March 30, 2004


What's New?

Wave Industries Delivers First Bluetooth-enabled 2.4 GHz Expandable Cordless Data Phone System for the Home.

Keep your data secure wherever you go! This portable drive uses the latest fingerprint recognition technology to ensure that only authorized users can access the drive! ClipDrive Bio

At CeBIT 2004, KiSS Technology will introduce KiSS Coolview 22 - a flat-screen TV with a 22" TFT screen and built-in TV tuner, DVD player and WLAN. Coolview 30 with 30" screen will follow later, complementing KiSS Technology's HD Plasma TV.






An Old Bettle In Old Safranbolu

vw_in_safranbolu.jpg





Öğrencileri işe almayın!

(Behiye Bobaroğlu, 28.03.2004, Radikal 2)

İstanbul'un ünlü kitabevlerinden birinde, bir ay süren çalışma hayatımdan geçtiğimiz günlerde ayrıldım. Ayrılma sebebim iş yerinin huzur ve motivasyon gibi manevi olanakları sağlayamaması; dolayısıyla aynı anda yürütmek durumunda olduğum lisans bitirme tezime konsantre olamamamdı. İşten ayrıldığım gün patronumla yaptığım son konuşmada bana babacan bir tavırla anılarından bahsetti ve şu büyük lafı etti: "Öğrenci milleti kaypak olur!". Bana, bunu kendisine hatırlattığım için çok teşekkür etti ve bir daha kesinlikle öğrenci çalıştırmayacaklarını söyledi. Kendisine yalnızca gülümsedim ve yanından ayrıldım. Çıkarken elimi dahi sıkmadı. Peki neydi beni bu kadar hevesle başladığım işten ayrılmaya iten olay?


Yaptığım çalışmaları inceleme gereği bile duymadan haksız yargılara varan patronum savunmamı dikkate almadığı gibi üstelik beni bir de infaz etti. Ortadaki delilleri görmezden gelmeye devam edince, kendisine sakin biçimde tekrar tekrar durumu açıkladım ve delilleri incelemesini sağladım. Peki patronum yaptığı hatayı (!) fark ettiğinde ne yaptı dersiniz?
"Hımm...Yanlış görmüşüm" diyerek delilleri bir kenara koyup başka konuya atladı. Oysa ben donmuş kalmıştım. Emeğe ve insana saygının olmadığı bir yerde çalıştığımı o an fark ettim. Uykusuz geçen birkaç gece ve üç tez görüşmemi kaçırdıktan sonra böyle bir anlayış altında çalışmaya devam edemeyeceğime karar verdim. Ve istifa ettim.
Patronum, kendisine okul ve iş hayatını beraber götürebileceğime dair güvence vermeme karşın ayrılma kararı almamın yanlışlığını dile getirerek öğrenci milletinin kaypak olduğundan dem vurdu. "Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle" öğrenci çalıştırmayacaktı artık. Sayın (eski) patronuma bu konuda ben de kesinlikle katılıyorum. Ey patronlar, ey iş verenler! Öğrencileri işe almayın! Bırakın onlar profesyonel hayata atılana dek sosyal adalet, emeğe ve insana saygı gibi ütopyaların varlığına inanmaya devam etsinler, ideolojilerine sahip çıksınlar. Bırakın gençlik umut etsin, er ya da geç nasılsa ideolojilerin hayata nasıl yenik düştüğünü anlayacaklar. Eski sosyalistlerin nasıl kapitalizmin kölesi haline geldiklerini görecekler. Ama o zamana dek bırakın hayal kursunlar, kuralım.
Son bir söz: Sayın patron, öğrenci milleti sandığınız gibi kaypak değil yalnızca idealisttir, bilginize...
BEHİYE BOBAROĞLU: YTÜ, öğrenci




Şu ilkel iletişim aracı

(Mehmet Taşdemir, 28.03.2004, Radikal 2)

Mektup, hayatımızdan tamamen çekilmek için daha ne kadar direnecek? F tiplerinde mektuplar gönderir, mektuplar bekleriz. Mektup satırları arasında gezinirken, dışarıdaki hayatın küçük nabız atışlarını dinleriz.


Hayatımızın ebedi bir parçası olarak kalacağına inandığımız bazı şeyler, çok hızlı teknolojik gelişmeler ve iletişim endüstrisi karşısında çok fazla direnemeyip, hayatımızdan sessiz sedasız çekilmeye başladıklarında ne hissederiz? Mektup bunlardar biridir.
Hazin sonları, tutkulu aşkları, kötü-kara haberleri, ölümleri, ayrılıkları, yitirilişleri ve binbir çeşit çaresizlikleri ve sevinçleri bir yerden diğer yere, bir insandan diğerine taşıyan o mektup ki, âşıkların kalplerinin coğrafyasını bir ayna gibi yansıtan, gurbette hasret hasret iniltileriyle kendini tüketenlerin sıla özlemlerini taşıyan, mahpusların ruhlarındaki ızdırapları kendi etine kazıyan bir dost, bir sırdaştı. Çünkü insanlar, kendine bile itiraf edemedikleri şeyleri, usulen mektubun kulaklarına fısıldar(lar)dı.
Kimi mektuplar bir karanfil kokusunu, kimi bir tütün kokusunu, kimi de ancak okuyanların duyabileceği bir kokuyu ve onun beyinlerdeki çağrışımlarını taşırlar(dı). O mektuplar ki, etrafı yakılmış, yolculuk esnasında belki iyice ıslanıp, nemlenmiş, hastalıklı bir insanın yüzü gibi sararıp solmuş, yorgun bir hayat gibi yıpranmış, lime lime olmuş bir halde sahiplerini bulurlardı. Üzerlerinde harp cephesinin barut ve kan kokularını, terli bedenleri, kara trenlerin kömür tozlarını taşıyarak, bir postacının elinden çıkagelirlerdi.
Mektup, yolu gözlenen bir sevgili, bir oğul, bir kız, bir eş ve bir dosttu.
Aynı zamanda nice edebi eserin baş köşesine kurulmuş bir kahramandı.
Nâzım'ın Bursa Cezaevi'nden Piraye'ye yazdığı mektuplar (tabii şiirler de), Abidin Dino'nun Güzin Dino'ya yazdığı aşk dolu mektuplar, Rosa'nın mektupları, Güney'in bir tarafta romanlar, senaryolar yazarken, diğer taraftan "Sevgili" diye başlayan mektupları, büyük hayalleri için ülke ülke dolaşan Che'nin çocuklarına ve eşine yazdığı romantik, tutkulu mektupları bir de Deniz'in, son gecesinde, o alacakaranlıkta, kulaklarını bahçedeki ağaçların hışıltılarıyla doldurarak, önüne konulan kağıda, babasına hitaben "Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığın süre boyunca büyük (önemli) işler başarmaktır" diyen mektubu... Belki biraz hazin bir geçit töreni bütün bunlar. Mektubun sonu gibi.
Mektup da dildeki kelimelere benzedi. Dilin çocukları olan kelimeler, bir zaman gelir, orada kendilerine bir mezar ararlar ve bir daha dirilmemecesine ebedi uykularına yatarlar. Çünkü artık güçleri tükenmiş, dizlerinin bağı çözülmüştür. Böylece kullanımdan düşer ve unutulurlar. Yerlerini yenileri alır.

Dışarıda artık yazılmıyormuş
Mektup, hayatımızdan tamamen çekilmek için daha ne kadar direnecek?
Kendine has kokusunu, romantikliğini, duygusallığını bize, içimizden biri olduğunu belki de her şeyden çok hissettiren o mektup ki, duyduğum kadarıyla dışarıda artık pek yazılmıyormuş. İnsanlar internetin uçuculuğuna, cep telefonunun kolaycılığına sığınıyormuş! Özel günlerde dahi, duygular, teknolojinin son harikalarıyla bir yürekten diğerine akıyormuş! Mektubun pabucu 'ilkel' bir iletişim aracı diye dama atılıyormuş. Ve insanlar 'ilkel' olandan uzaklaştıkça, modern (post-modern mi acaba?) hayatın limanlarında daha uçucu hayaller icat ediyormuş. Zaten hayatın kendisi de anlık tüketimlerin toplamı değil miydi?
Duyguların anlık tüketilişi, aşkın, sevginin, dostluğun sanal bir hayata katık edilişi nicedir bir değer ve hayat felsefesi olarak rağbet görüyor.
Cezaevleri dışında, artık kimsenin pek yazmadığı şu mektup, hakikaten de, internet ve cep telefonunun yanında 'ilkel' bir iletişim aracı. Hayat ve iletişim, teknolojinin bu yeni ürünleri sayesinde çok kolaylaşmış durumda. Bu araçların kullanımı yadırganacak bir şey mi? Dinozor iseniz, evet. Ben bu bakımdan dinozor değilim. Ama 'ilkel' olanın hayatımızdan çekilişinin bizden bir şeyler eksilttiğini de görüp, biraz hayıflanmamız çok mu arkaik bir hislenme halidir acaba?
F tiplerinde mektuplar gönderir, mektuplar bekleriz. Mektup satırları arasında gezinirken, dışarıdaki hayatın küçük nabız atışlarını dinleriz. Daha önce gezdiğimiz, oynadığımız sokaklardan yükselen eski bir şarkıyla dalıp gider, kendi suskunluklarımıza özgür düşler giydiririz. Bu serüvende bizi terk etmeyen tek dost, mektuptur. Hayallerimize eşlik eder, hasretlerimizi bembeyaz bulutların üstünden eşe, dosta, arkadaşa ve sevgiliye uçurur.
Biz halen 'atalarımızın' araçlarıyla, yani mektupla yazı(şı)yoruz. Burada keder ve umut bazen aynı eşitliktedir. Mektup her zaman hazırdır. Ama en çok da keder arttığında...

MEHMET TAŞDEMİR: 2 No'lu F Tipi Cezaevi, Kandıra



March 19, 2004


Warning: Blogs Can Be Infectious

"The most-read webloggers aren't necessarily the ones with the most original ideas, say researchers at Hewlett-Packard Labs.

Using newly developed techniques for graphing the flow of information between blogs, the researchers have discovered that authors of popular blog sites regularly borrow topics from lesser-known bloggers -- and they often do so without attribution. "

LOL - TRhe Funny thing is I didn't got this bit of article form the original place but saw it in a blog of a friend... :)

Anyway, if you're interested in the topic you can read the whole article in Wired.com...

You might also like to read:
- Bloggers Gain Libel Protection
- Search Results Clogged by Blogs





Gegen Die Wand / Duvara Karşı / Head-On

"You can put an end to your life without killing yourself," whispers the doctor. And Cahit, 40, whose suicide attempt has brought him to the psychiatric clinic, knows what he means: by starting a new life. Yet the anguish in his soul continues to cry out for drugs and alcohol to numb his pain. Sibel – young, pretty and, like Cahit, Turkish-German – loves life too much for a proper Muslim girl. To escape from the prison of her devout, conservative family, she fakes a suicide attempt. But it brings shame, not freedom; only marriage can save her..."

- German-Turkish Film "Head-On" Wins Berlinale
- Berlin Film Festival Winner Hits Theaters
- Gegen Die Wand: Berlinale.De
- Gegen Die Wand: German-Ciema.De
- Duvara Karşı: Sinema.com
- Sibel Kekilli:"Duvara Karşı benim en büyük şansım"
- Fatih Akın ile Berlin'de görüştük...
- 'Duvara Karşı' kim için yarıştı?
- Duvarın karşısında ne var?





Blogs Anywhere & Anytime

Log your life via your phone: Nokia is developing software that will help turn its phones into life loggers.

The Lifeblog software automatically arranges all the messages, images, videos and sound clips people capture with their phones.

The PC software organises information on a timeline and lets people add to the collection with images from other digital still and video cameras.

Eventually the software will let people publish some or all of the information they collect to the web to let them create their own biographical blog.

Anyway, while searching about this article in BBC news i found some blogs as well that had already linked to BBC:
- Mobile Tracker (Because You Can't Trust The Salesman) [Great site about mobile phones and all that stuff]
- Anders Jacobsen's blog

And here's the same Nokia Lifeblog topic in Guardian Unlimited...






Locked Door

locked.jpg





Duvarın karşısında ne var?

(Yıldırım Türker, 14.03.2004, Radikal2)

Fatih Akın'ın filmi, hayatın ve insanın arızasını televizyondaki evlilik programında Tülin'le Caner'in itiş kakışında bulanlara fazla gelecek bir tuhaf masumiyet öyküsü

Fatih Akın'ın beklenen filmi "Duvara Karşı" nihayet gösterime girdi. Bu filmin Türkiyeli seyirci tarafından nasıl karşılanacağı, elbette merak konusu. Öncelikle sunduğu en reçellisinden magazin malzemesiyle zaten henüz ufuklarımızda belirmişken toplumsal riya örgütlenmesini harekete geçirmişti.
Türkçe'nin karasularında yaşayıp da namusun milli bir konu olduğunu bilmeyen var mıdır? Gururla birlikte namus da milli hasletler çekmecesinde bayrak edileceği durumları bekler. Namusuna düşkün bir milliyet olduğu çoktan belirlenmiş olan Türklük, uzanabildiği yere kadar izler, kovalar, kendisiyle özel bir anlaşma içinde bulunmayan namussuzun ümüğüne oturur. Milli gururun incindiğine karar verdiğinde kimi asil kanı fokurdayanlar duruma el koyup namussuzun linç edilmesine çalışır. 'Milli olmak' da bildiğimiz gibi daha gariban tınılı, aslında meselinin nerelere kadar dallanıp budaklandığını gösteren bir deyimdir. Dış dünyaya açılıp yabancı bir takımla maça tutuşmak anlamında kullanılan 'milli'yle akrabadır. Zaten kadın da yabancı bir toprak, sırtı yere getirilmesi gereken hasımdır. Kadınlar aynı zamanda namusumuz oldukları için kirletildikleri anda sürgün edilmeleri, işkenceden geçirilmeleri, yok edilmeleri vaciptir.


Basının, Sibel Kekilli'nin bir ulus tarafından evlatlıktan reddedilmesi çağrıları üstünde durmuştuk. Filmin İstanbul galasında karşılanış biçimi, bu hayırsız evladın öte yandan ne kadar kışkırtıcı bir dünyanın kapılarını araladığını hissettirmedi mi? Bir an olsun peşini bırakmayan gazeteci ordusu, bu riya oyununa onu da katmak, onun elini de görmek için çırpınıyordu. Oysa karşılarındaki çelimsiz genç kız, adetleri farklı bir dünyada savaştan çıkmış, bu sakil riya oyunlarına yüz verecek yerlerini çoktan dağlamıştı.
"Duvara Karşı" filmi, son jenerik akarken bitmeyecek, doğal olarak. Gerek Almanya'da, gerekse Türkiye'de uzun süre tartışılacak, unutulmayacak. Bunun nedeni elbette öncelikle filmin gücü, Akın'ın benzersiz sinema duygusu. Fassbinder'den eski Amerikan melodramlarına; punk'dan arabeske çok geniş bir alana göndermelerle beslenen, tuhaf bir dünya, onunkisi. Şiddet yüklü olmakla birlikte şiddeti şıklaştırıp serinletecek 'cool'a hiç yüz vermeyen, afisini yarattığı anların gücü üstüne inşa eden has bir sinema. İrkiltici yanı, doğunun masal kipine yaslanırken batının hikâye anlatıcılığını da kendi dünyasına dönüştürmesinde. Seyircinin filmi izlerken bir ip cambazı seyredermişçesine gerilmesinin bir nedeni bu. Elbette filmi reddedenlerin çoğunluk itiraf etmeden yaslandıkları, filmin anlatım biçiminden çok anlattığının ta kendisi.

Türk kızının yolculuğu

Fatih Akın, bir aşk hikâyesi anlatıyor. Gerek Birol Ünal'ın gerekse Sibel Kekilli'nin az rastlanır incelik ve güç taşıyan oyunculuklarıyla, teslim olmayı bileni derinden sarsacak bir dille. Ama bu aşkın kahramanlarının sırtlarında taşıdıkları kamburlar; içinde büyümüş oldukları yaralar, onları öncelikle çoğu Türkiyeli için, özdeşlik kurulması güç karakterler haline getiriyor. Hayatın halının altına süpürülen, görmezden gelinen, suskunlukla karşılanıp yok sayılan düğüm yerlerini açık ediyor. Sibel Kekilli'nin o salyalı bir tecessüsle yaklaştığımız kendi hikâyesi üstüne de bir okuma sunuyor kaçınılmaz olarak. Fevkalade makul ve sevecen görünen ailesinden kurtulabilmek için her şeyi göze alıp sahte bir evlilik yapan Türk kızının yolculuğunu anlatırken kolaycı suçlamalara izin vermeyen sağlam bir öykü damarı da yakalamış oluyor. Hikâyesini dünyanın her yerinde seyredilebilir kılan, milli-sosyal kimlikler aşırı bir çatışma üstüne kurulu olması. "Duvara Karşı", iki kültürün çatışmasını yansıttığı kadar, yalnızlık, masumiyet, özgürlük üstüne de çok şey söylemiş oluyor.
Filmdeki Sibel'in hayata yönelik yüz kızartıcı iştahı, masumiyetinin göstergesi. Namusuna düşkün ailesine karşı evli numarası yapıp istediği erkekle birlikte olmaya, gezip tozmaya yönelik merakı; o saf iştah, hayattan çoktan elini çekip ölmeye yatmış olan nihilist Cahit'i hayata döndürüyor. Aşkın başladığı yer, yitirilmiş hevesi yeniden kışkırtan masum iştah. Film de bana iştahın tehdidi ile teslimiyetin zehri üstüne birçok şey fısıldıyor.
Kahramanların kopukluğu; kendilerini parçalamaya yönelik eğilimlerini besleyen doğdukları dünyayı toptan reddeden duruşları arızaya tahammül edemeyen, şiddeti 'cool', aşkı 'onurlu', hayatı 'rafine' alan seyirciyi püskürtecek elbet. Hayatın ve insanın arızasını televizyondaki evlilik programında Tülin'le Caner'in itiş kakışında bulanlara fazla gelecek bu tuhaf masumiyet öyküsü. "Ne şen milletiz" temalı bol ünlü çehreli komediler, tıknefes ve halk sandığına yaltaklanan bir ahlâkla terbiyeli ağa-mafya-aile dramları varken bir şans tanımayacaklar bu filme. Nefsin köreltilmesi düsturuyla yetiştirilmiş, kör nefsine kuru namus giydirilmiş kırsal kökenli yeni kentliler ve iştahlarına sarılmış çocuklarının, yani kısacası hepimizin hayatı üstüne hiç lafı dolandırmadan konuşan bu film de ıskalanacak belki. Tanık olduğumuz aşkın doğu söylencelerini hatırlatan çırılçıplak ve yaralı haliyle yüzleşmek kolay olmayacak.
Sibel, kim bilir kaçıncı intihar denemesinden sonra ölüme en çok yaklaştığı
anda masumiyetini yitiriyor. Tutunmaya karar veriyor. "Duvara Karşı" filmini mutlaka izleyin. Taze, biricik bir sinemacıyla tanışmak için. Bir de aşkı, iştahı, masumiyeti nerede kaybettiğimiz üstüne biraz olsun düşünebilmek için.




Brand New Notebook: Toshiba Satellite A30-714 (or 754)

At last I have a new notebook. It's been for a while since I started looking for one and I made my mind up and got a Toshiba... In Turkey it is called Satellite A30-754 but in Europe i guess it is Satellite A30-714 (All the features & specs are same as far as I compared)

Anyway I recommend it strongly if you think of buying a new notebook. It has a DVD burner as well and only missing thing is connection via infrared or bluetooth but I solved the issue by buying a small usb bluetooth adapter. But the notebook and the bluetooth adaper are for reasonable prices...

Well, I celaned my hard discs, cab copy cd's or dvd's easily these days, have a great performance while using lots of windows and after using Windows 2000 Nt for years that feels interesting to drive a Windows Xp... So I might post lots of stuff these days ;)





Kitap bozumu günlerimiz...

(Ahmet Büke, 14.03.2004, Radikal2)

Ne kadar oldu bilmiyorum ama galiba bir haftasonu görmüştüm onu ilk kez. Yazın tepemizde zıplayıp durduğu, şehrin kendini deniz kenarlarına attığı günlerdendi. Ellerim ceplerimde, Konak'ta dolaşıyordum. Eski Sümerbank'ın karşısındaki kötü pasajların önünden geçerken dikkatimi yere serili kitaplar çekti. Bunlar öyle her köşede görülebilecek korsan ya da ikinci el kitaplardan değildi. Nasırlı ciltleri, mis gibi kokan içleriyle Varlık'lar, Yeditepe Yayınları, TİP'in broşürleri, sendika el kitapları, şiir dergileri yanyana dizilmişlerdi.
Yanlarına çöktüm. O da karşıma çöktü gülümseyerek. Kıvırcık sakallarını okşadı. Belki ilgilenirim diye torbasından birkaç eski 45'lik çıkarıp önüme koydu.
O gün elim kitaplara gitmemişti. Neden bilmiyorum ama usulca selamlayarak ayrılmıştım yanından.

Dün akşamüzeri, iş çıkışı, omzumda sekiz küsur saatin yorgunluğuyla, yağan yağmura aldırmadan yeniden o yollarda yürüyordum ki, aynı yerde karşıma çıkıverdi. Rengi uçmuş kolonlardan birine dayanmış, kırlaşmış perçemlerini haylaz sakallarına doğru çekiştirip duruyordu.
Çöktüm yerdeki tezgâhına. O da eğildi.


Nihat Ulvi Akgün'ün "Eksilen Gökyüzü" isimli şiir kitabını uzattı.
"Bakın imzalı bu" dedi.
"Sevgili Kâni'ye, sevgilerle...."
Ardından Ahmet Hamdi'nin "Yaz Yağmuru"nu aldım. Ta 1955 yılından bir merhaba bulaştı parmaklarımın ucuna. Sonra sıra Oktay Rıfat'a geldi: "Bir Takım İnsanlar". Sayfaların arasında altında saklandığım tahta divanların kokusunu duydum.
Az bir para istedi. Çıkartıp verdim. Tam ayrılıyordum ki, şeytan dürttü.
"Bunlar sizin kitaplarınız mı?"
Yüzüne asılı gülümsemesi büyüdü. Gözlerini yere düşürdü.
"Evet" dedi.
O an bir serçe yuvasını bozmuşum gibi hissettim kendimi. Kitaplar koltuk altımda buz oldu, soğudu.
"Ama imzalıymış bunlar...Üzüldüm şimdi."
Çakılı kalmıştım. "Ne yapsam" diye düşündüm. Başını çevirdiği, bana bakmadığı bir anda çaktırmadan geri mi koysaydım? Ya da eve bir koşu gidip, üç beş kitabımı ona verseydim. "Bakın siz de bunları okuyun" deseydim.
Halimi anladı. Kitaplarının yanına yeniden çöktü. Düzeltti onları. Sıçrayan damlaları koluyla sildi.
"Merak etmeyin. Ben görüyorum, onları hep iyi insanlar alıyor. Siz müsterih olun" dedi.
Yürüdüm. Yağmur arkamdan geldi. Emanetleri ceketimin altına aldım.
Eve varınca, kütüphanemin karşısına oturdum. Kitaplarımı seyrettim.
"Şunu" dedim, "ilk garsonluk bahşişimle almıştım".
Yanındaki için dedemin verdiği son bayram harçlığını okutmuştum. Alt raftakileri o ev benim bu ev senin dolaşırken kaç yokuş sırtımda taşımıştım. En alttakileri uzun bir ayrılığın sonunda eve geldiğimde annem bodrumdan çıkarıp kucağıma koymuştu. Oysa çoktan yakmışlardır diye düşünüyordum bu "İlhan İlhan" kokularını. Şiir kitapları sevdiğim kadınlardan yadigârdılar.
Yeni gelenler için en güzel rafı boşalttım biraz. Havadardır diye, biraz güneş alsınlar diye.
Mahmure geldi, zıpladı.
"Bak" dedim "bunlara gözün gibi bakacaksın. Tırmalayıp, kemirirsen vallahi külahları değişiriz".
Anlar gibi gözlerini kıstı.
Sonra gidip "Mor Perşembe"yi açtım sonuna kadar. Biraz daha dağılayım istedim. Son vidama, son somunuma kadar bozulayım da yine en baştan kurayım kendimi.
Öyle ya hayat böyleydi işte. Yarın yeniden insan gibi yaşamak boynumuzun borcuydu. Zaten kıvırcık sakallı adamın gözleri de böyle söylüyordu: "Ne yapalım, hayat bu..."




Masa başı Ankara

Masa başında kurulmuştur Ankara.
Masabaşı adamları yaratmış, sevmistir.
Masabaşı işlerinin kenti olmustur.

Sokakları cetvelle çizilmis, isimleri bir alfabetik indeksten sırayla
seçilmistir.
Bestekar, Bilir, Büklüm, Bülten ... diye yan yana giderler.
Tarihi, üzerine sonradan dikilmiş elbisesidir, yasanmışlığı degil.


Akıldır, mantıktır.
Ruh ona sonradan biçilmistir, gerekliliği bilindiği için.
Arkasında hayat degil bilgi vardir.
Bu yüzden toplamadır ruhu.
Kültürleri toplamış, kendince birleştirerek kendinin yapmıştır bu kent.
Tren Garı binasının karşısındaki Hitit aslanına ters binen
Nasreddin Hoca 'dır Ankara.

Sterildir Ankara, heterojendir.
Fakiriyle zengininin hayatlari pek karismaz birbirine.
Sihhiye köprüsü görünmez bir duvardir kuzey ve güney arasinda;
iki Ankara 'yi böler.
Sinirlar nettir Ankara'da.
Çünkü devlettir Ankara.
Devlet sinirlari sever.
Makamdir, protokoldür Ankara.

Merkezdir.
Ankara'nin disindaki için merkezin önemini tasir.
Vazgeçilmezdir, yapiyi bir arada tutandir.
Içeriden ise, yönetimin hayatin kendisinden uzakligidir.
Merkezin boslugu vardir içerideki için.

Ne topraktir ne beton Ankara; ne de ikisi arasinda bir sey.
Ikisine de uzaktir, kendine özgüdür.

Denizsizdir Ankara.
Otobüslerde, dolmuslarda, pastanelerde, parklarda,
. insanlarin yüzlerine bakilarak kurulur hayaller.
Çünkü bir deniz yoktur, insanlara sirtinizi dönüp seyredebileceginiz.
Yalniz kalamazsiniz, denize kaçamazsiniz.
Insanlarin dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür.
Bu yüzden insan, iliskileriyle var olur Ankara'da.
Mekanlarindan öte insanlarinin yüzleridir bu kente bagimliligimizin temeli.

"Ankara" (Ancyra), "çapa"dan (anchor) gelir.
Denizi kaçali çok zamanlar olmustur ama hala çapadir.
Sabitler.
Hareket ettirmez, ancak devindirir.

Yazlar sicak ve kurak, kislar karli buzludur.
Ankara bunlari tasir, yakistirir kendine.
Ancak baharlarda telasli ve huzursuzdur; sabirsizdir.
Insana en çok baharlarinda yakindir bu yüzden.
Degisimi yakistiramaz gibidir duraganligina.
Kisa kislar ve yazlar iç içedir baharlarinda.

Geceleyin Kösk 'ün önünden asagiya kayarken,
bir tür deniz oldugunu hayal ettigim bu isikli çukur dibine dogru çeker;
uçmak ile batmaninbileskesi bir hisle dalarim karanlik sularina;
hafiflerim.

Hep geride kalandir, dönülesidir.
Evimdir Ankara.
Huzurum, huzursuzlugum, kürkçü dükkanim ...

Bir türlü gelemeyen bahari beklerken,
masamin basindan böyle göründü Ankara ...

(yazar ve kaynak bilinmiyor)



March 18, 2004


Back Here...

I am really busy these days. You might have realized it as I can not post fikirbaz.com since late february. I hope to start posting soon. Apologies from the dedicated readers... :)

Anyway, I'm back here & alive!




March 05, 2004


Ifistanbul

IfIstanbul - Istanbul Independent Film Festival ended a couple of weeks ago, I happended to watch 4 films and I liked them all... They were:

- Old, New, Borrowed and Blue (4)
- Rules Of Attraction (3)
- The Green Butchers (1)
- The Triplets of Belleville (2)

I liked The Green Butchers most, I do like Jensen a lot, he still works with Zentropa and Lars Von Trier as far as I know. If you have chance to watch don't miss The Green Butchers...

(Independent Films Rule...)




March 03, 2004


Real Life in Beyoğlu

life.jpg





Olmaz bi kere öyle bir şey

(Perihan Mağden, 03.03.2004, Radikal)

Geçenlerde takside gidiyorum. Taksici, Kanal 7'nin ana haber bültenini dinliyor radyodan.
Mevzu da: Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesi. Daha doğrusu Mel Gibson'ın yaptığı 'İsa'nın Çilesi' filmi etrafında müthiş tartışmalar koptu ya. Din bilgini olarak, Prof. Dr. Süleyman Ateş'i davet etmiş Ahmet Hakan Coşkun.
İslamiyet açısından durum nedir, ne olmuştur, nasıl bakılsa gerekir -bunları irdeliyor. "Bir kere Hz. İsa'nın işkence çektiğini kanıtlayan hiçbir şey yoktur," mealinden bir şeyler söyledi Süleyman Ateş.
Hatta çarmıhı onun yerine başkası taşımış! Böyle bir inanç da, yorum da söz konusuymuş yani.
Ben artık dayanamadım, taksiciye: "Çarmıhı yol boyunca başkası taşımış olsa ne fark eder ki? Tahta bir çarmıha çivilenerek öldürülmek, eziyetlerin en büyüğünü çekmek değil mi?" dedim.
Taksici Müslümanların inancına göre Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmediğini, söyledi.


"İsa, hepimizin günahları için çarmıha gerilmedi mi? Âdem'le Havva'dan beri günahkârız hepimiz. Tanrı oğlunun böylesine acımasızca öldürülmesiyle,
her birimize ona inanarak günahlarımızdan arınma imkânını tanımış oldu. Hıristiyan inancını oluşturan fikriyat bu" -tarzı şeyler söyledim bu kez.
Niye Âdem'le Havva'dan beri günahkarmışız ki? Kimse kimsenin günahını temizleyemez, çilesini çekemezmiş. Allah, kendi oğlunu öldürtür müymüş? Olmazmış böyle şey. Taksiciden az sonra, aşağı yukarı benzer şeyleri Süleyman Ateş söyledi.
İşte o zaman kafama dank etti ki, Müslümanlar için İsa'nın çarmıha gerilmesi diye bir hadise söz konusu değil. Çarmıha gerilen o değil, bir başkası.
Bir kere çarmıha gerenler İsa'yı tanımıyorlar.
Onu ihbar eden Yahuda, İsa'ya çok benziyor.
Suçluluk hissettiği için ya da götürmeye geldiklerinde birileri İsa diye onu işaret ettiği için, çarmıha gerilen Yahuda İskariot (Judas) olabilir; Hazreti İsa değil.
Çarmıha gerildi diyelim. Olay o denli trajik değil. Babası oğlunu derhal yükseltiyor göklere.
Zaten çarmıhı sırtında başkası taşıdı. Yol boyunca işkence de görmedi. Yüzüne tükürülmedi, dövülmedi, hakaretler edilmedi.
Bir peygamberin böylesine eziyetler çekmiş olmasına, İslami inanışa göre Allah'ın izin vermiş olmasının imkânı yok. Hz. Muhammed'in başının her derde girdiğinde, Allah'ın nasıl yardımcı olduğunu, her keresinde peygamberini kurtardığını hatırlayın bir.
Şimdi peki Allah'ın, kendi peygamberini böylesine işkencelere maruz bırakmış olması, olacak iş mi? İslamiyet'in, anlaşılan bakışı tam da böyle. O gece, o takside, taksiciden ve Prof. Süleyman Ateş'ten bunları öğrendim.
"İyi ama tüm Hıristiyanlık felsefesi BUNA dayalı. Tanrı'nın kuzusunu, biricik oğlunu, müjdecisini bizler için feda etmesine. Onun bizim günahlarımızdan arınabilmemiz için ölümlerin en ağırıyla cezalandırılmasına. Bizim ibret almamıza. Kuzusunu, oğlunu biz sefih günahkârlar uğruna feda edebilen Tanrı'nın yoluna girmemize. Bize bu şansın tanınmasına. Vesile olmasına. Vesile olmasına," demedim.
'Tanrım, beni neden terk ettin?' diye eziyetlerin en deriniyle, saatler saatler boyunca inlerken Hazreti İsa, canının acısının olduğu kadar, yalnız bırakılmışlığının, terk edilmişliğinin, ihanete uğramışlığının da acısı içinde değil midir?
Hem havarileri yoktur etrafında; hem de babası nasıl olur da onun böylesine acımasızca öldürülmesine izin vermektedir? Ancak göklere yükselirken anlar Hz. İsa. Onun çarmıha gerilmesi büyük bir planın parçasıdır. Tam da olması gerekendir. Hz.İsa'yı Yahudi din adamlarının ve Romalıların ölüme yolladığı malum. Ama, tüm bir dinin üstüne inşa edildiği 'başkalarının günahları için FEDA edilme halinin', ondan sonraki din tarafından pek de kaale alınmaması, ilginç değil mi? Ve de oldukça sarsıcı?
Benim bunu bu filmin etrafında kopan fırtınalar sayesinde öğrenmiş olmamın utancı bir yana, İslamiyet uğruna kendini 'feda' edenlerin, esasında
ne denli Hıristiyan öğretisi doğrultusunda bir 'şey' yapıyor olduklarını düşünmem iki yana. Filmi hasretle bekliyorum yani. Kuran'la İncil'i doğru dürüst okumamın zamanı gelmiş de, geçiyormuş besbelli ki. Çok yıllar önce ve çok üstünden okumuşluğum, ortaya çıkmış oldu zira. Bu vesile ile.



   

 

 


     

Everything (233)
How To Make a Manual Westy Tent
Metallica Featured On 'We All Love Ennio Morricone'
Metallica's Master of Puppets named most influential metal album
Kidman car crash footage
Top 100 Fonts
2007 Oscar preview: honorary academy award for Ennio Morricone
Trivium — call 'em retro; call 'em heavy metallica

Life (103)
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates
Upgrade Successfull: Movable Type 3.2
Back In Town

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince
Sunflowers
Houston... We have a problem...

Tr (148)
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi
Barış Sivildir!
Kevgir.com

Universe (132)
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion
No Sex To Gangsters in Colombia
See what Google Talk users are listening to...

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)
Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type