iyiliğin peşinde? Niye hâlâ doğuyor iyiler? Ne tuhaf... Yeryüzü, vazgeçmemize izin vermiyor. Ne tuhaf...
ecetem@hotmail.com
January 09, 2004
Good Bye Lenin
Last night I watched Good Bye Lenin! and I liked the film. Bundled with a lot of message & irony and some laughs it is a film that I can easily recommend.
October, 1989 was a bad time to fall into a coma if you lived in East Germany – and this is precisely what happens to Alex’s proudly socialist mother. Alex has a big problem on his hands when she suddenly awakens eight months later. Her heart is so weak that any shock might kill her. And what could be more shocking than the fall of the Berlin Wall and the triumph of capitalism in her beloved East Germany? To save his mother, Alex transforms the family apartment into an island of the past, a kind of socialist-era museum where his mother is lovingly duped into believing that nothing has changed. What begins as a little white lie turns into a major scam as Alex’s sister and selected neighbors are recruited to maintain the elaborate ruse – and keep her believing that Lenin really did win after all!
To read more about the film & comments from the director Wolfgang Becker all you have to do is to click here...
Here is the IMDB link for the film... .
January 06, 2004
Marketing Without Wires
Marketing Without Wires: Targeting Promotions and Advertising to Mobile Device Users
Practical advice and guidance for anyone who wants to serve the mobile consumer market
Written by Kim Bayne, formerly the host of the popular public radio program "The Cyber Media Show with Kim Bayne," this book uses cutting-edge case studies of early adopters who are setting the trends for mobile advertising to explain the major differences and similarities between wired and wireless marketing tools and how to leverage them for optimum advantage. Readers learn how to choose and implement the best options and services for their needs, and how to link offline and online programs to create a comprehensive integrated marketing presence. The book also shows how to develop strategies for delivering wireless content that mobile customers want and need, how to create a sure-fire wireless marketing program, and much more.
Companion Web site features helpful resources and articles on new developments in wireless marketing.
Please click here to buy the book...
Sweet Child O' Mine
(Do you know where Guns N Roses is?)
She's got a smile that it seems to me
Reminds me of childhood memories
Where everything
Was as fresh as the bright blue sky
Now and then when I see her face
She takes me away to that
special place
And if I stared too long
I'd probably break down and cry
Sweet child o' mine
Sweet love of mine
She's got eyes of the bluest skies
As if they thought of rain
I hate to look into those eyes
And see an ounce of pain
Her hair reminds me
of a warm safe place
Where as a child I'd hide
And pray for the thunder
And the rain
To quietly pass me by
Sweet child o' mine
Sweet love of mine
Where do we go
Where do we go now
Where do we go
Sweet child o' mine
Ounce of Pain

Bye Bye Love
Lyrics: Felice and Boudleaux Bryant
Sung by: Simon and Garfunkel
Well I do love this song, tho the lyrics seems pretty pessimistic at the very beginning it is a cheerful song. I guess that's a geat attitude for this kinda things. Anyway at the end, the lyrics tell you why the song is so cheerful... I love Simon, and I love Garfunkel! Listen the song and enjoy your love...
Here is the official Simon and Garfunkel web site; please go check what the years have made to their faces... For Simon and Garfunke Guitar tabs & chords please click here...
Bye bye love
Bye bye happiness
Hello loneliness
I think I’m gonna cry
Bye bye love
Bye bye sweet caress
Hello emptiness
I feel like I could die
Bye bye my love, goodbye
There goes my baby
With someone new
She sure looks happy
I sure am blue
She was my baby
Till he stepped in
Goodbye to romance
That might have been
Chorus
I’m through with romance
I’m through with love
I’m through with counting
The stars above
And here’s the reason
That I’m so free
My loving baby
Is through with me
Chorus
Happy New Year!
"Everything that has a beginning has an end!"
So, here starts 2004; welvome to witness a new set of 365 days in fikirbaz's blog monarchy!
(Yep... That's pretty true that everything hat has a begining has an end these days...)
Enjoy!