November 25, 2004


Dünden Bugüne Fikret Kızılok

Şarkılarımı kendim yazdım; düşündüm, besteledim, çaldım ve söyledim. Bu bütünlüğe inandım. 13 Altın plağım oldu. Zaman zaman, Yana Yana, Not Defterim, Yadigar gibi uzunçalar ve de kaset-disklerim. "Meşhur"luğun bir hastalık olduğunu bilerek ortalıkta fazla görünmedim, sadece işimi yaptım, şarkılarımı söuyledim. Aşk mektuplarımı başkasına yazdırmadım. Soldan doğdum, soldan uyandım, solda oturdum, insan olmanı haysiyetini solda buldum hep solcu oldum ve hep solcu kalacağım. Sebebi gayet basit; insanın soyutlarının ve somutlarının bir bütün olduğudur. Güzelliklerin, kültürün ve sanatın satın alınamayacağıdır. Bir "Akl-ı evvel"in yaratıp herşeyin ortasına koyduğuna inanmam. Mistik işlerle uğraşmam. Eni boyu, yukarı aşağıya bütün kavramlarıma paradoksal bir ikilik koyarak "sonsoza doğru" buluşmak üzere diyalektiğe ve ölüme inanmışım. Kendimi ince ince doğrayan ve uykumdan sıçrayıp uyandıran bir hayatım oldu. Hep onu bekledim. Gelse de onu bekledim. O kadın değildi, o para değildi, o ölümsüzlük değildi."O"nu ben de merak ettim, onun için yaşadım, ona koştum ve onu buldum.

Ne mi o? Yaşadıkça bulunan O'na tanjant hayatım
ŞARKILARIM...

Yukardaki metni bu sabah Fikret Kızılok'un "Dünden Bugüne 1965 - 2001" isimli albümünün içinde okudum, bilgisayarımın başına geçince üşenmeyip aynen yazıp paylaşıyorum. Albümü şideetle öneririm. Fikret Kızılok'un 2001 yılında ölümünün ardından 2002'de yayınlanan derleme albümde sanatçının 20 adet parçası bulunuyor ki bir çok şarkıyı dinlerken "bu şarkıda mı onunmuş" diyeceksiniz.




November 22, 2004


Mandarin

At the very moment I am eating some cold mandarins and I just wished I had a bottle of Absolut Mandarin around ;)





November 17, 2004


A letter to my favourite fairytale character

The UPU's international letter-writing competition for young people dates back to 1969 when the Tokyo Congress voted to introduce a competition aimed at promoting letter writing among young people. The first competition was launched in 1971 and since then, millions of youngsters all over the world have participated in the competition at national and international level.

Each year, the UPU International Bureau chooses a theme, taking into consideration proposals received from Posts and individuals, as well as international commemorations and special events supported by the United Nations. The theme is communicated by circular letter to all postal administrations of the 190 UPU member countries.

- The UPU and Post Danmark invite youth to write a letter to a fairy tale character. (pdf)
- A Turkish news article about the topic
- UPU's page that you can get more info about the prizes, deadlines and previous winners...




November 09, 2004


Dennis Chambers

richard_bona2.jpg

I had told you that I had a chance to watch Dennis Chambers live in Mike Stern Band last week. It was great. I wished it wasn't that crowded and I could get more photos. Anyway. Here are some links related to Dennis Chambers.

- Drummerworld.com has some great photos.
- Zildjian.com has a page about Dennis
- A Salute to Buddy Rich (I first saw tjis guy in another Buddy Rich Tribute Concert)
- A Short Interview with DC





Cem Yılmaz'a gülmek

(Perihan Özcan Tüzüner, Radikal2, 7.11.2004)

20'li yaşlardaydık. Üniversite son sınıfa yeni başlamıştık. Her gün, İstiklal Caddesi'nde sürtüyorduk. Leman okuyorduk ya, ara sıra da Leman Kültür'e gidiyorduk. Kocaman bardaklarda çay ısmarlıyor, sevgilisiz kızlar olarak etrafa kesikler atıyorduk.
Leman Kültür o günlerde pek bir hareketliydi. Bir gösteri vardı akşamları. Ama öyle küt diye kapıdan içeri girip "Ben geldiiim" diyemiyorduk. Önceden bilet filan almak gerekiyordu. Gösteri yapan çocuğun adı Cem Yılmaz'dı. Canım, yabancı değildi. Karikatürlerine güldüğümüz çocuktu işte...


O zaman niye bu kadar bekliyorduk ki? Bu kadar kalabalığı, son zamanlarda hatta, kellifelli adamları oralara çekecek -üstelik reklamsız- ne yapıyordu bu çocuk? Ne anlatıyordu? Anlamakta güçlük çekiyorduk.

O, karikatürlerine güldüğümüz çocuğun ismi usul usul yayılıyordu. Gidenler, anlata anlata bitiremiyordu. Biz, ailelerinin nar taneleri nur taneleri olan ve akşamları dışarı çıkabilmek için bin türlü takla atmak zorunda kalan genç kızlar çatlayarak dinliyorduk gidenlerden. Çok ama çok merak ediyorduk.
Soruyorduk giden arkadaşlara. "Ne anlatıyor ya? Çizdiklerini mi?"
Anlatıyorlardı ama arada eklemeden edemiyorlardı: "Yok abi, anlatmakla olmaz, görmeniz lazım herifi." Zaten gülmekten anlatamıyorlardı. Biz, karikatürcü çocuğu "izleyenlerden dinleyenler" bile dinlerken gülmekten koltuktan düşüyorduk.

Leman Kültür'de izlemek kısmet olmadı. Çünkü o karikatürcü çocuk Leman Kültür'e sığamadı. Habitat II zirvesi etkinlikleri kapsamında, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde hıncahınç dolu bir salonda en arka sırada izleyebildik onu.
Karikatürcü çocuk, aslında bildiğimiz şeyleri anlatıyordu. Aramızda geçen konuşmaları, siyah-beyaz TRT yıllarını, kazayla uzaya falan gidecek olurlarsa Türklerin orada neler yapabileceklerini, ilkokul birinci sınıfta tanıştığımız ip atlayan Oya'yla, işi sürekli "gelmek" olan zavallı Ali'yi, tahtaya yazılan "konuşanlar"ı, havuz problemlerini, "Kaç beden giyiyoruz?" diyen tezgâhtarları anlatıyordu.

Ve biz anlattıklarına katıla katıla gülüyorduk. Yani kendimize, sahtekârlıklarımıza, ikiyüzlülüklerimize, açıkgözlülüklerimize, aklımızca uyanıklıklarımıza, her gün şahit olduğumuz diyaloglara, kendi yaptıklarımıza gülmekten gözlerimiz yaşarıyordu.

Karikatürcü çocuk ne yaptı?
Peki ilk defa mı gülüyorduk? Ne oluyordu? Bu kadar tantana niyeydi? Biz, o ortaya çıkana kadar gülmüyor muyduk yani?
Gülüyorduk da... Eğri oturup doğru konuşalım, daha çok taklitlere ya da canlandırılan basmakalıp kişiliklere gülüyorduk. Mesela sarhoşa, salağa, külhanbeyine, mahallenin ablasına vs. vs. işte... Bunlara gülüyorduk biz. Haksız da değildik. Bizim içimizden çıkanlar bizi ancak o kadar güldürebiliyordu. Belki de eski komedyenler, yasaklarla dolu olan bir ülkede bizi ancak bu kadar güldürebiliyorlardı. Ve belki de Türk halkı kendisiyle ancak o kadar barışıktı.
Karikatürcü çocuk ne yaptı peki? Bir kişiliğe bürünmedi, taklit yapmadı. O güne kadar yapılmayan bir şeyi yaptı.
Bizi bize anlatmaya başladı. Cebimizden paramızı çıkarttı, bizi karşısına oturttu ve anlatmaya başladı. Ve o kadar akıllıydı ki bunu gözümüzün içine sokarak ama bizi hiç acıtmadan, incitmeden yaptı.
Alışageldiğimiz bir şey değildi bu. Çok hoşumuza gitti. Kendimizi eleştirdik, tuhaflıklarımızı fark ettik. Kendimizle eğlenmeye başladık. Ve galiba kendimizle o zaman barıştık.

Düzgünce taranmış saçları ve ütülü kolalı gömleğiyle örnek öğrenci olmanın dayatıldığı, TRT gibi siyah-beyaz olan Türkiye'nin gri yıllarında çocuk olmuştuk. Karikatürcü çocukla birlikte hayatımız renklenmeye başlamıştı.
Ama karikatürcü çocuğu bağrına basan bir biz değildik. Büyüklerimiz de sevmişti onu. Çünkü onlar da benzerini görmemişlerdi.
"Karikatürcü çocuk" bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Ve biz hâlâ gülüyoruz. İyi bir anlatıcı, iyi bir oyuncu o çünkü. Bizi anlatıyor, bizi oynuyor.
O, son yüzyılın özel insanlarından. Bize bizi anlatması, nasıl göründüğümüzü göstermesi için görevlendirilen. Ve biz belki de bu yüzden aslında Cem Yılmaz'a değil, Cem Yılmaz'ın suretinde kendimize gülüyoruz.
Belki de "hadise" bu.




So What! : The Good, The Mad, and The Ugly

As a Metclub Member and a dedicated fan of Metallica (I also am the founder of Metclub's Official Turkish Chapter, Orionturk) I highly recommend this first official book. In fact it is mostly a compilation of the Metclub Magazine, So What but it alsı has hundreads of great photos which had never seen daylight before.

Now Available! The first ever official Metallica book is a chronologically-edited history of So What, the fan club magazine, re-edited and re-designed into a superb 288 blazing color hardback book which no-one will want to be without. The guys offer handwritten comments on some of the material featured, there are Sponsor Section collections and oodles of Whiplashes to pore over...plus around 1000 photos )...yes, you'll have seen a lot of this stuff before, but trust us, there are a fair few photos intended for SW! which never made it before, plus it all looks fresh and wonderful and brand spanking new.

- Click here to go to Amazon.com page... (It arrived to me aprox. 3,5 weeks)
- Or you can buy it from Metallica.com
- May be you'd like to read some reviews...
- Oh well... And you might like to buy a Metallica book in Turkish? ;)





Bilgimiz olsun ama çok yormasın

(Serdar Kuzuloğlu, 8.11.2004, Radikal)

Geçenlerde televizyonda izlediğim tartışma programında oturumun yöneticisi ısrarla internet diye bir nimet olduğunu ve insanların oradan araştırma yapıp bilgilerini teyit etmesi gerektiğini söylüyordu. İnterneti bu kadar kutsal yapan nedir? Ekranlarda gördüğümüz ve okuduklarımızı her gün daha kolayca 'doğru' kabul ediyoruz. Bilgisayarların hesap şaşmazlığının bilgi gibi kısmen soyut ve herkese göre yeniden şekillenebilecek bir kavram için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Oysa ansiklopedileri, kaynak kitapları ve benzeri belgeleri hazırlayanların aksine web sayfalarının ardındakiler çoğunlukla yazdığı konuda uzmanlığı olmayan, sizin benim gibi kişisel anlamda meraklı ya da kulaktan dolma bilgilere sahip kullanıcılar.


Mesela dış cephe kaplamasının faydasını mimar ya da mühendisler yerine (internetin yeni Mahir'i olmaya aday) Jet Ali'nin sayfasından öğrenirseniz işiniz iş. Gerçi sayfasında değindiği gibi maaşını aldığında dövüş sanatı sırları da dahil olmak üzere birçok konuda bizi aydınlatacak ama şimdilik mevcutla da idare ediyoruz biz. Duaları kabul olsun, milyarın üstünde maaş nasip etsin Rabbim şu mübarek günde inşallah Jet Ali kardeşimize.

Bilgi kavramına dönersek araştırmalar hâlâ dünyadaki yazılı/basılı bilginin çok küçük bir diliminin internette sayısallaştığını ortaya koyuyor. Yüz milyonlarca dolar bütçeli çalışmalar yıllardır çok az sayıda yayını biz internet kullanıcılarının parmakları ucuna yerleştirebildi. Uygarlığın bilgi tortusu hâlâ yüzyıllardır olduğu gibi kütüphanelerde, arşivlerde, teyplerde ve kasetlerde 'çürüyor'. Çürüyor çünkü eskiden bir gün önceki gazeteyi ancak okuyan insanlar bugün o gazetelerin web sitesinde 10 saniyeden fazla duramıyor. Teknoloji bizi sabırsız ve hap şekilli bölük pörçük bilgilere bağımlı yaptı. Elbette bu kitle araştırma yaparken, bilgilenirken de aynı sabırsızlıkla kitapları taramak, kütüphaneleri dolaşmak gibi külfetlere katlanmak istemiyor. Hatta insanların internette de öyle okuduğunu, bilgilendiğini sanmayın sakın. Ekranların hâlâ okuma için uygun bir yapı olmamasından dolayı insanlar sadece haber ve yazılarda 'göz gezdiriyor'. Radikal'in sitesinde insanlar bir sayfada ortalama 80 saniye duruyor. Ya tüm okurlarımız hızlı okuma şampiyonu, ya da haberleri okumuyorlar. Bu da yeni nesil bir bilgi tüketim toplumunun ipuçları.

Oysa bir yandan da daha zengin, daha hızlı ve 'pragmatist' bilgiyi bize ulaştırmak için sürekli yeni imkânlar gelişiyor. Manşette göreceğiniz gibi cep telefonlarımızda televizyon izleme, görüntülü radyo dinleme ve konser, otobüs, tren bileti alma noktasına kadar geldik. Gündem belirleme konusunda web siteleri her geçen gün daha fazla ağırlığa sahip oluyor. Bu alternatif kaynaklara ulaşabilecek insan sayısı da hızla artıyor.
Yine de 'bilgi' ve 'bilgi toplumu' kavramlarının bu kadar yoğun telaffuz edildiği bir dönemde her geçen gün daha katı kurallar içinde, daha kolay yönlendirilebilir ve daha az kaynaktan beslenir hale geliyor olmamız da kafa yormaya değer bir konu...



November 08, 2004


Richard Bona

richard_bona2.jpg

Mike Stern Band was in Istanbul last week for two nights in Babylon. I went to the seconf night with my camera and telefocus. The venue was packed (it was one of tje most crowded nights of Babylon) and it was a great concert with four masters on stage. In fact I went there to watch Dennis Chambers who is one of the best drummers of all times. (Soon I will post more about him in here) But I really enjoyed watching and listening Richard Bona as well...

I took lots of photos and most of them are out of focus as it was dark, I was too far to the stage and as it was very crowded even I couldn't stand still... Anyway, I have 4 or 5 photos that I liked, here you see one of them... Enjoy ;)





Homofobi

(Can Dündar, Milliyet, 07.11.2004)

"Oğlumuz Ahmet'le, oğlumuz Mehmet'in nikah töreninde sizi de aramızda görmekten mutluluk duyarız. İmza: Babası filanca - Babası fişmanca..."
Bir gün böyle bir davetiye alsanız şaşırırsınız değil mi?
Eşcinsel evlilikleri bütün dünya için şaşırtıcı bir gelişme... ancak daha da şaşırtıcı olan, bu fantezinin sonunda dünyanın başını belaya sokmuş olması...
"Ahmet'le Mehmet'in evlenme ihtimali" Amerikalıları öyle ürküttü ki, "Zinhar böyle sapıklığa izin vermem" diyen Bush'a - dünyayı ateşe vermesine filan bakmadan - oy yağdırdılar.


Ve anlaşıldı ki Sam Amca için, aynı cinsten iki insanın bir yastıkta kocama talebi, bin askerinin Irak'ta can vermiş olmasından daha korkunç bir durumdur.
İyi de niye?
Niye "Ben kendi cinsimden olanlara ilgi duyuyorum" cümlesi Amerikalıları böyle paniğe sokuyor?
* * *
Onlara sorarsanız Kilise diliyle yanıtlıyorlar:
"Bu evlilik, insan soyunun önce bozulmasına, giderek tükenmesine yol açar".
Oysa "homofobi"nin (eşcinsellik korkusunun) nedeni bundan ibaret değil. Altını eşelediğinizde tarihsel, cinsel, dinsel, siyasal, toplumsal pek çok iktidar meselesi çıkıyor.
Tarihe baktığımızda eşcinsellik korkusunun bu kadar yaygın olmadığını, tersine eski Yunan medeniyetinden, Osmanlı divan edebiyatına kadar eşcinselliğin "gerçek sevgi" olarak kutsanıp güzellemelere konu edildiğini biliyoruz.
Antropologlar bugünkü Amerikalıların ataları sayılan Kuzey Amerika Kızılderililerinin kabilelerinde, - günümüzde 'travesti' diye adlandırabileceğimiz - savaşçı erkekler gibi davranan kadınların ve çadır bakıcısı rolüne soyunan erkeklerin varlığından söz ediyor.
Peki ne oldu da dünya - özellikle de Batı -, haz almaya dayalı bir kültürden hazlardan korkmaya, giderek onları yasaklamaya dayalı bir kültüre yöneldi?
* * *
Geçen yıl Kaos GL tarafından düzenlenen bir sempozyumda psikoterapist İskender Savaşır, "Batı'da homofobinin oluşumu" üzerine bir tebliğ sundu.
O tebliğe göre toplumun eşcinselliğe bakışında dönüm noktası 14. yüzyıldı.
O yüzyılın sonunda, Avrupa'daki korkunç veba salgını sonucu büyük bir nüfus düşüşü olmuş, küçük toprak sahipliğine geçilmiş, geniş aile yerini çekirdek ailelere bırakmış ve ahlakçılığın temelleri atılmıştı.
19. yüzyıla kadar sürecek o 5 asırlık karanlık boyunca artık sadece eşcinsel ilişki değil, kadın cinselliği ve giderek haz alma duygusu da lanetlenecek, cinsel ilişki sadece üremeyle ilişkilendirilecek ve aksine davrananlar "cadı" diye damgalanıp yakılarak öldürülecekti.
Bugün Bush'a oy veren Amerikalılarda gözlenen eşcinsel korkusunun kökeninde, "dünyevi hazları, kiliseye ve sisteme itaati engelleyen günah tohumları" olarak gören zihniyet yatıyor.
* * *
O zihniyet, günümüzde de eşcinselliği, savaş politikalarını onaylayan bir muhafazakarlığın günah keçisine dönüştürüyor.
Ve Amerikalı, "Yeter ki eşcinseller evlenmesin" diye dünyanın ateşe verilmesine göz yumabiliyor.
Komik, ama gerçek:
İnsanlık tarihine geçecek bir tablo bu...
Sorması ayıp; siz heteroseksüel bir Bush'u mu tercih edersiniz, homoseksüel bir Oscar Wilde'ı mı?
Sohbet için canım!..

candundar@e-kolay.net




İsraf kapısı: Türk yalancılığı

(Perihan Mağden, Radikal, 10.10.2004)
(Bu yazıya konu olan söz konusu yazıyı online edinemedim henüz, elime geçer geçmez iliştireceğim buralara bir yere... Commentleri takip edin lütfen... -Fikirbaz )

22 Eylül 2004 tarihinde, Cumhuriyet gazetesinde İstanbul Üniversitesi
İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin'in bir makalesi yayımlandı.
Henüz Ahmet Necdet Sezer, YÖK'ün başvurusuyla önüne gelen Prof. Kemal Alemdaroğlu'nu görevden alma kararını onaylamadan kaleme alınmış olan ve anlaşılan Yüce Rektör'lerini kaplanlar gibi koruyarak, Sezer'in alacağı kararı da etkilemeyi hedefleyen bu makale basınımızda alıntılandı da epeyce, çıktığı günlerde.
Ama alıntıları parçalar halinde/sağda solda görmek ayrı, bu manzumenin tamamının insan üstünde yarattığı o 'macabre' (meşum) etkiyi yaşamak ayrı.
Sağ olsun, bir İletişim Fakültesi Dekanı pozisyonunda karşımıza çıkan 'Semranım Kimliği'nden çok etkilenmiş bulunan (okurum başka şeyler yazıyor da, ben artık bu TARZ fenomenlere Semranım'ın adını vermeyi uygun buluyorum) bir okurum 'EL İNSAF!' diyerek kesip postalamış bana.
En az 6500-7000 vuruşluk bu dev yapıtın son mısralarını alıntılayarak, sizi de bu manzumenin saygıyla eğilmeye davet ediyorum.


"Biliyor ve inanıyoruz ki, Kemal Alemdaroğlu görevden alınmak isteniyor, çünkü:
Çünkü Alemdaroğlu tek dili savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek devleti savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek vatanı savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek ulusu savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek bayrağı savunuyor."
Şu ÇÜNKÜ bolluğunda yapılan savunmanın hamaset ve kofluk, içi tamamen BOŞLUK seviyesine bakar mısınız alla'sen?
Kemal Alemdaroğlu hesabını kat'i surette veremediği bir sürü gereksiz harcamayı (savurmayı?) yapmaktan, çok ciddi bir akademik intihal vakası yaratmaya, kendini 'kadir-i mutlak' bir pozisyonda algılayarak YÖK'ün üniversiteyle ilgili aldığı kararları asla iplememeye: En az BİR DÜZİNE kadar çok mühim nedenin toplamı yüzünden en nihayet görevden alındı.
Ama sayın Sezer'e bildirilen, en hukuki ve son gerekçe: İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün bazı bölümlerini yetkisini
aşarak kapatmış olması, mahkemenin verdiği 'göreve iade' kararlarını uygulamaması ve keyfi borusunu bu kurumda yıllardır ve
ısrarla öttürürken her nevi kanuni dayanağı YOK saymış olmasıydı.
Oysa Prof. Gezgin'in uzun mu uzun 'dekanın rektörüne methiyesinde' tüm bu haklı ve somut gerekçelerden bir tanesine dahi, değinildiğine ve bir açıklama getirildiğine şahit olamıyoruz.
Neymiş? Tek dili, tek devleti, tek ulusu, tek vatanı, tek bayrağı savunan Tek Tek Alemdaroğlu'na karşı; çok dili, çok devleti, çok ulusu, çok vatanı ve çok bayrağı savunanlar: Cumhurbaşkanı Sezer olsun, YÖK Başkanı ve üyeleri olsun böyle bir kumpası düzenlemekte, böyle bir Teklerin Efendisi'ne karşı kumpaslarını kurarak onca yıldır astığı astık/kestiği kestik rejimiyle içine ettiği İstanbul Üniversitesi'ndeki yüce tektekçilik görevinden almaktadırlar.
Şimdi ben diyorum ki: Prof. Gezgin'in eserlediği dekanın rektöre propagandasının; 'Gelinim Olur musun?' evindeki Semranım'ın şahrem şahrem kızararak, ellerini oraya buraya savurarak televizyonlarının karşısındakilere ve evdeki biçarelere yaptığı 'Semranım Ne Ederse Doğru Eder' propagandasından ve içeriksiz/mesnetsiz/dayanaksız/bitmeyen kafa ütüleme seanslarından bir nebze dahi farkı yoktur.
Şimdi ben diyorum ki: Oğlunun beğendiği gelin adayı Sinem'in annesi nasıl olur da kızından önce evlenmeye kalkar diye sahte namus krizleri geçiren, 'Kızım gel öp elimi. Bizde her banyodan sonra; işe giderken, işten gelirken el öpülür', 'yok bizde şöyle yapılır da/böyle edilir' diye bir sürü atmasyon kural ve anane yumurtlayarak şirretlik enerjisiyle insanları bezdirmeye çabalayan Semranım'ın-
Evet: Semranım da, Prof. Gezgin de, Prof. Alemdaroğlu da, 'Yargıtay üyeliğinden istifa etmeyeceğim. Haksızlığa uğruyorum' diyebilen 'bağlantılı' Yargıtay üyesi Ergül Güryel de, Mesut Yılmaz da, Tamer Karadağlı da, Cem Uzan da, o da, bu da-
Yediden yetmişe çeşit çeşit/boy boy/değişen önemde muhtelif Türkler hep aynı: Gerçeklikle yüzleşememe, hiçbir şeyi doğru etiketlememe, kendin pişir-kendin ye palavralarla günü/anı kurtarma, kendi yalanına inanma, toplu sahtecilik ayinlerinde iman tazeleme gibi yerleşik (genetik?) 'huyun' sahibidirler. Ve yalancılık, ne pahasına olursa olsun sahtecilik; kaynakları bunca sonsuz bu milletin en büyük israf kapısıdır: Yalancılık/sahtecilik yüzünden kaybettiğimiz paranın, pulun, vaktin, kaynağın değerin haddi hesabı, hakikaten yoktur.




Çokmeşgulmahirler Enstitüsü

(Perihan Mağden, Radikal, 26.9.2004)

Geçen gün bir ekte İnternet Mahir'le yapılmış bir görüşmeye rastladım en nihayet. Gözlerimiz yollarda kalmıştı 'Nerde bu I Kiss You Canavarı?' diye, diye.
Meğer çok 'meşgulmüş'. İşi, bu yani:
Çok çok meşgul olmak.


Zenginin malı (meşguliyeti) züğürdün çenesini yorarmış. Ben hep çok merak ederim çokçok meşgul olanları. Ben zira hiç meşgul değilim. Hiçbir zaman da çok meşgul olmadım; hayatımı hep bu şekilde tanzim ettim yani. En meşgul olduğum şeyin uyku uyumak olduğu söylenebilir diyelim.
Oysa öylesine bir Çıldırtıcı Meşguliyetler İçinde çağında yaşıyoruz ki, benim naçar durumumu bilmeyen 'görevlilerin': 'Siz tabii çok meşgulsünüzdür,' diye cümleye girdiklerine pek sık şahit oluyorum.
'Hiç de meşgul değilim, yalnızca sizinle görüşmek istemiyorum' demiyorum. (Çoğunlukla.)
'Hı. Hııı' deyip geçiştiriyorum: Öyle, çok meşgul bir zamane insanı intibaı yaratmanın kıvancıyla gönenerek! (Gönen Yerleri'nde).
Herkesin çok hobikâr olduğu böylesi zamanlarda benim ne kadar tembel ve tekkanallı olduğum anlaşılsın, örselendirici tabii ki. Kaçınıyoruz.
Zira boş vakitlerinde bir yandan Mezopotamya Opereti bestelerken kişiler; diğer yandan reiki alıp veriyor, Safranbolu'daki evlerini restore ediyor, senaryo yazıyor, kedi fotoğrafları çekiyor ve o yıl içinde tamamladıkları üçüncü seçkilerinin tashihiyle uğraşıyorlar. Kapakta tabii ki, kendi selfportreleri.
Teoman mesela; Boğaziçi'nde okurken hem yazarlığa, hem yönetmenliğe, hem şarkıcılığa hazırlamış kendini. Şimdi, hem bu kadar hazırlanma boşa mı gitsin hem de Çılgın Gençlik'in Bodrum ve İstanbul'da on yıl önce yaşadıkları çılgınlıkları çok merak ediyordum mesela ben. Bu mevzu üstüne filmini çekmeye dalıyor 'Balans ve Manevra' galiba adı altında. Sinan Çetin 'ecole'ünden muhteşem bir çalışma bizi bekliyor hem, hem de bu filmle ilgili onlarca, yüzlerce kişi (başta Teoman) ne kadar meşgulmeşgul dolaşabilecekler Cihangir'de aylarca, düzinelerce artık.
Ama Çeçenistan'daki çocuklara yardım edecekti, hayır Afrika'ya yoğunlaşmış: İnternet Mahir mesela ülkeülke dolaşıp hayranlarının
evinde kalmakla filan, o denli meşgulmüş ki, kendisi üstüne geliştirilen 2 Hollywood senaryosuna dahi yoğunlaşacak zamanı bulamamış.
Bu arada I Kiss You adını vereceği pek tabii ki, çöpçatanlık sitesini geliştirmekle ve kendisinin en az bir milyon dolar katkıda bulunması gereken (nerden bulacağını da bilahare göreceğiz o miktarı) bir internette yardım projelemesinin tohumlarını atmakla meşgulmüş.
Hem yakın fen'leri olan: Meg Ryan, Julia Roberts ve olmazsaolmaz Tom Hanks'ti galiba, onların katılımıyla da gerçeğe ereceğini söylüyor bu yardım projelemesinin. Hem de Julia Roberts ve Meg Ryan'la anlaşılan başrolleri paylaşmayı düşünüyor şu bi türlü vakit bulup da yoğunlaşamadığı Hollywood işlerinde.
Ama işte meşgul olmakla o kadar meşgul ki Mahir, anlaşılan hiçbir işi kotaramıyor.
Geceleri uyuyacak bile vakti yoktur yaratıkcaazın. Tabii ki bu denli meşgul biri olmak, hiç mi hiç kolay değil- DİRRR. Hürmetle bildiriyoruz.



   

 

 


     

Everything (239)
Optimus Maximus
The All Harp Tribute to Metallica: Harptallica
Ikea Hacker: ikea hacks and mods, fabs and flops
Ballet Ruffles Some Feathers
Rodrigo y Gabriela
Entrepreneurship & Ortakoy
How To Make a Manual Westy Tent

Life (105)
Am I Back?
Look What I Have Bought
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince
Sunflowers
Houston... We have a problem...

Tr (149)
SinemaSeans.com
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi
Barış Sivildir!

Universe (133)
Dismal World - Snapshots from the Not-So-Happy Globe
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion
No Sex To Gangsters in Colombia

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)
Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type