June 29, 2005


Eloisa to Abelard

(by Alexander Pope)

How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd;
Labour and rest, that equal periods keep;
"Obedient slumbers that can wake and weep;"

(Please click here to read the whole poem by Alexander Pope)





CHP Hukuku

( Adnan Ekinci; Radikal, 28.06.2005 )

Ortaokul döne-minin 'Fen ve Tabiat Bilgisi' kitabından kalma bilgilerime göre, madde üç hal içinde bulunuyordu: Katı, sıvı ve gaz.
Arada geçen süre içinde bu kural değişti mi bilmiyorum, ama maddenin durumuyla ilgili bu üç halin, en azından CHP'nin hukuka bakış açısında geçerli olduğunu biliyorum.
CHP, hukuksal olaylara sosyal demokrat partiye yakışmayacak kadar tutucu yaklaşıyor. Sübjektif değerlendirmeleriyle hukuku cıvıtıyor. Bu nedenle de, söylediklerinin hukuksal bir manası olmadığı için havaya uçup gidiyor.
Mustafa Sarıgül'ün partiden ihracıyla ilgili kararı hakkında 'durdurma' kararı veren mahkemenin hâkimleri hakkında söyledikleri yenilir yutulur gibi değildir.
CHP Genel Merkezi, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararıyla ilgili olarak şunları söylemişti:
"Tek yargıcın kararıyla hüküm verilen durumlarla hukuki hatalar ve toplumsal zafiyetlerin yargı kararlarına yansıması, yargının etki altına alınabilme ihtimaliyle, yargının saygınlığına zarar verebilecek etkileme girişimlerine ortam yaratılması olasılığı kaçınılmazdır."


Üslup ve düzey

Lafı dolandırıp, karmaşık kılma gayretlerine bakmayın, özetle hâkimin etki altında kalarak karar verdiğini söylemeye çalışıyor.
CHP üst yönetimi, istediği şekilde karar vermeyen partisinin kendi disiplin üst kurulu için de aynı şeyleri söylemişti.

İktidara aday bir siyasal parti ki, mahkeme kararlarının eleştirilirken gerekli olan ortalama bir hukuk terbiyesinden yoksun.
Bir anamuhalefet partisi ki, ne hukuka ne de hukukçuya saygısı var. Her konuda olduğu gibi, işine gelmeyen yargı kararlarını da 'yok' sayıyor.
Mahkemelerin vermiş olduğu kararın yanlış olduğu düşünülebilir, elbette eleştirilecektir. Ama bu eleştirinin belirli üslubu ve düzeyi olmalıdır.
Ki bu kriterlere en çok siyasal partilerin özen göstermesi gerekir.
Hey gidi CHP, hey gidi hukuk!
Uyan, uyan Gazi Kemal, kurduğun partinin düştüğü hallere(!) bak!



June 21, 2005


Black Horse & The Cherry Tree

(by K.T. Tunstall)

My heart knows me better than I know myself
So I'm gonna let it do all the talking
I came across a place in the middle of nowhere
With a big black horse and a cherry tree

I felt a little fear upon my back
I said don't look back just keep on walking
But the big black horse said look this way
he said 'hey lady will you marry me?'

But I said no....no,....no.....no no no
I said no....no you're not the one for me
But I said no....no....no.....no no no
I said no....no You're not the one for me

My heart hit a problem in the early hours
So I stopped it dead for a beat or two
But I cut some cord and I shouldn't have done it
And it won't forgive me after all these years

So I sent to a place in the middle of nowhere
With a big black horse and a cherry tree
But it won't come back coz it's oh so happy
And now I've got a hole for the world to see

It said no no
You're not the one for me
But I said no no
You're not the one for me

Big black horse and the cherry tree
I can't quite get there coz my heart forsaken me

(Click here for chords and guitar tabs...)





A Pirate In London

A Pirate in Portobello Street; Nothing Hill - May 2005; London, Taken with a Sony CyberShot P150





Vatan ha(y)inliği...

( Orhan Alkaya, Radikal 2, 19.06.2005 )

Teşekkürler delikanlı; bıyıklı yahut bıyıksız, göbekli ya da az göbekli birilerine rağmen, zamanın ruhunu bulup ortaya koyduğun için...

Delikanlı, Milas Anadolu Lisesi'nde, müfredattan başka kuş tanımayan birkaç bıyıklı yahut bıyıksız ve göbekli ya da az göbekli adama postu teslim etmeye yanaşmamış, Ece Ayhan'dan mülhem "yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz" konulu şart şurtu boşverip yürekli arkadaşlarının desteklerini de arkasına alarak bir şiir okumuş. Şiir de şiir hani: Nâzım Hikmet'in "Vatan Haini" şiiri...
Biz buna "delmek" deriz. Bu genç arkadaş da resmi müfredat yorumunu "delmiş".
Öyle ya, "zamanın ruhu" diye bir şey vardır -filozofide zeitgeist da denir ve bunun hurafedeki ruhla pek ilgisi yoktur.
Olay tartışıldı, "minareler kubbemiz" kod adlı, şairi müphem şiirin mağduru şimdiki Başbakan dahil birçok söz alan oldu, memleketin demokratikleşme sürecinde yaşanan "bürokratik" zorluklardan sıkça dem vuruldu ve gündem randevuevi bu konuya rating kaybettirmeye başladı... Derken, Nâzım Hikmet'in Vatan Haini şiiri üzerinden yeni bir tartışma açıldı.


Deniz ve Özkök

İlk rastladığım, İhsan Deniz'in 13 Haziran tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazısıydı. İhsan Deniz, hayli tartışılır bir "mutlak önerme"yle, "büyük şiir"in metafizik saha ile ilişkisini şart koşarak, Nâzım Hikmet'in büyük şair olmadığını -ve ama iyi bir şair olduğunu- söylüyor, daha ağır sözlerini k'ale almazsak eğer, "Tek boyutlu, tek anlamlı, herhangi bir çağrışım gücünden yoksun, imge fakiri ve dolayısıyla muhayyileyi harekete geçirmeyen sözüm ona bir 'şiir' Vatan Haini", diyordu.
İhsan eski dostumdur ve iyi şiir yazan, hayatla ve kendisiyle meselesi olan bir adamdır. Bir aralık Bursa'ya gitmeli, İhsan'la "büyük şiir" yanılsamasını "zaman" mefhumuyla nasıl ilişkilendirebiliriz, "sözümona" benzeri resmi dil önermeleriyle nasıl baş edebiliriz, Nâzım'ı geniş zamanın içersinde nerelere oturtabiliriz ve daha önemlisi hâl hatır edebiliriz diye düşünürken, Ertuğrul Özkök, Hürriyet'teki köşesinde söz aldı.
14 Haziran tarihli Hürriyet'te, "Başım Derde Girecek Ama Yazıyorum" başlıklı makalesinde, "Herkes gibi ben de bir çocuğun şiir yüzünden gözaltına alınmasına içerledim" diyen Özkök'ü, çocukların hangi nedenlerle gözaltına alınmasına içerlemeyeceğini sorarak dil/lapsus kıskacına alacak değilim elbette. Özkök, "Bu Nâzım Hikmet'in bütün hayatı boyunca yazdığı en kötü şiirlerden biridir. Her satırı ile 'ısmarlama yazılmış' duygusu veren, ideolojisi altında ezilip gitmiş, şiir şeklinde yazılmış sıradan bir antiemperyalizm metnidir," diyor bir otorite edasıyla ve soruyor: "Merak ediyorum Nâzım bugün yaşasaydı bu şiirlerini, o genç insan kadar yürekle savunur muydu?"
Özkök'e, Nâzım'ın sıkça ihmal edilen "a" harfi üzerindeki aksanına gösterdiği titizlik için teşekkür ediyor, sorusunun cevabını merak etmeye devam edeceğini ve ama Nâzım Hikmet'in komünist bir şair olmakla övündüğünü, 1963'te öldüğünde bu konuda farklı herhangi bir beyanı olmadığını, bugün yaşayan insanların tümünün de verili sistemle uzlaşmak zorunda olmadığını söyleme ihtiyacını hissediyorum.
Gelelim, şair İhsan Deniz'in ve gazeteci Ertuğrul Özkök'ün eşzamanlı olarak, üstelik tartışmaya yanaşmadan "berbat" sınıfına soktuğu Vatan Haini şiirine: Nâzım Hikmet bu şiiri bir gazetenin -ki yanılmıyorsam yerel bir Ankara gazetesiydi Vatan Haini şiirinin ilham edeni. Hani Ulus gazetesinin efsane olduğu yıllardı ve Zafer miydi bir başka gazete mi o Vatan Ha(y)ini manşetini atan, bulamadım İhsan ve Özkök- vatan hainliği suçlaması üzerine yazdı. Manşet, tam da şiirdeki gibi, "Nâzım Hikmet Vatan Ha(y)inliğine Devam Ediyor Hâlâ" idi. O sıra Nâzım yurtdışındaydı, sene 1962 idi.
İçinde yaşadığı zamanı duyumsayan bir insanın ardında bıraktığı her neyse, Nâzım'ınki de tam öyleydi: Organik ve bütün bir yapıt. Nâzım, en iyi bildiği sözdizimiyle cevap verdi 1962'de, bir Ankara gazetesine.
Bu iki müellife bakarak, Nâzım Hikmet'in Vatan Haini şiirini, sözgelişi eski ve mağduriyetine asla katlanmayıp davasına ortak olduğumuz sâkıt (düşmüş) Belediye Başkanı'nın "minareler kubbemiz" şiirimsisiyle birlikte çöpe mi göndermeliyiz? Yeni çağın vicdanı dört yanlış bir doğruyu yok ettiğinde mi rahatlıyor? Yoksa kurban kültü mü canlandı yeniden?
Herhangi bir düzyazıda, "vatan tırnaklarıysa ağalarınızın" dizesini sözgelişi, düzyazı semantiğine uygun biçimde kullanabilir misin İhsan?
Ya da bir şairin inandığı ve uğruna hayat dediğimiz sınırlı süreyi bonkörce vermekten sakınmadığı bir eşitlik idealini kirletmeye kalkışanlara, en iyi bildiği dilde cevap vermesinde yadırganacak bir yan var mı?
Zamanın ruhu ise, tam da bu şiirin okunduğu yerdedir; bir lisede, yıl sonunda, memleket yakıcı bir milliyetçilik histerisine iteklenirken.
Nâzım Hikmet vatan ha(y)inliğine devam ediyorsa hâlâ, teşekkürler Milas Anadolu Lisesi öğrencisi delikanlı; bıyıklı yahut bıyıksız, göbekli ya da az göbekli birilerine rağmen, zamanın ruhunu bulup ortaya koyduğun için...




ÖSS neyi ölçecek?

( Yıldırım Türker, Radikal 2, 19.06.2005 )

Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanamazsanız sakın kendinizi paralamayın. Bu sınav, en beterinden doğal seleksiyon örneğidir

Sağlık Bakanlığı, Öğrenci Seçme Sınavı öncesi öğrencileri beslenme konusunda uyarmıştı. Bakanlık, "Balık, et, yumurta, fındık, fıstık ve ceviz, uyanık kalma ve enerjinin tamamen kullanılmasını sağlar, beyin hücrelerinin çalışmasında önemli rol oynar. Sınavda suyun yanı sıra sıkılmış meyve suyu tüketmek konsantrasyonu artırır" açıklamasıyla gençlere ve ailelerine muhteşem bir hizmet sunmuş oluyordu. Böylelikle birkaç aydır sevgili vatanımızın dört bir yanı pişen et ve balık kokusuyla tütsülenmiş, herkes bir köşeye çekilmiş kıpış kıpış fındık fıstık yiyor, ceviz oynuyordu.


"ÖSS, neyi ölçer?" sorusunu kendimize ısrarla sormalıyız. Devletin vatandaşına tuttuğu eşitlik aynası, her halükârda karanlık bir alaycılık ürünüdür. Her vatandaşının belli bir miktarda balık-et tüketimini güvence altına alamamış, üstelik alacak güce ve anlayışa sahip olmayan bir devletin tutup bir sınav öncesi böyle bir 'tamim' yayınlamasının, o kusturucu tarih tedrisatındaki gülümseten bir ayrıntıdan, Marie Antoinette'in 'ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler' herzesinden ne farkı var? Tarihten ders çıkarmaktan onca söz edenler, söz konusu ecenin sonunu hatırlayıp biraz titreseler, daha dikkatli olacaklar.
Gençlerimiz, lise eğitimini bitirmiş olduklarına göre hayatın çeşitli sillelerini tatmış, doğdukları andan itibaren örgütlü bir zulmün bütün aşamalarından geçmiş ve hayatta kalmışlar. Arada dökülenleri bekleyen ömür boyu sürecek bir çıraklık, kapıkulluğu; basılı dili örgütleyenler tarafından dilenci veya potansiyel hırsız muamelesi ve sabıka. Yoksulluk. ÖSS'nin kapısını tıklatacak kadar inatçı olanlar ise o yoksulluktan kurtulabileceğini sananlar. Hiç değilse bir diploma. Bir meslek.
Belki de inanmıyorlar. Bir yanlarıyla mutlaka inanmıyorlar. Küçücük bir dokunulmazlık peşindeler yalnızca. Şehirli olmak, ufacık da olsa bir çevrede bey, hanım diye çağrılabilmek, ana-babalarının yüzünü güldürmek yeterli belki de onlar için. Belki tek istedikleri kendilerine bunca zulmeden hayatın daha esintisiz bir köşesinde kendi çocuklarını daha az zulmedilecekleri koşullarda yetiştirmek.
Belki de dünyayı değiştirmek istiyorlar. Bir araya gelebilmek için, hücreler kurup sabahtan sabaha yana yana gezebilecekleri bir ortama ihtiyaç duyuyorlar. Elbette biliyorlar ÖSS'nin kara bir alay olduğunu. Onların yeteneklerini, rüyalarını, bu dünyadan beklediklerini tartamayacağını. Onlar zaten kazanamadıklarında kendilerine küsmez, kendilerini yetersiz zannedip hırpalamazlar. Ben, onların yanından konuşuyorum.
Meslek liselerini bitirenler, türbanlı kızlar elendi. Devlet, türbanlı kızların birer meslek sahibi olmalarına, kendilerini dünyayla tartabilecek bir noktaya gelmelerine izin vermiyor.
İşçi ve emekçi çocuklarının devam ettikleri liselerin durumunu biliyoruz. Bütün duvarlar çatlak. Orada yürütülen eğitimin niteliğini de, özel okullarla kıyaslandığında neye tekabül ettiğini de biliyoruz. ÖSS'nin eşitçiliği, Sağlık Bakanlığı'nın fındık fıstık eşitçiliği gibi Anatole France'ın pek sevdiğim sözünü hatırlatıyor: "Hukuk, o muhteşem eşitlikçiliğiyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara da varsıllara da aynı şekilde yasaklar." Dünyanın çivisini herkes hissediyor.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanamazsanız sakın kendinizi paralamayın. Bu sınav, en beterinden doğal seleksiyon örneğidir. Doya doya fındık fıstık yiyenler, et balık tüketenler ve doğuştan şanslılar bunu da kazanacak. Sizin tembelliğiniz, zeka kıtlığınızla ilgili değil. Az et yemişliğinizin de fazla ilgisi yok bu durumla. Ama, onlar, yani hitap edilenler, devletin kendisine muhatap aldıkları, o yaşaması ve sizden korunması gereken temiz orta sınıf, eğitim olanaklarıyla, dünyaya açılan hayal bile edemediğiniz yollarıyla elbette daha şanslılar. Onlar zaten çoktan kazanmış. Size dikte edilegelen o yüce idealler hiç de matah şeyler değil, sizin düşünebileceğiniz yepyeni varoluş biçimleriyle kıyaslandığında. Bilgisayar mühendisi olmadan da yerinden oynatılabilir bu dünya. Yeter ki coşkunuzu, hevesinizi kaybetmeyin.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanırsanız, sakın kendinizi muktedir seçilmiş adayı sanmayın. Sakın boş yere şişinmeyin. Fırsatlarınızı iyi değerlendirmiş olsanız da kazanamayanların koşullarını bir an olsun unutmayın. Yoksa kendinizi dünyanın tepesinde zannedersiniz. Düşerseniz canınız acır. Düşmezseniz zalim olursunuz.
.............
Hayat beş şık halinde sunuluyorsa, seçilmesi gereken şık ille de e) hiçbiri'dir.




Alabalık mı alırdınız ya da yar(at)ılan yazarlık mı?

( Eren Barış*, 19 Haziraz 2005, Radikal 2 )

Sayın okuyanlar ülkemizde her üç saniyede bir yaratıcı yazarlık semineri düzenleniyor. Yaratıcı yazarlık üzerine dersler veriliyor, üniversitelerde yaratıcı yazarlık bölümleri açılıyor, yaratıcı kitaplar(!) basılıyor. Yumuşak burunlu bir diyetisyen üslubuyla özel kurslarda yaratıcılık ve yazarlık için her şey belirleniyor. Belli bir ücret karşılığı teknikler öğrenilerek, Bilge Karasu'dan daha iyi öyküler yazabilmenin sırları ifşa ediliyor. Ne güzel işte diyenleriniz olabilir ama, suyun öte yakası hiç de iç açıcı değil. Yayın sektöründeki pazarlayıcı kirlenme, dergiciliğin reklam poli-tijeni olması gibi etmenler yazarlığın ipini çoktan çekmiş durumda. Yaratılan yazarlık, yarılan bir edebî vicdanın haykırışlarıdır. Velhâsıl kelam, Munzur'a da barajlar kurulacakmış, suyu peşkeş içilecekmiş, alabalıkları ölecekmiş, Düzgün Baba'nın keçileri yok edilecekmiş hizmet için, insanlık için. Genet der ki: "Kendimi insanlıktan çıkarmak bendeki en temel eğilimdir."

* Eren Barış: Müzmin öğrenci, çikolatasever




June 17, 2005


Are Computers Female or Male?

A language instructor was explaining to her class that French nouns,
unlike their English counterparts, are grammatically designated as
masculine or feminine.

Things like 'chalk' or 'pencil,' she described, would have a gender
association although in English these words were neutral. Puzzled,
one student raised his hand and asked, "What gender is a computer?"

The teacher wasn't certain which it was,and so divided the class into
two groups and asked them to decide if a computer should be masculine
or feminine. One group was comprised of the women in the class, and
the other, of men. Both groups were asked to give four reasons for
their recommendation.


The group of women concluded that computers should be referred to in
masculine gender because:
1. In order to get their attention, you have to turn them on.
2. They have a lot of data but are still clueless.
3. They are supposed to help you solve your problems, but half the
time they ARE the problem.
4. As soon as you commit to one, you realize that, if you had waited
a little longer, you could have had a better model.

The men, on the other hand, decided that computers should definitely
be referred to in the feminine gender because:
1. No one but their creator understands their internal logic.
2. The native language they use to communicate with other computers
is incomprehensible to everyone else.
3. Even your smallest mistakes are stored in long-term memory for
later retrieval.
4. As soon as you make a commitment to one, you find yourself
spending half your paycheck on accessories.



June 09, 2005


Back On Track

After the busiest April & May of my life; I am back here... Sorry for being absent so long, I hope to update fikirbaz.com immediately. During my absence spam comments caused real headaches on the hosting & bandwidth side of fikirbaz.com. (Fikirbaz.com was even suspended for a period because of the comments) So; I wanna thank guys at H2Hosting.com for their help & understanding. And bad news is; they kindly asked ne to shut down the "comments" option untill a reliable comment filtering application / script is found... So; no comments allowed after now on. But, as the main reason I am publishing a blog is to keep in contact wtih you guys, please send me your comments or links or anything by e-mail: fikirbaz@fikirbaz.com . Thanks... And yes! Fikirbaz is back!




   

 

 


     

Everything (239)
Optimus Maximus
The All Harp Tribute to Metallica: Harptallica
Ikea Hacker: ikea hacks and mods, fabs and flops
Ballet Ruffles Some Feathers
Rodrigo y Gabriela
Entrepreneurship & Ortakoy
How To Make a Manual Westy Tent

Life (105)
Am I Back?
Look What I Have Bought
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince
Sunflowers
Houston... We have a problem...

Tr (149)
SinemaSeans.com
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi
Barış Sivildir!

Universe (133)
Dismal World - Snapshots from the Not-So-Happy Globe
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion
No Sex To Gangsters in Colombia

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)
Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type