| |
June 07, 2007
(Category:Tr)
SinemaSeans.com

Filmlerler, oyuncularla, yönetmenlerle ilgili her türlü bilgiyi yurtdışından edinirim; yazılarımı yabancı sitelerde okurum ama seans meselesine egelince yapacak bir şey yok derseniz. (Ve de Sinema.com 'un her yeri reklam halinden de yorulduysanız) Buyrun sadece sinema seans konusuna odaklanmış bir site: SinemaSeans.com . Yeni açılmış site şu anda test aşamasında olsa da gayet güzel çalışıyor. Hızlı, kullanışlı, fonksiyonel bir web 2.0 sitesi... Güle güle kullanın...
January 28, 2007
(Category:Tr)
Kardeşimi vurdular
( Yıldırım Türker, Radikal, 22.01.2007 )
Kardeşimi vurdular.
Değerli bir hayata, uzaktan da olsa tanık olması insana olağanüstü heyecan veren bir hayat serüvenine hoyrat bir nokta koydular.
Meğer Türkiye'yi vurmuşlar. Türkiye'nin imgesini yaralamakmış amaç.
Ey imge demokratları, sinsi yardakçılar, Hrant'a haddini aşmış, çizgiyi geçmiş yabancı muamelesi çekip milletini kışkırtan basın tüccarları, çekilin aradan.
Yasımızı tutacağız.
Hrant'ın saçının bir teline Türkiye'nin imgesini toptan vermeye hazırdık. Onu koruyamadık.
Bu cinayeti de yabancı güçlere havale etmeye çalışan soğukkanlı komplo uzmanları; TAYAD'lı gençleri Trabzon'da linçe kalkışan güruhu, "Milletin hassasiyetlerine dokunursanız böyle olur" diye koruyan başbakanından başlayarak bütün hassas Türkler...
Artık susun!
Kardeşimin hayatını çaldınız. İz kalmasın diye ölümünü de çalmaya çalışıyorsunuz.
O kurşunlar Türkiye'ye, Türkiye'nin imgesine sıkılmadı. Hrant'ın canım canına sıkıldı.
Hrant'ın o kocaman sarılışı, o aydınlık gülüşü kâbusunuz olsun.
Sözüm yok, öfkeyle kararmış içim. Yine o yol gösteriyor bana. İki yıl önceki yazımla merhaba diyorum kardeşime.
January 26, 2007
(Category:Tr)
Babaolmak.com
“Baba Olmak!” Yazacak o kadar çok şey var ki, neresinden başlasa bilemiyor aslında insan. Belki de o yüzden başladığım yer bir blog kurmak. (Bomboş bir blog’u defter gibi önüne açınca sanırım yazmayı ertelemek daha zor.) Yazmayı ertelememek de lazım çünkü gün boyu kafamda yazdıklarım, üzerlerine yenileri geldikçe silinip yok oluyor sanki. Günlük yoğunluğun en büyük dezavantajlarından biri bu olsa gerek.
Bir kaç amacım vardık “Baba Olmak” domaini seçip alırken:
* Düşüncelerimi yazmak, bir yerde toplu halde tutmak ve paylaşmak
* Başkalarının düşüncelerini duymak, benle aynı durumda da olabilirler (Benim durumum? 7 haftalık bir mercimeği olan baba adayı) babamla aynı durumda da olabilirler (Babamın durumu? 30 senelik kazık kadar bir mercimeği olan kıdemli baba) Sonuçta her erkeğin, hatta kadının da baba olmakla ilgili mutlaka fikirleri vardır. Paylaşmak isterlerse işte meydan.
* Neden “Anne Olmak” diye site var da “Baba Olmak” diye site yok serzenişi
* 7 Haftalık bir mercimeğe web sitesi yapmanın erken olacağı düşüncesiyle daha genel bir şey yapma fikri…
* Ve daha başka bir çok minik tefek sebep.
Neyse, tüm duygu, düşünce ve gelişmeler için Babaolmak.com
January 19, 2007
(Category:Tr)
Ruh halimin güvercin tedirginliği
(Hrant Dink, 10 Ocak 2007, Agos)
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
October 13, 2006
(Category:Tr)
Bu film oldu, hissediyorum
Onur Ünlü'nün yazıp yönettiği, Haluk Bilginer, Özgü Namal ve Ragıp Savaş'ın başrolleri paylaştığı 'Polis'in çekimleri tamamlandı. İlk filmini çeken yönetmen Onur Ünlü 'Bu film oldu, bunu hissediyorum' diyor
(Olkan Özyurt, 12.10.2006, Radikal)
Onur Ünlü'nün yönettiği 'Polis' filminin setini ziyaret etmek için gittiğimiz İstanbul Erkek Lisesi'ne girer girmez, avludaki kamyon sayısının fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Birkaç tane jeneratör, kostüm kamyonu falan şaşırıyoruz. Derken eski tip kıyafetli askerleri görüyoruz avluda. O zaman şimşek çakıyor, 'Yanlış sete geldik' deyip cep telefonuna sarılıyoruz. Paniğimiz kapıdaki görevlinin dikkatinden kaçmıyor. 'Buyrun kimi aradınız' diyor. "Biz 'Polis' filminin setine gelmiştik ama..." diyoruz. Görevli gülerek "Bugün o kadar çok insan kapıda cep telefonuna sarıldı ki ben duruma hemen müdahale ediyorum artık. Hem 'Son Osmanlı-Yandım Ali'nin hem de 'Polis'in çekimleri var burada bugün, şaşırmayın doğru geldiniz" diyor.
Hem 'Polis'te hem de 'Son Osmanlı'da oynayan Ragıp Savaş da sabah sete gelince bizimle aynı tepkiyi göstermiş. "Hatta" diyor Savaş "Ajandama sarıldım hemen, yanlış mı yazdım acaba diye. Alışkın değiliz tabii böyle durumlara, ama bundan sonra alışacağız galiba."
İki film ekibi de lisenin birinci katında çalışıyor. Girişte 'Son Osmanlı-Yandım Ali' ekibi kurulmuş, koridorun sağ tarafına da 'Polis' ekibi. İkisi de sesli çekiyor. İçimizden eyvah her şey birbirine girecek diye geçiriyoruz. Ama öyle olmuyor. İki ekip de birbirine gayet saygılı. Çekim yapan ekip 'Arkadaşlar sessizlik lütfen' deyince diğer ekip kılını bile kıpırdatmıyor.
Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş, Sermiyan Midyat, Zafer Diper, Settar Tanrıöğen, Kaan Çakır, Emre Karayel'in oynadığı 'Polis'te iki aylık ömrü kaldığını öğrenen bir polisin yaşadıkları anlatılıyor. Teşkilatın efsane polislerinden Musa Rami bu iki aylık ömrü boyunca bir taraftan ailesini mafyaya karşı korumak zorunda diğer taraftan da âşık olduğu genç kadın Funda'ya onu ne kadar sevdiğini ispat etmeye çalışır... Ama Funda'ya aşık olan sadece Musa Rami değil. Ragıp Savaş'ın canlandırdığı komiser Yılmaz da ona âşık. Bunu çekilen sahnedeki tartışmadan anlıyoruz. Musa Rami'ye her şeyiyle bağlı komiser yardımcısı Bekir'le (Emre Karayel) komser Yılmaz tartışıyor. Bekir 'Sizin derdiniz suçluyu bulmak değil Musa Rami'yi aradan çıkarmak. Bir kız için adamı sattınız be' diyor. Bu lafla sinirlenen komser Yılmaz onu itiyor. O sırada kapı açılıyor akabinde de silahlar çekiliyor ve sahneye Musa Rami çıkıyor.
Bu daha önce de başımıza gelmişti. Haluk Bilginer ne zaman sahneye girse film çekildiğini bilmemize rağmen olayı gerçek gibi algılıyoruz. Bu durum sadece bizim için geçerli değil, zira yönetmen Ünlü'nün de bizim gibi yanılsama yaşadığını mimiklerinden anlıyoruz.
Onur Ünlü demişken, yönetmen cephesinde her şey iyi. Her plan öncesi ağzında bir başka şarkı var Ünlü'nün. Tam şarkı söylerken araya giriyoruz. 'İstediğiniz gibi oldu mu çekimler?' diyoruz. Ünlü de "Bu film oldu, bunu hissediyorum" diyor ve şarkıya devam ediyor.
Bir boşluk anında yanımıza geliyor. 'Gördünüz mü oyuncuları, nasıl oyunuyorlar?' diyor. Sonra da işin sırrını anlatıyor: "Bir oyuncu eğer içinden gelmezse yönetmene yardım etmez. Ne yaparsanız yapın bunu kıramazsanız. Sağ olsun bütün oyuncularım bana yardımcı oldu. Ben her şeyden çok memnunum."
Ünlü'nün meğer Karayel ve Savaş'a sürprizi varmış. Tam çekim yapılırken sahneye giriyor. Oyuncular şaşkın ama o dans ederek 'Hadi hayırlı olsun' diyor. Çünkü onların son sahnesi ve tüm set alkışlıyor. Bir de genelde yapılmayan bir şeyi yapıyor, oyunculara çekilen sahneleri izletiyor. Bu oyunculara iyi geliyor. Monitörün başından kalkarken Savaş da Ünlü'nün bu tavrından çok memnun olduğunu söylüyor.
Artık iftar vakti. Sürekli iftara ne kadar kaldığını hatırlatan sesçi, bir bardak suyla orucunu açıyor. Ünlü de ona 'Allah kabul etsin' diyor.
Şimdi çekimler bitti. Ama Ünlü çalışmaya devam edecek ve 16 Şubat'ta pişirilen filmi önümüze koyacak. İnşallan biz de filmi izledikten sonra Ünlü'ye 'Allah kabul etsin' diyebiliriz. Setteki ortamdan anladığımız kadarıyla da diyeceğiz.
* * *
Bilginer: Mutlu ayrılıyorum bu setten
'Polis'te iki aylık ömrü kalan polis memuru Musa Rami karakterini canlandıran ve neredeyse filmin her karesinde olan Haluk Bilginer'le sette ayaküstü konuştuk...
Çekimlerin son günü. Nasıl geçti?
Bugün buraya gelirken senaryoyu baştan bir kez daha okudum, çektiğimiz sahneleri gözümde canlandırarak. Çok ilginç bir film olduğunu düşünüyorum. Bence Onur (Ünlü) kafasındaki filmi çekti.
Filme başlarken heyecanlıydınız.
O heyecan hâlâ devam ediyor aslında. Beni heyecanlandıran 'Polis'in çok fazla örneğine rastlamadığımız bir film olmasından kaynaklanıyordu. Tabii Onur'un yazdığı senaryoya içtenlikle sarılmasının da etkisi büyük bunda. Güvendim Onur'a. Şimdi Onur'a güvenmekle yanılmadığımı görüyorum.
Samimiyet mi sizin için önemli olan?
Sanatta anahtar kelime samimiyet ve saflık. Eğer tüm samimiyetinizle bir iş yapmaya çalışırsanız, o samimiyet illa esere yansır ve bunu birileri görür. Bir kemancı bir parça çalarken detone bir nota da çalabilir. Ruhuyla çalıyorsa ben onu dinlemekten çok hoşlanıyorum.
Kusursuz olarak zaten makine de çalıyor. Kusursuz olması her zaman iyi bir şey değil. Çünkü insan kusursuz bir varlık değil.
Bu sette bu samimiyeti hissettiniz mi?
Kesinlikle hissettim. Umarım seyirci de hisseder. Mutlu ayrılıyorum bu setten.
Canlandırdığınız Musa Rami karakterinde sizin ilginizi çeken neydi?İnsan olması. Filmin adı 'Polis' ama öyle sanıldığı gibi polis dünyası falan anlatılmıyor. Musa Rami ne bir kahraman ne de anti kahraman. Sıradan bir insan. Musa Rami'nin ben polisim, mafyanın peşinden giderim,onları mahvederim gibi bir durumu yok.
Türk sinemasının gidişatından memnun musunuz? Pek çok film çekiliyor, yeni bir yönetmenler kuşağı oluşuyor.
Umutluyum. Bence ileride çok daha iyi işler çıkacak. Bir iş ne kadar çok yapılırsa, o kadar fazla kaliteli ve iyi iş çıkma ihtimali var. 10 yerine 100 yönetmen olursa, bu 100 yönetmenden illa ki 10'u iyi çıkar.
10 iyi yönetmen içinden de bir tane çok çok iyi yönetmen çıkacaktır. Bu güzel işte.
Haberi Yazdır
September 05, 2006
(Category:Tr)
Vatandaşın güzel tepkisi
Linç girişimlerini, milli hassasiyetleri kabarmış yurttaşların gerekli ve güzel girişimleri olarak algılayan, onları anlayışla karşıladıklarını ifade eden kamu görevlisi, politikacı, basın mensubu, avukat ve sıradan vatandaştan oluşan önemli bir topluluk var bugün Türkiye'de
(Ahmet İnsel, Radikal 2, 03.09.2006)
Artık linç girişimi haberleri de sıradanlaştı. Nerede kendine göre aykırı bir ses duysa, bir afiş görse, o sesin sahiplerini, o afişi elinde tutanları başları hemen ezilmesi gereken yılanlar olarak gören hatırı sayılır kalabalıkta bir vatandaş güruhu var. Bunlar, 30 Ağustos töreni sırasında, Türkiye'nin Lübnan'a asker yollama girişimini protesto eden dört genci, orada polis müdahale etmese ağır biçimde dövüp belki öldüreceklerdi. Bağıranların ne dediklerini anlama çabasını bir nebze olsun göstermeden, belki çaba gösterse anlama yetisi de olmayan bir makbul vatandaş kitlesi, "vurun kahpeye!" sesini duyar duymaz şehvete geliyor.
30 Ağustos kutlamalarında "İsrail askeri olmayacağız" pankartını ve atılan benzeri sloganları PKK yanlısı gösteri zannetme basireti gösteren yurttaşlarımızı şimdilik bir kenara koyalım. İstanbul Emniyet Müdürü olan sayın zat Milliyet gazetesinde yer alan açıklamasında, makbul vatandaşların elde taş ve sopa, gereğinde satır ve bıçak, her türlü aykırı söz ve girişime karşı saldırmak için bindirilmiş hazır kuvvete dönüşmesini övdü. Eylemcilerin PKK ile bağlantısı olmadığını belirttikten sonra, "Bu tipteki kişilere tepki var. Vatandaş pankartı açtırmamış. Vatandaşımız gerekli tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki vatandaşımızın tepkisi" dedi. Biber gazı kullanarak polisin zar zor engellediği linç girişimini, "vatandaşımızın gerekli ve güzel tepkisi" olarak gören bir İstanbul Emniyet Müdürünün yönetiminde güvenlik içinde yaşıyoruz. Bundan sonra herkesin tipine dikkat etmesi ve gereksiz linç girişimlerine maruz kalmaması için, "bu tip"in nasıl bir tip olduğunu daha açık biçimde ifade etmesini kendisinden bekliyoruz.
Maruz kalan suçlu
Gelelim linç edilmesi güzel olan eyleme. Söz konusu dört genç belki Türkiye toplumunda çoğunluğun sesini, biraz yanlış bir ifadeyle temsil ediyorlar. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet partilerinin, AKP içinde bazı milletvekilerinin karşı çıktıkları bir yurtdışına asker yollama girişimini protesto eden dört gence karşı linç teşebbüsünü "güzel ve gerekli" buluyor bu sayın güvenlik sorumlusu. Artık daha aykırı bir girişimde bulunanlar için neler düşündüğünü tahmin edebiliriz. Sokakta fikrini bağımsız biçimde ifade etmeyi "kamu düzenini tehlikeli biçimde bozma" olarak anlayan bir totaliter zihniyet kalıntısı Türkiye'de hâlâ hakim.
Trabzon'da F tipi cezaevlerine karşı bildiri dağıtan TAYAD üyelerinin makbul Türk yurttaşları tarafından gene PKK'lı oldukları gerekçesiyle linç edilmesi girişimi sonrasında, o ilin güvenlik sorumlularının söyledikleriyle İstanbul Emniyet Müdürü'nün sözleri arasında bir fark yok. Emniyet ve asayişten sorumlu devlet görevlilerinin, her türlü aykırı sese ne olduğunu bilmeden sille tokat girişen bu asabi yurttaşların sürekli yanında yer almasının örneklerini çoğaltmak mümkün. Linç girişiminde bulunanları değil, linç girişimine maruz kalanları suçlu gören bu zihniyet için, linç edilmeleri yasal olmasa da, kamu vicdanı nezdinde meşru olan "bu tipte insanlar" var bu toplumda. Ama bu zata haksızlık etmeyelim. Mecliste protesto pankartı açan gençler hakkında, daha yakın bir tarihte ölüm cezası talebiyle dava açılabilen bir ülkedeyiz. On yılda değişen en önemli şey, bugün artık böyle bir tedhiş eylemi için ölüm cezası talep etmenin mümkün olmadığı. Savcı, maalesef müebbet hapisle yetinmek zorunda kalıyor. Ama ölüm cezasının kalkmasıyla linç teşebbüslerinin artması arasındaki ilişki insanı düşündürmüyor değil.
Konya'nın Bozkır ilçesinde de geçtiğimiz günlerde bir linç girişimi yaşandı. Biri Kürt kökenli olan iki emekçi grubu arasında elektrik kullanım sırasından çıkan ihtilafın, Bozkır merkezdeki makbul yurttaşlar tarafından PKK karşıtı eyleme dönüştürülmesinin ardından, ilçede çalışan 26 Kürt kökenli aile gizlice ilçe dışına kaçırıldı. Bundan birkaç ay önce bu kez İzmir Kemalpaşa'nın Bağyurdu köyünde yaşananların kopyası bu kez Konya'da yaşandı. Önümüzdeki günlerde Karadeniz'de, Mersin'de veya Trakya'da yaşanmaması için bir neden yok. Kürt kökenli yurttaşlarla diğer yurttaşlar arasındaki bireysel veya toplu ihtilafların PKK karşıtı eyleme ve Kürt kökenlilerin "terörist" ilan edilmesine yol açan bu linç girişimlerini, milli hassasiyetleri kabarmış yurttaşların "gerekli ve güzel" girişimleri olarak algılayan, bunlara sevecenlikle baktığını göstermemeye çalışarak, onları anlayışla karşıladıklarını ifade eden kamu görevlisi, politikacı, basın mensubu, avukat ve sıradan vatandaştan oluşan önemli bir topluluk var bugün Türkiye'de.
Liberal bunlar
Bu topluluk için, kendinin doğru bildiği dışında çıkan her aykırı ses "entel-aydın-liboş-bölücü-anarşist" olarak başı ezilmeye mahkumdur. Tek bir kelime gibi okunması gereken bu iltifat dizinindeki yenilik, geçmişteki "komünist" suçlamasının yerini bugün "liberal"in almasıdır.
Geçtiğimiz haftalarda Marmara Adasında deniz otobüsü bilet kuyruğunda şahit olduğum çok küçük bir olay, 70'li yılların "komünist ve dahi anarşist" kalıbının günümüz Türkiye insanının kafasında yaşadığı dönüşümü sanırım yeteri berraklıkta ele veriyor. Kesilen biletin öğrenci indirimli olmaması üzerine, -sanırım kendileri rezervasyon sırasında öğrenci indirimi talep etmeyi ihmal etmişler-, gişe sorumlusu ile tartışan iki öğrencinin ardından, gişe memuresi ile bir olup, "İşte bunlar okuyup adam olacaklar, yazıklar olsun" korosu başlatan orta yaşlı yurttaşlarımızdan biri, kendinden emin bir sesle "Ne olacak, liberal bunlar, liberal" diye bağırdı. 1970 sonlarında aynı durumda "anarşist" diye haykıran sesti bu. Herhalde iki öğrenci biraz daha taşkınlık gösterselerdi, bugün liberal ve PKK'lı oldukları bahanesiyle dayak da yerlerdi. Söz konusu iki öğrenci ise, cep telefonu, maç ve "ay, inanmıyorum!" muhabbetleri dışındaki taraklarda bez dokudukları izlenimi vermiyorlardı. Ama her an patlamaya hazır o makbul vatandaş için dün anarşist, bugün liberaldiler. Daha sonra, aynı vatandaş grubu gişenin arkasındaki memure ile bu kez bozuk para yüzünden dakikalarca karşılıklı bağrışmaya başlayıp, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun" türünden tehditlerle "liberal" öğrencilere karşı oluşan ulusal ittifakı bozdular. Bu da, diğerinin yanına koymayı ihmal etmememiz gereken başka bir Türkiye gerçeği.
Anarşisti, komünisti, bölücüsü, liberali, enteli, teröristi, aydını ile bu ülkeyi parçalamaya çalışanlara karşı göğsünü siper eden, bunlara karşı "güzel bir tepki göstermek" için fırsat kollayan, bunu yaparken de yalnız olmadığını ve yaptığının iyice görüldüğünü gözucuyla kontrol eden bu makbul vatandaşlarla iftihar ediyoruz. Sosyalistleri, demokratları ve dahi AB'cileri de o lanetli dizine ilave edecekleri günler yakındır.
(Category:Tr)
Barış Sivildir!
Şimdi devletin o gönüllü müsteşarları, hobici savaş stratejistleri, menfaat muhasebecileri neredeyse 'Ordular! İlk hedefiniz Lübnan! İleri!' diye haykırıyor
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 03.09.2006 )
Bugün Ahmet İnsel'in yazısını atlamayın. Lübnan'a asker gönderelim mi göndermeyelim mi, savaş bitti mi, yoksa bizi de bulaştırabilirler mi tartışmasına durmuşken ülkemizde nicedir bütün vahşetiyle sürmekte olan seferberlik halini fevkalade anlatıyor.
Linç burcundan çıkamıyoruz. Sokaktaki o "öfkeli kalabalık", sırtının gizliden ya da açıkca sıvazlandığını bilmenin verdiği kaygısız gururla ikide bir 'hain' denilen kimi insanları linçe kalkışıyor. Bu olaylar karşısında millet olarak duyduğumuz infial yetersiz kalıyor, yükselttiğimiz ses işitilir olamıyor ki linç girişimleri tekrarlanıyor, linççiler cezalandırılmadığı gibi linç mağdurları sıkı bir gözaltı serüveninden geçip sertçe tembih ediliyor.
Gazetemizde İsmail Saymaz'ın haberinden okuduk. 30 Ağustos'ta 'İsrailin askeri olmayacağız' pankartı açan gençlerin başına gelenleri. Rüya Kurtuluş anlatıyor: Bir çevik kuvvet polisi boynuna sarılmış. "Polis, 'Bu vatan haini' deyip fırlattı. Beş polisin içine düştüm. O sırada halk beni yuhalamaya başladı. O ana kadar bir tepki yoktu." Gençler, polisin kendilerini 'öfkeli kalabalık'ın içine attığını, halkı üzerlerine saldırttığını, kurtaracağına kaçmaya çalıştıkça onları kalabalığa ittiğini anlatıyor.
Bununla bitse; bunun üstüne Terörle Mücadele Şubesi'ne götürülüp orada da ağır bir dayak yemeleri de cabası.
Kimi liberal kalemlerin Lübnan'a asker gönderilme kararını protesto edenlere karşı soğukkanlılıklarını yitirerek şirretleştikleri görülüyor. Onların bu linç ikliminin oluşmasında ne büyük katkıları olduğunu biliyoruz. Daha önce de onları ellerini kirletmeyen gerçek milliyetçiler olarak tanımlamışız:
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma konusunda zamanlama-katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen her görüşün saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır. Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı değildir. O 'gerçek, insani milliyetçiler', o menfaatlerin tehlikede olduğunu sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epey güçtür. Milliyetçiliğin, bir zamanlar şirin bir reklam kampanyasıyla üretilmiş sıfatıyla, 'pozitif' olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır. Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır serpilip devleşmiş milli hassasiyetin sözcüleri olarak ister 'tescilli putkırıcı', ister 'mazbut demokrat' olsunlar, katliam girişimleri karşısında bile 'hırsızın suçu'nu sorgular. Memleketini çok seven, ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının ülkesinde bahar zor gelir.
....................................
Şimdi devletin o gönüllü müsteşarları, hobici savaş stratejistleri, menfaat muhasebecileri neredeyse 'Ordular! İlk hedefiniz Lübnan! İleri!' diye haykırıyor.
Yine bizim anlayamayacağımız derinlikte birtakım hesaplar, birtakım 'yeniden konumlanma', utanmaz bir artıkçılık diliyle 'yeniden nemalanma' programları müjdeliyorlar.
Oysa Lübnan'a asker göndermeye çeşitli gerekçelerle karşı çıkan çeşitli görüşten insanın sorduğu birkaç son derece basit soru var.
Sözgelimi Barış Gücüne katılırken ilk sorulması gereken soru değil midir? Hangi barış? Ne koşullarda barış? Kimin istediği, kimin uygun bulduğu, kimi koruyacak olan bir barış?
Barış Gücü olarak bölgeye asker gönderme taahhüdünde bulunan ülkeler, Lübnan'da açık seçik bir katliam harekatını fütursuzca sürdüren İsrail'e karşı herhangi bir yaptırım uygulayabilmiş midir?
Birleşmiş Milletler, şimdiye kadar bölgede bir varlık gösterebildi mi?
Şimdiden sonra gösterebileceğinin ipuçları var mı?
Kendi görevlilerini onca uyarıya rağmen, dünyanın gözleri önünde bombalayarak katleden İsrail'e karşı hoş karşılanmayan bir sitem dışında nasıl bir yaptırımı oldu?
Bu barış, o toprakları kana bulayanların istediği barış. Onların barış tanımı, tam da böyle bir şey. Güçsüzün esir alındığı; hayatına beş paralık değer biçilmediği; kobaylar gibi üzerinde demokrasi deneyleri, ceza-işkenceye direnç deneyleri yapıldığı bir düzenin adı barış, onların kitabında.
Amerika ve İsrail'in, barış gücünü desteklerken istedikleri bir barış hakemi değil, BM tarafından meşrulaştırılmış bir suç ortağı.
Amerika ve İsrail, çeşitli ülkelerin askerlerinden oluşan gücü, arkalarını toplayacak, gerekirse düşmanına hedef olacak, böylelikle Arap'ın ne kadar vahşi olduğunu görüp taraf olmaya çekilecek suç ortağı olarak istiyor.
Barışa asker yollanmaz.
Barış sivildir.
Gerçekten mazlum olana yardım etmek istiyorsanız asker yollamak dışında bir yol düşünebilmelisiniz.
Yanan komşuya yardıma silahla koşulmaz.
September 02, 2006
(Category:Tr)
Kevgir.com
Çok kısa zamandır yayında olan, son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan "komunite blog"lara bir yenisi eklendi: Kevgir.com (İlk açılışını HayHuy.com ismiyle yapmış olan ekip, ani bir kararlar kevgir olmaya karar verdi)
Bir kısım yazarını yakından tanımakla kalmam çok da severim, eli yüzü düzgün, okumuş çocuklar. Bazıları bilişim sektöründen, bazıları değil. Yazdıkları okumaya değer. İster arada sırada uğrayıp toptan okuyun ister "RSS Feed"inize ekleyin. (Bakarsınız bir süre sonra fikirbaz imzasını da görürsünüz kevgir.com'da ;) (Belki isim babası sayılırım ;)
Kevgir'in doğumgününü kutladığım bu yazıyla umarım Fikirbaz.com'da klasik 3 aylık rehavetinden kurtulur da biraz hareketlendirir kendini... Bitirirken bir iki satır da Kevgir.com'un "biz kimiz"inden ekleyelim: "...böyle başlamak daha eğlenceli, bavul hazırlamadan, harita almadan, nereye gideceğini bilmeden yola çıkmak gibi; bu yolda bize bol şans dilemenizi ve yol boyunca sizin de aramıza katılmanızı bekliyoruz…
Herkese merhaba!
Biz klavyedeki tuşları takırdatmayı seven bir grup insanız işte;
Okuyanları 3 kişi de olsa yazmayı sürdürecek; fısıltıyla değil bağıra çağıra konuşacak, eleştirilere sonuna kadar açık olacak, bin bir başlıktan bin bir yazı türetecek bir grup insan…
Sizleri de aramızda görmek isteriz. .."
(Category:Tr)
Kevgir.com
Çok kısa zamandır yayında olan, son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan "komunite blog"lara bir yenisi eklendi: Kevgir.com (İlk açılışını HayHuy.com ismiyle yapmış olan ekip, ani bir kararlar kevgir olmaya karar verdi)
Bir kısım yazarını yakından tanımakla kalmam çok da severim, eli yüzü düzgün, okumuş çocuklar. Bazıları bilişim sektöründen, bazıları değil. Yazdıkları okumaya değer. İster arada sırada uğrayıp toptan okuyun ister "RSS Feed"inize ekleyin. (Bakarsınız bir süre sonra fikirbaz imzasını da görürsünüz kevgir.com'da ;) (Belki isim babası sayılırım ;)
Kevgir'in doğumgününü kutladığım bu yazıyla umarım Fikirbaz.com'da klasik 3 aylık rehavetinden kurtulur da biraz hareketlendirir kendini... Bitirirken bir iki satır da Kevgir.com'un "biz kimiz"inden ekleyelim: "...böyle başlamak daha eğlenceli, bavul hazırlamadan, harita almadan, nereye gideceğini bilmeden yola çıkmak gibi; bu yolda bize bol şans dilemenizi ve yol boyunca sizin de aramıza katılmanızı bekliyoruz…
Herkese merhaba!
Biz klavyedeki tuşları takırdatmayı seven bir grup insanız işte;
Okuyanları 3 kişi de olsa yazmayı sürdürecek; fısıltıyla değil bağıra çağıra konuşacak, eleştirilere sonuna kadar açık olacak, bin bir başlıktan bin bir yazı türetecek bir grup insan…
Sizleri de aramızda görmek isteriz. .."
August 17, 2006
(Category:Tr)
Tedarik.com
Online tedarik zinciri yönetimi, e-tedarik veya en yalın haliyle tedarikçiyle satınalmacının buluşma noktası
Tedarik.com şu anda beta aşamasında ve online; Türkiye'de şimdiye kadar sanal ortamda yayınlanan firma rehberlerinin yanında, şu anda bile anında sivrilir durumda. Sadece firma rehberi değil, aynı zamanda tedarik portalı. Firmaların istedikleri kategoriye kendilerini rastgele ekleyebildiği ve kategorisel bir karmaşanın hakim olduğu "her işi yaparız biz" diyen firmaların listelendiği sitelerin aksine, itinalı bir çalışmayla hazırlanmış yüzlerce hatta binlerce kategoride, firmaların modere edilerek gruplandırıldığı bir portal. Türk sanayi ve hizmet sektörlerinin uzun zamandır ihtiyacını duyduğu bu sitenin, bu alandaki açığı kapamak yolunda atılmış büyük bir adım olduğunu düşünüyor insan.
Sitenin hakkımızda bölümünde, misyonları ve ne yapmak istedikleri gayet detaylı şekilde anlatılmış Tedarik.com’un misyonu onlarca ana kategori altında mümkün olan en detaylı ve kapsamlı kategorizasyonu yaparak satınalmacıları en kolay şekilde aradıkları ürün ve hizmete ulaştırmaktır. Yanı sıra, istenen ürün ve hizmet kategorilerinde sadece en doğru ve en uygun tedarikçi firmaları listeleyerek satınalmacıların vakit kaybetmesini engellemek, en doğru firmaya en hızlı şekilde ulaşmalarını ve teklif toplayabilmelerini sağlamaktır. Beta aşamasında olmasına rağmen oldukça dolu olan Tedarik.com bence gelecek vaadediyor, gördüğüm kadarıyla üyelik ücretleri son derece uygun, ajax kullanılarak yapılmış olan sitenin tasarımı son derece sade ve işlevsel. Yiğidin hakkını yiğide vermek, tebrik etmek lazım ;)
Tedarik.com hakkında basında çıkmış bir yazı
Nedir, ne değildir, nasıl çalışır...
July 31, 2006
(Category:Tr)
Mesele hepimizin meselesi
(Radikal, 31 Temmuz 2006)
38 aydın, Kürt sorunu için 'Benim de Meselem' başlıklı bildiri yayımladı
Bu memleketin bazı köşeleri bazı köşelerinden daha az 'kıymetli' değil. Türkiye'nin bir başka köşesinde yaşanan bir acı varsa, bu benim de meselem. 'Orada' açılan bir yara, 'Burada' beni de acıtır, kanatır sızlatır.
Hepimiz aynı gemideyiz, kadınlar, erkekler, Kürtler, Türkler, Aleviler, göçle gelenler, işsizler, gelecekten korkan gençler, büyük şehirlerin varoşlarında hakça bir yaşam kurmaya çalışanlar, azınlıklar, şiddet mağdurları ve bilmeden şiddeti besleyenler... Hepimiz aynı seferde yolcuyuz, yol arkadaşıyız birbirimize... Bunu bilsek de bilmesek de...
Kemalist-dinci, Türk-Kürt gibi kategoriler etrafından kutuplaşmış bir Türkiye istemiyoruz. Kutuplaşmış bir söylemin parçaları olmayı reddediyoruz. Her türlü renk, ara tonları, köprüler ve sentezlerdir savunduğumuz...
'Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür' diye öğrendik küçük yaştan itibaren. Oysa gitmeden olmaz, görmeden olmaz, insanı anlamadan, insanı duymadan, ötekine yüreğini açmadan olmaz...
Ortadoğu ve dünyadaki son hadiseler, hem yeni gelişmelere hem yeni sorunlara gebe. Bu tarihsel dönemeçte, kendi dinamikleriyle sorunlarını çözebilen, demokrasi ve özgürlükleri geliştirerek sosyal barış ve adaleti gerçekleştirecek ülkeler güç kazancaklar.
Ülkemizde bu kapsamda neleri öncelikli olarak istiyoruz.
1. Kürt sorununa çözüm arayışları içinde, siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel ve uluslararası boyutlar olduğunu görüyoruz. Tüm bu boyutları hesaba katmakla beraber bizler 'insani boyut'un öneminin kavranılarak öne çıkarılmasını...
2. Ülkemizin şiddet ve terör ortamından bir daha tekrarlanmamak üzere kurtulması için silahla siyaset olmayacağının ve hak arayışlarının tehdit ve şiddetle susturulamayacağının anlaşılmasını...
3. Meselenin sadakat-ihanet temelinden çıkarılmasını ve eleştirel düşünen herkesi 'potansiyel iç mihrak' olarak gören 'şartlanmış milliyetçi refleks'in kırılmasını...
4. Birbirimizin acılarına saygı duymanın, birbirimizin yasını paylaşmanın bir 'toplum' olabilmek ve bu toplumda barış içinde yaşamak açısından büyük önem taşıdığını görebilmeyi...
5. Kalıcı bir çözümün Türkiye'nin dışından değil, içeriden, bizzat bizlerden geleceğinin ve askeri değil sivil olacağının daha iyi kavranması için adımlar atılmasını...
6. Kürt sorununun tek boyutlu olmadığının, çözümünün de çok aktörlü olacağının kavranmasını...
7. Etkileri kısıtlı kalsa da insani durumun iyileşmesine yönelik çözüm ve girişimlerin küçümsenmemesini... Toplumsal barış için bizzat sivil toplum içinden gelecek adımlara ne denli ihtiyaç olduğunun anlaşılmasını...
8. Kadınların sorunlarına ayrıca eğilmenin ve bağımsız bir kadın hareketinin öneminin kavranmasını...
9. Zorunlu göçlerle gerek bölgedeki gerekse batıdaki büyük şehirlere gelen Kürt ailelerin, özellikle çocukların sorunlarıyla ayrıca ilgilenmek gerektiğinin anlaşılmasını, göç mağdurlarının yeni bir yaşam kurmalarını destekleyecek politikaların ve projelerin acilen başlatılmasını...
10. Namus cinayetlerine karşı tüm toplumda geniş çaplı bir bilinç yükseltme kampanyasının başlatılmasını, siyasetçilerin ve karar mekanizmasındakilerin bu yönde daha somut uygulamalar geliştirmeye teşvik edilmesini...
11. Anadilin eğitimde kullanılmasının bölge insanı için öneminin anlaşılmasını, anlatılmasını... İki dilliliğin, çokkültürlülüğün bir hak olarak ele alınmasını...
12. Güneydoğu'da ismi değiştirilen köylerin eski isimlerini yeniden alabilmelerini... İnsanların çocuklarına özgürce isim verebilmelerini...
13. Artan kin ve nefret ve şiddet söylemlerinin cenderesinden ırak ve birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve affedebilmeyi sağlayacak yeni bir dil geliştirmeyi...
14. Hepimizin eninde sonunda aynı kamusal alanı paylaştığımızı ve ortak değerlerimiz, ortak çıkarlarımız olduğunu görmeyi, gösterebilmeyi...
Ahmet İnsel, Ahmet İçduygu, Ali Bayramoğlu, Ayşe Gül Altınay, Ayhan Bilgen, Can Paker, Derya Sazak, Ece Temelkuran, Elif Şafak, Erol Katırcıoğlu, Eyüp Can, Fazıl Hüsnü Erdem, Ferhat Kentel, Fuat Keyman, Gençay Gürsoy, İbrahim Betil, Kutbettin Arzu, Mesut Öztürk, Mesut Yeğen, Mithat Sancar, Murat Belge, Muharrem Erbey, Mustafa Karaalioğlu, Nebahat Akkoç, Necdet İpekyüz, Osman Kavala, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Rojbin Tugan, Sabih Ataç, Salim Uslu, Sedat Yurtdaş, Sezgin Tanrıkulu, Şahismail Bedirhanoğlu, Tahir Dadak, Tarhan Erdem, Yusuf Alataş, Zozan Özgökçe.
July 24, 2006
(Category:Tr)
Yalvarıyorum
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...
HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR
Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.
EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME
Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.
SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN
Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...
DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.
YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ
Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.
Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.
’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE
Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...
DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR
Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.
’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’
İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...
RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR
Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.
KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR
(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.
Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.
TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER
Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!
Yılmaz ERDOĞAN
(Category:Tr)
Yalvarıyorum
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...
HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR
Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.
EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME
Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.
SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN
Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...
DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.
YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ
Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.
Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.
’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE
Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...
DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR
Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.
’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’
İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...
RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR
Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.
KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR
(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.
Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.
TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER
Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!
Yılmaz ERDOĞAN
July 21, 2006
(Category:Tr)
Polis Filmi
Musa Rami, özellikle mafyaya karşı mücadelesiyle efsane olmuş bir cinayet masası polisidir. Ailesinin hazırladığı sürpriz bir parti ile 63. doğum gününü kutlamasından bir gün sonra kanser olduğunu ve iki ay ömrü kaldığını öğrenir.
Acaba bu iki ay içerisinde, hem ailesine karşı tehditlerini iyice yoğunlaştıran mafyayla boğuşup, hem de kendisinden 40 yaş küçük üniversite öğrencisi Funda’ya, onu ne kadar çok sevdiğini anlatabilecek midir?... Polis Filmi, başrollerinde Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş gibi oyuncuların oynayacağı bir Onur Ünlü filmi. (Olacak) Yaz sonunda çekimlerine başlanacak olan film Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek, daha çekimleri bile başlamadığı halde web sitesini açtı. Web sitesi ve aynı anda başlayan bir basın çalışması için özel olarak fotograf çekimlerinin de yapıldığı filmin basın ilişkilerini Soda Medya yürütüyor. (Terzi kendi söküğünü dikemez sözünü doğrularcasına kedi siteleri yapım aşamasında ama Sinema.com 'u SodaMedya'nın yaptığını işlettiğini biliyorum)
Güzel memleketimizde vizyona giren filmlerinin bile sitesinin olmadığı, olsa da yüzüne bakılamadığı, yanar döner bir tasarıma sahip olanların içinin boş olduğu, bür türlü güncellenmediği düşünülürse, daha yapım planlaması aşamasında Polis Filmi'nin internete bu inancı ve çabası kesinlikle sevindirici.
www.polisfilmi.com adresinden Türkçe sitesine ulaşabileceğiniz sitenin ingilizcesi de www.police-themovie.com adresinde. (Millet daha Türkçesini beceremiyorken İngilizce sitenin online oluşu açıkçası göz yaşartıyor ;)
Not: Filmin sponsor arayışı sürüyor, Haluk Bilginer’li, Özgü Namal’lı filan bir filme spnsor olmayı düşünürseniz, bir kenarda, “nereye yatırım yapsam?” diye düşündüğünüz bir miktar paranız varsa… Bir düşünün ;)
June 11, 2006
(Category:Tr)
Öyle Bir Hikaye
Dün kitapçıda gezinirken gördüm, ciltli, kalın, kallavi bir kitap: Sait Faik Abasıyanık'ın daha hayattayken yayımlanmış kitaplarının toplandığı bir kalın cilt: "Öyle Bir Hikaye, Hayattayken Yayımlanmış Hikaye Kitapları " Mayıs 2006 tarihli, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış. Ideefixe.com'da neredeyse %40 indirimli olması ayrıca sevindirici oldu benim için...
Bir araya getirilen kitaplar şunlar:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağı'nda Var Bir Yılan.
Türk edebiyatının hikaye ustasına, onu unutamadığımızı gösteren bir doğum günü armağanı. Öyle Bir Hikaye adlı bu özel kitap Sait Faik Abasıyanık'ın 100. yılı için, hayattayken yayımlanmış on hikaye kitabının bir araya getirilmesiyle hazırlanmış ve 2000 adet basılarak tamamı numaralandırılmıþtır. Kitabı oluşturan on hikaye kitabının ilk baskılarının kapak fotoğraflarına da yer verilen bu kitap bir kez daha basılmayacaktır.(Arka Kapak)
Bu sabah da Radikal'de Hakkı Devrim'in Sait Faik'le bir kaç kez karşılaştığını anlatan yazısı, tesadüf oldu, hoş oldu: Sait Faik Abasıyanık 100 yaşında. Genç hikâyecilerin ondan bir farkı var. (Hakkı Devrim, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Öyle Bir Hikaye
Dün kitapçıda gezinirken gördüm, ciltli, kalın, kallavi bir kitap: Sait Faik Abasıyanık'ın daha hayattayken yayımlanmış kitaplarının toplandığı bir kalın cilt: "Öyle Bir Hikaye, Hayattayken Yayımlanmış Hikaye Kitapları " Mayıs 2006 tarihli, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış. Ideefixe.com'da neredeyse %40 indirimli olması ayrıca sevindirici oldu benim için...
Bir araya getirilen kitaplar şunlar:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağı'nda Var Bir Yılan.
Türk edebiyatının hikaye ustasına, onu unutamadığımızı gösteren bir doğum günü armağanı. Öyle Bir Hikaye adlı bu özel kitap Sait Faik Abasıyanık'ın 100. yılı için, hayattayken yayımlanmış on hikaye kitabının bir araya getirilmesiyle hazırlanmış ve 2000 adet basılarak tamamı numaralandırılmıþtır. Kitabı oluşturan on hikaye kitabının ilk baskılarının kapak fotoğraflarına da yer verilen bu kitap bir kez daha basılmayacaktır.(Arka Kapak)
Bu sabah da Radikal'de Hakkı Devrim'in Sait Faik'le bir kaç kez karşılaştığını anlatan yazısı, tesadüf oldu, hoş oldu: Sait Faik Abasıyanık 100 yaşında. Genç hikâyecilerin ondan bir farkı var. (Hakkı Devrim, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Pazar Yazıları
Müebbet sevgi
Türkiye adına konuşmakla memur edilmiş muktedirler, kendi iktidarlarını neredeyse dindar bir dille, göze görünmeyen bir kutsalın, Türkiye söylentisinin ardına gizliyor
Vatanı sevmek iyi bir şeydir. Çocukları, kadınları, erkekleri sevmek de iyi şeylerdir. Yeşili, denizi, futbolu, sinemayı sevmek de. Sevmek iyi bir şeydir. İnsanın düşgücünü ve göğüs çatısını genişletir.
...
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 11.06.2006)
Zekâ, akıl ve Danıştay cinayeti
Danıştay'a yönelik menfur saldırının ardından, zekâmızı konuşturduk. Ancak birkaç gün sonra farklı bağlantılar kuruldu.
Tanrının en sevgili kulu Aziz Nesin'in ruhu şad olsun! Ona çok kızdık, hakaret davası açtık. Öldükten sonra "acaba?" dedik, her ölenin/öldürülenin/öldürdüklerimizin ardından söylediğimiz gibi... Belki de doğruyu söylüyordu "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken. Peki, Aziz Nesin "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken, "Türk Milleti zekidir!" diyen Atatürk'e muhalif miydi?
...
(Osman Can, Radikal 2, 11.06.2006)
İnsan hakları hizmetinizde
Bu ülkede başbakanlar, cumhurbaşkanları, hatta yargı kararları bile eleştirilebilirken, orduya ilişkin herhangi bir meselenin eleştirilmesi hoş karşılanmıyor
Siz bu satırları okuduğunuzda, "basın yoluyla halkı askerlikten soğutmak" suçundan cezalandırılması istenen Perihan Mağden'in yargılanmasına başlanmış olacak. Tam anlamıyla bir "düşünce suçu" kapsamına girebilecek bir suç ithamıyla yargılanan Mağden'in, Türkiye'deki "zinde güçler"e dokunan bir eylemde bulunduğu için yargılanan ne ilk ne de son "düşünür" olacağı beklenebilir. Ancak, Mağden'in ve Mağden gibilerin "düşüncelerine" atfedilen suçun savcı(lar) tarafından yorumlanma biçiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) karşısında fazlasıyla sorunlu olduğu görülüyor.
...
(Ertuğrul Cenk Gürcan, Radikal 2, 11.10.2006)
Pazar eğlencesi
Epeydir, neden artık fizik ve matematik yazıları yazmadığımı ve özellikle de matematiksel bulmacalardan söz etmediğimi merak eden okur mektupları alıyorum. Aslında bu çeşit yazılara ara vermiş olmamın temel sebebi, epeydir elimde yazacak güzel malzeme olmamasıydı.
Ama geçen hafta, bu dünyada onun gibi olmaya en çok özendiğim insanların başında gelen Martin Gardner'ın birkaç kitabı daha geçti. Martin Gardner, ünlü Scientific American dergisinin herhalde en ünlü yazarlarından biri.
...
(İsmet Berkan, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Pazar Yazıları
Müebbet sevgi
Türkiye adına konuşmakla memur edilmiş muktedirler, kendi iktidarlarını neredeyse dindar bir dille, göze görünmeyen bir kutsalın, Türkiye söylentisinin ardına gizliyor
Vatanı sevmek iyi bir şeydir. Çocukları, kadınları, erkekleri sevmek de iyi şeylerdir. Yeşili, denizi, futbolu, sinemayı sevmek de. Sevmek iyi bir şeydir. İnsanın düşgücünü ve göğüs çatısını genişletir.
...
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 11.06.2006)
Zekâ, akıl ve Danıştay cinayeti
Danıştay'a yönelik menfur saldırının ardından, zekâmızı konuşturduk. Ancak birkaç gün sonra farklı bağlantılar kuruldu.
Tanrının en sevgili kulu Aziz Nesin'in ruhu şad olsun! Ona çok kızdık, hakaret davası açtık. Öldükten sonra "acaba?" dedik, her ölenin/öldürülenin/öldürdüklerimizin ardından söylediğimiz gibi... Belki de doğruyu söylüyordu "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken. Peki, Aziz Nesin "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken, "Türk Milleti zekidir!" diyen Atatürk'e muhalif miydi?
...
(Osman Can, Radikal 2, 11.06.2006)
İnsan hakları hizmetinizde
Bu ülkede başbakanlar, cumhurbaşkanları, hatta yargı kararları bile eleştirilebilirken, orduya ilişkin herhangi bir meselenin eleştirilmesi hoş karşılanmıyor
Siz bu satırları okuduğunuzda, "basın yoluyla halkı askerlikten soğutmak" suçundan cezalandırılması istenen Perihan Mağden'in yargılanmasına başlanmış olacak. Tam anlamıyla bir "düşünce suçu" kapsamına girebilecek bir suç ithamıyla yargılanan Mağden'in, Türkiye'deki "zinde güçler"e dokunan bir eylemde bulunduğu için yargılanan ne ilk ne de son "düşünür" olacağı beklenebilir. Ancak, Mağden'in ve Mağden gibilerin "düşüncelerine" atfedilen suçun savcı(lar) tarafından yorumlanma biçiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) karşısında fazlasıyla sorunlu olduğu görülüyor.
...
(Ertuğrul Cenk Gürcan, Radikal 2, 11.10.2006)
Pazar eğlencesi
Epeydir, neden artık fizik ve matematik yazıları yazmadığımı ve özellikle de matematiksel bulmacalardan söz etmediğimi merak eden okur mektupları alıyorum. Aslında bu çeşit yazılara ara vermiş olmamın temel sebebi, epeydir elimde yazacak güzel malzeme olmamasıydı.
Ama geçen hafta, bu dünyada onun gibi olmaya en çok özendiğim insanların başında gelen Martin Gardner'ın birkaç kitabı daha geçti. Martin Gardner, ünlü Scientific American dergisinin herhalde en ünlü yazarlarından biri.
...
(İsmet Berkan, Radikal, 11.06.2006)
June 08, 2006
(Category:Tr)
Perihan'ın yazısı suçsa...
(İsmet Berkan, Radikal, 4-5 Haziran 2006)
Perihan Mağden'in hapis tehdidiyle yargılandığı yazısını bugün ve yarın köşemde aynen aktarmak istiyorum.
***
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, asker de ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
"Birleşmiş Milletler 70'lerden beri vicdani reddin bir insan hakkı olduğu
fikrini savunuyor."
Diyerek mi girelim? Nasıl girelim bu 'hassas' konuya? Bu konu çok hassas çünkü Askeriye'yle ilgili her konu çok hassas. Çok çok hassas, bu ülkede. Orduyla ilgili herrrhangi bir şeyde: öneri/eleştiri/neden böyle/neden öyle-hayır haksızsınız, porselen dükkânındaki filsiniz. Tuhafiyedeki zürafasınız; aman çabuk pılınızı pırtınızı toplayıp o konunun topraklarından uzaklaşın-ızzz.
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
Önce yıllardır, on yıllardır, yüz yıllardır maruz bırakıldığımız militarist koşullanmalardan kurtulmamız gerektiğini, bazılarımızın böyle bir tercihi olabileceğini kabul etme 'alicenaplığını' göstermemiz gerektiğini, ARTIK gerektiğini söyleyerek lafa başlayalım.
Avrupa Konseyi'ne üye 46 ülke içinde vidani reddin bir hak olarak tanımlanmadığı yalnızca iki ülkenin: Azerbaycan ve Türkiye'nin bulunduğunu belirtelim. Ermenistan'ın dahi vicdani reddi bir hak olarak tanıdığını, kurucuları arasında bulunduğumuz Avrupa Konseyi tarafından vicdani reddin tarafımızdan reddiyle ilgili, mutat sıklıklarla uyarıldığımızı-
Şimdi biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz) Mehmet Tarhan diye biri var. Mehmet Tarhan total redçi. Mehmet Tarhan, kardeşim ben barışı seviyorum. Ben anti-militaristim. Ben elime silah almam, Silahlı Kuvvetler'e de (hiçbir kisve altında) hizmet vermem, veremem. Diyor. (Onun sözleriyle değil, ben kendi dilime çeviriyorum.)
Mayıs 2001'de askerlik yapmayı reddettiği için tutuklanıyor. Ve o gün bugündür Mehmet Tarhan'ın başı belada. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Mehmet Tarhan'a bu insan hakkını, eline silah almama, Silahlı Kuvvetler'e hizmet etmeme hakkını tanımıyor. Mehmet Tarhan eşcinsel olanlar bir nevi 'sakat' 'kusurlu' vs. vs. kabul edilerek askerlikten muaf tutulabiliyorlar. Bir sağlık kuruluşunun muayenesine maruz bırakılarak.
Mehmet Tarhan bu muayeneye maruz bırakılmayı reddediyor. Zira o eşcinsel olduğu için değil (yani 'kusurlu' ve bir nevi 'sakat' kabul edilmeyi kabul ettiği için değil) TOTAL REDÇİ olduğu için askerlik yapmayı reddediyor.
* * *
Perihan Mağden yarından sonra mahkeme karşısına çıkacak ve ifade özgürlüğünü kullandığı için yargılanacak. Perihan Mağden'in yargılanmasına konu olan yazısını yayımlamaya dün başlamıştım, bugün son bölümü sunuyorum.
* * *
Askeri Yargıtay 3'üncü Ceza Dairesi ise vicdani reddin kabul edilemezliğine hükmediyor. "Silahlı çatışmaların devam ettiği bir coğrafyanın ortasında bulunan Türkiye'nin ülke savunması için gerekli tedbirleri alması zorunludur. Bunun için her erkeğin zorunlu askerlik yapacağı benimsenmiştir" ifadesiyle.
Ve de Sivas Askeri Mahkemesi'nin Mehmet Tarhan hakkında verdiği iki davada toplam dört yıl hapis kararını bozuyor. Tarhan'ın (zorla) muayeneye tabi tutularak 'eşcinsellik' gerekçesiyle terhisinin verilmesini talep ediyor. Yani Tarhan'ın davası yine Askeri Yargıtay'da. Saçları zorla kesilmiş bulunan Mehmet Tarhan Sivas'ta, Askeri Cezaevi'nde. Bu davanın seyrine bakarak daha yıllarca orada kalacağına da hükmedebiliriz. Cezaevi koşullarının alabildiğine 'zor' olacağını da.
Zira Mehmet Tarhan'dan önce 87'inci maddeden (EMRE İTAATSİZLİK maddesi) yargılanıp askeri hapishanelerde yatmış bulunan vicdani retçiler Osman Murat Ülke, Mehmet Bal ve Halil Savda'nın ne mene maddi ve manevi işkenelere uğradıkları; diyelim Mehmet Bal'ın üstünden askeri üniformasını çıkartmaması için ellerinden ve ayaklarından kelepçelendiği, el fizyonomisi 'düşünülerek' yapılmış bulunan kelepçeler ayaklarını kestiği için Adana Askeri ezaevi Komutanı Albay Durdu Solak tarafından özel olarak imal ettirilen prangalandığı 'filan' biliniyor.
Yani Mehmet Tarhan'ı Askeri Cezaevi'nde geçireceği 'meşakkatli' (nasıl da efendice kelimeler seçiyorum) yıllar bekliyor. Böyle bir tercihi olduğu için. Anti-militarist olduğu için. Silahlı Kuvvetler'e hzmet vermeyi reddettiği için. Bu ret hakkı kendisine tanınmadığı için.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Yurdumuz topraklarında 300 bin ila 400 bin arasında değişen (kayda değer) sayılarda asker kaçağı dolaşıyor.
Ne yapılıp edilse bu sayı aşağı çekilemiyor, her üç ila beş yılda bir 'bedelli askerlik' çıkarılarak zevahir kurtarılıyor: Yani 'bedelini' ödeyebilecek maddi imkânlara sahip çocuklarımız Askeriye'nin emrinde geçirilecek 15 aylık bir süre ve süreçten 'yırtıyorlar.'
Modernize edilmiş bir ordudan, profesyonelleştirilmiş bir ordudan (bizzat ordusu tarafından) bu denli sık söz edilen bir ülkede, ordumuzun bütçemizden aldığı pay bu denli 'hatırı sayılır' iken, teknoloji bu denli ilerlemiş (özellikle savaş teknolojsi) bir sürü aletin başına 'uzmanlar' yani 'teknik donanımlı subaylar' dışında kişilerin yerleştirilmesi giderek imkânsız hale gelmiş iken-
1. Askerlik süresi şu kısaltılmış haliyle bile, ziyadesiyle uzun değil midir?
2. Ordumuzun bu kadar çok sayıdaki kişiyi askere almaya çalışması hakiki bir zaruret midir?
3. Bu denli çok para harcayabilen ve hatta elemanlarının kaynaklarıyla OYAK gibi bir ekonomi devini yaratıklandırabilen Yüce Ordumuz, 'Türkiye'nin içinde bulunduğu ÖZEL koşullar' teranesinin artık az biraz eski etkisinde ve inandırıcılığında olmadığını, bilmem kabule yanaşabilecek midir?
Diyelim Aczmendiler, Yehova Şahitleri, kimi fundamentalist Protestanlar ellerine dinleri gereği silah değdirmeyi reddediyorlar. E artık biz Avrupa Birliği'ne Uyumlu müreffeh bir ülke olduğumuza/olacağımıza göre Budistlerimiz'in, Hindularımız'ın sayısında da natürel bir artış olacak. E madem fikri hür, vicdanı hür bir ülkenin çocuklarıyız; vicdani retçilerimiz de anlaşılan olacak. Olacaktır. Olsun.
Askeriyemiz için 'Bedelli Askerlik' söz konusu olduğunda içleri kan ağlayarak da olsa göz ardı edilebilen 'eşitlik' ilkesi bu denli mühim ise; hem hakikaten Türk Ordusu'nun profesyonelleşmesi, modernleşmesi konusunda ciddi adımlar atılsın, askerlik süresi yeniden kısaltılsın, hem de VİCDANİ RET bir insan hakkı olarak tanınsın. Zira ben bir kız çocuğu annesi olarak böyle bir dertten 'sıyırmış' olabilirim; ama bir oğlum olsaydı ve vicdani nedenlerle eline silah almayı reddetseydi hem sonuna kadar onun (ve gerekirse mücadelesinin) yanında olurdum, hemde diyelim öğretmenlik yaparak/koro çalıştırarak/ambulans sürerek/ağaç dikerek/kreşte çocuk bakarak/aşı yaparak/icabında yerleri silerek DE devletine 'hizmet' edebilmesinin mümkün olduğu, ama bu görevlerin 'eşit' ve hakiki ihtiyaçlar için dağıtılması ilkesiyle, pek de âlâ mümkün olduğu düşüncesi içinde olurdum.
E, şimdi oğlum yok diye tam da 'kurtulmuş' sayılmam. Zira ülkemde vicdani reddin bir hak olmaması beni (vicdanımı) rahatsız ediyor. Daha önce 87. maddeden yargılanan üç vicdani retçiye karşın Mehmet Tarhan'ın 88. maddeden yani TOPLU ERAT ÖNÜNDE EMRE İTAATSİZLİKten yargılanmasının rahatsız ettiği gibi. Sivas Askeri Cezaevi'nde 'hangi koşullar' altında yatıyor olamadığım gibi. O niye peki hapiste? Peki niye biz rahat rahat yatağımızdayız? gibi. Peki biz rahat mıyız? Biri, insan haklarından bir hak için mücadele verirken, biz rahat olabilir miyiz? Rahat uyuyabilir miyiz? gibi. Askeri konulara gelince medyalamamızın içinde bulunduğu ağır militarist koşullanma, uyguladıkları 'oto-sansür' normal midir, 'norm' bu ise bu memleketin 'normlarını' daha insanileştirmenin, vicdanileştirmenin zamanı gelmemiş midir, gelmeyecek midir, hiç gelmeyecek midir?? GİBİ. Liste uzuyor. E kesmek, bir yerde bitirmek lazım. Bitti.
May 02, 2006
(Category:Tr)
Can Dündar Com Tr
Can Dündar Com Tr
Çok bir şey söylemeye gerek yok. Internette dolaşan Can Dündar forward'larının bir çoğu muhtemelen bur'dan alınıyor. :) Can Dündar'ın, "beyaz kağıt üzerindeki siyah harfleri yerine, siyah fon üzerindeki beyaz harflerini" tercih edenler için; köşe yazılarını ve diğer her türlü "eser"ini bulabileceğiniz, tamamlanmamış olsa da okumanın verdiği keyif yüzünden bir kaç kez okuyacağınız otobiyografisini bulabileceğiniz, kendisiyle ilgili karikatürleri görüp gülümseyebileceğiniz. Yorum bırakabileceğiniz başarılı bir web sitesi... Usluydum.
Sabah bir koltuğun üzerine bırakırlar, akşam gelip oradan alırlardı.
Utanılacak kadar normaldim. Hiçbir oyuncağımı kırmadım, zil çalıp kaçmadım, Ayşegül'lerimi yırtmadım. Şimdi onları tek tek oğlum yırtıyor.
Pazar'ları Ankara'da banyo günüydü. Koca odun parçalarıyla zor yanan kazanların kaynar sularında tuğla büyüklüğünde yeşil sabunları kafama yiye yiye yıkandım.
Babamdan fiske yemedim, ama annem feci keseler ve vurdu mu çınlatırdı.
Ulus'ta Santral Bebe'den giyinirdim. 5 yaşımda teyzem beyaz puantiyeli kırmızı gömleğimin üzerine maşrapayla su dökünce ilk kez intiharı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Uzun lafın kısası... Tıklayın, kendiniz gezin... Yazıların içinde kaybolmaya ve vaktin nasıl geçtiğini anlamadan onlarca yazı okumaya da hazır olun.
www.candundar.com.tr
April 29, 2006
(Category:Tr)
Önyargı aklı esir alınca...
(İsmet Berkan, 29 Nisan 2006, Radikal)
Her sabah saat 11.00'de bir haber toplantısı yapıyoruz. Sonra saat 14.30'da biraz daha dar bir kadroyla bir kez daha toplanıyor, haberleri konuşuyoruz.
Sabah 11.00'deki toplantının amacı çıkmış olan gazete ve diğer gazeteler üzerinde konuşmak, kendi gazetemizi eleştirmek, gazetemizdeki eksik haberlerin neden eksik olduğunu konuşmak ve çareler üretmek.
Tabii bunların yanı sıra günün haberlerini, servislerimizin hazırladığı gündemleri vs. de konuşuyoruz, aklımıza gelen veya gözümüze takılan haberleri de sipariş ediyoruz.
İkinci toplantımızın amacı gazetenin birinci sayfasına karar vermek ve sayfayı oluşturmak. Genellikle 14.30'da oturduğumuz masadan sayfa çizilmiş olarak saat 16.00 dolaylarında kalkıyoruz.
Saat 16.00'da masadan kalkmakla iş bitmiyor elbet, haberler akmaya, olaylar gelişmeye devam ediyor, bunlarla da anbean ilgileniyor, az önce yaptığımız sayfayı daha bitmeden değiştirmeye başlıyoruz.
Gündelik bu rutin içinde binlerce potansiyel hata da meydana geliyor. Bu hataların bir bölümünü arkadaşlarımız tecrübeleri sayesinde daha doğmadan önlüyorlar, bir bölümü bizim sistematik kontrol mekanizmalarımıza takılıyor, bir bölümü ise tamamen tesadüfen yakalanıyor. Gazetede hata yapılmaz diye bir şey yok, yapılır, biz mümkün olduğunca hatasız bir ürünü önünüze sunmaya çalışıyoruz.
Tabii, gazetede çalışıp sonsuz bir dikkate ve titizliğe sahip olup hataları sıfırlamayı denemek mümkün ama yine de bir hata çeşidi var ki, ondan kaynaklanan yanlışlıkları yakalamaya da, düzeltmeye de imkân yok.
O hata çeşidinin adı önyargı!
Eğer kendimize karşı yeterince samimiysek önyargılarımızdan kurtulmaya çalışabiliriz, belki başarılı da oluruz ama önyargılara sahipsek, onların bize yaptırttığı hatalardan kurtulamayız.
Bu çeşit hataların bence affı da yok.
Ne kadar özür dilerseniz dileyin, hatanızın kaynağı önyargılarınızsa, özrünüzün kabul edilme ihtimali o kadar az bence.
* * *
Önceki gün 14.30'da toplantı masasına oturduğumuzda benim aklımda bir manşet haber vardı zaten; CHP lideri Deniz Baykal'ın başlattığı terörle mücadele yasa tasarısıyla ilgili polemik!
Ama toplantı masasında dinlediğimiz bir haber bu manşetin yerini aldı. Habere göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, İstanbul'da yapılan Dünya İş Kadınları Zirvesi'nde yaptığı konuşmada adını vermeden türban sorununa değinmiş ve üniversite çağındaki kızların okula gitmesinin önünde bir engel olarak gördüğü bu sorunu 'ayrımcılık örneği' olarak nitelemişti.
Eh, hazır son birkaç gündür türban tartışması da sürüyordu, Emine Erdoğan'ın bu konuşmasını manşete çıkartabilirdik.
Bu manşete itiraz eden arkadaşlarımız oldu, itiraf edeyim, haberde ben ısrarcı oldum ve sonunda 'Türban tartışmasına Emine hanım da girdi' manşetini sayfaya yerleştirdik.
Buraya kadar olan biten, katıksız önyargılarımızın başta benimki olmak üzere aklımızı esir almasıydı. Sonrası ise tam bir akıl tutulması. Netice olarak Radikal bu manşetle çıktı, ben de zaten türbanı yazacaktım, Emine Erdoğan'ın bu konuşmasından hareketle paragraflar da ekledim yazıma.
* * *
Sabah diğer gazetelerin hiçbirinin haberi bu açıdan görmediğini fark etmek ilk uyarıydı. Ardından bizim gazetedeki haberi okudum, hayır bizdeki haber bile manşeti desteklemiyordu.
Daha ilk dakikada yapmam gerekeni en son yaptım, Emine Erdoğan'ın konuşmasının tam metnini buldum ve okudum. Hayır, Emine Erdoğan konuşmasının hiçbir yerinde türban tartışmasına falan girmiyordu, bazı yerleri çok zorlarsanız konuyu türbana çekebilirdiniz belki ama hayır, konuşma bu konuda değildi.
İşte o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çünkü Emine Erdoğan'ın konuşması ne Radikal'in manşetinde ne de benim yazımda anlatılan türde bir konuşma değildi, hatta tam tersine gayet güzel, desteklenmesi gereken bir konuşmaydı.
Bakın, o konuşmadan bir bölümü aktarmak istiyorum:
"Bugün Anayasamızda da, Medeni Kanunumuzda da cinsiyet ayrımcılığı reddedilmekte, yasaklanmaktadır. Kadın ve erkek, dini, dili, ırkı, rengi ya da dünya görüşü, kılık-kıyafeti ne olursa olsun kanun önünde eşit sayılmaktadır.
Ancak bunun hayata yansımasında sorun olduğunu hepimiz biliyoruz.
Evrensel beyannameler, uluslararası sözleşmeler, anayasalar ya da yasalarla ayrımcılığın ortadan kalkmadığını tespit etmek durumundayız.
Öyleyse sorunun kaynağına inmek zorundayız. Orada karşılaşacağımız gerçek, sosyoekonomik engeller olduğu kadar 'kültürel körlük' dediğim önyargı hastalığı da olacaktır.
İşte mücadelemizin zeminini asıl bu hastalıkları ortadan kaldırmaya kaydırmalıyız."
* * *
Evet, önyargı hastalığı. Maalesef ben de aynı hastalıktan mustaripmişim demek ki...
(Category:Tr)
Sinema.com Halka Açıldı (!)
Bu başlığı Ganimet.com 'da gördüm, çok hoşuma gitti, alıp kullanayım dedim, önden belirtmekte fayda var. Hemen konuya gelecek olursak; Sinema.com, "Haftanın Yeni Filmleri", "Film ve Sinema Arama" gibi en çok ve sık kullanılan özelliklerini web yayıncılarıyla paylaşmaya karar vermiş. Iframe ile kendi sitenize, blogunuza Sinema.com'dan içerik çekmeniz mümkün artık. Tek yapmanız gereken Sinema.com'un webmaster sayfasından istediğiniz kodu alıp blog'unuzun sidebar'ına (mesela) yapıştırmak. Ondan sonra bir daha elinizi sürmenize bile gerek yok.
Şöyle bir gezinince, Klaket.com, Filmlerim.com ve Superonline'ın sinema sayfalarının bu yöntemle sinema i.eriği yayınladığını gördüm. Bence denemeye değer. Umarım Sinema.com ilerde, aynı şekilde haberler, yazılar hatta yıldız tablosu da vermeye başlar. Şuanki hizmetin tek eksiği, söz konusu içeriğin standart genişlikte alınması gerekiyor (hoş söz konusu genişlik bir çok blog'un sidebar'ına uyacak ölçüde) Eğer istediğiniz başka bir genişlik olursa bu yazının yorumlarına ekleyin Sinema.com çalışanlarından fikirbaz.com'u takip edenler olduğunu biliyorum... :) Bence isteklere kulak vereceklerdir. :)
April 25, 2006
(Category:Tr)
Reklam Pazarlama - Türkçe Bloglar
Hazır gaza gelmişken uzun zamandır aklımda olan ama ben diyeyim vakitsizlikten, siz deyin ihmalden bir türlü fikirbaz.com için toparlayamadığım bazı linkleri koyayım.
Hepsi Türkçe, neredeyse hepsi reklam, pazarlama ve tanırım fikirleriyle; iyi fikirlerle ilgili, pırıl pırıl, canavar gibi bloglar / siteler. Şu internet dipsiz kuyusunda tematik içerik, zengin, dolu dolu içerik konusundaki umutsuzluğumu biraz olsun azaltan başarılı siteler. Emek harcayanların ellerine sağlık...
Farketing.com
"Artık, başarılı olmak için farklılık bir gereklilik. Tabii ki, tek başına ‘farklı olmak’ bir şey ifade etmiyor. Bu yüzden farketing.com’da farklıyı değil, fark yaratanı, yaratırken de bir değer oluşturabilen fikirleri yazmaya çalışıyorum."
AdKritik.com
İsmini, pek sevdiğim adcritic.com'dan edindiğini anlamak için fazla zeki olmanın gerekmeyeceği AdKritik, gerek tasarımıyla, gerek içeriğiyle ve duruşuyla çok hoşuma gitti... Daha sık ziyaret etmeliyim diye düşündüm; hatta bir gün yorum bile yazarım belki.
Reclamlar
Başarılı reklamların derlenip toparlanıp sıralandığı sunulduğu keyifli bir site. Hergün mailinize gelen "sözde" espirili onlarca mailden sıkıldıysanız, buradan bir kaç başarılı reklam alıp dolaşıma sokun derim ;)
Marketallica
Bu siteyi bir ara Fikirbaz.com'da yazmıştım. Şimdi hazır derleme yaparken burada bahsetmemek olmaz... Adı üstünde, güzel site ;)
Jiklet.com
"Görsel iletişim, tasarım, trend, teknoloji, sanat, popüler kültür, alışveriş, kısa film, sinema, reklam filmleri, fotoğraf, pazarlama vb. gibi bir çok konuda fikir ve tavsiyelerde bulunan bir etkileşimdir. Daha çok görsel ağırlıklı ilham kaynaklarına yoğunlaşmayı seven, yeni fikir ve trendleri takip eden blog sitesidir."
Reklamlar.Tv - Televizyon Reklamları Klavuzu
Pazar-Lamaca - Pazar-lama Basiretli İnsanların İlmidir
BiguMigu.com - Herşeyden biraz var bu sitede. Pembiş bir site. Bakınız, üye de olunabiliyor.
ISBN9760806 - Bu sitenin adresini nasıl aklınızda tutarsınız bilmem. En iyisi ekleyin favorilerinize; rahat edin. Barış Erkol isimli bir arkadaşa ait; diğer sitelerine linkler de or'da...
Bu derlemeye eklenmek / eklemek isterseniz: Fikirbaz(at)fikirbaz.com
(Category:Tr)
Kahraman Market Süpermarkete Karşı
Her zaman gittiğiniz süpermarkette uğrayıp, alışık olduğunuz rafların ve ürünlerin yerlerinin değiştiğine şahit oldunuz mu hiç? Hani o her zaman gözünüz kapalı bulacağınız paket çayın yeni yerini bulmak için dakikalarca süpermarketin size sunduğu bu yeni düzene alışmak için etrafa bakındığınız oldu mu hiç? Bu deneyim sizin sanmış olabileceğiniz gibi bir rastlantı değil. Tam tersine, Don Norman, Emotional Design kitabında bütün bunların iyi planlanmış ve birçok uzmanının neredeyse laboratuar ortamında yaptığı araştırmalar ile ortaya konmuş küçük stratejik hileler olduğundan bahsediyor.
Devamını okumak için Altı Üstü Tasarım'a gitmeniz gerekli...
Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım'da Erişilebilirlik, Kullanılabilirlik ve Web Standartları üzerine yazılar yazıyor...
(Category:Tr)
Stok Reklam
Fikirbaz'a gelen bir e-mail'le haberim oldu Stok Reklam'dan; geçenlerde görüp beğenip burada da tanıttığım AmbalajTasarımı.com gibi; "konusuna son derece sadık" çok keyif veren bir reklam blog'u... Utku Yasavul'un elinden, kaleminden çıkmış. Ben tarif edeceğim diye uğraşmayayım... ...stok reklam, aklıma gelen fikirler çöpe gitmesin diye üşenmeyip "dur bi güzel olacak mı diyerek" uyguladığım işlerin yer aldığı bir sitedir... Dediğim gibi, stok reklam, reklamla ilgilenen, yaratıcı olduğuna inanan, reklam sektörüne kıyısından köşesinden bulaşmış veya bulaşamamış, içinde bir şeyler kalmış herkese tavsiye edilir. ...Stok reklam bir anti reklam sitesi değildir. Akşam içtiği biranın parasını reklam sayesinde ödeyen bir metin yazarının, reklamcılığın yaratıcı tarafına duyduğu sevginin bir gösterisidir sadece, bu anlamda asla anti-reklam yayınlanmayacaktır...
Buyrun; linki de burada: Stok Reklam
April 11, 2006
(Category:Tr)
Kibritçi kız meta olmasın
( Ayça Şen, Radikal Cumartesi, 8 Nisan 2006 )
Yalnız çocuk büyüten çok sayıda kadın var. Bunların bir bölümü çocuk beş yaşına gelmeden ayrılmış, birçoğu yedi sekiz aylıkken, birçoğu da evlenmeden yapmış.
Böyle çok arkadaşım var. Evlenen, evlenmeyen, sırf çocuk sahibi olmak için evlenmek isteyen, istemeyen...
Bu yazıyı yazmak zorundayım. Her ne kadar Memo üç gündür evde ateşlerle yatıyor ve işbu satırları yazarken masanın başında yazı yazdığımı gördüğü için sürekli gelip bir şeyler istiyor olsa da. Annem küstü gitti, 10 gündür yok. Bense rahatım. Memo'yla yalnızım ve rahatım. Bana komik geliyor ama bir de sevgilim var artık. Çünkü bu sözü kullanmayalı o kadar uzun zaman olmuş ki: "Sevgili..."
Tabii kolay olmuyor. Yaşadıklarını hastalıklı bir dikkatle detaylandırdığını sanan biri olmanın yanı sıra detaylarının da oldukça gerçek olması, kimseden hiçbir şey beklemeyen biri olduğunu ara sıra kendine hatırlatacak kadar hafızası zayıf bir kimse oluşun, gerçekten, ama gerçekten, artık kimsenin kimseyi sevmediğini, bunun da kırk yılda bir geçen kuyruklu yıldız olduğunu bilişin ve hayatın - hiç - bir - şekilde garantisi olmayışı ve tabii bütün bunları bir arada yürütmeye çalışırken zaman zaman yorgunluktan dilinin yerlere değmesi. Sıradan zorluklar yani.
Yalnız başına çocuk büyütmek zor değil. Kendini yalnız kılarak büyütmek zor. Kişisel tarihinle yüzleşme korkuların, hatta saçına sürdüğün jöle bile, kendini tanımana, karşındakini anlamana ve bunları detaylandırmana mani. Dolayısıyla aslında 'tek başına çocuk büyütmek' derken, çocukluğumuzdan bu güne kadar yaptığımız gibi bütün o sürecin bir parçası aslında yalnız başına çocuk büyütmek.
Memo'nun babası geldi şimdi. Beni biraz solgun gördü; ayrıyız, kızgınız ama severiz birbirimizi. Son zamanlarda yeni bir ilişkinin verdiği korkular, sosyal yaşamda verdiğim tavizlerle yüzümdeki ışık tutulmuş tavşan kardeşe seslenerek "Güçlü olsana sen," dedi, "Korkmasana," dedi. Belki de sevildiğimize inanmamanın inanamamanın verdiği bir zavallılık üzerimizde o yalnız başına başkalarına hüzün veren.
Yani aslında sanılanın aksine yalnız değil, bilakisim. Sadece zaman zaman şımarıp, hepimiz gibi yalnızlığımızla yüceltebiliyoruz kendimizi. Bu oyuna gele de biliyoruz katır kadar olduğumuz halde.
Ve bu da normal belki. Yalnız yalnız, bütün meczup hissiyatımızla dolaşırken bir gün yolda işte 'O' aşkla karşılaşacağımızın umududur bu; kim bilir... O'nu aramanın sınırsız lüksüne sahip insanlarız. Ya sahip olamayanlar?
Binlerce kadın tek başına, bildiğimiz o ne çetin şartlarda, yapayalnız - tek çocuklu da değil ve bazen çocuksuz nelere katlanıyor; bizimki zıpçıktılık yani.
İnsanız, zaman zaman hayat tırsıtıyor; bocalıyorsun, düşüyorsun, kalkıyorsun ve seni koruyan tek şey katıksız ve karşılık beklemeden birilerine duyduğun sevgi. Yani güldüğüm Cezmi Ersöz duyarlılığı, Ahmet Altan ve hatta Hakan aşkörtmenliği, Işık Menderes bilgeliği ve (utanarak) zaman zaman Mevlana âşıklığı kendini haklı çıkardı; ne kadar bunu yazarken yakın arkadaşlarıma mahcup olacağımı bilsem bile. Ama tabii ben de şu anda biraz dalga geçiyorum içimden bu 'duyargan' kararsızlığımla. Ve maalesef zaten yalnızlığı yaratan da bu serkeş saygısızlık. Tavrını koyamama.
Şimdi tavrımı koyuyorum ve bütün kararlılığımla iki saattir dereceyi koltuk altına almayan Memo'ya bunu yaptıracağım. Bu kadar yani.
March 10, 2006
(Category:Tr)
İki Adet Türkçe Blog - Ambalaj ve Pazarlama
Bu hafta denk geldiğim ve hoşuma giden iki blog var; ikisinin de ortak özelliği ambalaj tasarımı ve pazarlama ile ilgili olmaları. Yanı sıra ikisinin de çok basit template tasarımlar olmalarına rağmen dolu dolu ve çok başarılı bloglar olmaları. Kesinlikle tatmin edici ve ambalaj tasarımı, pazarlama ve enteresan & yaratıcı fikirlerle ilgilenenlerin dikkatini çekecek siteler... Kesinlikle tavsiye ediyorum...
- AmbalajTasarimi.com
- Marketallica (ismi ayrıca hoşuma gitti, sebebini bilen bilir ;)
January 27, 2006
(Category:Tr)
Kimse otomobil kullanmazsa karda sıkıntı da yaşanmaz!
( İsmet Berkan, 27 Ocak 2006, Radikal )
Etrafımda herkes İstanbul'da bu kez belediyenin iyi çalıştığına ve karla iyi mücadele ettiğine dair bir inanç içinde. Bense tersini söylüyorum ama kimseye kendimi anlatamıyorum.
Diyorlar ki, bütün ana yollar (nedense 'ana arter' diyorlar, hepimiz damar cerrahıymışız gibi, bir de sanki 'yan arter' olurmuş gibi...) açıkmış. Geçmiş yıllarda olduğu gibi trafik sıkışmaları olmamış, İstanbullu yollarda kalmamış.
Evet bütün bunlar doğru. Ne TEM ne de E5 tıkandı bu sefer. Yollar temizlenmiş, köprü ve viyadükler buzlanmaya karşı kimyasal madde ve tuzla kaplanmıştı.
Tamam da, bütün bunlar karla mücadelenin 'başarıldığı' anlamına gelmiyor ki...
Bir kere İstanbul'da bütün okullar tatildi, üniversiteler dahil. İkincisi, özel otomobil sahiplerininin yüzde 90'ı otomobillerini çıkarmadı veya park ettikleri yerden ÇIKARAMADI. Buna taksiler de dahil.
Peki, trafikteki araç sayısı bu denli dramatik biçimde düşünce, elbette kaza sayısı da azaldı, trafik sıkışıklığı da yaşanmadı.
İyi güzel de, İstanbullular işlerine güçlerine nasıl gittiler?
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Ben cevabını vereyim: GİT-ME-Dİ-LER.
Evet, İstanbul bir haftadır tatilde!
Benim bildiğim, belediyenin karla mücadelede başarılı olması demek, sadece vatandaşların karda yollarda çile çekmemesi demek değildir. Mücadelede başarılı olmanın esas ölçütü, şehrin ekonomik hayatının, üretkenliğinin vs. hasar görmemesi, karlı günlerde de kesintisiz devam etmesidir.
Bakın, biz gazetede her gün çalıştık. Allah için bütün elemanlarımız rahatça gazeteye geldi ve gitti. Ama biz bile çalışma saatlerimizi azalttık, akşam servis araçlarımızı gazeteden erken çıkarttık.
Bu, bizim erişebildiğimiz bütün şirketlerde de aynen böyle uygulandı. Pek çok kurum ve kuruluş ya minimum elemanla çalıştı veya tatil etti. Çalışanlar erken paydos etti, yerlerine nöbetçiler bırakıldı.
Şehirde alışveriş yapılmadı bu bir haftada.
Büyük alışveriş merkezlerine giren çıkan insan sayısında dramatik düşüşler yaşandı. Çoğu esnaf ya dükkânını hiç açmadı ya da açtıysa da erken kapatıp gitti, günler siftahsız bitti.
Uzun lafın kısası, evet medya çok şikâyet etmedi, evet vatandaşın sokağa çıkmaya kalkışanı fazla çile çekmedi ama ezici çoğunluk aslında tatil yaptı, evde oturdu!
Oysa, az önce de söylediğim gibi, belediyenin başarısını çile çekmemekle değil, şehrin normal hayatını sürdürmesiyle ölçmemiz gerek.
Şimdi karşımdaki pencereden TEM'e bakıyorum, yolun Edirne istikametinden birkaç dakikadan beri araç geçmiyor. Şehir yönüne ise çok ama çook seyrek bir trafik var, dakikada 12 araç geçtiğini saydım şimdi. (Saat 16.55)
Ben bu denli az trafiği en son 2001 krizi sırasında görmüştüm, o zaman bile bundan fazla araç geçiyordu TEM'den.
Kimdi o bakan, 'Okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederim' diyen... Aynen o durumdayız, İstanbullular olmasa İstanbul'u idare etmekten kolayı var mı?
January 26, 2006
(Category:Tr)
Birkaç Türkçe Blog
Uzun zaman oldu, sadece fikirbaz.com'u degil bir çok şeyi boşladım. Fikirbaz.com'u boşlayınca Türkçe Blog'ları da boşladım. Aslında sanıyorum, kendimi işe güce kaptırınca - her ne kadar internet de olsa iş alanım- interneti, asıl interneti boşladım. Ve son bir iki gündür o linkten bu linke zıplamaca oynayıp kendimi alamayınca bu işten nasıl keyif aldığımı hatırladım. Kendiliğinden oturdu taşlar yerine... Son 2-3 yılın yükselen internet trendi blog meselesi zaten yurtdışında (neresiyse orası) alıp yürümüşken, artık canım memleketimde de "ha" diyince bulunan ismi sayılan bloglar "yerleşik düzene" geçmiş durumda. Internet dünyasının hızı düşünülürse Fikirbaz:com dede gibi kalıyor herhalde. Sadece yaşı değil eskiliğiyle de; güncellenmeyen sağ sütunuyka, blogroll'uyla, eski kalmış MT sürümüyle, linkleriyle.... (Bir anda dökülüverdim iyi mi...)
Neyse, kendiliğinden günah çıkarmaya dönüşmüş ols da yazım, asıl amacım üç beş Türkçe Blog verivermek şuracığa, bir iki de site ismi zikretmekti... (Görüyorsunuz son 24 saattir gazdayım, eylemlerim sürecek...)
- KendiKendine: Kankamın, adaşımın askerde 12 ayı nasıl geçirdiğinin belgesidir. Oralarda bünyenin ne kadar sıkıldığının kanıtıdır. Gülümsetmektedir beni...
- Figankaplan.com: Popüler bloglara edebiyat dersi verebilecek bir yazın arşivi halibe dönmektedir her geçen gün. Sakin kafa, güzel bir çay, bol vakit, yağmurlu bir öğleden sonra oturulmalıdır başına... Vakit alır...
- AntiKunti: Daha önce de bahsetiştim hoş, yeri gelmişken bir kere daha geçeyim üstünden, bazı çok güzel adamlar bir şeyler yazıyorlar burada, her ne kadar son haftalarda hızları kesilmiş de olsa.
- Mtlda.com: Arada sırada göz atıyorum, hoşuma gidiyor, fotoğraflar filan. Tasarımı da değişti, yavaş yavaş güzelleşiyor sanki. (Geçenlerde Nurgül Yeşilçay'ın kafayı Nurgül'le bozmuş "fan"ları ile itişti sanıyorum. Hala hayatta olması mucize.. :P )
- Nurgül: Şimdi adı geçti ne yapalım bunu da koyalım. Türk Blog dünyası adına takdir edilesi buluyorum Yeşilçay'ın girişimini. Başarılı bence.
- Nilhan.com: Bayanların bloglarında gidiyoruz hazır, Nilhan'ı atlamamak lazım, her ne kadar artık blog özelliğinden çıkıp "Bakıııın, ben nerelere gidiyorum, nereleri görüyorum, köpengbalıklarıyla yüzüyor, aslanlarla, zürafalarla takılıyorum" sitesine dönmüş olsa da, her zaman bakılacak bi' şeyler var.
- BurkinaFasaFiso: Yeni buldum burayı, hoşuma da gitti, daha çok Türkçe Blog gezmeyi hatırlamalıyım. Bir de blogroll güncellemesi yapmayı...
- Fikircengi: Sadece isminde gecen fikir kelimesi bile yeter hoşa gitmesi için ;) Üstelik de çok daha fazlası var.
- Vosmanius.com: Son olarak da diğer bir kanka. Ailesinden uzakta, Datça'dan bildiriyor, son haftalarda o da işi savsaklıyor biraz ama olsun, şeytan tüyleri var (sarısından) kızılamıyor kendisine.
- Tara & Pagan: Dolu dolu, tıklım tıklım. Keyifli.
- TalkTurkey: Evet Türkçe değil ama Türkiyeli. Amerika'dan.
January 25, 2006
(Category:Tr)
2005 yılının en kötü sözü seçildi
(Radikal Gazetesş - 25 Ocak 2005)
AA - BERLİN - Töre cinayeti 'en kötü Almanca' seçimini kaybetti. Almanya'da 2005 yılının en kötü sözü olarak 'işten çıkartma verimliliği' (Entlassungsproduktivitaet) seçildi. Frankfurt'ta beş dilbilimcisinden oluşan bağımsız jüri tarafından yapılan açıklamada, 'bu sözün, geçen yıl işini koruyabilen insanların daha fazla çalışmak zorunda kaldıklarını gizlediği' belirtildi.
'İşten çıkartma verimliliği' sözüyle, 'işten çıkartarak bir şirketin çalışanlarının verimliliğini artırmayı hedeflemesinin' ifade edilmek istendiğine işaret eden jüri, bunun 'uygunsuz ve insan onurunu aşağılayıcı' olduğunu vurguladı.
Jüri aralarında 'töre cinayeti', 'bozuk et' ve 'parazitler' gibi sözler olan yaklaşık 1000 söz arasından 'işten çıkartma verimliliği'ni seçerken, jüri sözcüsü Horst-Dieter Schlosser, bir açıklamasında, en kötü söz olarak 'töre cinayeti'ni (ehrenmord) tercih ettiğini söylemişti.
Bugün gazetenin aynı sayfasındaki diğer bir haber ise şu:
Bu sesi unutmamız zor
Tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra sesiyle hafızalarımıza kazınan sanatçı Mümtaz Sevinç, birlikte yaşadığı kız arkadaşı tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
YUH diyorum, tıklayın okuyun...
January 07, 2006
(Category:Tr)
Gerçi kâfir işi, fakat ne çare?
( Yıldırım Türker, 1 Ocak 2006, Radikal 2 )
O ihtiyar, memleketimizde çoğunlukla ardından teneke çalınarak kovulan, belki bir daha hatırlanmak dahi istenmeyen yakın geçmiştir. Henüz dünyamızda ilk saatlerini yaşayan o bebek de bir yıl içinde ihtiyarlayacak, aynı şiddetle gözümüzden gönlümüzden def edilecektir
O ihtiyarı hepimiz iyi tanırız. Geride bıraktığımız yılı temsil eder. Beli bükülmüştür. Bastonuna dayanarak, güçlükle yürür. Karşısında bizi bekleyen yılı temsil eden apalak bir bebek, ihtiyardan el almak için beklemektedir.
Münasebetsiz süsler, ışıklandırılmış sokaklar, hindi, televizyon kanallarında-kulüp-bar-lokantalarda korkunç eğlence programları yanı sıra yılbaşının vazgeçilmez imgelerinden biri, o ihtiyardır. Kimi iddialı karikatürcülerin elinde giderayak bir de manâlı söz eder. Karşısındaki apalaktan da ağzının payını alır.
O ihtiyar, memleketimizde çoğunlukla ardından teneke çalınarak kovulan, belki bir daha hatırlanmak dahi istenmeyen yakın geçmiştir. Henüz dünyamızda ilk saatlerini yaşayan o bebek de bir yıl içinde ihtiyarlayacak, aynı şiddetle gözümüzden gönlümüzden def edilecektir.
Bu bezdirici metafor, insana bu topraklarda genç kalmanın imkânsızlığı üstüne bir şeyler söylüyor olabilir. Ya da bir türlü kurtulamadığımız ihtiyarlara (ille yaşı büyüklerden söz eden kim) yönelik örtük düşmanlığımız üstüne. Ya da yeni metaforlar üretme konusundaki tembelliğimiz üstüne. Ama böylesine sıkıcı bir paranoya okumasıyla yaklaşmanın da lüzumu yok sonuçta. Yılbaşı geceleri, insanların eğlenmesini, kendi meşreplerince aşırıya kaçarak gündelik düzenden soyunmalarını meşrulaştıran yegâne gündür.
Sabaha kadar sokaklar dolacak. Yoksul kalabalık, belki bu yıl da şık otellerin sokaklara yansıyan ışıklarını taşa tutacak. Kavgalar, yaralanmalar, trafik kazaları, alkol komaları; velhasıl milletçe eğlenme konusunda ne kadar özürlü olduğumuz bir kez daha dank edecek kafamıza.
Son birkaç gündür televizyon kanallarında ciddi, unvanlı adamlar-kadınlar oturup saatlerce yılbaşının bizim dinimize ve geleneklerimize uyup uymadığı, bu konuda nasıl bir tavır alınması gerektiği üstüne tartışıyor. Bu gergin tartışmalar, 'Köy yanar, deli kız taranır' deyimini hatırlatmakla kalmayıp kültür, batıyla alışveriş ve benzeri konulardaki geleneksel riyakârlığımızı da sergiliyor. Medyakronik sitesinde 1953 yılının son günü 'Resimli Asır' dergisinde yayınlanmış, 'Yılbaşının Tarihi' başlıklı makaleden bir bölümü bugün mutlaka birlikte okuyalım istedim:
"Bugünkü yılbaşı ananesinin memleketimizde ilk tecellisi bundan yüz yirmi dört sene evvel, şöyle olmuştu: İstanbul'daki İngiliz Elçisi, 1829'daki yılbaşını kendi ananelerine göre kutlamak üzere, Halice aldırdığı bir İngiliz gemisinde tertip ettiği büyük ziyafet ve baloya, ilk defa olarak Osmanlı vükelâsını da davet etmişti. O zamana kadar garp usulü ziyafet ve hele balo görmemiş olan bu vükelâ, yatsı namazını Kasımpaşa'daki Tersane Divanhanesi'nde kıldıktan sonra, sandallarla İngiliz gemisine giderek, sabaha kadar eğlenmişlerdi.
Bu arada bazılarının, ısrarlara dayanamayarak, viski içtikleri de görülmüştü.
Ertesi gün Kazaskerlerden Yahya bey, baloya iştirak etmiş olan Serasker Hüsrev Paşa'ya bu "balo" denen şeyin ne olduğunu sorması üzerine, o da;
- Bir âlem... Az vakitte çok tekellüf etmişler... Biz baloda yapılanları bir ayda tanzim edemeyiz. Gerçi kâfir işi, fakat ne çare?...devletçe lüzum görüldü, gidilmek icap etti. Çatal gibi mekruh nesneler de vardı...." cevabını vermişti.
Ancak Kazaskere karşı nedense bu tarz bir dil kullanan Hüsrev paşa, vaktin padişahı Sultan Mahmud'a başka bir ağız kullanmış ve ziyafeti de baloyu da ballandıra ballandıra methede ede bitirememiş, hattâ İngiliz gemisinde gördüklerinden daha mükemmel elmaslı altın çatal kaşık takımı yaptırarak hünkâra sunmuştu."
Hünkârına farklı, kazaskere farklı konuşan muktedirler geleneğinin de 173 yıldır beli bükülüp gözünün feri sönmemiş. Ama uyduruk da olsa bir başlangıç, bir yenilenme duygusunun pençesinde coşup eğlenmeye hazırlanırken canımızı sıkacak konulara girmeyelim.
Geçen gece CNN'de rast geldiğim bir programda Türk halkının nabzını tutmasıyla ünlü olduğunu öğrendiğim bir profesör, bu yıl içinde yapmış olduğu iki araştırmanın verilerini sunuyor, toplumun haletiruhiyesini nasıl etkilediğinden dem vuruyordu. Mutsuzların yüzdesi mutlulara galebe çalıyordu. Umutsuzluk yüzdesi artmıştı. İyimserlik yüzdesinin beklenen ekonomik toparlanmayla artması bekleniyordu. Yüzdeler, ekranda dilimler halinde uçuşuyor, adeta hayatın acısıyla coşkusuyla dilimlenebilirliğini gösteriyordu. Mutsuzluğunu kendisinin değil de ülkesinin mutsuzluğuyla açıklayanların çoğunluk çıkması üstüne profesör alaycı bir gülümsemeyle memleketimizde kendimi ülkemden çok severim demenin ayıp olduğunu, yüzdelerin bu nedenle yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Madem saçmanın kapısını araladık, son nefesini veren ihtiyarı rahatsız ettik, metaforlara bulandık, bari benim yeni yıl kartım da, abzürd edebiyatın geç keşfedilmiş dahilerinden, Stalin kurbanı Danyil Karmz'ın 'Marangoz Kuşakov' adlı meseli olsun:
"Bir zamanlar bir marangoz vardı. Adı Kuşakov'du.
Bir gün tutkal almak için evinden çıktı. Don vardı, sokaklar çok kaygandı.
Marangoz birkaç adım attı atmadı, kayıp yere düştü ve alnını yardı.
- Ah! diye bağırdı marangoz; kalktı, eczaneye gitti, bir yara bandı alıp alnına yapıştırdı.
Ama sokağa çıktığında yine kaydı düştü ve burnunu kırdı.
- Oh! diye bağırdı marangoz; kalktı eczaneye gitti, bir yara bandı alıp burnuna yapıştırdı.
Sonra yeniden sokağa çıktı, yeniden kaydı, düşüp yanağını parçaladı.
Bir kez daha eczaneye gitti ve yanağına bir yara bandı yapıştırdı.
- E anlaşılan, dedi eczacı marangoza, öyle sık düşüp yaralanıyorsun ki, hazır gelmişken yara bantlarını topluca almanı tavsiye ederim.
- Olmaz, dedi marangoz. Bir daha düşmeyeceğim!
Ama sokağa çıkar çıkmaz yine kaydı, düşüp çenesini kırdı.
- Hay buz belası! diye haykırdı marangoz ve yine eczaneye koştu.
- Bak, görüyor musun, dedi eczacı. İşte çıkıp yine düştün.
- Hiç de bile! diye bağırdı marangoz. Bir söz daha duymak istemiyorum. Bana bir yara bandı ver, çabuk ol!
Eczacı yara bandını uzattı, marangoz çenesine yapıştırıp eve koştu.
Ama kapıya geldiğinde onu tanımadılar ve eve almadılar.
- Ben marangoz Kuşakov! diye haykırdı marangoz.
- Yok canım, daha neler! cevabı geldi içerden. Kapıyı sıkıca kapayıp içerden kilitleyip bir de zincirlediler.
Marangoz Kuşakov bir süre merdivenlerde bekledi, sonra yere tükürüp sokağa çıktı."
December 13, 2005
(Category:Tr)
Bu hafta davam var
Orhan Pamuk, 12 Aralık 2005, Radikal
(Bu hafta The NewYorker ve dünyanın diğer yayın organlarında çıkacak yazısı)
Suçum Ermeni katliamından bahsederek Türklüğü alenen aşağılamak. AB yolundaki Türkiye'nin hâlâ yazarlarına dava açması tuhaflık. Ancak bu tuhaflık sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil
Bu cuma günü İstanbul'da, bütün hayatımı geçirdiğim Şişli'de, anneannemin kırk yıl tek başına yaşadığı üç katlı evin karşısındaki adliye binasında hâkim karşısına çıkıyorum. Suçum Türklüğü alenen aşağılamak. Savcı üç yıl hapsimi istiyor. Aynı mahkemede aynı ceza kanununun aynı 301. maddesiyle açılmış bir başka dava, İstanbullu Ermeni kökenli gazeteci Hrant Dink'in
6 ay hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlandığı için endişeli olmalıyım, ama değilim. Çünkü avukatım gibi ben de bu davanın açılmasının yanlış olduğuna, hukuki olarak haklı olduğuma ve İstanbullu pek çok arkadaşımın dediği gibi, en sonunda beni hapse atmayacaklarına inanıyorum.
Bu durum davamı büyütmeyi utandırıcı bir şey haline getiriyor. Üstelik biraz akıl almak istediğim İstanbullu arkadaşlarımdan çoğunun hayatlarının bir döneminde, yazdıkları bir yazı, bir kitap yüzünden benimkinden çok daha ağır soruşturmalarla, mahkemelerle ve hapis cezalarıyla yıllarını geçirdiklerini biliyorum. Türk kültürünün bu durumlarda bize ahlakını verdiği utanç ve sessizliği zaman zaman ben de benimsiyorum, ama bu içgüdülerin de sorunun önemli bir parçası olduğunu da hissediyorum. Paşalarını, polislerini ve evliyalarını yaşarken her fırsatta şereflendiren ama yazarlarını ancak mahkemelerde ve hapishanelerde yıllarca süründürdükten sonra ve cenaze namazlarını kılmadan az önce şereflendiren bir ülkede yaşadığım için bu davanın açılmasına çok şaşırdığımı da söyleyemem. Devlet hapsimi istediğine göre, en sonunda gerçek bir Türk yazarı olmayı basardığımı gülümseyerek söyleyenleri anlıyorum. Ama başımı derde sokan sözleri bu türden bir şeref için de etmedim tabii.
Röportaj hadisesi
Geçen şubat ayında bir İsviçre gazetesinde yayımlanan röportajımda, Türkiye'de 1 milyon Ermeni'nin ve 30 bin Kürt'ün öldürüldüğünü söyledim, bu konuların tabular yüzünden ülkemde konuşulamadığından yakındım. Kastettiğim, Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenilerinin, 1915 yılında başlarına gelen şeylerdi Osmanlı Ermenilerinin büyük bir kısmının, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne sadık olmadıkları bahanesiyle göç ettirilerek yollarda yok edildiği konusunda dünyanın ciddi tarihçileri hemfikir. Türk devletinin çoğu diplomat olan sözcüleri ise ölüm rakamlarının daha düşük olduğunu, bunun sistematik bir soykırım sayılmaması gerektiğini, ayrıca Müslümanların da savaş sırasında Ermeniler tarafından öldürüldüğünü savunuyorlar. Türk devletinin resmi görüşünün dışındaki görüşlere açık ilk bilimsel toplantı ise, devletin iki kere engelleme çabasına karşın, ancak bu yıl eylül ayında, İstanbul'daki üç itibarlı üniversitenin çabalarıyla gerçekleşti. Ama kısa zaman önceye kadar, bu konularda ağzını açan herkes hapse atılır ya da mahkemelik olurdu.
1915'te Osmanlı Ermenilerine ne olduğu konusunun Türk milletinden bu derecede özenle saklanması, konuyu bir tabu haline getirmişti. Sözlerime de, bir tabuya dokununca gösterilen aşırı tepki gösterildi: Bazı gazeteler nefret kampanyası açtı, bazı köşe yazarları artık susturulmam gerektiğini dile getirdi, aşırı milliyetçi gruplar meydanlarda beni lanetleyen toplantılar, yürüyüşler düzenledi, kitaplarım ve fotoğraflarım yakıldı. Tıpkı dört yıl önce yayımladığım romanım Kar'ın kahramanı Ka gibi, siyasal düşüncelerim yüzünden, sevdiğim şehirden, İstanbul'un sokaklarından bir süre uzaklaştım. Olayların büyümesini, hatta duyulmasını istemediğim için, uzun bir süre sessiz kaldım ve tuhaf bir utanç içinde konuyu saklamaya çalıştım. Bir kaymakam tarafından kitaplarımın yakılmaya teşebbüs edilmesi ve ben Türkiye'ye döndükten sonra açılan bu dava konuya uluslararası bir boyut verdi.
Bütün bu saldırganlığın kişisel kıskançlıklarla da alevlenmiş bana özel bir tuhaflıktan ibaret olmadığının farkına varmış, durumun hem Türkiye'de hem de dünyada konuşulması gereken bir şey olduğuna artık ben de ikna olmuştum. Bir milletin 'şerefini' asıl lekeleyecek şeyin, tarihindeki karanlık noktaların konuşulması değil, konuşulamaması olduğuna inandığım için değil yanlızca. Osmanlı Ermenilerine ne olduğu sorusunun bugünkü Türkiye'de bir ifade özgürlüğü sorunu halini aldığını gördüğüm için ve bu iki konunun birbirinden hiç ayrılamayacağını da fark ettiğim için. Tuhaf durumuma gösterilen bu uluslararası ilgi ve destek, beni rahatlatsa da bazan ülkemle dünya arasında kaldığımı hissettiğim için beni huzursuz da ediyordu. Dahası, yazarlarını hapse yollama zevk ve alışkanlığından vazgeçmek istemeyen bir ülkenin Avrupa Birliği'ne tam üye olamayacağını bilen ve Türkiye'nin AB'ye girmesini istemeyen Batılı muhafazakârlara da Türkiye'nin bir gün AB'ye tam üye olmasının hem Türkiye hem de Avrupa için neden iyi olacağını anlatmalıydım.
'Batılı gözler altında'
En zor iş ise, AB'ye tam üye olmayı resmi siyaseti olarak benimsemiş bir devletin, kitapları Avrupa ülkelerinde sevilerek okunan bir yazarını, Conrad'ın çok sevdiğim deyişiyle "Batılı gözler altında" hapse atma çabasını açıklamak... "Cehalet", "kıskançlık", "hoşgörüsüzlük" diyerek açıklayamayacağım tek çelişki bu değil ama. Bir yandan, Türklerin Batılılar gibi soykırım yapmayacak, şefkatli bir millet olduğunu söylerken, bir yandan da bana ölüm tehditleri yollayan milliyetçi siyasi grupları nasıl anlamalıydım? Türklerin dünyada pek çok düşman tarafından kötü tanıtıldığından şikâyet eden bir devletin, yazarlarını sürekli hapse atarak, onları mahkemelerde süründürerek bütün dünyaya 'zalim Türk' imajını yaymasının mantığı nedir? Türkiye'deki azınlık sorunu konusunda fikirlerine başvurulan bir profesörün, verdiği bilgilendirici rapor beğenilmeyince, hapis istemiyle mahkemeye verilmesine; ya da şu yazıyı yazmaya başlamamla bu cümleye gelmem arasında geçen sürede beş yeni gazeteci-yazara daha hapis istemiyle dava açılmasına Flaubert veya Nerval gibi oryantalist zevkleri olan sevdiğim yazarlar, haklı olarak 'bizarreries' acayiplikler- derlerdi belki.
Ama olup bitenlerin Türkiye'ye özgü anlaşılmaz tuhaflıklar değil, yavaş yavaş fark ettiğimiz ve seslenmemiz gereken yeni bir dünya gerçeğinin parçası olduğunu anlıyorum. Çin'de ve Hindistan'da yakın zamanda tanık olduğumuz şaşırtıcı ekonomik büyüme, bu büyük ülkelerde, özelliklerinin en iyi romanlarla anlatılabileceğine inandığım orta sınıfların hızla gelişip ortaya çıkmasına yol açtı. İster Batı-dışı burjuvazi diyelim, ister zenginleşen bürokrasi, bu yeni seçkinler kendi güçlerini ve zenginliklerini meşrulaştırmak için birbiriyle çelişen iki ayrı şeyi, tıpkı ülkemin Batılılaşmacı seçkinleri gibi aynı anda yapmak zorunda olduklarına inanıyorlar. Bir yandan hızla artan şaşırtıcı zenginliklerini meşrulaştırmak için Batı'nın dilini ve usullerini öğrendiklerini, ülkelerinin bu bilgiye ihtiyacı olduğunu kendi milletlerine anlatmak... Diğer yandan da, artık yeterince 'milli' ya da yerli olmadıkları yolunda kendi milletlerinden gelen eleştiriye karşılık vermek için güçlü ve hoşgörüsüz bir milliyetçiliği siyasal bayrak edinmek... Dışarıdan bakanlara Flaubert'ci acayiplikler olarak gözüken şey bu siyasi ve ekonomik programlar ile kültürel hayallerin çelişmesi olabilir.
Batı-dışı toplumlardaki sömürge sonrası dönemlerde ortaya çıkan yeni hâkim seçkinlerin yakın geçmişteki suçlar ve cinayetler konusunda ne kadar acımasız olabildiğini bize ilk Naipaul hatırlatmıştı. Bu yıl mayıs ayında Kore'de karşılaştığım büyük Japon yazarı Kenzaburo Oe, ülkesinin ordularının Çin ve Kore'yi işgalleri sırasında işlediği çirkin suçların Tokyo'da da konuşulması gerektiğine inandığı için ülkesindeki hoşgörüsüz milliyetçilerin saldırılarına uğradığını anlattı. Çeçenlere, öteki azınlıklara ve insan hakları gruplarına karşı Rus devletinin gösterdiği hoşgörüsüzlük, Hindistan'da Hindu milliyetçilerinin düşünce özgürlüğüne yönelttikleri saldırılar, ya da Çin devletinin Uygur Türklerine sessizce uyguladığı etnik temizlik de aynı çelişkilerle besleniyor. Bir yandan global ekonomiye heyecanla bağlanırken, diğer yandan tam bir demokrasi ve düşünce özgürlüğünü milliyetçi bir öfkeyle Batı icadı olarak görmek.
Türkiye'nin Avrupa'daki dostları hem Türk ekonomisinin Avrupa'ya yakınlaşmasını, hem de tam demokrasi ve insan haklarının yalnızca Avrupa'da kalamayacağını Avrupa Birliği'nin kapısını çalan biz Türklere sık sık ve aynı zamanda dengeyle hatırlatmaya çalışıyor. Batı dışındaki yeni ve güçlü orta sınıfların hayatlarını bütün renkleri ve gerçekliğiyle bize bir gün anlatmaya hazırlanan romancıların da aynı eleştirel tutumu Batı'dan beklediklerine inanıyorum. Ama Irak Savaşı'nın yalanları ve işkence uçaklarının söylentileriyle itibarı zedelenmiş Batı'dan bugün böyle bir şeyi beklemek fazla bir hayalperestlik de olabilir.
November 29, 2005
(Category:Tr)
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast
love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere
ardında bitecek hepsi ...
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size
sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program
verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille
arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?....
Ya da Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki
akasyanın tomurcuklandığını.
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında ?... Koklamak,
duymak, dokunmak, yok mu
yaşam skalanızda?..
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı
yetmiyor?
Müşfik Kenter
November 11, 2005
(Category:Tr)
Vapurda sigara devri bitti
10.11.2005, Radikal
575 kişinin katıldığı bir ankete dayanan İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş. (İDO), vapurların açık alanlarında da sigara içilmesine yasak getiriyor. İDO'dan yapılan açıklamaya göre yasağa temel olan anket formu, tüm vapurlarda yolculuk yapan ve örnekleme yöntemiyle seçilen 575 İstanbulluya sunuldu. Ankete katılanların 'yüzde 66.38'i sigara içmediğini belirtti. Yolcuların yüzde '77.54'ü geminin hiçbir mekânında sigara içilmesini doğru bulmadığını söyledi. "Gemi içerisinde açık mekânlarda sigaranın yasaklanmasını ister misiniz?" sorusuna ankete katılanların yüzde 72'si 'evet' yüzde 28'i ise 'hayır' yanıtını verdi. İDO, İstanbul halkının bu talebinin dikkate alınacağı ve sigara yasağının yaz sezonuna kadar uygulamaya konulacağı belirtildi.
November 07, 2005
(Category:Tr)
Unutmayın! Dahi anlamındaki "de" ayrı yazılır!
Kesinlikle destekliyorum! Bundan sonra bana gelen maillerin üzerinde düzeltmeler yapacağıma bu linki yollayacağım. Web istesi olan arkadaşların da bu linki sitelerine koyacaklarını düşünüyorum... :)
Unutmayın! Dahi anlamındaki "de" ayrı yazılır!
October 11, 2005
(Category:Tr)
Amat - İhsan Oktay Anar
"Olağanüstü" dünyaların yaratıcısı İhsan Oktay Anar yine, tarihin gizemli sayfalarını aralayan, adeta masalsı; ironik ama derin felsefi anlamlar yüklü, şaşırtıcı, sürükleyici bir romanla çıkıyor karşımıza...
Aynalar, atlaslar, okunması yasak sır dolu kitaplar, savaşlar, gülleler, yeniçeriler... üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyonda ilâhî düzeni bozmaya meyyal bir kaptan, karanlığa ve kırmızı atlasa sarılı bir deniz seferi...
Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp Gel yâ mübarek diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.
(Arka Kapak'tan)
İhsan Oktay Anar'ın "sonunda" yeni kitabı AMAT çıktı. Ideefixe'den satın alabilirsiniz. Yazarın mutlaka okunması gereken diğer kitapları da şunlar:
- Efrasiyab'ın Hikayeleri
- Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri
- Puslu Kıtalar Atlası
(Category:Tr)
Yıldırım Türker Arşivi
Dikkat ettim de; son zamanlarda link verdiğim, önerdiğim veya direkt kes yapıştır yaptığım yazıların çoğu Yıldırım Türker'e ait; bari dedim, Radikal'deki yazar arşivi linkini alıp koyayım, adamın bütün yazılarına gerektiğinde daha kolay ulaşalım... İşte link: Yıldırım Türker Arşivi. (Sağ sütunda linkler arasına da koyuyorum, sonra bulamıyoruz demeyin ;)
(Category:Tr)
Meydan boş kaldı
Tünel Meydanı'nın süslerindendi o heykel, Caffehaus'da oturup meydanı seyrederken o heykel'in amorsundan izlerdiniz meydanı. O heykelin çevresinde yapılırdı ufak tefek etkinlikler, Tünel Meydanı konserleri, ufak tefek protesto kampanyaları... Sonra bir gün kahve içmeye giderken strofor'dan kocaman bir kütleyle karşılaştık..."Hmmm, bu da başka bir heykel" dedik, bunu koymak için ferforje heykeli kaldırmamışlardır değil mi dedik..."Yok canım" dedik, kendimizi avuttuk. Bir kaç gün sonra hızlı adımlarla meydandan geçerken ne dev strofor heyken ordaydı ne de ferforje eski heykel..."Yuh" dedik, adamlar karambolde Tünel Heykeli'nden de kurtulmuşlar... Sonra yeniden "yok canım" dedik, gazetelerde okumuşuz ya, Tünel Meydanı, Asmalımescit, Tünel Merdivenleri yenileniyor diye; buraları yenileyecekler; sonra koyarlar yerine geri dedik... Avuttuk kendimizi...
Sonra bu cumartesi gazetede okuduk, yurdum öküzleri strofor heykeli ateşe vermiş, yanan stroforun içindeki Tünel Heykeli de, ne yapsın, erimiş, ikiye bükülüvermiş: Senelerdir Tünel Meydanı'nda görmeye alıştığımız Tünel Heykeli, geçtiğimiz günlerde 'talihsiz bir kazaya' kurban gitti. Peki heykelin yaratıcısı Ayşe Erkmen bu konu hakkında ne düşünüyor?
Bir varmış, bir yokmuş...
Kamusal mekândaki sanat üretimi, kamusal mekândaki eser yıkımı ile sonuçlandı. Tünel Meydanı'nda gelip geçenleri karşılayan, semtin bir parçası haline bürünmüş olan Tünel Heykeli'nin yerinde şimdi yeller esiyor. Geçtiğimiz günlerde Yaya Sergileri kapsamında Kemal Önsoy, Ayşe Erkmen'in Tünel Meydanı'ndaki heykelini staforla kaplamış, ancak yapıtın bazı kişilerce tutuşturulması sonucu heykel ikiye bükülmüştü. Eserin yaratıcısı Erkmen, heykeli yeniden yerli yerinde görmek istediğini söylüyor. Ancak eser yerini alsa da, onun geleceğiyle ilgili bir garanti söz konusu değil.
Tünel Heykeli'nin yanması konusunda, sizce sorumlu kim?
Bu sorudaki 'kim'i, 'ne'ye çevirmek istiyorum. Türkiye'deki sergilerde güvenlik unsurunun genellikle göz ardı edilmesinden; heykelimin, büyük bir olasılıkla diğer yapıtların, böyle bir tehlikeye karşı sigortalanmamış olmasından, yapıt uygulamalarındaki bilgi ve deneyim eksikliklerinden, Batı ülkelerinde olduğu gibi itfaiye gibi güvenlik bilgisi ve uzmanlığı olan kurumlardan onay alma zorunluluğunun olmaması gibi şeylerden söz edilebilir.
Tünel Heykeli'ni ne zaman gerçekleştirmiştiniz?
1993 yılında, o dönemin belediyesinin açtığı bir yarışma sonucu İstanbul'un çeşitli yerlerine 10 sanatçı tarafından heykeller yapıldı. Bu heykel de bunlardan biri. Ben özellikle Tünel Meydanı'nı istedim çünkü burası benim doğup büyüdüğüm, en iyi tanıdığım ve sıkışık, karışık yapısı nedeniyle belki de en zor yerdi. Radikal Cumartesi'de Bukey Baydar'ın Ayşe Erkmen'le söyleşinin tamamını okuyabilirsiniz. Tek yapmanız gereken şuraya tıklamak...
October 06, 2005
(Category:Tr)
Boşluklar..
Hüseyin Bey, her zamanki sakin üslûbuyla devam etti:
- Hayat içindeki boşluklar, bekleyişler, durmalar haddizatında boş değildirler. En az hareketler kadar doludurlar. Ne yazık ki herkes acele içinde. Mesela durakta bekleyenler bile durmakta oldukları halde aceleyle duruyorlar. Durmak bile aceleyle yapılabiliyor. Aslında bekleyişler en acele, gelmeyişler en sabırsız. Aslında yürümek, hareket etmek, bir şeyler yapmak, yemek yemek aceleyi, telâşı azaltıyor. Durmak en hızlısı, en yorucusu. Keşke boşlukları istenilen manada boş bırakabilsek. Aslında boşluklar var oluşa imkân tanırlar. Sizinle benim bile ayrı ayrı varoluşumuz aramızdaki boşluktur. Nazım, mimarlık ilmiyle şu oturduğumuz evi yaptığında duvarlar, kirişler, tavanlar yapar. Doğru! Ama asıl yaptığı bunlar değildir, şu içinde oturduğumuz oda, yani boşluktur. Resim yapanlar bilirler, boşluğa hakim olamazsanız boşluğun arasından kendini gösterecek asıl form görünmez. Notalar aralarındaki boşluklar nedeniyle müzikal bir kaliteye ulaşırlar. Yoksa curcuna olurdu duyduğumuz. Kalp atışlarımızın, soluk alış verişimizin sıhhatli olması için aralarında boşluklar olmalıdır. Bizi yaşıyor kılan da ölecek olmamızdır. Hayat ölümle vardır.”
(Makber, Cem Mumcu)
September 30, 2005
(Category:Tr)
'Andımız' tartışılamaz mı?
(Talip Kurşun, Radikal, 30.09.2005)
Niyetimiz çağdaş bir devlet olmaksa, her sabah çocuklara 'Andımız'ı okutmak gibi takıntılarımızı ayıklamak gerekmez mi? Bir sabah çocukları 'Andımız'ı söylerken izleyin ve ona göre karar verin
'Andımız' sizin için ne ifade ediyor? Onu hâlâ önemsiyor musunuz? Yoksa büyüdükçe gözünüzdeki önemini kaybeden ve artık ciddiye almadığınız iyimser bir masal gibi, duyduğunuzda çocukluğunuzu hatırlayıp gülümsüyor musunuz? Belki de 'Andımız' okunurken takındığınız lakayt tavrınızdan dolayı öğretmeninizden yediğiniz fırçalar gözünüzde canlanıyor. Biliyor musunuz ilköğretim öğrencilerimiz, hâlâ, her gün aynı şekilde tekrarlanan, zorunlu bir ant içme töreniyle 'aydınlanma' yolculuğuna çıkıyorlar!
Yazının tamamını okumak için Radikal'e buyrun...
September 15, 2005
(Category:Tr)
Çocuğu Astılar
(Yıldırım Türker, 12 Eylül 2005, Radikal)
Bu yazıyı 12 Eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. Genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var.
Bugün, lanetli bir yıldönümü. Mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz.
Daha önce de mutlu değildik. Ama hevesimiz vardı. Mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. Şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. Ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. Güzeldi. Aşka benzer bir yanı vardı. Dünyanın tanımı farklıydı
o zamanlar. Henüz koparılıp alınmamıştı bizden. Sanki dünya
elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. O zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. Sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. Ne sizden az, ne sizden fazlaydık. Sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. Bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık. Dünyayla aşık dalaşına girmiştik ya.
Şimdi neredeyse bir şakaymış gibi anılıyor ana-babalarının yaşadığı o korkunç dönem.
Bir sabah, şimdi Marmaris'te yaşayan, Yener Süsoy'un 'Alaşehirli afacan' dediği, büyük medyamızın sevimli bir dede olarak yansıttığı Kenan Evren'in nefret dolu gevrek sesini duyduktan sonra kuruldu sizi okşamayı bilmeyen
bu dünya. Şimdi mütekait paşa, "Artık 12 Eylül 1980'i unutmalıyız" diyor ya, siz unutuşun gölgesine doğdunuz zaten. Ana-babalarınızın, büyüklerinizin işkencecileri, katilleri yargılanmadığı gibi kendilerine yönelik saygıda kusur edenler hâlâ hedefte. Cunta paşası 25 yıl sonra çıkıp "Unutulacaaaak! Unut!" komutu verebiliyor. Belki de dünyadaki meslektaşlarının başına gelenler onu kaygılandırmaya başladı.
Gökçe Fidan
Bu lanetli yıldönümünde 12 Eylül'ün ilk kurbanlarından birini, "Gökçe Fidan"ı, Erdal Eren'i analım istiyorum.
Erdal, siyasi inançları kuvvetli bir lise öğrencisidir. ODTÜ'lü Sinan Sümer, duvarlara slogan yazarken dönemin MHP'li bakanı Cengiz Gökçek'in koruması tarafından vurularak öldürülür. 2 Şubat 1980 günü, ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında Erdal da vardır. Gösterinin sonuna doğru silahlı bir inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. Yakalanan Erdal'ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. Oysa otopsi raporunda da askerin Erdal'ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. Ankara Merkez Komutanlığı'na götürülen Erdal şiddetli işkenceden geçirilir. Daha sonra, Orada gördüklerimi Emniyet'te bile görmedim" diyecektir. Sonra Mamak Askeri Hapishanesi'nde
bir hücreye konulur. İdamla yargılanmaktadır. Mamak, vahşetin üslerindendir. Kullanılan işkence yöntemlerinin yaratıcılığı insanı derinden sarsar. Erdal, duruşmada, "Benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde Genelkurmay Başkanı'nın 'Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek' şeklinde demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. Ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır" der.
Söz konusu Genelkurmay Başkanı, Kenan Evren'dir. Bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, "Parlamentodan şimdiye kadar bir tek idam çıkmadı ki.. Davalar yavaş gidiyor, görevliler korkuyor, parlamento gecikiyor" demiştir.
Askeri Erdal'ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. En önemlisi, Erdal, suç işlendiği tarihte henüz 17 yaşındadır. Erdal doğduğunda babası 1962 yılının Mart ayında doğmuş olan oğlunu okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. Nereden bilsin, olacakları.
Yargıtay 3. Dairesi idam kararını 'yeterli delil olmadığı' gerekçesiyle iki kere üst üste bozar. Sonunda 20 Kasım günü toplanan Askeri Yargıtay Genel Kurulu, 3. Daire'nin ısrar kararını kaldırarak Sıkıyönetim Mahkemesi'nin Erdal'ın idamına ilişkin kararını onar. Bir tatbikat sırasında kendisine Erdal'ın idamı hakkında soru sorulduğunda Kenan Evren, şanlı tarihimize yazılan o ünlü cümleyi sarf edecektir: "Asmayalım da besleyelim mi?" 12 Eylül'ün ruhunu daha iyi açıklayan bir cümle bulamazsınız.
Mahkeme Erdal'ı öldürülecek kadar yetişkin bulmuştur bir kere. Erdal'ın dış görünümü ve tahsil durumuna bakarak yaş durumunun tespitine ilişkin talebi reddeder.
Erdal'ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından "Bunların dava ile ilgisi yoktur" sözleriyle karşılanır.
Şimdi bize sanki biraz yorgun, biraz küs ama hülyalı gözlerle siyah-beyaz fotoğraflardan bakan çocuk kısacık ömrünün son günlerini zulüm altında ruhunu karartmamaya çalışarak geçirdi. Bir gün onu almaya geldiler. Ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. Erdal, 'Kendim giyerim' dedi. Kelepçe vurulmasını istemedi sadece. Son isteğini sordular. Sigara, dedi. Ailesine yazmış olduğu mektupları iç çamaşırının içinden çıkardı: "Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile" diyordu. Kız kardeşine, "Seni biraz kızdırdığımı yazıyorsun. Fena mı? Havalar iyice soğudu ama kızarsan üşümezsin. Ben burada üşüyünce (kızamadığım için)
'Koşar adım' 'marş marş' eğitim yapıyorum" yazıyordu. Babasına, "Mektubunda bu acıya dayana-mayacağını söylüyorsun. Ben
nice dayanılmayacak acılara dayanıldığına tanık oldum. Kaldı ki sen güçlü bir insansın. Kendini kapıp koyvermediğin sürece ve biraz da benim bakış açımla bakmaya çalışırsan böyle bir şey olmaz inancındayım" yazmıştı son mektubunda. Babası, dayanamadı. Oğlunun ince narin boynuna ilmeğin geçirilişinden sonra bir yıl içinde öldü. Anası Erdal'ı hâlâ rüyalarında 17 yaşındaki haliyle görüyor.
Zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. Şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. Dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. En güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. Maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. Bu görev de size düşüyor. Hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla
bakabilmeyi öğrenmeliyiz. Belki 12 Eylül'den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. Ama siz de unutmayın. Unutturmayın. Suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. Unutmayalım. Erdal, bize bakıyor hâlâ.
September 06, 2005
(Category:Tr)
Katrina
( Yıldırım Türker, 05.09.2005, Radikal)
Dünyanın en büyük gücü, yoksul siyah cesetler üzerinde yükseliyor. Amerikan mitolojisinin çöküşüne tanıklık ediyoruz. Katrina fırtınası, ABD'nin dünyayla ve kendisiyle yüzleşmesi açısından olağanüstü bir dönüm noktası olarak çağımıza damgasını vuracağa benzer. Dünya üzerinde en fazla sera gazı salınımı yapan (Dünya'daki sera gazlarının yüzde 25'i ABD kaynaklı) ülke olarak küresel ısınmaya karşı mücadeleyi öngören Kyoto Anlaşması'na imza atmayı reddeden Bush, gerekçe olarak bu anlaşmanın ABD ekonomisine ciddi zarar vereceğini göstermişti. Katrina her ne kadar küresel ısınmayla birebir bağlantılandırılmasa da dünyayı bekleyen felaketlerin bir ön uyarısı olarak algılanabilir elbette.
Körfez şehirlerini yerle bir edip sular altında bırakan Katrina, ardında korkunç bir şaşkınlık ve benzersiz bir öfke bıraktı. Ölü sayısının 10 bini geçeceği sanılıyor. Neredeyse aylar önceden randevulu olarak gelen, hızı gücü bilinen, dolayısıyla sonuçları açıkça kestirilebilen bir felaketin dünyanın en güçlü uygarlık ihracatçısı ülkesinde böylesine çaresizlikle karşılanması başta Amerikan halkı olmak üzere bütün dünya halklarını şaşkınlığa sürükledi. Özellikle yüzde 80'i sular altında kalarak tarihe gömülen New Orleans'ta fırtınadan sonra beş gün boyunca kaderlerine teslim edilen insanların ezici çoğunluğunu siyahların oluşturması, tarih boyunca ne kadar üstüne gidilse de iliklere işlemiş ırkçı bakışın en müstehcen dışavurumu oldu. CNN'in bile görmezden gelemediği bu durumu rap'çi sanatçı Kanye West öfkeyle dile getiriyordu. "Bush, siyahları umursamıyor." Yalnız o mu, şimdi bütün Amerika'da ve dünyanın her yerinde Katrina neredeyse bir ırk temizliği olarak görülüyor. Siyah yazar Darryl Pinckney soruyor: "Louisiana büyük bir yoksul beyaz nüfusa sahiptir. Pekiyi onlar nerede? New Orleans farklı olmakla birlikte yoksul beyazlar orada da yaşıyor. Evlerinin hepsi yıkılmış. Orada oturanlar neden ortalıkta görünmüyor? Çünkü onlar kurtarıldı." Şehirlerin boşaltılması için günler öncesinden başlayan uyarıları kale alabilecek gücü olanlar canlarını kurtardı. Kalanların neredeyse tamamının siyah olması elbette görmezden gelinemeyecek kadar açık bir gerçeği işaret ediyor.
Felaketzedelerin hikâyeleri de dolaşıma girmeye başladı. Kurtarılabilenler kurtarıldıktan, ölüler toplandıktan sonra bir Katrina edebiyatı patlaması yaşanacağını şimdiden kestirebilmek hiç de güç değil. Çünkü kimi hikâyelerin Hollywood'un en gösterişli dramalarına rahmet okutacak cinsten ayrıntılarla bezeli olduğunu görüyoruz. Bir bota yığılmış, felaketzede siyahlara gülerek yanlarından geçiveren polis ekipleri, tecavüz ve şiddet olaylarına seyirci kalan, sadece beyazları kurtaran kurtarma ekipleri, ölüleri birer beze sarıp dışarı atıverenler, açlıktan kırılan insanlar ve daha niceleri.
Bir kahraman gerek
Amerikan medyası da doğal olarak son derece zorlu bir sınavdan geçiyor. Jesse Jackson dışında henüz hiçbir siyasetçinin altını çizmediği ırkçı bir refleksin hortlamış olduğu görülüyor. Amerikan basını tarafından bütün dünyaya sunulan resim utanç verici bir ayrımcılığın damgasını taşıyor. Siyahlar bundan 10 yıl önceki Los Angeles ayaklanmasında da olduğu gibi, toplumsal düzenin en ufak bir sarsıntısında ayaklanan, fırsatçı suçlular olarak sunuluyor. Bunun en kaba örnekleri yan yana sunulmaya başlandı bile. Elindeki mallarla yarı beline kadar suyun içinde çırpınan siyah fotograflarının altında 'yağmaladığı mallarla' yazarken aynı durumdaki beyaz fotoğraflarının altında bulduğu mallarla yazıyor sözgelimi. Siyahlar çalıyor, beyazlar buluyor. Pinckney, felaket üstüne yaptığı yorumu şöyle bitiriyor: "Günden güne eleştirip zavallı bulduğumuz ülkelere benziyoruz. Devletle toplumun birbirinden iyice kopuk olduğu ülkelere. Yalnız bırakıldık, kaderimize terk edildik. Ama siyahlar buna zaten alışıktı." CNN bile Bangladeş'i gösterip, orada bile sellere karşı daha etkin önlemler alınıyor demeden geçemediğine göre büyük güçlü Amerika ve her biri kendisini dünyanın efendisi zanneden vatandaş imgesinin yediği darbeyi bir düşünün.
Fırtınadan sonra ancak altıncı gün New Orleans'a ulaşan askeri birliklerin getirdiği yardımın insanları yatıştırdığı, yağma ve şiddet olaylarının kontrol altına alındığı haberini Bush'un demeciyle birlikte bu sarsılan özgüvenin onarılması harekâtı olarak görmek mümkün. Bush, yardımın yetersiz kaldığını, yaraların sarılması konusunda gecikildiğini kabul ettikten sonra Körfez insanının yaşadığı felakete karşın nasıl gerçek Amerikan ruhuna sahip olduğunu ve asla yenilmeyeceğini söylerken ikna edebildiklerinin sayısında bir azalma yok mudur sizce? Polis ve askere vur emri verip günlerce aç ve susuz kaderlerine terk edilmiş insanların üstüne salarak yağma ve şiddeti önlemeye çalışan devlet, şimdi kendini aklamaya çalışıyor. Burada Amerikan usulü propaganda ve imge terziliğinin bütün teyel yerlerini gösteren müstehcenlikte devreye girdiğine tanık oluyoruz. Her durum ve şartta kahraman yaratmaya ayarlı inadına enfantil Amerikan popüler dili John Wayne'e olan benzerliğini belirtmeden bir kez olsun adını anmadığı bir generalin devreye girerek halkı yatıştırma hikâyeleri üretiyor. Adı da bir star adayına uygun: General Honore. New Orleans'ın kuru kalmış bir meydanında tankından doğru halka silah yönelten bir askeri sertçe uyarması izletiliyor saat başı. İndir o silahı, diye bağırıyor. Üç-beş yoksul çocuğun alkışlarıyla karşılanıyor bu yüce gönüllülük. Öte yanda karşılarında kameraları görünce silahlarını indiren askerleri de görüyoruz. Halk, asker ve polislerin, ki nedense hepsi beyaz, kendileriyle asla göz göze gelmediklerinden yakınıyor. Öyle emir almışlar besbelli. Oysa General Honore, o yöreyi, âdetleri ve insanları iyi tanıyan güçlü ve yüce ruh olarak anlatılıyor. 0, John Wayne. Zamanımızın Kızılderililerini kurtarmaya çalışan kovboy.
Irak nerede?
Katrina, kaçınılmaz olarak 11 Eylül saldırılarıyla tartılıyor, Irak Savaşı'yla ölçülüyor. 11 Eylül saldırıları sonrası inanılmaz bir hızla devreye giren kurtarma ekipleriyle, kısa zaman içinde yaraların sarılması, şehrin onarılması konusunda başarıya ulaşan devletin New Orleans'a olan uzaklığı tartışılıyor doğal olarak. Beklenmedik bir felaket karşısında böylesine hızlı gösterilen refleksin randevuyla gelen bir felaket karşısında eli kolu bağlı kalmasının ardında elbette bir bit yeniği aranarak. Afganistan ve Irak'ı işgal ederken elini böylesine çabuk tutan ABD'nin kendi vatandaşlarının hayatı konusunda acze düşmesi Bush'un temsil ettiği politikanın iflası olarak görülüyor. Demiryollarından telefon hatlarına, otobanlardan elektrik trafolarına kadar altyapının yenilenmesine harcanmayan paranın haksız bir savaşa harcanıyor olması sorgulanıyor. Katrina'yla birlikte Amerikan halkının gözleri Irak savaşına dönüyor. Savaşın her anlamda maliyeti bir kez daha tartılıyor.
Korumak uğruna dünyayı kana buladıkları 'yaşam tarzı'nın ne mene bir şey olduğunu okyanusa batmış olan New Orleans kalıntısı üstünde açıkça görüyorlar belki de. New York Kiliseleri Konseyi'nin başkanı rahip Dr. Calvin Butts anlatıyor: "Şu an olanlardan hem şaşkına döndüm hem de hiç şaşırmadım. Olanlar birçok insan açısından eğitici olacaktır, bu ülkede yoksullara, hele hele siyahlara hiç önem verilmediğini gösterdiği için. Politikanın kimlerin elinde olduğuna, Cumhuriyetçilerin kimlerle ilişkide olduğuna baktığınızda ırkçılığın nasıl yeniden üretildiğini göreceksiniz. Louisiana bu ülkenin maskesini düşürmüştür."
August 24, 2005
(Category:Tr)
Blog Kardeşliği
Blog Kardeşliği diye bir site... Bir nev-i blog directory ve blog link exchange. SOn iki yılda Türkiye'deki Blog artışının nerelere geldiğini görmek keyif verici. (Fikirbaz.com bilişim standratlarında bakıldığında dede olmuş şu durumda) Sağdaki sütunda şağıdaki kutuda da random blog kardeşleri... (Keyfinize bakın!)
August 09, 2005
(Category:Tr)
Masum bakışların dönüşü
(Radikal, 09.08.2005)
İtalyan sinemasının genç yetenekleri arasında gösterilen Giovanna Mezzogiorno 'Dont Tell'de geçmişiyle yüzleşecek.
'Son Öpücük' ve 'Karşı Pencere' filmleriyle tanınan Giovanna Mezzogiorno sonbaharda yeni filmi 'La Bestia Nel Cuore' ya da İngilizce ismiyle 'Don't Tell' ile seyirci karşısına çıkacak.
İSTANBUL - Türkiyeli seyircinin kendisiyle ve masum bakışlarıyla tanışmasının ve onu ilk bakışta Sanem Çelik zannetmesinin üzerinden iki yıl geçti. Güzel İtalyan oyuncu Giovanna Mezzogiorno 2003'te 'Son Öpücük' ile karşımıza çıktığında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de oyunculuğuyla büyük beğeni kazanmıştı. Ardından Ferzan Özpetek'in 'Karşı Pencere'sinde izleyip bayıldığımız oyuncu yakında yine iddialı bir filmle tekrar karşımıza çıkacak.
1974 doğumlu Mezzogiorno annesinin oyuncu olması nedeniyle sahne tozunu erken yutmuş. Aldığı tiyatro eğitimi ve bir süre yaptığı tiyatro oyunculuğunun ardından 1990'ların ikinci yarısında kameranın karşısına geçmiş. Bu dönemde çeşitli filmlerle televizyon dizilerinde rol alan ve kariyerinde tutarlı bir yükseliş sergileyen oyuncu ilk çıkışını 'Son Öpücük'le yaptı. Hemen ardından 'Karşı Pencere'de üstlendiği rol ününe ün katarken bir İtalyan Oscar'ı yani Donatella Ödülü almasını da sağladı.
Giovanna Mezzogiorno'nun, Ferzan Özpetek'in yönettiği 'Karşı Pencere'den bu yana rol aldığı filmler içinde en iddialısı 'La Bestia Nel Cuore' ya da İngilizce ismiyle 'Don't Tell' (Söyleme), eylül ayında ANS tarafından gösterime sokulacak. Festivallerde boy gösterip eleştirmenlerden övgüler alan film sonbaharda Türkiye'de vizyona girecek. Film, görünürde pek mutlu ve başarılı olan Sabrina'nın hamile kalıp da geçmişiyle yüzleşmeye başlayınca ortaya dökülen kötülükleri konu alıyor.
(Category:Tr)
90'lık 'Sarkis Yoldaş'
(Radikal, Celal Başlangıç, 09.08.2005)
Tehcirde çölde doğdu. TKP'nin yayın organı Atılım'ı yıllarca marangozhanesinde bastı. Şimdi 90'ında. İki kadeh rakısını içip sigarasını tüttürüyor ve hâlâ sosyalist
Bir yudum rakısının üzerine derin bir nefes çekti sigarasından. Sonra annesinin kederlendikçe söylediği muhacirlik türküsünü söylemeye başladı Ermenice. Bir yandan da Türkçeye çeviriyordu;
'Der Zor çöllerinde naneler biter/Nanenin kokusu dünyaya yeter.'
Sesinde de yüzündeki gibi 90 yıllık acının, yaşamın derin çizgileri vardı. İstanbul'a geldiğinden beri yaşadığı Kumkapı'daki mütevazı evindeki sehpanın üzerinde Arapça belgeler, senetler duruyordu. Banker babasından kalan ve tahsil edilemeyen senetler...
Sarkis Çerkezyan, 1915'teki Ermeni 'tehciri'nden sağ kurtularak Arap çöllerine ulaşabilen Karamanlı zengin bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak Cebul Köyü'nde, bir deve ahırında dünyaya gözlerini açmış: "Benden önce bir kardeşim dünyaya gelmiş, sürgün yolunda. Jandarmalar gelmiş, çadırı sökün, demişler. Babam dışarı çıkmış, jandarmalara, 'Asker ağa, sabaha karşı bir çocuğumuz dünyaya geldi. Müsaade edin annesiyle bebek hiç değilse iki saat dinlensin' diye ricada bulunmuş. 'Ulan biz sizin kökünüzü kazıyacağız, siz hâlâ çocuk mu yapıyorsunuz' diye kırbaç sallamışlar babama. O çocuk, o koşullarda yaşayamamış, ölmüş."
Oradan oraya sürgün
Savaş bitince dönüyor Sarkis'in ailesi Karaman'a. Bu kez de Ermeni erkekleri sürgün edilince babası Gazaros dağa çıkıyor. Aylar sonra yakalanıp cezaevine konuluyor. Yıl 1921. Babası telgraf çekiyor, 'Ereğli'ye gelin' diye. Cezaevinden çıkınca Ereğli'ye sürgün edilmiştir Gazaros Çerkezyan. Annesi Arusyak ve ablası Münevver'le düşerler yola. Tanıdıkları bir Ermeni aile karşılar Ereğli'de. Ancak Gazaros Çerkezyan yine yoktur ortada. Bilinmeyen bir yere yine sürgün edilmiştir.
Kayseri'ye götürülürken yolda kaçar. Aylar sonra Ereğli'deki ailesinin yanına dönebilir. Bir zamanların bankeri, mal mülk sahibi Gazaros Efendi artık yoksul bir insandır. Ama yine de çocuklarını okutmak ister. 1928 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Sarkis'i İstanbul'a gönderir. Çok zor günler geçirirler İstanbul'da. Getronogan Lisesi'ne kadar okur Sarkis.
48 ay çalışma kampı
"Annem bizi okutmak için hizmetçilik yaptı, basamak sildi, geceleri sabahlara kadar el makinesiyle pantolon dikti, kömür ütüsüyle onları ütüledi. Yapmadık şey bırakmadı o kadıncağız bizim için. Yine de çabası yetmedi hepimizi okutmaya. Sonunda ben okuyayım diye ablamı okuldan aldı, işe soktu. 1932'de ablam Şam'a gelin gidince, iş tamamen bozuldu artık."
Ereğli'ye dönüp marangozluğa başlar Sarkis. Ancak 2. Dünya Savaşı'nda Almanlar Sovyetler Birliği'ne saldırınca bütün 'gayrimüslim erkekler' gibi askere alınır. Tam 48 ay askerlik yapar. "Adına, 'Askerlik' diyorlardı, ama zerre kadar alakası yoktu, bizler çalışma kampında çalıştırılıyorduk. Gayrı müslimlere silah verilmiyor, asker üniforması giydirilmiyordu. Yaz-kış, sabahtan akşama kadar çalıştırılıyorduk."
Mühendisinden, Yedikule'deki Ermeni Hastanesi'nin koğuşundan getirilen delisine kadar bütün azınlık erkekleri askerde. Hatta Yedikule'den getirilen deli şartların ağırlığına dayanamayıp bir gün "Yahu tımarhane bile buradan iyiydi" deyiveriyor.
O ruhen komünist
1945'te döner askerden. O askerdeyken babası ölmüştür. İş güç yoktur. Aile açlıkla karşı karşıyadır. Marangozluk aletlerini satar, yol parası yapar ve gelir İstanbul'a. Bir süre sonra annesini ve kız kardeşini de alır yanına. Artık Kumkapı'da bir marangozdur Sarkis. Kapı takmak için gittiği Samatya'daki bir Ermeni'nin evinde karşılaşır Ağavni'yle ve 1953'te evlenir.
1955'te 6-7 Eylül olaylarını kazasız belasız atlatır, 1964'te Rumların sürgününe tanık olur. 'Sarkis Yoldaş', üyesi olduğu Türkiye Komünist Partisi'yle ilişkisi konusunda pek konuşmuyor. Bu da bir eski tüfeğin parti içi disiplininin doğal sonucu elbet. "Ben zaten ruhen komünisttim. Kendimi bildim bileli öyle hissettim. Türkiye'de olduğum için TKP'li oldum. Ermenistan'da olsam, oradaki partiye girerdim. Ama Türkiye'de hem Ermeni hem komünist olmak... Ben çok mu akıllıydım, yoksa çok mu deliydim. 1965 seçimlerinden evvel TİP'e girdim. TİP, bizim için bir çalışma sahasıydı. Belki bizden başka TKP'li de vardı TİP içinde, ama biz birbirimizi tanımıyorduk."
Gerçekten de hele o dönemde hem komünist, üstüne üstlük bir de Ermeni olmak çok kolay bir iş değildi. Çünkü solda bile bazı tabular aşılamamıştı. Buna bir örnek veriyor Sarkis.
"Zihni Anadol, 'Türk Solu' diye bir dergi çıkarıyordu. Bir miting sonrası Zihni, 'Bizim dergiye bir yazı yazsana' dedi. 'Ben o dergiye gıcığım' dedim. 'Niye?' diye sorunca da anlattım; 'Bu memlekete Migros geldi 'Türk Migros' dediniz. Bilmem ne geldi 'Türk' oldu. Bu halkın kıçına yerleştirilen bütün kazıklar böylesi bir jelatine sarıldı, öyle yerleştirildi. Şimdi de siz 'Türk Solu' diyorsunuz. Eğer solunuz sadece size aitse, bizim ne işimiz var içinizde. Biz enternasyonal insanlarız. O zaman ben gideceğim, bir Ermeni solu bulacağım, orada çalışacağım.' Herhalde aklına yattı Zihni'nin ki, bir süre sonra derginin adını değiştirdiler."
Sarnıçtaki matbaa
Kumkapı'daki marangozhanesinde TKP'nin illegal yayın organı Atılım'ı basıyor yıllarca. Polis de haber almış derginin Kumkapı civarında bir marangozhanede basıldığını, çevredeki bütün işyerlerini aramış, ama bulamamış. Çünkü işin sırrını çözmüş Sarkis: "Dükkânın bodrumunda bir sarnıç vardı, ağzında da bir kapak. Kapak kaldırılınca sarnıç ortaya çıkardı. İçinde de bir kuyu vardı. Bir gün o sarnıca girdim, kazarak makine sığacak kadar bir yer açtım. Bir mekanizma kurarak, makineyi indirdik sarnıcın içine. İşimiz olunca çıkarırdık. Her tezgâhın dibinde düğmeler olurdu, yabancı biri geldiğinde herkes aşağıyla haberleşirdi. O zaman makine durdurulurdu. Baskı bitince kapak kalkar, makine inerdi yerine, kaybolurdu. Bütün klişeler ateşe verilir, yakılırdı."
80'li yılların sonuna doğru ABD'deki akrabalarını ziyarete gitmiş Sarkis Çerkezyan. İnsanların çektiği yurt hasreti çok etkilemiş onu. Zaten aile Suriye'den Lübnan'a, Fransa'dan Kanada'ya, Amerika'ya kadar dağılmış.
'Dünya Hepimize Yeter'
Artık 'marangozluktan emekli' etmiş kendini. Evinde Ermeniceden çeviriler yapıyor. Şu anda da üzerinde çalıştığı bir belge var. 1900'lerin başında Osmanlı İmparatorluğu'nda var olan Ermeni okulları ile kız ve erkek öğrenci sayılarının dökümleri. Müthiş bir yekûn tutuyor. 'Sarkis Yoldaş' soruyor, "Nereye gitti bunca insan" diye.
Sarkis'e göre paylaşamayacak ne var bu dünyada. Dünya, üzerinde yaşayan tüm insanlara yeter de artar bile.
Bir de kitap yazmış Sarkis. İki yıl önce yayımlanan kitap iki baskı yapmış. Adı da 'Dünya Hepimize Yeter'.
90 yaşına bastı Sarkis Çerkezyan. Gazetelerini, kitaplarını okuyor, yayınevine çeviri yapıyor, birkaç kadeh rakıyla sigarasını tellendiriyor ve gençliğinde gördüğü bir düş olan sosyalizme bir delikanlı sevdasıyla inanıyor!
(Category:Tr)
Bir Adidas’çı ile Puma’cı neden asla evlenemez
(Ayşe ÖZEK KARASU, Hürriyet Cumartesi, 06.08.2005)
Hani zamanında TRT, Almanya’dan köy oyunları yayınlardı. Ortaçağ kostümlü birtakım kasaba sakinleri son derece ciddi bir rekabet içinde su üstünde şişme kaleler arasında top ve simitlerle tuhaf yarışmalar yaparlardı.
İşte Puma-Adidas rekabeti biraz o kasaba oyunlarını hatırlatıyor. Dekor ve aktörler aynı. Bir kasaba, ortasından geçen bir dere ve iki rakip kampa ayrılmış kasaba sakinleri.
Olay, Almanya’nın 24 bin nüfuslu Herzogenaurach kasabasında cereyan ediyor. Aurach deresinin bir yakasında Adidas, diğer yakasında Puma aileleri üslenmiş. Geçen yüzyıl iki şirket merkezi dere marifetiyle ayrılırken, Adidas’ın adres değiştirmesi sonucu şimdi aralarında sadece birkaç yüz metrelik mesafe var.
Kasabada düşmanlık daha ilkokulda başlıyor. Adidas çalışanlarının Adidas giyen çocukları, Puma çalışanlarının Puma giyen çocuklarıyla oynamıyor. Yetişkinler birbirini görünce yolunu değiştiriyor, konuşmuyor ve karşı kamptan biriyle evlenmiyor. Eş-dost çevreleri firmaya göre kuruluyor. Fasching zamanı Puma ve Adidas ayrı ayrı balolar veriyor. Adidas’çılar biralarını Ansbacher Tor’da, Puma’cılar ise Cafe Mauser’de yudumluyor. Kasabanın tamamı sanki Montagu ve Capulet ailelerinden oluşuyor.
Firma aidiyeti kasaba sınırları dışında da değişmiyor. Babası Puma merkezinde çalışan futbol yıldızı Lothar Matthaeus, Alman Ligi’nde ilk anlaşmasını, malzemelerini Puma’dan temin eden Borussia Mönchengladbach’la imzalıyor.
Araştırmalara göre Puma’cıların Adidas’çılara göre sabah daha erken kalktığı tespit ediliyor. Ve Puma’nın kurucusu Rudolf Dassler’in torunu Frank Dassler’in Puma’dan ayrılıp Adidas’a transfer olması şok dalgaları yaratıyor.
DEV İLE CÜCENİN REKABETİ
Bu rekabetin tuhaf bir yönü de şirketlerin kesinlikle aynı çapta olmaması.
Reebok’a 3.1 milyar Euro sayan Adidas, yılda 6.5 milyar Euro’luk cirosuyla, Puma’nın yanında koca bir dev. Spor malzemeleri alanında Nike’dan sonra dünyada ikinci. Geçen temmuzda atılım kararı alıp, golf malzemesi pazarına gireceğini, Hindistan ve Dubai’de şubeler açacağını açıklayan Puma’nın yıllık cirosu ise 1.5 milyar Euro kadar. Adidas’ta, Puma’nın dört katı kadar insan çalışıyor. Bununla birlikte Puma gençler arasında daha fiyakalı. Koşu ayakkabıları artık kült statüsünde.
Çaplar orantısız ama iki şirketin tarihi, yükseliş ve iniş grafikleri, borsaya girişleri hemen hemen birbirine koşut ve 50 yıldır tartıştıkları bir numaralı mevzu da şu: Vidalı kramponu ilk kim yaptı? Efsaneye göre Adolf Dassler (Adidas), 1954 Dünya Kupası’ndan önce buluşunu Alman Futbol Milli Takımı’na götürüyor. Vidalı krampon zemine göre ayarlanabildiği için devrim niteliğinde bir buluş. Bu sayede Alman takımı sürpriz bir şekilde dünya şampiyonu oluyor, savaş mağlubu Almanya da böylece nihayet depresyondan çıkıyor.
Puma ise vidalı kramponları ilk kendisinin yaptığını ve 1954’ten önce birçok yıldız futbolcunun bunları zaten giydiğini iddia ediyor. Ayrıca Boris Becker’in henüz 17 yaşındayken Wimbledon şampiyonu olmasını da, Puma raketi kullanmasına bağlıyor. Puma, Adidas’tan çok daha güçlü bir bireysel marka olduğu iddiasında; İşte Pele, işte Maradona, işte Netzer. Puma, 2006 Dünya Kupası için Pele ile sponsorluk anlaşması yaptı. Ayrıca Formula 1 şampiyonu Michael Schumacher ile de sponsorluk anlaşması var.
Buna karşın Adidas, kendisini olimpik bir marka olarak tanımlıyor; işte Bob Beamon’un uzun atlamada dünya rekoru kırdığı ayakkabılar, Nadia Comaneci’nin pisi pabuçları, Steffi Graf’ın tenis kıyafetleri, Beckenbauer, Müller ve Beckham’ın kramponları. Bunlar, Adidas merkezindeki hazine odasında yatıyor. 8 bin ayakkabı, 2 bin top, forma, raket ve eşofman arasında.
20 SANTİMETREKARE UĞRUNA
Puma ile Adidas arasındaki son kavga konusu ise, Adidas’ın ünlü üç şeritli logosunun kapladığı hacimle ilgili. Puma’nın, Nike’ı da yanına alarak Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) götürdüğü bu davanın temelinde 2002 Dünya Kupası’nda yaşanan olay yatıyor. O kupada Puma’nın Kamerun Milli Futbol Takımı için tasarladığı vücuda oturan yekpare forma, FIFA tarafından yasaklanıyor. Puma, Adidas’ın bir entrika çevirip FIFA kararında etkili olduğunu iddia ediyor ve olimpiyatlara yönelik bir intikam harekatına girişiyor. Sporcu formalardaki üç şeritli Adidas logosunun, olimpiyat şartnamesindeki 20 cm2’lik sınırı aştığını ileri sürüyor. Kol ve pantolon kenarındaki şeritlerle logo ihlali yapıldığı gerekçesiyle IOC’ye şikayet dilekçesi veriliyor.
Adidas, ‘Biz bu şeritleri 1972 olimpiyatlarından beri kullanıyoruz, şimdi mi rahatsız oldunuz’ dese de Puma ile Nike’ın cevabı hazır: ‘İşte Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin yıllardan beri iç içe olduğu Adidas’ı kayırdığının kanıtı.’
Dünya Kupası ve 2008 Pekin Olimpiyatları’nın resmi sponsorluğunu üstlenen Adidas, 17 spor dalında daha dünya federasyonlarına şikayet edilecek. Logo kısıtlaması gelmediği takdirde Puma ve Nike mahkemeye gidecek.
Almanya’nın düşman kardeşleri Puma ve Adidas, 2006 Dünya Kupası öncesinde aralarındaki savaşı iyice kızıştırdılar. Adidas geçen hafta, Reebok’ı 3.1 milyar Euro’ya alacağını açıklayarak bir adım daha öne geçti. Bunların savaşı sıradan bir rekabetin çok ötesinde. Adi ve Rudi Dassler kardeşlerin Adidas ve Puma olarak ayrıldığı günden bu yana, ‘Vidalı kramponu ilk kim yaptı’ tartışmasından tutun da sporcu formalarındaki logoların santimetre hesabına kadar uzanan bir kavga bu. Dassler kardeşler çoktan öldü ama, iki firmanın da merkezinin bulunduğu kasabada hálá derin bir husumet hüküm sürüyor. İki şirketin çalışanları birbiriyle konuşmuyor. Bir Adidas’çı bir Puma’cıyla asla ve asla evlenmiyor. Puma’nın iç yazışmalarında ‘Adidas’ın adı ‘ismi lazım değil’ ifadesiyle anılıyor.
Adolf ve Rudolf Dassler nasıl ayrıldı
ALMANYA’nın Herzogenaurach kasabasında 1924’te kurulan Dassler Kardeşler Spor Ayakkabıları Fabrikası 1948 yılında dağıtılıyor ve işçilerin 40’ı Adolf (Adi), 13’ü ise Rudolf (Rudi) Dassler’de kalıyor. ABD’li atlet Jesse Owens’i 1936 Berlin Olimpiyatları’nda dört altına götüren ayakkabıları yapıp efsane olan iki kardeş o tarihten sonra hiç konuşmuyor. Adi, Adidas’ı, Rudi de Puma’yı kuruyor. Rivayete göre ayrılık nedeni şu: Naziler askerlere postal yapmak için fabrikayı devraldıktan sonra savaşın sonlarına doğru Adi Dassler, işgalci ABD birlikleriyle dostluk kuruyor. Bu sırada Rudi, asker olduğu için ABD tarafından esir alınıp kampa düşüyor. Savaş sonrasında iki kardeş bir süre daha birlikte çalışıyor, ancak Rudi, müttefikler nezdindeki nüfuzunu kullanıp kendisini esir kampından kurtarmadığı için kızgın olduğu Adi’den ayrılıyor. İki kardeş, Dassler adını ürünlerinde kullanmamak üzere anlaşıyor ve yollarına ayrı ayrı devam ediyorlar.
June 29, 2005
(Category:Tr)
CHP Hukuku
( Adnan Ekinci; Radikal, 28.06.2005 )
Ortaokul döne-minin 'Fen ve Tabiat Bilgisi' kitabından kalma bilgilerime göre, madde üç hal içinde bulunuyordu: Katı, sıvı ve gaz.
Arada geçen süre içinde bu kural değişti mi bilmiyorum, ama maddenin durumuyla ilgili bu üç halin, en azından CHP'nin hukuka bakış açısında geçerli olduğunu biliyorum.
CHP, hukuksal olaylara sosyal demokrat partiye yakışmayacak kadar tutucu yaklaşıyor. Sübjektif değerlendirmeleriyle hukuku cıvıtıyor. Bu nedenle de, söylediklerinin hukuksal bir manası olmadığı için havaya uçup gidiyor.
Mustafa Sarıgül'ün partiden ihracıyla ilgili kararı hakkında 'durdurma' kararı veren mahkemenin hâkimleri hakkında söyledikleri yenilir yutulur gibi değildir.
CHP Genel Merkezi, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararıyla ilgili olarak şunları söylemişti:
"Tek yargıcın kararıyla hüküm verilen durumlarla hukuki hatalar ve toplumsal zafiyetlerin yargı kararlarına yansıması, yargının etki altına alınabilme ihtimaliyle, yargının saygınlığına zarar verebilecek etkileme girişimlerine ortam yaratılması olasılığı kaçınılmazdır."
Üslup ve düzey
Lafı dolandırıp, karmaşık kılma gayretlerine bakmayın, özetle hâkimin etki altında kalarak karar verdiğini söylemeye çalışıyor.
CHP üst yönetimi, istediği şekilde karar vermeyen partisinin kendi disiplin üst kurulu için de aynı şeyleri söylemişti.
İktidara aday bir siyasal parti ki, mahkeme kararlarının eleştirilirken gerekli olan ortalama bir hukuk terbiyesinden yoksun.
Bir anamuhalefet partisi ki, ne hukuka ne de hukukçuya saygısı var. Her konuda olduğu gibi, işine gelmeyen yargı kararlarını da 'yok' sayıyor.
Mahkemelerin vermiş olduğu kararın yanlış olduğu düşünülebilir, elbette eleştirilecektir. Ama bu eleştirinin belirli üslubu ve düzeyi olmalıdır.
Ki bu kriterlere en çok siyasal partilerin özen göstermesi gerekir.
Hey gidi CHP, hey gidi hukuk!
Uyan, uyan Gazi Kemal, kurduğun partinin düştüğü hallere(!) bak!
June 21, 2005
(Category:Tr)
Vatan ha(y)inliği...
( Orhan Alkaya, Radikal 2, 19.06.2005 )
Teşekkürler delikanlı; bıyıklı yahut bıyıksız, göbekli ya da az göbekli birilerine rağmen, zamanın ruhunu bulup ortaya koyduğun için...
Delikanlı, Milas Anadolu Lisesi'nde, müfredattan başka kuş tanımayan birkaç bıyıklı yahut bıyıksız ve göbekli ya da az göbekli adama postu teslim etmeye yanaşmamış, Ece Ayhan'dan mülhem "yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz" konulu şart şurtu boşverip yürekli arkadaşlarının desteklerini de arkasına alarak bir şiir okumuş. Şiir de şiir hani: Nâzım Hikmet'in "Vatan Haini" şiiri...
Biz buna "delmek" deriz. Bu genç arkadaş da resmi müfredat yorumunu "delmiş".
Öyle ya, "zamanın ruhu" diye bir şey vardır -filozofide zeitgeist da denir ve bunun hurafedeki ruhla pek ilgisi yoktur.
Olay tartışıldı, "minareler kubbemiz" kod adlı, şairi müphem şiirin mağduru şimdiki Başbakan dahil birçok söz alan oldu, memleketin demokratikleşme sürecinde yaşanan "bürokratik" zorluklardan sıkça dem vuruldu ve gündem randevuevi bu konuya rating kaybettirmeye başladı... Derken, Nâzım Hikmet'in Vatan Haini şiiri üzerinden yeni bir tartışma açıldı.
Deniz ve Özkök
İlk rastladığım, İhsan Deniz'in 13 Haziran tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazısıydı. İhsan Deniz, hayli tartışılır bir "mutlak önerme"yle, "büyük şiir"in metafizik saha ile ilişkisini şart koşarak, Nâzım Hikmet'in büyük şair olmadığını -ve ama iyi bir şair olduğunu- söylüyor, daha ağır sözlerini k'ale almazsak eğer, "Tek boyutlu, tek anlamlı, herhangi bir çağrışım gücünden yoksun, imge fakiri ve dolayısıyla muhayyileyi harekete geçirmeyen sözüm ona bir 'şiir' Vatan Haini", diyordu.
İhsan eski dostumdur ve iyi şiir yazan, hayatla ve kendisiyle meselesi olan bir adamdır. Bir aralık Bursa'ya gitmeli, İhsan'la "büyük şiir" yanılsamasını "zaman" mefhumuyla nasıl ilişkilendirebiliriz, "sözümona" benzeri resmi dil önermeleriyle nasıl baş edebiliriz, Nâzım'ı geniş zamanın içersinde nerelere oturtabiliriz ve daha önemlisi hâl hatır edebiliriz diye düşünürken, Ertuğrul Özkök, Hürriyet'teki köşesinde söz aldı.
14 Haziran tarihli Hürriyet'te, "Başım Derde Girecek Ama Yazıyorum" başlıklı makalesinde, "Herkes gibi ben de bir çocuğun şiir yüzünden gözaltına alınmasına içerledim" diyen Özkök'ü, çocukların hangi nedenlerle gözaltına alınmasına içerlemeyeceğini sorarak dil/lapsus kıskacına alacak değilim elbette. Özkök, "Bu Nâzım Hikmet'in bütün hayatı boyunca yazdığı en kötü şiirlerden biridir. Her satırı ile 'ısmarlama yazılmış' duygusu veren, ideolojisi altında ezilip gitmiş, şiir şeklinde yazılmış sıradan bir antiemperyalizm metnidir," diyor bir otorite edasıyla ve soruyor: "Merak ediyorum Nâzım bugün yaşasaydı bu şiirlerini, o genç insan kadar yürekle savunur muydu?"
Özkök'e, Nâzım'ın sıkça ihmal edilen "a" harfi üzerindeki aksanına gösterdiği titizlik için teşekkür ediyor, sorusunun cevabını merak etmeye devam edeceğini ve ama Nâzım Hikmet'in komünist bir şair olmakla övündüğünü, 1963'te öldüğünde bu konuda farklı herhangi bir beyanı olmadığını, bugün yaşayan insanların tümünün de verili sistemle uzlaşmak zorunda olmadığını söyleme ihtiyacını hissediyorum.
Gelelim, şair İhsan Deniz'in ve gazeteci Ertuğrul Özkök'ün eşzamanlı olarak, üstelik tartışmaya yanaşmadan "berbat" sınıfına soktuğu Vatan Haini şiirine: Nâzım Hikmet bu şiiri bir gazetenin -ki yanılmıyorsam yerel bir Ankara gazetesiydi Vatan Haini şiirinin ilham edeni. Hani Ulus gazetesinin efsane olduğu yıllardı ve Zafer miydi bir başka gazete mi o Vatan Ha(y)ini manşetini atan, bulamadım İhsan ve Özkök- vatan hainliği suçlaması üzerine yazdı. Manşet, tam da şiirdeki gibi, "Nâzım Hikmet Vatan Ha(y)inliğine Devam Ediyor Hâlâ" idi. O sıra Nâzım yurtdışındaydı, sene 1962 idi.
İçinde yaşadığı zamanı duyumsayan bir insanın ardında bıraktığı her neyse, Nâzım'ınki de tam öyleydi: Organik ve bütün bir yapıt. Nâzım, en iyi bildiği sözdizimiyle cevap verdi 1962'de, bir Ankara gazetesine.
Bu iki müellife bakarak, Nâzım Hikmet'in Vatan Haini şiirini, sözgelişi eski ve mağduriyetine asla katlanmayıp davasına ortak olduğumuz sâkıt (düşmüş) Belediye Başkanı'nın "minareler kubbemiz" şiirimsisiyle birlikte çöpe mi göndermeliyiz? Yeni çağın vicdanı dört yanlış bir doğruyu yok ettiğinde mi rahatlıyor? Yoksa kurban kültü mü canlandı yeniden?
Herhangi bir düzyazıda, "vatan tırnaklarıysa ağalarınızın" dizesini sözgelişi, düzyazı semantiğine uygun biçimde kullanabilir misin İhsan?
Ya da bir şairin inandığı ve uğruna hayat dediğimiz sınırlı süreyi bonkörce vermekten sakınmadığı bir eşitlik idealini kirletmeye kalkışanlara, en iyi bildiği dilde cevap vermesinde yadırganacak bir yan var mı?
Zamanın ruhu ise, tam da bu şiirin okunduğu yerdedir; bir lisede, yıl sonunda, memleket yakıcı bir milliyetçilik histerisine iteklenirken.
Nâzım Hikmet vatan ha(y)inliğine devam ediyorsa hâlâ, teşekkürler Milas Anadolu Lisesi öğrencisi delikanlı; bıyıklı yahut bıyıksız, göbekli ya da az göbekli birilerine rağmen, zamanın ruhunu bulup ortaya koyduğun için...
(Category:Tr)
ÖSS neyi ölçecek?
( Yıldırım Türker, Radikal 2, 19.06.2005 )
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanamazsanız sakın kendinizi paralamayın. Bu sınav, en beterinden doğal seleksiyon örneğidir
Sağlık Bakanlığı, Öğrenci Seçme Sınavı öncesi öğrencileri beslenme konusunda uyarmıştı. Bakanlık, "Balık, et, yumurta, fındık, fıstık ve ceviz, uyanık kalma ve enerjinin tamamen kullanılmasını sağlar, beyin hücrelerinin çalışmasında önemli rol oynar. Sınavda suyun yanı sıra sıkılmış meyve suyu tüketmek konsantrasyonu artırır" açıklamasıyla gençlere ve ailelerine muhteşem bir hizmet sunmuş oluyordu. Böylelikle birkaç aydır sevgili vatanımızın dört bir yanı pişen et ve balık kokusuyla tütsülenmiş, herkes bir köşeye çekilmiş kıpış kıpış fındık fıstık yiyor, ceviz oynuyordu.
"ÖSS, neyi ölçer?" sorusunu kendimize ısrarla sormalıyız. Devletin vatandaşına tuttuğu eşitlik aynası, her halükârda karanlık bir alaycılık ürünüdür. Her vatandaşının belli bir miktarda balık-et tüketimini güvence altına alamamış, üstelik alacak güce ve anlayışa sahip olmayan bir devletin tutup bir sınav öncesi böyle bir 'tamim' yayınlamasının, o kusturucu tarih tedrisatındaki gülümseten bir ayrıntıdan, Marie Antoinette'in 'ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler' herzesinden ne farkı var? Tarihten ders çıkarmaktan onca söz edenler, söz konusu ecenin sonunu hatırlayıp biraz titreseler, daha dikkatli olacaklar.
Gençlerimiz, lise eğitimini bitirmiş olduklarına göre hayatın çeşitli sillelerini tatmış, doğdukları andan itibaren örgütlü bir zulmün bütün aşamalarından geçmiş ve hayatta kalmışlar. Arada dökülenleri bekleyen ömür boyu sürecek bir çıraklık, kapıkulluğu; basılı dili örgütleyenler tarafından dilenci veya potansiyel hırsız muamelesi ve sabıka. Yoksulluk. ÖSS'nin kapısını tıklatacak kadar inatçı olanlar ise o yoksulluktan kurtulabileceğini sananlar. Hiç değilse bir diploma. Bir meslek.
Belki de inanmıyorlar. Bir yanlarıyla mutlaka inanmıyorlar. Küçücük bir dokunulmazlık peşindeler yalnızca. Şehirli olmak, ufacık da olsa bir çevrede bey, hanım diye çağrılabilmek, ana-babalarının yüzünü güldürmek yeterli belki de onlar için. Belki tek istedikleri kendilerine bunca zulmeden hayatın daha esintisiz bir köşesinde kendi çocuklarını daha az zulmedilecekleri koşullarda yetiştirmek.
Belki de dünyayı değiştirmek istiyorlar. Bir araya gelebilmek için, hücreler kurup sabahtan sabaha yana yana gezebilecekleri bir ortama ihtiyaç duyuyorlar. Elbette biliyorlar ÖSS'nin kara bir alay olduğunu. Onların yeteneklerini, rüyalarını, bu dünyadan beklediklerini tartamayacağını. Onlar zaten kazanamadıklarında kendilerine küsmez, kendilerini yetersiz zannedip hırpalamazlar. Ben, onların yanından konuşuyorum.
Meslek liselerini bitirenler, türbanlı kızlar elendi. Devlet, türbanlı kızların birer meslek sahibi olmalarına, kendilerini dünyayla tartabilecek bir noktaya gelmelerine izin vermiyor.
İşçi ve emekçi çocuklarının devam ettikleri liselerin durumunu biliyoruz. Bütün duvarlar çatlak. Orada yürütülen eğitimin niteliğini de, özel okullarla kıyaslandığında neye tekabül ettiğini de biliyoruz. ÖSS'nin eşitçiliği, Sağlık Bakanlığı'nın fındık fıstık eşitçiliği gibi Anatole France'ın pek sevdiğim sözünü hatırlatıyor: "Hukuk, o muhteşem eşitlikçiliğiyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara da varsıllara da aynı şekilde yasaklar." Dünyanın çivisini herkes hissediyor.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanamazsanız sakın kendinizi paralamayın. Bu sınav, en beterinden doğal seleksiyon örneğidir. Doya doya fındık fıstık yiyenler, et balık tüketenler ve doğuştan şanslılar bunu da kazanacak. Sizin tembelliğiniz, zeka kıtlığınızla ilgili değil. Az et yemişliğinizin de fazla ilgisi yok bu durumla. Ama, onlar, yani hitap edilenler, devletin kendisine muhatap aldıkları, o yaşaması ve sizden korunması gereken temiz orta sınıf, eğitim olanaklarıyla, dünyaya açılan hayal bile edemediğiniz yollarıyla elbette daha şanslılar. Onlar zaten çoktan kazanmış. Size dikte edilegelen o yüce idealler hiç de matah şeyler değil, sizin düşünebileceğiniz yepyeni varoluş biçimleriyle kıyaslandığında. Bilgisayar mühendisi olmadan da yerinden oynatılabilir bu dünya. Yeter ki coşkunuzu, hevesinizi kaybetmeyin.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanırsanız, sakın kendinizi muktedir seçilmiş adayı sanmayın. Sakın boş yere şişinmeyin. Fırsatlarınızı iyi değerlendirmiş olsanız da kazanamayanların koşullarını bir an olsun unutmayın. Yoksa kendinizi dünyanın tepesinde zannedersiniz. Düşerseniz canınız acır. Düşmezseniz zalim olursunuz.
.............
Hayat beş şık halinde sunuluyorsa, seçilmesi gereken şık ille de e) hiçbiri'dir.
(Category:Tr)
Alabalık mı alırdınız ya da yar(at)ılan yazarlık mı?
( Eren Barış*, 19 Haziraz 2005, Radikal 2 )
Sayın okuyanlar ülkemizde her üç saniyede bir yaratıcı yazarlık semineri düzenleniyor. Yaratıcı yazarlık üzerine dersler veriliyor, üniversitelerde yaratıcı yazarlık bölümleri açılıyor, yaratıcı kitaplar(!) basılıyor. Yumuşak burunlu bir diyetisyen üslubuyla özel kurslarda yaratıcılık ve yazarlık için her şey belirleniyor. Belli bir ücret karşılığı teknikler öğrenilerek, Bilge Karasu'dan daha iyi öyküler yazabilmenin sırları ifşa ediliyor. Ne güzel işte diyenleriniz olabilir ama, suyun öte yakası hiç de iç açıcı değil. Yayın sektöründeki pazarlayıcı kirlenme, dergiciliğin reklam poli-tijeni olması gibi etmenler yazarlığın ipini çoktan çekmiş durumda. Yaratılan yazarlık, yarılan bir edebî vicdanın haykırışlarıdır. Velhâsıl kelam, Munzur'a da barajlar kurulacakmış, suyu peşkeş içilecekmiş, alabalıkları ölecekmiş, Düzgün Baba'nın keçileri yok edilecekmiş hizmet için, insanlık için. Genet der ki: "Kendimi insanlıktan çıkarmak bendeki en temel eğilimdir."
* Eren Barış: Müzmin öğrenci, çikolatasever
April 28, 2005
(Category:Tr)
Özgüven tecavüzü
( Yıldırım Türker, 24.4.2005; Radikal 2 )
Cehaletle şişirilmiş özgüven, münasebetsiz bir yırtıklığı da kaçınılmaz kılar elbet. Ama ne gam. Özgüveninizle tecavüz ettiğiniz, hipnotize ettiğiniz, en derin, en ince yerinden vurduğunuz tüketiciniz, sergilediğiniz kendinden emin, sarsılmaz tavır karşısında her şeyinizi yalayıp yutacaktır
Popüler kültürün aynasında özgüven ile yan yana durup kendimize baksak neler görürüz. Bu toplumun çocuklarının önemli sorunlarından birinin özgüven olduğunu biliyoruz, değil mi? Öyleyse bu derdimizin popüler gösteri dünyasındaki yansımalarını tartmak bir şeyler gösterebilir.
İçtenlik, açık sözlülük gibi özgüven de performans alanının canı olan yanılsama makinesinin önemli dişlilerinden. Ama özgüven, içtenlik-açık sözlülükten farklı olarak her şeyin başlangıcı olan, artık dile bile getirilmeyendir. Bu alanda varoluş mücadelesi verenlerin samimiyet puanı ikide bir dile getirilirken, sadece kendilerini ortaya atmış olmaları bile artık özgüvenlerini tartmayı gereksiz kılıyor.
Özgüven, bir star adayında elbette olmazsa olmaz bir özellik. Kendinde olanı kimileyin binle çarparak taşımak gerek. Kendinin güzel, zeki, yetenekli olduğuna inanmazsan, kitleleri inandırmanın imkanı yoktur. Starlık doğası icabı sıkı bir özgüven gerektirirse de bizim kültürümüzde bir star adayının denetimsiz özgüveni tüketici kitlesinde çok daha hipnotik bir alan yaratır. Nedense, zengini de yoksulu da; okumuşu da okumamışı da, kadını da erkeği de; özgüven konusunda yaralı bir millet olduğumuzu söylesek başımız ağrımaz. Sivrilmek, ortaya çıkmak, görünür olmak, farklı olmak, bu topraklarda köklü birer küfürdür. Bu küfrün altında ezilenler, çoğunluktur. Dolayısıyla, sivrilmek için mücadele etmeyi, farklılığı uğruna savaşmayı, kendi olmakta ayak diremeyi için için yakışıksız bulup aşağılayan bir halklar bütünü olarak özgüvenin nasıl hipnotik bir gücü olduğunu tartabiliriz. Köyünde Memedali beye benzeyenleri 'yavşak', 'zevzek', 'zenne gılıklı' diye kovalarken televizyonda onun programlarına kilitlenenleri anlamak, kendimizi anlama yolunda bir adım elbet. Bütün yakınlarını farklı olmasınlar, ortalara dökülmesinler diye baskı altında yaşatan, kendisi de onların aynı yollu baskılarıyla yoğrulmuş insanlar, temaşa yoluna düşmüşleri ancak iktidarlarıyla bağışlar. Bağışlamakla da kalmaz, bağrına basar. En önemlisi, orada sivrilen farklılık da tehditkâr, cemaati sarsacak bir öneri değil, farklılık simülasyonudur. Bütün pazarlıklara ve uzlaşmalara açık bir çıkıntılık hali.
Orada, o cilalı zirvede, kendi olamadıklarının bir başkası tarafından başarılmışlığını izlerken tüketicinin ruhunda aşk - nefret fırtınaları esmesinden söz etmeyeceğim. Daha ötesine bakalım isterim. Tüketicisi, starının karşısında ezilmediği takdirde onun pırıltısını algılayamaz. Bir dizide en ufak role çıkmanın insanların hayatındaki bütün dengeleri rahatlıkla altüst edebildiğini unutmayalım.
Tüketicinin en büyük hayranlığı, o 'içinden geldiği gibi' konuşabilen insanadır. Söz konusu yırtmışın ne gibi bir sanatla iştigal ettiğini bile umursamaz çoğunluk. Seren Serengil, hayır şarkıcı olarak değil, saatlerce izlenmekle kalmaz; verdiği dersler ve sergilediği 'tavır'dan da yararlanılır. Ciddiye alınır. Rahat konuşmaktadır. Dobra bir kıza benzemektedir.
Mark Twain'in veciz sözü, gerçekten de abartılı değildir: "Bu hayatta cehalet ve özgüvene sahipseniz yeter; başarı kesindir."
Cehaletle şişirilmiş özgüven, münasebetsiz bir yırtıklığı da kaçınılmaz kılar elbet. Ama ne gam. Özgüveninizle tecavüz ettiğiniz, hipnotize ettiğiniz, en derin, en ince yerinden vurduğunuz tüketiciniz, sergilediğiniz kendinden emin, sarsılmaz tavır karşısında her şeyinizi yalayıp yutacaktır.
...................................
Geçen gün, İstanbul Film Festivali'nin kapanış gecesindeki ödül törenini canlı yayından izliyordum. Geçen yılki, en nazik tabiriyle münasebetsizlikleriyle festival düzenleyicilerini hiç incitmemiş olsa gerek, bu yıl da sunuculuk görevi Okan Bayülgen'e verilmişti. Bayülgen, bu memleketin zeki ve hazırcevap bir vatandaşı. Kelimenin tam anlamıyla bir 'celebrity'. İlk çıktığı dönemde farklılığı, popüler dünyaya eğreti duruşuyla nice gönüller fethetmiş olan bu delikanlı zamanla kolay avlarını önümüzde aşağılamak; bu gün manken, yarın fotomodel bir saftoronu orta yerde şamar oğlanına çevirmekle kendisine sarsılmaz bir kariyer yaptı. Had bilmez, hudut tanımaz özgüveniyle karşısına çıkan akıllı uslu insanları bile serseme çevirebilen, gürültüsüyle yıldıran bir showman. En tahammülsüz, en burnundan kıl aldırmaz, en kimseye borcu yok taklidini onun kadar ustalıkla yapabilenini tanımadık. Magazincilerle kapışıyormuş gibi yapıp en büyük magazin payını koparan, o. Anarşist ruhlu, pire için yorgan yakacak tıynette görünüp hep önümüzde tekmeleyerek bize şikayet ettiklerinin yanından ayrılmıyor. Kütüklere tokgözlülük, zeka, entelekti temsil edermiş gibi yazılıp, kendisine iyi kötü bir 'fikir' programı yönettirilmesinin yanı sıra ne dedikodu programlarında karmaşık gibi görünen sıkıcı aşk yumaklarını önümüzde açmaktan vazgeçiyor, ne çeşit çeşit reklamın ardından sırıtmaktan. Mahcup zevki magazin olan; ama izlemeye bayıldığı insanlardan farklı olduğunu hissetme ihtiyacındaki şehirli beyaz kesimin popüler alandaki casusu sanki. Sanki o alanın dışında kalmış. Televoleleri kaçırmayan mazbut, okumuş şehirliler kadar. Bayülgen'in hayranları kimliklerini, ayakta tuttukları, şehvetle tükettikleri magazin ile belirlemek istemedikleri için onlara bu hayat içinde gülünesi noktaları işaret eden, sanki dışarıdaymış gibi yapıp iktidarını en merkeze kuranıyla, Bayülgen'le özdeşleşiyor kaçınılmaz olarak. Onu, kendilerinden buluyorlar. O da engin cehaletiyle her şeyi bilen, her konuda yırtıcı bir doğru sözün altına imza atabilecek batılı göz olarak sivrildikçe sivriliyor. İstanbul Film Festivali de bu müstesna saygısızdan vazgeçemiyor işte. Sahneye çağırdığı onur konuklarından ünlü yönetmenin adını bile doğru söyleyememesi, özür dileyip altta kalacak değil ya, bir de dönüp kadını hırpalaması ne hoş. Yahu bu çocuk ne müthiş idare ediyor, değil mi? Tam bizim gibi. cehaletle. Ve özgüvenle.
March 25, 2005
(Category:Tr)
Sonunda mizahçılar basacak düğmeye
( Kanat Atkaya, 25.03.2004, Hürriyet )
KAMUOYUNDA ‘başbakan kafalı kedi’ olarak anılan çalışması yüzünden Musa Kart’ın tazminata mahkum olduğu günlerde ‘Esas şaka bu olmalı, herhalde Erdoğan çıkıp bir açıklama yapar, ‘Olur mu canım böyle şey, benden habersiz açılmış dava...’ der’ diye bekledim.
Böyle bir beklenti içine girmem, Erdoğan’ın hoşgörülü bir insan olduğunu düşünmemden değil, kurnaz bir politikacı olabileceğini düşünmemden kaynaklanıyordu.
Beklentim boşa çıktı tabii. Şaşırdım mı peki? Hayır, hiç şaşırmadım. Erdoğan’a daha önce herhangi bir not vermediğimden, notundan kırmak gibi bir hareket de söz konusu olmadı haliyle.
Sadece ‘Esas eğlence şimdi başlıyor’ dedim ve geçtim...
Başbakan kafalı kedi’nin cezalandırılması üzerine karikatürcüler pek çok espri yaptı.
Bunlar içinde en beğendiklerimden biri Penguen Dergisi’nin kapağı olmuştu.
Penguen’ciler ‘Tayyipler Alemi’ başlıklı kapaklarında Başbakan’ı ‘fil, zürafa, ördek, kurbağa, inek, yılan, deve’ gibi çeşitli şekillerde çizmişti.
Açıkçası, çok da sevimli gözüküyorlardı.
Derginin yayınlandığı hafta görüştüğüm bir karikatürcü arkadaşım, ‘Ben de çok beğendim ama kesin buna da dava açar’ demişti.
Ben yine neye güveniyorsam ‘Eğer biraz akıllı adamlar varsa etrafında, görmezden gelir. Başbakan kafalı kedi karikatürünü Cumhuriyet’te yayınlandığında kaç kişi görmüştü, Musa Kart’a dava açılınca kaç kişi gördü diye hesaplayan en az bir akıllı adam vardır herhalde danışmanları arasında’ şeklinde yaklaşmıştım olaya.
***
Esasen güvenmediğin bir Başbakan’ın danışmanlarına güvenirsen işte böyle olur. Penguen’in kapağı için de 40 bin YTL’lik bir dava açılmış şimdi.
Kapağı görmeyenler, ‘Tayyipler Alemi’ karikatürünü görmeyenler de bu sayede görmüş olacaklar; bu biiiir.
Karikatüre, mizaha tahammülsüz bir Başbakan imajı bence yaratılabilecek en sıkıcı imajlardan biridir vatandaş gözünde; bu ikiiii.
Dünkü Vatan Gazetesi’ne haberle ilgili görüş bildiren karikatürist Hatice Meryem ‘Sürpriz olmadı. Biz daha fazlasını hesap etmiştik. Madem parasıyladır, o zaman cezayı öder çizeriz’ demiş ki; bu mizahçıların konunun peşini bırakmayacaklarına işarettir. Mizahçının diline, kalemine, fırçasına düşenin Allah yardımcısı olsun; bu da üüüüç.
***
Şu günlerde bulunduğu odada biri ceketinin düğmesiyle oynasa ‘Düğmeye bastılar Abdullah Bey, yetiş!’ diyecek bir ruh haline sahip olan Başbakan, bu memleketin en etkin muhalefetini yapma gücüne sahip kitleyi, yani mizahçıları karşısına alıyor.
Yerinde olsaydım Penguen’cileri arar, ‘O karikatürü hepiniz imzalayın, büyütüp bana bir kopyasını yollayın’ der ve bu işten süper bir hareketle sıyrılırdım. Ama ne ben onun yerinde olmak isterim, ne de o böyle bir hareket yapar.
Mizahçılar düğmeye basıyor Sayın Erdoğan, aman dikkat!
Adamı gülerken indirir bu arkadaşlar!...
Olayla ilgili diğer bir haber: Erdoğan karikatürlerine devam
March 09, 2005
(Category:Tr)
Tıka Basa Müzik
Sokakta.com ve Studyoimge.com "Tıka Basa Müzik" sloganıyla organizasyon işine soyunuyorlar. Canlı müzik olan geceler organize ederek hem kendilerini, hem okuyuu kitlelerini eğlendirmeyi planlayan siteler piyasaya yeni çıkmakta olan ve gelecek vaad eden grupları da desteklemeyi hedefliyor.
11 Mart 2005 Cuma akşamı Indigo Music Hall - Istanbul 'da yapılacak ilk etkinlikte canlı performans sergileyecek gruplar 100 Derece ve Repertuar Köpekleri; canlı performansların ardından Dj performansı da olacak.
Konserin / etkinliğin biletleri Biletix'ten alınabileceği gibi kapıda da temin edilebilir. Or'da görüşmek üzere ;)
March 03, 2005
(Category:Tr)
Fincanı taştan mı oy'luyorlar?
( 26.02.2005 - Radikal Cumartesi )
Hep merak edilir, Oscar adayları nasıl seçiliyor, oylama nasıl yapılıyor diye... Sistem sanıldığı gibi gizlilik barındırmıyor, sadece biraz karışık. Bakın adaylar nasıl belirleniyor
Oscar ödüllerinin nasıl saptandığı, Akademi'nin büyük bir sırrı olarak kabul edildi yıllarca. Herhalde kimsenin aklına açıp da 'Bu ödülleri nasıl veriyorsunuz, acaba?' diye sormak gelmemiş olmalı. Çünkü, arayanlara Akademi'nin resmi mali müşaviri PriceWaterhouseCoopers'ın elemanları oylamanın nasıl olduğunu memnuniyetle açıklıyorlar. Tabii, süreci anlamak için yüksek matematik okumuş olmanız gerekiyor ki, o başka bir konu.
Biz yine de elimizden geldiğince açıklamaya çalışalım:
Bu yılın 27 Aralık günü Akademi 5808 üyesine oy pusulalarını gönderdi. Bu pusulaların 15 Ocak tarihine kadar doldurulup geri gönderilmesi gerekiyordu. Üyeler, bu yılın en iyilerini pusulalara işaretlediler. Her üye, kendi kayıtlı olduğu alandan en çok beğendiği isimleri yazdı pusulasına. Yani Akademi'ye yönetmen olarak kayıtlı olanlar yönetmenlere, senarist olarak kayıtlı olanlar senaristlere oy verdi. Bu kuralın tek istisnası, tüm kayıtlı üyelere açık olan en iyi film kategorisiydi.
Pusulaların hepsi alındıktan sonra, bir düzine P(rice)W(aterhouse)C(ooper) elemanı tarafından, her kategorinin pusulası birinci tercihler esas alınarak yığınlara ayrıldı. Şimdi işler biraz karmaşıklaşıyor.
Aday olabilmek için belli bir minimum miktarın üstünde kişi tarafından aday gösterilmek gerekliydi. Bu minimum miktar şöyle belirlendi: Oyların sayısı / adaylık sayısı (çoğunlukla beş) + bir.
Meselâ en iyi erkek oyuncu dalını ele alalım. Bu kategoride kullanılabilecek oyların sayısı yalnızca 1277. Niye? Çünkü Akademi'ye aktör olarak kayıtlı üyelerin sayısı da 1277. Bütün aktör üyelerin oy pusulasını doldurup geri gönderdiğini farz edelim. (Aslında herkesin pusulasını doldurup göndermesi pek nadirmiş. Ancak, üyelerin büyük bir çoğunluğu da pusulalarını doldurmayı ihmal etmezmiş.) Toplam oy pusulası sayısı olan 1277, 6'ya (yani beş adaylık + 1 formülüne göre) bölünüyor. Ortaya çıkan rakam 212. Bu durumda, 212'den fazla oy pusulasında birinci tercih olarak yer alan aktör, o yılın en iyi erkek oyuncu dalında aday gösteriliyor.
PWC yetkilileri, her üyenin oyunun yalnızca tek bir kez geçerli olması için bu sistemi oluşturduklarını söylüyor.
İlk turda birinci tercihler yığınından beş aday çıkmazsa, PWC elemanları en ufak yığını, ikinci tercihleri esas alarak yeniden dağıtıyor. Bu 'alttan üste' sistemi, gereken aday sayısına ulaşılıncaya kadar sürüyor.
2000 yılında Florida'da yaşanan seçim skandalını hatırlatsa da, bu sistem 1935'den bu yana tıkır tıkır işlemiş. İşte böyle.
(Category:Tr)
Hasta görüntüleri
( Perihan Mağden; 03.03.2005, Radikal )
RTÜK'e 'Sosyopat Teşhirleme Evleri' ile ilgili şikâyetler yağıyormuş.
Bugün (benim çarşambalarım) Fatih Karaca bu evlerin TOPTAN yasaklanmasıyla ilgili bir açıklamada bulunacakmış. Bakalım göreceğiz.
Evler hem alabildiğine yararlıydı: Böyle, bir 'ahlakiçöküşmetre' işlevini yerine getiriyordu.
Postmortem Türklerde her nevi değer yargısından boşanmış olmanın, nasıl tezahür ettiğini izlemekteydik. Dehşet içinde.
Diyelim Kanal D'deki 'Anneleme Evi'nin normal çifti Sevimsiz İnatlaşmalar Kumkuması Öznur'la, kendisini alabildiğine yakışıklı bulan ve sonunda da bir Eşantiyon Romantik Prensleme olduğu ortaya çıkan İlker'in mükafat 'yarışma evi'ni alırız da, öbür taksitleri ödenen eve katarız da, fısır fısır, 3 aylık rezillik mukavemeti sonunda kazanacakları paracıklarla yapacaklarını, (aşk evliliği!) konuşmalarını izlemelisiniz!
Şimdi 'normal' çift bu. İkisi de üniversite mezunu olduğu için, oğlan mühendis olduğu için, akla gelebilecek her nevi bakliyatta sonsuz bir lafebeliği yapabildikleri için çok çok kıvançlı ve kendilerinden hoşnutlar! 'Dengeli' 'kazanan' unsurlar.
Nispeten 'normallerin' gözlerinde yanıp sönen dolar ışıkları. Mide bulandırıcı.
Bir de tabii bu evlerin asıl MOTORU olan 'borderline personality disorder' (sınır kişilik bozukluğu) vakaları var. Ki, bunlar bir kısmımızın nasıl gönüllü (yoldan gönüllü çıkma hali) nasıl sevinçli bir halde sosyopatlığa cümbür cemaat kayışını ve BUNLARI izleyenlerin, tüm bu yapılanlar edilenler, normalmiş/olabilirmiş/ edilebilirmiş vari katılımlarıyla, kitlesel bir sıyırtma halinin meşrulaştırılması zemini.
'Borderline' deyince psikolojiye vakıf olmayanlarınız basit bir sınır durumundan söz ettiğimizi sanmasınlar lütfen. Bu sınır nevrotiklikle psikotiklik arasındaki sınır ve nice vaka, evet o keskin bıçağın üstünde sosyopatlık elini artırarak çok tehlikeli bir yaygın rahatsızlıklık/hastalık durumunu sergilemekte.
Tüm bu yalancıları, manyakları, şerefsizleri, ahlaksızları, belkemiksizleri (sosyopatlık tüm bu 'özellikleri' tanımı gereği içerir) acayip özendirici ve el artırmaya teşvik edici yapısı bu yarışmaların, işleri iyice zıvanadan çıkardı.
Zira diyelim ben Semranım ve çocuk müsveddesi oğlu Ata'dan dozaşımına uğramış iken ve tüm bu Sosyopatlar Saçmalıyor hadisesinden sıtkım sıyrılmış iken; ucundan bucağından da olsa kendimi Kanal D'deki 'Göçmüşler Evi'nin iki ciddi vakası olan Günay hanımla oğlu Sabri'yi izlerken buldum.
Semranım Bayrampaşa'nın bağrından gelen bir Yeni Şehirli Türkler göçme vakası iken ve çok güngörmüş/çok sarayartığı/çok bilgican bir hanımefendi imitasyonuna, olanca enerjik nevrotikliğiyle sıvanmış iken; Günay hanım Doğulu bir öğretmen diyelim. O da bir 'Anadolu kadını' 'eğitimci' 'özü sözü bir' 'yüreği esasında sevgi dolu' iddialamalarının tersinden ve berbat 1 imitasyonu. Utandırıcı yoruculukta. Ondan utanmakta: yeminlerinden, atma tutmalarından, çevirtmelerinden yorgun düşüyorsunuz hakikaten. Oğlu da, kendi de nefes alır gibi yalan söylüyorlar ve
kendi sosyopatlık düzeylerinde olan Seval'i de gelin adaylayarak muhteşem manyaklıkta bir üçgen tutturdular. Tersinden başarıyla.
HarvardOxfordSütçüimam mezunu, dünyada eşi benzeri 3 tane daha olan, 4 yazlığı, 5 şofbeni, 2 saç kurutma makinesi, 8 el mikseri bulunan, üstün snob(!)çocuk Sabri mesela, kendisine dışarıdan gelen İhbar Mektubu'nun (yarışmadan 1 hafta önce dahi kafalamaya çalıştığı eski sevgilinin gönderdiği) bizzat kendisi tarafından ayar edilmiş Şeytani 1 Tezgâh, Müthiş 1 Medyatik Olma Planı olduğunu açıkladı diyelim! Üstelik 'Değil Türkiye'yi, dünyayı sarsma' umuduyla. (Kendi lafları.)
Tabii pabucuma anlat diyemiyoruz; zira sosyopatlar daima pabuçlara konuşur, hakiki göz temasları da kuramazlar.
Yani artık Sabri tarzı birtakım vahim sosyopatlar evlerinde bu yarışmalara çalışıyorlar.
Ki, mümkün olduğunca sinirlerimizle oynayıp mümkün olduğunca 'bakın bana! bakın bana!' yapabilsinler. Sonra da işte Semranım gibi sunucu olabileceklerinin, rezillik gösterisi başına 1000 dolar tokatlayabileceklerinin, Yeni Türk Deliler Kitabı'na girebileceklerinin
ham hayallerini kuruyorlar.
atv'deki Sıyırtmış Aileler'de diyelim İnanılmaz 1 Duygu Hanım varmış ki, ben Allah'a şükür kendisine hiç şahit olmadım. Birtakım veremlileri ekrana çıkarıp onların sağlıklarıyla daha da, daha da oynamaktan, onlar mütemadiyen öksürük krizlerine girip kan tükürdükçe alkışlamaktan hiçbir farkı yok bu yarışmaların.
Ruh hastalığı da bir hastalık türü işte. Üstelik veremin aksine ekranlardan da bulaşabiliyor ve birtakım naçar ruhları ahlaki bir ölümün eşiğine (milyonlarımızın gözleri önünde) getirebiliyor. Bitsinler, geride kalsınlar hakikaten.
February 07, 2005
(Category:Tr)
Kokteyl ortamında Peter Sellers gibi kalmak
(Kanat Atkaya, 5.2.2005, Hürriyet Cumartesi)
Çarşamba akşamı, Oğlak Yayınları 499’uncu (Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi) ve 500’üncü (Tarihin Süzgecinde Mutfak Kültürümüz, Deniz Gürsoy) kitaplarını tanıttı ve 12’nci yaş gününü kutladı.
TÜRSAK’ta yapılan kokteyle ‘Party’ filmindeki Peter Sellers gibi katıldım ben de. Filmi seyretmiş olanlar durumumu anlayacaktır.
Seyretmeyenler için üzgünüm, çünkü anlatılabilecek bir hal değildir. Neredeyse tamamen yabancı olduğunuz bir ortamda medeniyet kuralları dahilinde hayatta kalma savaşı verirsiniz ve bu arada sürekli sersem şeyler yaparsınız.
Öncelikle böyle kokteyl ortamlarına pek alışık olmadığımdan nerede durmam gerektiğine karar veremedim bir türlü.
Sonra herkesin sabit öbekler halinde durduğu bir ortamda oradan oraya gezmemin sinir bozucu olacağını düşünerek bir köşeye çekildim.
Çekildiğim noktanın sahne olduğunu fark edince (Tek basamaklı bir yer, sahne olduğu anlaşılmıyor, yoksa o kadar salak da değilim), benden konuşma istenebilir diye paniğe kapıldım.
Hemen yer değiştirdim. Ancak bu kez de boş sanarak yerleşmeye çalıştığım yüksek kokteyl masa, içki almak üzere yerlerini 10 saniyeliğine terk etmiş iki kişiye aitmiş. ‘Git buradan pis adam!’ demediler tabii, ‘Rica ederiz, yer var durabilirsiniz burada’ dediler ama niyeyse ‘Benim bir gazeteyi aramam gerekiyor’ gibi saçma bir cümle kurarak yanlarından ayrıldım.
Böyle deyince nedense gerçekten de gazeteyi aramam gerektiğini düşündüm. Ve aradım da... Kültür Sanat editörümüz İhsan Yılmaz’ı aradım. Siz de takdir edersiniz ki; bulunduğum ortam düşünülürse en doğru kararı vermiş oldum. Spor servisini arayıp, kafalarını karıştırmak da vardı....
İhsan’a ne mi anlattım? Duvardaki kokteyl mönüsünü okudum ve kapattım telefonu. Kokteyl insanlarından yaptığım abukluğu fark edenler oldu tabii ama aldırmadım.
*
Her neyse ya... Odaklanabileceğim bir şey olmadığı için nereye bakacağımı da bilemiyorum.
Bu arada etraftaki insanlar gayet medeni... Arada sırada, kazara göz göze geldiğinizde hafifçe gülümseyip, başlarını eğerek selam veriyorlar. Ama ben tam bu noktada iyice kilitleniyorum.
Bir ara aynı şeyi ben de yapmalıyım dedim ve gülümsemeye çalışarak kafamı hafifçe eğdim. Ama kafayı eğerken gözlerimi kapatıyorum nedense ve bu üzerime 10 beden bol gelen selamı tamamlayıp kafamı kaldırdığımda göz temasını kaybetmiş oluyorum.
Kendinizi benim yerime koyun. Hiç tanımadığınız birinin gözlerine bakıyor, gülümsüyor, kafanızı eğiyor ve kaldırıyorsunuz veya boşluğa ya da selamlamaya başladığınız kişinin ensesine bakar vaziyette kalıyorsunuz.
Tabii bu arada ‘Yaptığım bu saçmalığı fark edenler oldu kesin; ölmek istiyorum!’ hissine kapılmak da işin cabası.
*
Kokteylde tanıdığım isimler de var tabii. Bir ara önce Gökhan Akçura’yla sonra da Oğlak’ın ortaklarından Raşit Çavaş’la sohbet ettim. Ama ikisinin de ilgilenmesi gereken başka insanlar olduğundan, kısa bir süre içinde yine yalnız kaldım.
Bütün bunlar olup biterken, ısrarlı bir garsonun da takibi söz konusu. Kapıdan girdiğim anda kanepe tepsisini uzatıp ‘Çok değişik... Denemek ister misiniz?..’ dedi. ‘Evet’ deyip, bir tane kanepe yesem belki sorun hallolacaktı fakat ‘Hayır’ dedim ve orada kalmayıp, nedense, ‘Evde yedim çıktım’ diye manasız bir açıklamayla noktaladım cümlemi.
Taktı kanepetör bunun üzerine. Nereye gitsem, gülümseyerek karşıma çıkıyor ve ‘Çok değişik... Denemek ister misiniz?..’ diyor...
‘Hayır’ diyorum, beş dakika sonra yine karşımda. Kokteyl mekanı küçük olduğu için ona da hak vermek lazım ama soğukkanlılığınızı kaybetmeden kaç kere hayır diyebilirsiniz, siz söyleyin.
Sonunda ‘Ben tatlıları bekliyorum’ diyerek konuyu en azından yarım saatliğine başımdan attım. Ya da ben öyle sandım...
Çünkü takip sürüyor...
Kavun dolması gelene kadar da sürdü. Kavun dolması diye bir şey olmadığına inananlara ‘Evet var böyle bir şey, tarifi de Deniz Gürsoy’un kitabında’ demek isterim. Öyle minimalist bir yaklaşım filan da söz konusu değil. Almışlar topatan kavununu, doldurmuşlar içini kıymayla. Denemedim ben...
*
Kokteylde ‘ilik yemeği’ diye sunulan (Plastik boru içinde ciğer ezmesi var. Borudan kuvvetle içinize çekmek gerekiyor) şeyi tatlı sanıp, takipçi garsona ‘Bu ne ya?’ dedikten, ‘Yemez misin sen kanepeleri, uğraş bakalım bunlarla şimdi’ ifadesi ve intikamcı bir sırıtış eşliğinde ‘İlik yemeği’ cevabını aldıktan sonra zamanımın dolduğunu hissediyorum.
Tanıdıklarımla kazasız belasız vedalaşmayı başarıp, iki güzel kitap eşliğinde evin yolunu tutuyorum.
Rekin Bey’in kitabı 1100 sayfa gibi bir şey. Sadece dizin 120 sayfa tutuyor. O yüzden karıştırıp algılamam için bayağı bir zaman geçecek..
Ama Deniz Gürsoy’un kitabını çabucacık karıştırdım.
Bira kitabını çok sevmiştim bunu da çok sevdim.
40 kadar da tarif var. Bazıları bildik yemekler ama arada ‘Sümer usulü yağda kızarmış ekmek’ gibi belki müzelerde çivi yazılı tablet formatında bulabileceğiniz kadar ünik tarifler de var...
Ben medeni cesaret geliştirici egzersizler yapmak üzere yeniden evime kapanıyorum. Artık nasıl olacaksa...
Doğu yükselişi veya Paskalya Ayaklanması
History Channel’da Giselle Fernandez’i seyrediyorum. Seyredenler bilir ‘Ben History Channel’dan Giselle Fernandez’ diyen kadın...
İrlanda tarihiyle, daha doğrusu Michael Collins’le ilgili bir şeyler anlatıyor. Ben de ‘Anlat Giselle Abla’ diyerek seyrediyorum.
Bu arada takılmış bir ‘Doğu yükselişinden etkilenen Michael Collins... Doğu yükselişinden sonra hırs yapan Michael Collins...’ muhabbetine ki; bitmek bilmiyor. Sanırsın 20’nci yüzyılın başlarında bir feng-shui modasının kurbanı olmuş Michael Collins...
Telefonla ulaşılabilecek bir insan olsa Giselle Fernandez Abla, sarılıp cep cihazına arayacağım ve diyeceğim ki; ‘O senin Doğu yükselişi dediğiniz şey, Easter Uprising’dir. Yani Paskalya İsyanı de, Paskalya Ayaklanması de, ne dersen de ama doğru de be ablacığım...’
Paskalya veya ecnebilerin Easter dedikleri, boyalı yumurtalarından küçükken benim de bir şekilde faydalandığım bayram oluyor. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın yeniden dirilişini kutluyorlar...
Tabii ki hatayı yapan kişi Giselle Fernandez değil; History Channel’a çeviri yapan arkadaşımız. Tarih kanalı neticede bu... Dizi çevirilerindeki yanlışlara gülüp geçiyoruz filan ama bu biraz abartılı oluyor.
Normal şartlar altında böyle şeylerle uğraşmıyorum ama aklıma fena takıldı, o sebepten...
January 26, 2005
(Category:Tr)
Oğlumu ihbar ediyorum!
( Cafer Karatepe, Radikal 2, 23.01.2005)
Biricik amacının tüketmek, durmadan tüketmek, daha çok tüketmek, tek düşünün en büyük arabaya binmek, en görkemli evde oturmak, en marka giysiyi giymek olan, yani en gösterişli hayatı sürmek isteyen, fakat hiç tatmin olmayan, acıyı tatmadığı ve ötekini görmezlikten geldiği için mutluluğu tadamayan bireylerin çoğunlukta olduğu kamuoyuna açık mektubumdur.
İstanbul Üniversitesi'nde meydana gelen olaylar nedeniyle tutuklanan oğlum için 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını gazetelerden öğrendim. Gerçi ortada ölü, hatta yaralı falan yok; oğluma atılı somut bir suç da yok. Hatta tutuklama kararı veren sayın yargıçla (ismi bende saklı) da görüştüm. "Ortada bir suç var, ben de o gün başka fakülteden orada olanları tedbiren tutukladım, oğlunuz suçsuz olabilir, o takdirde tazminat davası açarsınız" dediyse de ben oğlumun çok suçlu olduğuna inanıyor, istenilen cezayı az buluyorum.
Bir kere oğlumun sicili pek temiz sayılmaz. Nitekim polisin savcılığa sunduğu yazıda bu açıkça görülüyor. 7 Ekim 2003 akşamı, 50 kadar arkadaşıyla Boğaziçi köprüsünde gösteri yapmışlar. Gözaltından çıkınca telefon ettim; öfkemden tıkanıyordum, ama ne de olsa hukukun üstünlüğüne inanan bir insandım, yargısız infaz yapmayayım diye öfkemi mümkün olduğu kadar saklamaya çalışarak bu eylemlerinin nedenini sordum: "Amerika'nın Irak işgalini protesto" imiş. Öfkeden deliye dönmüştüm, ağzıma geleni söyledim. Yorulup nefesim kesilince sanki bağırdıklarımı duymamış gibi yumuşak bir sesle, "Öfkeli babacığım, orada sivilleri, kadınları, hatta bebeleri bile öldürüyorlar. Kimilerini öldürmekten de beter ediyorlar" dedi. Kendimden geçmişim ve ağzım köpürüyordu. Ulan dedim, memlekette o kadar Sünnisi var, Alevisi var, Nurcusu var, Nakşisi var sana ne oluyor? Arap ülkelerinin halkları olanlara melül melül bakarken sana ne halt yemek düşüyor?
Ne yaptı biliyor musunuz? Utanmadan telefonu yüzüme kapatıverdi.
Her 6 Kasım'da bizim oğlan gözaltındadır. YÖK mü, kök mü ne karın ağrısıysa onu protesto ederlermiş. Bir keresinde harçların artırılmasını protesto etmişlerdi. "Oğlum", dedim yumuşak bir sesle, "Ben sana tıkır tıkır harçlıklarını gönderiyorum, protesto edilecekse ben ederim, sana ne oluyor, vazgeç bu işlerden", yüzüme düşmanca bir bakış fırlattıktan sonra, "Sen biliyor musun," dedi, "Birçok öğrenci kardeşimiz üniversiteyi kazandığı halde parasızlıktan okuyamıyor. Okuyanlar da yarı aç, yarı tok."
Bence en büyük suçları eski rektör ile uğraşmaları. O gitti, bu kez yerine geçici olarak atananla uğraşmaya başladılar. Neymiş, yeni gelen eskisini aratıyormuş. Rivayete göre rektör seçimlerinden önce öğrenci muhalefetini bertaraf etmek için bu tutuklama işini bizzat kendisi tezgâhlamış. Kazanamayacağını anlayınca da adaylıktan vazgeçmişmiş.
Hapishaneye bir baba olarak mecburen ziyaretine gittiğimde (ki adli suçluların içine atmışlar akıllansın biraz diye, iyi etmişler) yukarıda saydığım suçlarını hatırlattım. "Bak baba", dedi "Köprüdeki eylemden ötürü hakim yaptığımızın insani bir davranış olduğu savı ile beraat verdi. (Memlekette de amma hakimler var!) Eski rektörümüzü de Cumhurbaşkanımız görevden aldı. Bu olayda da suçsuz olduğumu senin dışında herkes biliyor." Sinirimden ziyaret sonunu beklemeden yanından ayrıldım.
Bela olacak çocuk...
Aslında bunun benim ve dolayısıyla toplumun başına bela olacağı daha öncelerden belliydi: Daha üniversiteye girdiği yıl bu tür işlere gireceğinden endişelendiğim için oğlum dedim, "Sana sıfır bir araba alayım, gençlik bir daha ele geçmez, gez eğlen" dedim. "Bak, sitemizdeki arkadaşların güzel güzel kızları arabalarına alıyor, vur patlasın çal oynasın yapıyorlar, hem de ayda bir sevgili değiştiriyorlar..." Bana ne dese beğenirsiniz; "Arkadaşlarımın kimisinin ayakkabısının altı delikken ben nasıl arabaya binerim?"
Üstüne başına da bakmaz. İzine geldiğinde komşulardan utanır oldum; yeni elbiseler ayakkabılar alayım desem hep geri çevirir, bunlar yeter, derdi. Benim eski gömlek, tişört, fanila ve hatta çoraplarımı giyerdi. Pantolonum kısa, ayakkabılarım da dar geldiğinden onların yenisine razı oluyordu. Düşünebiliyor musunuz tüm gençlik onun gibi olsa tekstil sektörümüz, otomativ sanayimiz krize girer; İtalyan tekstil sektörü de sallanır ve binlerce kişi işsiz kalırdı.
Sovyetler Birliği çöktüğü halde o hâlâ ideoloji peşinde; hem de bunu pek çaktırmadan yapıyor. Kola içmez, Mc Donald's'a gitmez, ama bunu sağlığını düşündüğü için değil, salt Amerika'ya para gitmesin diye yapar. Daha Anadolu Lisesi'nde okurken, yani yanımdayken bile Amerikan dizilerini, kimi filmlerini izlemezdi kültürümüzü yozlaştırıyorlar diye. Bana bir keresinde, "Baba, biliyor musun biz Amerikan işgali altındayız" demişti de bir anlam verememiştim. Demek ta o zamanlardan kafası fitne fücur doluymuş.
Bunun suçları anlatmakla bitmez. Hangi birini anlatayım ki? Bir sınıfı diğer bir sınıfa karşı da kışkırtıyor olabilir mesela. Yılbaşlarında İzmir'e, evimize gelmez, bayramlarda da bir gün kalır hemen dönerdi. Yalnız başına İstanbul'da ne yapar, ne eder diye hep merak ederdim, ama sonunda foyası ortaya çıktı. Radikal gazetesinde gördüm, inanmayan gazetenin 01.01.2002 tarihli sayısının 3. sayfasına bakabilir. Arkadaşlarıyla fotoğrafları var. Size bir fotokopisini gönderiyorum. Kendisi üç çiçeğin içindeki tek böcektir. Meğersem o günlerde kendi aralarında, hocalarından, tanıdıklarından ve diğer fakir semtlerden dayanışma yolu ile topladıkları oyuncak ve çocuk giysilerini gecekondu semtlerindeki çocuklara verirlermiş. Siz diyeceksiniz ki ne var bunda, ama biz geçmişte çok gördük bu tür numaraları, kimbilir altında ne hinlikler yatıyordur. Bence bu olayda fakir sınıf, bir şekilde zengin sınıfa karşı kışkırtılıyor olabilir. İncelenmesi gerekirdi. Bu yılbaşı hapiste olduğundan yapamamıştır sanırım.
Kız gibi çocuk!
Çocuk eğitimcilerin güzel bir sözü vardır: Problemli çocuğu yaratan problemli ana-babadır. Onun için oğlumun bu tür problemlerinden kendimi sorumlu tutuyorum çoğu kez. Ben onu eski kafa ile, annemin babamın beni yetiştirmek istediği gibi, yani kız gibi yetiştirdim. Hayvan haşaratı, nebatatı çok sever. Duyarlı ve kırılgandır. Kavgadan nefret eder. Böyle yetiştirdiğime çok pişmanım, çünkü toplumla uyum sağlamakta çok zorlanıyor. Ensesine vur, elinden lokmayı al, kılı kıpırdamaz. Onun için aylık harçlığını üç ya da dört parçada gönderirim. İki kişi kavga etse hemen ayırmaya girişir. Bundan dolayı birkaç kez dayak yediği halde hâlâ akıllanmadı. Bir lokantaya gitsek önce etraftaki aç kedi ve köpekleri doyurmaya kalkar. Hapishane benim yanlışlıklarımı düzeltecektir kuşkusuz. En iyi öğretmen olan hayatın ona dövüşmeyi, nefreti ve egoizmi iyi bir öğretmesini istiyorum.
Onu özel bir üniversiteye vermemem en büyük hatalarımdan biriydi aslında.
Sözü daha fazla uzatmamak için şöyle diyebilirim: Oğlum hilkat garibesi gibi, çağdaşlarının çoğunluğuna benzemiyor. Sanki ilkel çağlardan kalma bir fosil. Bara, pavyona gidip eğleneceğine kitap okur, marka giyineceğine benim eskileri tercih eder. Kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen işlere burnunu sokar; neymiş efendim bizim de başımıza aynısı gelebilirmiş. Onun dışarıda dolaşması, hele başka gençlere örnek olması ülkemizin ve dünya halklarının iyiliğine olmaz. Hatta kendi iyiliğine de olmaz. En iyisi siz onu içerden çıkarmayın, müebbet, hatta ağırlaştırılmış müebbet falan verin. Serbest bıraksanız, o bir yolunu bulur kendini içeri attırır nasıl olsa. Ben de hazır alışmışken yokluğuna, lütfen yapın bunu. Aslında kendimi düşünüyorsam namerdim. Bir düşünsenize tüm gençlerin böyle olduğunu; her şey alt üst olur alimallah! Amerika ve hatta AB yardımlarını keser, güzel memleketimiz kaosa sürüklenir.
Bence tüm gençlere ve hatta onların ana babalarına örnek olsun diye oğlumu Taksim meydanında biraz sallandırmak iyi olur. Yanlış anlaşılmasın, ayaklarından tabii...
January 24, 2005
(Category:Tr)
Kameramla Kampüste
"Eli kamera tutan bütün üniversite öğrencileri; eğer anlatacak hikâyeniz varsa, işte fırsat... " diye başlık atmış adamlar. Veriyorlar kamerayı; git çek getir diyorlar; yarışma yapıyorlar çekilenler arasında; kazanana da kamerayı veriyorlar iyi mi... Bizim zamanımızda yoktu böyle atraksiyonlar... Hoşuma gitti sinema mezunu bir kişi olarak....
Tıklayın; olayın detaylarını; son başvuru tarihini filan görün... :) )Kaldırın kıçınızı, kamera sizi bekliyor)
January 13, 2005
(Category:Tr)
Bilgi teknolojisi ve klasik gazetecilik
(Edip Emil Öymen, 09.1.2005, Radikal 2)
Yıkıntılar arasında bilinçsizce dolaşan sarı kafa ufak bir çocuk. Bir turistin oğlu belli ki. Phuket Hastanesi web sitesi, çocuğun resmini yayınladı. İnternetten deli gibi bilgi bulmaya çalışan bir İsveçli, resmi görünce oğlanı tanıdı: İki yaşındaki yeğeni Hannes Bergstroem... Hemen Tayland'a giden amca, önce yeğenini, sonra da yaralı kardeşini buldu. Hannes ile babası hastanede bir araya geldiler. Anne, kayıp 4,000 İsveçli arasında.
Norveçli kardeşler Christoph ve Espen Wernersen, tsunamide kaybolan üçüncü kardeşleri Ketil, karısı ve çocukları hakkında bilgi bulabilmek için web sitesi kurdu: hjelposs.info
Tayland'ın turistik bölgesindeki Phuket Hastanesi ve diğerleri, anası-babası bulunamayan turist çocukların resimlerini, yerli-yabancı yaralı ve ölülerin isimlerini web sitesinde yayınladı, yayınlıyor.
Tsunamide binlerce kişinin öldüğü İsveç-Norveç'te gazeteler, tamamen bu konuya odaklı, hızla güncellenen weblog kurdular.
Dünya çapında yayın yapan BBC ve MSNBC, tanıkların ifade, bilgi ve fotoğraflarını yayınlamak üzere weblog kurdu.
BBC özellikle, olaya tanık olan herkesi izlenimlerini paylaşmaya davet etti. Bunları yayınlandı, yayınlıyor.
Hindistan'da New Delhi TV, tamamen tsunami bilgileri ve kazazedeleri için web sitesi kurdu.
Olaydan hemen sonra kurulan Southeast Asia Earthquake and Tsunami Blog, her türlü bilgi ve para, ilaç yardımı için yüksek oktanlı bir internet eşgüdüm merkezi oluverdi.
Bu başlıkların arka planındaki yoğunluğu buraya aktarmak mümkün değil. Sadece şu denilebilir: Tsunami nedeniyle kurulan siteler derhal işe yaramaya başladı. Kimliği saptanan yaralı/ölülerin listeleri, hangi hastanede oldukları, kimin nereye nasıl yardım yapabileceği gibi bir sürü konuda sivil toplum, internet sayesinde otomatik olarak hızla uluslararası örgütlendi. Klasik medya, olay yerine yetişene kadar, olayı yerinde yaşayanlar, durumu dünyaya yazılı/re-simli anlattı.
Global iletişim aracı...
İnternet, global biçimde kullanılmaya başlanalı daha 10 yıl oldu... Ama ileri bilgi toplumu ülkelerinde sanki ezelden beri varmışçasına yaşamsal öneme sahip. Ve, tsunamiyle birlikte, dünyanın en etkin ve hızlı iletişim aracı olduğunu ispatladı. Elbette şu koşulla: Birileri internete bilgi yükledi. Herkesin kullanımına açtı. İnterneti gündelik yaşamın ayrılmaz parçası haline getirenler, bilgiyi burada aradı. Buldu.
İnternetin hızını ve etkinliğini artıran yeni bir unsur ise, web sitesi kadar çetrefil olmayan, hızla kurulan, hızla yenilenen "not defteri" siteleri... Bunlara "weblog" deniliyor. Amerika'da, özellikle 11 Eylül 2001 günü ve onu izleyen dönemde (Türk medyasının klişe diliyle ifade edersek) weblog "patlaması" yaşandı. Birbirini tanımayan ve birbirinden habersiz pek çok kişi, olaya ilişkin binlerce ayrıntıyı birbiriyle web üzerinden paylaştı. Bu paylaşma, o kadar geniş bir boyuta ulaştı ki, şimdi bütün bu weblogları bir arada tutan mega-siteler var.
Web sitesinden daha kolay kurulan ve yenilenen webloglarda, çevreleri dışında tanınmayan kişiler yaşamlarını bütün dünyaya saat - saat anlatıyor. İlgilenen, izliyor. Bu, iletişim tekniği ve biçimi açısından şimdilere kadar görülmemiş bir şey. Son verilere göre sadece weblog sayısı 5 milyonu aştı. Amerikan Pew araştırma şirketine göre her 5.8 saniyede bir, bir weblog kuruluyor.
Ortaya weblog olarak çıkan günlük anı siteleri, artık epeydir "moblog"= mobil weblog. Cep telefonlarının fotoğraf çekme özelliği sayesinde bu siteler, daha da hızla yenileniyor. Adeta canlı yayın yapan mobloglar var. Bütün bunları sağlayan yazılım ve donanımın nitelikleri, bir öncekinden ileriye adeta kuantum sıçraması.
Haber iletimini bunca kolaylaştıran teknoloji, elbette klasik gazeteciliği ve haber/gazete yapımını etkileyecekti. Nitekim, etkiledi de. Yakın zamanlara kadar gazeteci şöyle diyordu: "Sen orada değildin, ama ben oradaydım. Olup biteni sana anlatayım". Şimdi ise gazeteci, olay yerine yetişene kadar düzinelerle kişi, olayı da, resmini de, izlenimini de dünyaya aktarır hale geldi.
Yüzbinleri "leke" olarak görmek
Elbette bu, haberin insanlar için gerçek önemini bilen ve anlayanlara... Türkiye gibi ülkelerde, kendisini haber kanalı olarak konumlandıran televizyonlar, normal yayın akışlarını kesip bu kadar müthiş bir habere odaklanmayı akıl edemeyebilir. Gazeteler, sadece ünlü turist Türkleri öne çıkartıp, yitip giden yüzbinleri "leke" gibi görebilir. Globalleşme iddiasındaki ülkenin medyası, globalleşmenin insan boyutunu idrak edememiş görünebilir.
Türkiye için henüz erken ama, ileri bilgi toplumlarında gazeteciliğin anlamı ve tanımı, Türkiye'deki uygulamaya hiç benzemeyen bir biçimde değişiyor. Öyle ki, habere gazetesinde, radyo/televizyonunda yer bulamayan yayıncılar, ayrıntıları okuması/görmesi için izleyiciyi kendi özel websitelerine yönlendiriyor. "Biz size haberin ana fikrini veriyoruz. Ayrıntısını internetten okuyun" diyor.
Bu tür ülkelerde bilgi ve haberi "koyacak yer" bulamamak gibi bir sorun var. Reklama yer açmak yüzünden değil! Haber ve bilginin çokluğundan, içerik zenginliğinden. Ama, internetin "sınırsız" ortamında haber/bilgiyi ayrıntılı olarak işlemek, klasik gazeteciliğe farklı bir işlev yüklemeye başladı bile: Olayların arkaplanını irdeleme, yorumlama, neden/niçin/nasılını anlatma fırsatı. Çünkü ne/nerede/ne zamanla ilgilenmek, internet siteleri ve webloglarının işi artık. "Oralarda."
January 08, 2005
(Category:Tr)
Elektronik yazarlar
(Türker Alkan, 07.01.2005, Radikal)
Kuşku yok ki 'internet' denen şey, tarihin en önemli buluşlarından birisidir. 'Bilginin küreselleşmesidir' de denebilir. Bir çırpıda çok geniş bilgi kaynaklarına ulaşabiliyorsunuz, büyük bir yatırıma gerek kalmadan kendi elektronik gazetenizi çıkarıp sermayenin tekelini kırabiliyorsunuz, birkaç dakika içinde dünyanın öbür tarafındaki birinden mesaj alıp, mesaj gönderebiliyorsunuz...
Bundan 50 yıl önce bilimkurgu filmi çevirenlerin aklına bile gelmeyen gelişmeler bunlar. Teknolojinin ilerleme hızı ve yenilik potansiyeli, düş gücümüzün de ötesine gidiyor.
İnternetin yaşamımıza getirdiği yenilik, hem bilgi toplumunun oluşmasında, hem küreselleşmenin yeni aşamalar kat etmesinde hem de bireylerin özgürleşmesinde ve siyasal katılımın yaygınlaşmasında önemli gelişmeler sağlayacak diye alkışlandı. Bu beklentiler bir ölçüde gerçekleşti sanıyorum. Fakat, aynı zamanda internetin inanılmaz derecede çok mesajla yüklenmesi sonuçta ters etki yaratmadı mı dersiniz?
İnsanlar kendi sitelerini kuruyorlar, kendi mesajlarını önlerine gelen e-posta adreslerine gönderiyorlar, tam bir karmaşa yaşanıyor.
Bu durumdan birkaç senedir çok rahatsız oldum. Belki benim e-posta adresimin bu sütunda yayımlanmasının da etkisiyle, her gün yüzlerce mesaj almaya başladım. Çoğu beni ilgilendirmeyen, ilgilensem de okumaya vaktimin olmadığı mesajlar.
Okumayı bir tarafa bırakın, her gün o mesajların silinip e-posta kutumun boşaltılması bile bayağı bir zamanımı almaya başladı.
Bu arada en çok dikkatimi çeken şey, bizim toplumun ne kadar çok köşe yazarı yetiştirmeye eğilimli olduğudur. İnsanlar hiç üşenmiyor, oturup kafa patlatıp güzel güzel köşe yazıları yazarak hiç tanımadıkları (ve ilgilenip ilgilenmeyeceğini bilmedikleri) kişilerin e-mail adreslerine gönderiyorlar.
Şurası muhakkak ki, insanların duygu ve düşüncelerini ifade etmek için büyük bir arzuları var. Bazı inernet yazarlarının bir gün içinde bir düzine yazı yazıp gönderdiklerine tanık oldum!
O kadar yazıyı yazmak bir yana, oturup ciddi bir biçimde okumak bile bir sorun olmalı.
Sonunda e-posta kutumdaki kargaşa ve anarşi o boyutlara vardı ki, doğrudan doğruya bana hitap eden okur notlarını bulup okumak bile olanaksız hale geldi. Çareyi, bana çok sayıda mesaj gönderen siteleri arayıp, 'Lütfen artık mesaj göndermeyin, istemiyorum, baş edemiyorum' demekte buldum. Belki biraz kaba kaçtı, ama doğrusu başka çarem yoktu diye düşünüyorum.
Şimdi rahatladım, posta kutuma daha az ve üstesinden gelebileceğim kadar mesaj geliyor.
Gene de gelen mesajların hepsini, hatta az bir kısmını okumam mümkün değil, ama hiç olmazsa silmek için çok fazla zaman harcamıyorum.
İnternet iletişiminin ucuz ve kolay olması mesaj trafiğini alabildiğine artırıyor. Ama görebildiğim kadarıyla, bu artış, sağladığı 'özgürleşme' kadar 'kirlenmeye' de neden olmaktadır. İnternet ortamı, neden gönderildiği, ne işe yarayacağı, kime hitap ettiği belli olmayan binlerce mesajla dolup taşıyor. Sonuç olarak bu mesajlar okunabilir olmaktan çıkıyor, zaman ve kaynak kaybından başka bir şey ifade etmez oluyor.
İnternet elbette çok yeni bir iletişim ortamı.
Şu anda kullanımda sorunlar olması doğaldır.
Zamanla nasıl kullanmamız gerektiğini öğreneceğiz. Fakat şu anda kullanmayı pek beceremediğimiz bir araçla karşı karşıyayız sanıyorum.
(Category:Tr)
Ortak Akılsızlık
(Haluk Şahin, 07.01.2005, Radikal)
'Ortak akıl' son 10 yıl içinde sık sık duyduğumuz bir kavram. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da zaman zaman bu terimi kullanıyor. Bu kavramın arkasında şöyle bir varsayım yatıyor: Aslında orta kıvam akıl sahibi insanların toplu düşüncesi (kolektif aklı) tek tek hepsini aşan bir düzeye çıkabilir. Yeter ki, ortaya çıkmasına izin verilsin ve üretilmesi için doğru yöntemler kullanılsın.
'Ortak aklın' sosyal bilimlerde birçok tanımı var, ama bana en yakın geleni şu: 'Topluca sorun çözme yetisi.' Dediğim gibi, bu kavram, orta ölçekteki akıllardan, kolektif çalışma sonucu, üst-düzey akıl çıkarılabileceği ve böylece çözülmez görünen sorunların çözülebileceği varsayımına dayanıyor.
Peki, bunun tam tersi olabilir mi? Yani aslında üstün akıllı birçok insan kolektif olarak çok düşük düzeyde akıl üretebilirler mi? Bir akılsızlıktan ötekine sürüklenebilir mi?
CHP'nin düştüğü durumlara bakınca bu soruya 'Evet' yanıtını vermek zorunda kalıyoruz.
Gerçekten ülkenin en akıllı, en iyi yetişmiş, en cin fikirli insanlarının birçoğu CHP'li ya da CHP sempatizanı. Gelin görün ki, CHP'den çıkan kararlar, bırakın kolektif üst aklı, tek tek sıradan akılların bile gerisinde kalıyor. Sinerji yaratma yerine, enerji tüketmeye yarıyor.
Belki şu denebilir: Bu durum, tarih içindeki rolünü tamamlamış siyasal aktörlerin tipik durumudur. Çaresi olmayan bir tükenme sendromudur. Bu da, negatif anlamda da olsa, kolektif aklın bir yansımasıdır.
Ancak, pek çok akıllı insan durumun böyle olmadığını, adı Cumhuriyet'le özdeşleşmiş, Türkiye'de Batılılaşma ve çağdaşlaşma misyonunun bayraktarlığını yapmış, gerçek anlamıyla laik bir sosyal demokrat partiye, Cumhuriyet Halk Partisi'ne, şiddetle ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. İşin ilginç yanı, bunu söyleyenler arasında AKP yanlısı yazarlar ve hatta AKP'li politikacılar bile var. CHP'nin yerini almak için sahneye çıkan siyasi partilerin bir türlü bunu gerçekleştiremeyişi de tükenmişlik kuramını desteksiz bırakıyor. CHP'ye hâlâ ihtiyaç var!
İngilizler, 'İhtiyaç icadın anasıdır' derler. Belki bu da ortak akla duyulan güvenin bir yansımasıdır. Eğer bir şeye gerçekten çok ihtiyaç varsa insanların topluca düşünerek onun çaresini bulmaları beklenir. CHP bunu bir türlü yapamıyor. Siyasal yelpazenin kendi tarafındaki boşluğu doldurup büyümek bir yana, ikide bir yeniden bölünme spazmları geçiriyor.
Mustafa Sarıgül dolayısıyla patlak veren son kriz bunun bir örneği. Partinin bir kez daha bölünüp güçsüzleşmesi kaçınılmaz görünüyor.
İşte bu noktada o soru: Acaba ortak akıl kullanılarak CHP'nin bu krizi yükselerek aşması mümkün olamaz mı? Daha doğrusu, bu kriz sosyal demokrat cephede ortak aklın çalıştırılmaya başlanması için bir fırsat sayılamaz mı? Acaba bu cephenin akıl birimleri üzerinde anlaşacakları temel şeyleri saptayarak sorunları çözmeye başlayamazlar mı?
Çevremdeki CHP'lilerle ve CHP sempatizanlarıyla konuştuğumda onların üç konuda ortak sonuçlara vardıklarını görüyorum:
1) Baykal'la olmuyor. Baykal, olumlu koşullara rağmen iktidara gelmek için gerekli elektriği bir türlü yaratamıyor.
2) Sarıgül'le olmaz. Sarıgül kişisel formasyonu ve siyasal iş yapma tarzı açısından ciddi handikapları olan bir politikacı. Ondan bir şeyler öğrenilebilir, ama başöğretmen yapılamaz.
3) Derviş olamaz. Bu uluslararası uzman ile CHP'nin dokusu arasındaki uyumsuzluk aşılamıyor.
Konuşulanları dinledikçe, ortak akıl kullanılabilseydi, bulunacak sinerjik kararın 'Soruyu farklı bir biçimde soralım ve yepyeni birini deneyelim' olabileceğini düşünüyorum.
Bakalım son krize böyle aşıcı bir çözüm bulunabilecek mi? Yoksa CHP ortak akılsızlık örneği olmaya devam mı edecek?
(Category:Tr)
CHP'ye bakıp Stalin'i hatırlamak
(İsmet Berkan, 07.01.2005, Radikal)
Stalin, 1930'lu yıllarda 'büyük imha' kampanyasına Sovyet Komünist Partisi kongresinde kendisine verilmeyen birkaç oy sonrası başladı. Milyonlarca insan ve bu arada Sovyetler Birliği'ni kuran önderlerin tamamı ve son olarak da Stalin'in yakın çevresi bu kampanya sonunda ya idam edildi ya da ölmek üzere toplama kamplarına gönderildi.
Artık devir değişti. Kimse kimseyi Türkiye'de bile idama götürmüyor, toplama kamplarına yollamıyor, ama bazı alışkanlıklar Stalin'i hatırlatıyor. Bu alışkanlık, kendisi gibi düşünmeyen partilileri partiden ihraç etme alışkanlığı.
Baykal, önce partili bazı milletvekillerini ihraç etmek istedi. Yüksek Disiplin Kurulu, Baykal'ın talimatını yerine getirdi ve bu ihraçları onayladı. 'Onayladı' kelimesini bilerek kullanıyorum; çünkü o milletvekilleriyle ilgili hüküm, bizzat Baykal tarafından bir grup konuşmasında verildi zaten.
CHP lideri burada da durmadı; Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ü de partiden ihraç etmek istedi. Onunla ilgili hükmü de bir grup konuşmasında ilan etti aslında. Bundan sonrası, Yüksek Disiplin Kurulu'nun Baykal'ın ilan ettiği hükmü onaylamasıydı. Açıkçası herkes bunu bekliyordu.
Ama o da ne, siyaseti Baykal'ın metotlarıyla, hatta o metotları ondan daha etkili kullanarak yapan biri vardı: Mustafa Sarıgül.
O, Deniz Baykal'ın bir önceki kurultayda, tüzükte yapılan antidemokratik değişiklikler sonrası kendi eliyle tek tek seçtiği parti meclisi, MYK ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin arasına sızmayı başarmış, bir kararın Deniz Baykal'a rağmen çıkmasını sağlayacak sayıda insanı da şu veya bu yöntemle yanına çekmeyi başarmıştı.
Baykal'ın 'Rüşvetle karar satın alınıyor' diye bağırması boşuna değil. Çünkü can evinden vuruldu, en fazla sadakati beklediği bir kurulda dediğini yaptıramadı.
Ortada bir somut rüşvet iddiası var ama rüşvetin verildiği söylenen kişi hem rüşveti iade etmiş hem de toplantıda Sarıgül aleyhine oy kullanmış. Başka rüşvet iddiası da yok. Peki Sarıgül lehine oy verenler nasıl vermiş? Baykal esas onları, ortada bir iddia bile yokken töhmet altında bırakıyor.
Baykal'ın hemen kurultay kararı alması da boşuna değil. Stalinist yöntemlerini bugüne dek yeterince rahat uygulayamadığını düşünüyor, kurultaydan başarılı çıkarsa parti içi imha kampanyası hızlanacaktır. O yüzden CHP'nin lordlarının, baronlarının ve delege ağalarının Stalin'in hayatını ve yükselişini yeniden okumasında fayda var. Özellikle Eşref Erdem ve Önder Sav'a son birkaç yılda çıkan yeni Stalin biyografilerini öneririm.
Stalin'in imha kampanyaları sırasında uyguladığı başlıca yöntem, ortaya çeşitli komplolar çıkartmaktı. Bunların hepsi hayaliydi elbette ama işe yarıyordu. Çok kişi Troçkist komplonun parçası olduğu gerekçesiyle, hatta bunu itiraf ederek idam mangasının önüne çıktı.
Baykal'ın bulduğu komplo da şu: Mustafa Sarıgül'ü CHP'nin başına Amerika, Avrupa ve medya getirmek istiyor.
Düşünebiliyor musunuz, koskoca Amerika işi gücü bırakmış CHP'nin içiyle ilgileniyor. En basit bir konuda bile bir araya gelemeyen Avrupa bir olmuş CHP'ye genel başkan arıyor. Bunlara sadece fanatikler inanır.
Medyaya gelince... Doğrudur, takım tutar gibi parti tutmak, hatta parti içindeki hiziplerden birine angaje olmak gibi alışkanlıkları var kimi gazeteci arkadaşlarımızın. Ama onları Deniz Baykal benden bile iyi tanıyor, çünkü o arkadaşlarımız geçmişte SHP içi kavgalarda hep Baykal'ın yanında yer aldılar, o vakitler Sarıgül'ün adını bile bilmezlerdi.
Baykal, geçmişte bu çeşit medya pompalarıyla SHP'nin başına gelemediği için kendi hizbiyle gidip CHP'yi oluşturdu. Şu kaderin işine bakın ki, onca yıllık hizipçilikten sonra elde ettiği genel başkanlığı bu kez kendi yöntemlerini kullanan bir başkasına kaybetmenin telaşı içinde.
Baykal'ı bekleyen son, maalesef Ecevitlerin yoludur, sonunda gidip kendi kişisel partisini kuracak ya da CHP'yi o hale getirecektir ve talih kuşunun aynen Ecevit'te olduğu gibi bir gün omzuna konmasını bekleyecektir.
Bizzat Bülent Ecevit'in kendisi, hiçbir yaşın ileri, hiçbir zamanın geç olmadığının kanıtı değil midir?
December 03, 2004
(Category:Tr)
Güldürü kültürü
(Mustafa Çapar, 28.11.1004, Radikal 2)
"G.O.R.A."yı izlememiş ya da izleyip de zevk almamışsanız, sanatseverliğiniz, zekanız, entelektüelliğiniz kuşkulu hale gelebilir.
Bu yazıyı yazarken tereddütler yaşadığımı itiraf etmeliyim. Çünkü mayınlı bir tarlaya adım atmış bulunuyorum. Konu "güldürü kültürü", zekâ ve komedi sanatçısı Cem Yılmaz olunca, bu tereddütümde ne kadar halkı olduğum, özellikle son dönemin sanat tartışması gözönünde bulundurularak daha iyi anlaşılabilir. Belki bu sayfalar için biraz aykırı bir yaklaşım olacak (çünkü bu ekte daha çok övgü yazıları yayımlandı); ama sonuçta bir rahatsızlığı dile getirmenin bir hak olduğunu düşünüyorum.
Espri üretmek ve yapmakla ilgili sık sık tekrarlanan bir sav vardır: Espri yapmak, her ciddi, gayriciddi veya ciddiye alınan durumlardan espri malzemesi çıkarabilmek zekâ işidir; espri yeteneğine sahip insanlar zeki kişilerdir, denir. "Espri üreten", "espri tüketen"e hitap ettiğine göre, o espriyi anlayan ve ona gülen de (espri üreten kadar olmasa da) zeki olmalıdır ve biz böyle bir "güldürü kültürü"yle çevrelenmiş durumdayız.
Cem Yılmaz olabilmek
On yıl kadar oluyor ki Türkiye'nin bir espri/komedi/güldürü fenomeni var: Cem Yılmaz. (O kadar ki, birçok kişi, Cem Yılmaz olabilmek ve Cemyılmazvari espri yapabilmek için son zamanlarda birbiriyle yarış halinde.) Abartmak gibi olmasın, son yıllarda Türkiye bu sanatçıy(l)a gülüyor. Gazetelerde, dergilerde, televizyonların haber programlarında, radyolarda, reklamlarda o ve son olarak senaryosunu da kendisinin yazdığı ve başrolünde oynadığı "G.O.R.A."da o! Cem Yılmaz herhangi bir yerde görünmeyegörsün, makineye basılmışçasına birçok kişinin yüzünde "gayri ihtiyari" bir tebessüm... Sanatçı ağzını bir şey söylemek için açar açmaz karşısındakilerde kahkaha atmaya hazır bir bekleyiş. Bu "arazlı" durum herhalde herkesten çok Cem Yılmaz'ı rahatsız ediyor olmalı; ama tabi ki doğrusunu sanatçının kendisi bilir!
Gazetelerde, dergilerde sanatçıya yönelik yazılan "eleştiri" yazılarında, sanatçının Türkiye'nin hiç değilse kendi kulvarında gelmiş geçmiş en zeki insanı olduğu yazılıyor, esprilerinin çok zekice olduğu söyleniyor; doğrudur. O esprilerden anlayan kişilerin de zeki oldukları doğrudan dillendirilmiyorsa da ima yollu söyleniyor; bu da doğrudur. Ama ya birileri Cem Yılmaz esprilerine gül(e)müyorsa! Böyle bir olasılık sanırım birçok kişiye tuhaf geliyordur.
Peki ne yapıyor da Cem Yılmaz, zekâsını bu kadar parlak bir biçimde kullanıyor ve birçok kişinin kendi zekâsından kuşku duymasına neden oluyor? Sahneye çıkıyor, birçoğumuzun yaşadığı, bildiği, gördüğü hatta apaçık farkında olduğu abeslikleri anlatıyor; gülüyoruz. Aslında, Cem Yılmaz'a "gülmekten ölen" ve "gülemeyen" ve "gülmekten ölemeyen" birçok kişinin, aynı konuları konuştuğunu biliyoruz. Ama bu sıradan şeyler Cem Yılmaz'ın ağzından çıkınca bambaşka bir anlama bürün(dürül)üyor. Sanatçı bir şalvar giyiyor, ince bir bıyık bırakıyor, bacaklarına "'70 model" dar bir pantolon takıyor, bölgesel/yerel ağızla konuşuyor, ders kitaplarındaki tuhaflıkları anlatıyor gülüyoruz; çeşitli firmaların istediği/ısmarladığı formatta reklamlarda "halkımız"ı oynuyor, tüketici/izleyiciler iki büklüm, kahkahadan "yıkılıyo"! Yolda, okulda, evde, mecliste rahatlıkla savrulan küfürler, Cem Yılmaz tarafından milyonların yüzüne söylenince bir başka komik ve zekâvi oluyor! Sanatçı lüks içinde yaşadığını "bal tutan parmağını yalar" kabilinden ifade ediyor apaçık bir lisanla; "halkımız" bunda bile ince bir zekâ oyunu/esprisi bulup gülüyor!
Artık klasikleşmiş bir "topluma ayna tutmak" metaforu vardır hani. Cem Yılmaz da bir bakıma topluma ayna tutuyor. Aynayı izleyenler gülüyor. İzleyicilerin aynayı tutana mı, aynadaki kendisine mi güldüğü ise her zaman tam olarak anlaşılmıyor. Ama aynayı tutanın önemli olduğu açık biçimde ortada. Bununla beraber esas olarak güldürü unsurunun bizzat Cem Yılmaz olduğunu söylemek gerekir.
Cem Yılmaz, naçizane bana göre de oldukça zeki ve yaratıcı bir sanatçıdır. Bunun birçok göstergesi de mevcut. Bilindiği gibi "trend" vitrindir, pazarlamadır ve günümüz insanının zekâsı kendini en iyi pazarlamada ve pazarlama yöntemlerini yetkin bir şekilde kullanmasında gösterir. Hakkını yememek gerek, Cem Yılmaz, sanatçı yeteneğinin yanında, hem çok basit şeyleri bir nevi kolajlayarak insanların gözüne sokup onları güldürebildiği, hem de bu kurtlar pazarında kendine farklı bir alanda iyi bir pazar edindiği için de zekilik rüştünü kanıtlamış durumdadır.
Bununla beraber, asıl sorun/tartışmanın sahnede temsil edilen ama sahnenin dışında seyirci kalanlar arasında zuhur ettiğini belirtmek gerekir. Nitekim Cem Yılmaz olgusuna ilişkin olarak bir dikotomi oluşmuş durumda: Cemyılmazcılar ve Cemyılmazcıolmayanlar. Cemyılmazseverler ve Cemyılmazsevdiriciler tarafından Cem Yılmaz'ı takip etmemek, neredeyse bir "özr-ü zekâ" olarak telakki ediliyor. Bu sanatçıya ve esprilerine itibar etmeyenlerin kendi zekâlarından kuşku duymaları gerektiği telkin ediliyor adeta.
Cemyılmazcı olmayanlar...
"G.O.R.A." filmiyle bu bombardıman bir kez daha gündemde. Dikkat edin, bu filmi izlememiş ve izleyip de zevk almamışsanız, sanatseverliğiniz kuşkulu hale gelebilir. Hatta Cem Yılmaz'ın bu konuda (da) "hayran"larından daha soğukkanlı davranıyor olması sizi kurtaramayabilir. Öte yandan Cemyılmazcıolmayanlar, çekingen bir tavırla çeşitli "masum" gerekçeler bulmaya çalışarak salvoları geçiştirmenin yollarını arasalar da pek başarılı oldukları söylenemez. Siz muhtemelen Sadri Alışık'ı, 1970'lerin o ünlü Uzay Yolu dizisini tiye alan filmde; Cüneyt Arkın'ı aynı dönemin "ciddi-komedi"si "Dünyayı Kurtaran Adam" filmindeki kurtarıcı rolünde izlemişsinizdir. Ama bunun gibi rolleri Cem Yılmaz'ın zekasından izlemediyseniz, espri anlayışınız ve zekanız sorunlu demektir! Hele bir de şu son haftalarda bu espri/komedi türüne ilişkin olumsuz eleştiri hakkınızı kullanıyorsanız, sanattan/espriden anlamadığınız yönünde "eleştiri"lere de hazır olmalısınız! Ama yine de bir öneri olarak dile getirelim: Bir arkadaş meclisinde entelektüel birikiminizi kanıtlamak, zekanızı tescil ettirmek ve söyleyecek bir sözünüzün olduğunu göstermek istiyorsanız "G.O.R.A."ya da gitmeli, Cem Yılmaz'ın "talk show"larını da izlemeli, reklamlardaki tavırlarına da "katıla katıla" gülmelisiniz!
November 25, 2004
(Category:Tr)
Dünden Bugüne Fikret Kızılok
Şarkılarımı kendim yazdım; düşündüm, besteledim, çaldım ve söyledim. Bu bütünlüğe inandım. 13 Altın plağım oldu. Zaman zaman, Yana Yana, Not Defterim, Yadigar gibi uzunçalar ve de kaset-disklerim. "Meşhur"luğun bir hastalık olduğunu bilerek ortalıkta fazla görünmedim, sadece işimi yaptım, şarkılarımı söuyledim. Aşk mektuplarımı başkasına yazdırmadım. Soldan doğdum, soldan uyandım, solda oturdum, insan olmanı haysiyetini solda buldum hep solcu oldum ve hep solcu kalacağım. Sebebi gayet basit; insanın soyutlarının ve somutlarının bir bütün olduğudur. Güzelliklerin, kültürün ve sanatın satın alınamayacağıdır. Bir "Akl-ı evvel"in yaratıp herşeyin ortasına koyduğuna inanmam. Mistik işlerle uğraşmam. Eni boyu, yukarı aşağıya bütün kavramlarıma paradoksal bir ikilik koyarak "sonsoza doğru" buluşmak üzere diyalektiğe ve ölüme inanmışım. Kendimi ince ince doğrayan ve uykumdan sıçrayıp uyandıran bir hayatım oldu. Hep onu bekledim. Gelse de onu bekledim. O kadın değildi, o para değildi, o ölümsüzlük değildi."O"nu ben de merak ettim, onun için yaşadım, ona koştum ve onu buldum.
Ne mi o? Yaşadıkça bulunan O'na tanjant hayatım
ŞARKILARIM...
Yukardaki metni bu sabah Fikret Kızılok'un "Dünden Bugüne 1965 - 2001" isimli albümünün içinde okudum, bilgisayarımın başına geçince üşenmeyip aynen yazıp paylaşıyorum. Albümü şideetle öneririm. Fikret Kızılok'un 2001 yılında ölümünün ardından 2002'de yayınlanan derleme albümde sanatçının 20 adet parçası bulunuyor ki bir çok şarkıyı dinlerken "bu şarkıda mı onunmuş" diyeceksiniz.
November 09, 2004
(Category:Tr)
Cem Yılmaz'a gülmek
(Perihan Özcan Tüzüner, Radikal2, 7.11.2004)
20'li yaşlardaydık. Üniversite son sınıfa yeni başlamıştık. Her gün, İstiklal Caddesi'nde sürtüyorduk. Leman okuyorduk ya, ara sıra da Leman Kültür'e gidiyorduk. Kocaman bardaklarda çay ısmarlıyor, sevgilisiz kızlar olarak etrafa kesikler atıyorduk.
Leman Kültür o günlerde pek bir hareketliydi. Bir gösteri vardı akşamları. Ama öyle küt diye kapıdan içeri girip "Ben geldiiim" diyemiyorduk. Önceden bilet filan almak gerekiyordu. Gösteri yapan çocuğun adı Cem Yılmaz'dı. Canım, yabancı değildi. Karikatürlerine güldüğümüz çocuktu işte...
O zaman niye bu kadar bekliyorduk ki? Bu kadar kalabalığı, son zamanlarda hatta, kellifelli adamları oralara çekecek -üstelik reklamsız- ne yapıyordu bu çocuk? Ne anlatıyordu? Anlamakta güçlük çekiyorduk.
O, karikatürlerine güldüğümüz çocuğun ismi usul usul yayılıyordu. Gidenler, anlata anlata bitiremiyordu. Biz, ailelerinin nar taneleri nur taneleri olan ve akşamları dışarı çıkabilmek için bin türlü takla atmak zorunda kalan genç kızlar çatlayarak dinliyorduk gidenlerden. Çok ama çok merak ediyorduk.
Soruyorduk giden arkadaşlara. "Ne anlatıyor ya? Çizdiklerini mi?"
Anlatıyorlardı ama arada eklemeden edemiyorlardı: "Yok abi, anlatmakla olmaz, görmeniz lazım herifi." Zaten gülmekten anlatamıyorlardı. Biz, karikatürcü çocuğu "izleyenlerden dinleyenler" bile dinlerken gülmekten koltuktan düşüyorduk.
Leman Kültür'de izlemek kısmet olmadı. Çünkü o karikatürcü çocuk Leman Kültür'e sığamadı. Habitat II zirvesi etkinlikleri kapsamında, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde hıncahınç dolu bir salonda en arka sırada izleyebildik onu.
Karikatürcü çocuk, aslında bildiğimiz şeyleri anlatıyordu. Aramızda geçen konuşmaları, siyah-beyaz TRT yıllarını, kazayla uzaya falan gidecek olurlarsa Türklerin orada neler yapabileceklerini, ilkokul birinci sınıfta tanıştığımız ip atlayan Oya'yla, işi sürekli "gelmek" olan zavallı Ali'yi, tahtaya yazılan "konuşanlar"ı, havuz problemlerini, "Kaç beden giyiyoruz?" diyen tezgâhtarları anlatıyordu.
Ve biz anlattıklarına katıla katıla gülüyorduk. Yani kendimize, sahtekârlıklarımıza, ikiyüzlülüklerimize, açıkgözlülüklerimize, aklımızca uyanıklıklarımıza, her gün şahit olduğumuz diyaloglara, kendi yaptıklarımıza gülmekten gözlerimiz yaşarıyordu.
Karikatürcü çocuk ne yaptı?
Peki ilk defa mı gülüyorduk? Ne oluyordu? Bu kadar tantana niyeydi? Biz, o ortaya çıkana kadar gülmüyor muyduk yani?
Gülüyorduk da... Eğri oturup doğru konuşalım, daha çok taklitlere ya da canlandırılan basmakalıp kişiliklere gülüyorduk. Mesela sarhoşa, salağa, külhanbeyine, mahallenin ablasına vs. vs. işte... Bunlara gülüyorduk biz. Haksız da değildik. Bizim içimizden çıkanlar bizi ancak o kadar güldürebiliyordu. Belki de eski komedyenler, yasaklarla dolu olan bir ülkede bizi ancak bu kadar güldürebiliyorlardı. Ve belki de Türk halkı kendisiyle ancak o kadar barışıktı.
Karikatürcü çocuk ne yaptı peki? Bir kişiliğe bürünmedi, taklit yapmadı. O güne kadar yapılmayan bir şeyi yaptı.
Bizi bize anlatmaya başladı. Cebimizden paramızı çıkarttı, bizi karşısına oturttu ve anlatmaya başladı. Ve o kadar akıllıydı ki bunu gözümüzün içine sokarak ama bizi hiç acıtmadan, incitmeden yaptı.
Alışageldiğimiz bir şey değildi bu. Çok hoşumuza gitti. Kendimizi eleştirdik, tuhaflıklarımızı fark ettik. Kendimizle eğlenmeye başladık. Ve galiba kendimizle o zaman barıştık.
Düzgünce taranmış saçları ve ütülü kolalı gömleğiyle örnek öğrenci olmanın dayatıldığı, TRT gibi siyah-beyaz olan Türkiye'nin gri yıllarında çocuk olmuştuk. Karikatürcü çocukla birlikte hayatımız renklenmeye başlamıştı.
Ama karikatürcü çocuğu bağrına basan bir biz değildik. Büyüklerimiz de sevmişti onu. Çünkü onlar da benzerini görmemişlerdi.
"Karikatürcü çocuk" bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Ve biz hâlâ gülüyoruz. İyi bir anlatıcı, iyi bir oyuncu o çünkü. Bizi anlatıyor, bizi oynuyor.
O, son yüzyılın özel insanlarından. Bize bizi anlatması, nasıl göründüğümüzü göstermesi için görevlendirilen. Ve biz belki de bu yüzden aslında Cem Yılmaz'a değil, Cem Yılmaz'ın suretinde kendimize gülüyoruz.
Belki de "hadise" bu.
(Category:Tr)
Bilgimiz olsun ama çok yormasın
(Serdar Kuzuloğlu, 8.11.2004, Radikal)
Geçenlerde televizyonda izlediğim tartışma programında oturumun yöneticisi ısrarla internet diye bir nimet olduğunu ve insanların oradan araştırma yapıp bilgilerini teyit etmesi gerektiğini söylüyordu. İnterneti bu kadar kutsal yapan nedir? Ekranlarda gördüğümüz ve okuduklarımızı her gün daha kolayca 'doğru' kabul ediyoruz. Bilgisayarların hesap şaşmazlığının bilgi gibi kısmen soyut ve herkese göre yeniden şekillenebilecek bir kavram için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Oysa ansiklopedileri, kaynak kitapları ve benzeri belgeleri hazırlayanların aksine web sayfalarının ardındakiler çoğunlukla yazdığı konuda uzmanlığı olmayan, sizin benim gibi kişisel anlamda meraklı ya da kulaktan dolma bilgilere sahip kullanıcılar.
Mesela dış cephe kaplamasının faydasını mimar ya da mühendisler yerine (internetin yeni Mahir'i olmaya aday) Jet Ali'nin sayfasından öğrenirseniz işiniz iş. Gerçi sayfasında değindiği gibi maaşını aldığında dövüş sanatı sırları da dahil olmak üzere birçok konuda bizi aydınlatacak ama şimdilik mevcutla da idare ediyoruz biz. Duaları kabul olsun, milyarın üstünde maaş nasip etsin Rabbim şu mübarek günde inşallah Jet Ali kardeşimize.
Bilgi kavramına dönersek araştırmalar hâlâ dünyadaki yazılı/basılı bilginin çok küçük bir diliminin internette sayısallaştığını ortaya koyuyor. Yüz milyonlarca dolar bütçeli çalışmalar yıllardır çok az sayıda yayını biz internet kullanıcılarının parmakları ucuna yerleştirebildi. Uygarlığın bilgi tortusu hâlâ yüzyıllardır olduğu gibi kütüphanelerde, arşivlerde, teyplerde ve kasetlerde 'çürüyor'. Çürüyor çünkü eskiden bir gün önceki gazeteyi ancak okuyan insanlar bugün o gazetelerin web sitesinde 10 saniyeden fazla duramıyor. Teknoloji bizi sabırsız ve hap şekilli bölük pörçük bilgilere bağımlı yaptı. Elbette bu kitle araştırma yaparken, bilgilenirken de aynı sabırsızlıkla kitapları taramak, kütüphaneleri dolaşmak gibi külfetlere katlanmak istemiyor. Hatta insanların internette de öyle okuduğunu, bilgilendiğini sanmayın sakın. Ekranların hâlâ okuma için uygun bir yapı olmamasından dolayı insanlar sadece haber ve yazılarda 'göz gezdiriyor'. Radikal'in sitesinde insanlar bir sayfada ortalama 80 saniye duruyor. Ya tüm okurlarımız hızlı okuma şampiyonu, ya da haberleri okumuyorlar. Bu da yeni nesil bir bilgi tüketim toplumunun ipuçları.
Oysa bir yandan da daha zengin, daha hızlı ve 'pragmatist' bilgiyi bize ulaştırmak için sürekli yeni imkânlar gelişiyor. Manşette göreceğiniz gibi cep telefonlarımızda televizyon izleme, görüntülü radyo dinleme ve konser, otobüs, tren bileti alma noktasına kadar geldik. Gündem belirleme konusunda web siteleri her geçen gün daha fazla ağırlığa sahip oluyor. Bu alternatif kaynaklara ulaşabilecek insan sayısı da hızla artıyor.
Yine de 'bilgi' ve 'bilgi toplumu' kavramlarının bu kadar yoğun telaffuz edildiği bir dönemde her geçen gün daha katı kurallar içinde, daha kolay yönlendirilebilir ve daha az kaynaktan beslenir hale geliyor olmamız da kafa yormaya değer bir konu...
November 08, 2004
(Category:Tr)
Homofobi
(Can Dündar, Milliyet, 07.11.2004)
"Oğlumuz Ahmet'le, oğlumuz Mehmet'in nikah töreninde sizi de aramızda görmekten mutluluk duyarız. İmza: Babası filanca - Babası fişmanca..."
Bir gün böyle bir davetiye alsanız şaşırırsınız değil mi?
Eşcinsel evlilikleri bütün dünya için şaşırtıcı bir gelişme... ancak daha da şaşırtıcı olan, bu fantezinin sonunda dünyanın başını belaya sokmuş olması...
"Ahmet'le Mehmet'in evlenme ihtimali" Amerikalıları öyle ürküttü ki, "Zinhar böyle sapıklığa izin vermem" diyen Bush'a - dünyayı ateşe vermesine filan bakmadan - oy yağdırdılar.
Ve anlaşıldı ki Sam Amca için, aynı cinsten iki insanın bir yastıkta kocama talebi, bin askerinin Irak'ta can vermiş olmasından daha korkunç bir durumdur.
İyi de niye?
Niye "Ben kendi cinsimden olanlara ilgi duyuyorum" cümlesi Amerikalıları böyle paniğe sokuyor?
* * *
Onlara sorarsanız Kilise diliyle yanıtlıyorlar:
"Bu evlilik, insan soyunun önce bozulmasına, giderek tükenmesine yol açar".
Oysa "homofobi"nin (eşcinsellik korkusunun) nedeni bundan ibaret değil. Altını eşelediğinizde tarihsel, cinsel, dinsel, siyasal, toplumsal pek çok iktidar meselesi çıkıyor.
Tarihe baktığımızda eşcinsellik korkusunun bu kadar yaygın olmadığını, tersine eski Yunan medeniyetinden, Osmanlı divan edebiyatına kadar eşcinselliğin "gerçek sevgi" olarak kutsanıp güzellemelere konu edildiğini biliyoruz.
Antropologlar bugünkü Amerikalıların ataları sayılan Kuzey Amerika Kızılderililerinin kabilelerinde, - günümüzde 'travesti' diye adlandırabileceğimiz - savaşçı erkekler gibi davranan kadınların ve çadır bakıcısı rolüne soyunan erkeklerin varlığından söz ediyor.
Peki ne oldu da dünya - özellikle de Batı -, haz almaya dayalı bir kültürden hazlardan korkmaya, giderek onları yasaklamaya dayalı bir kültüre yöneldi?
* * *
Geçen yıl Kaos GL tarafından düzenlenen bir sempozyumda psikoterapist İskender Savaşır, "Batı'da homofobinin oluşumu" üzerine bir tebliğ sundu.
O tebliğe göre toplumun eşcinselliğe bakışında dönüm noktası 14. yüzyıldı.
O yüzyılın sonunda, Avrupa'daki korkunç veba salgını sonucu büyük bir nüfus düşüşü olmuş, küçük toprak sahipliğine geçilmiş, geniş aile yerini çekirdek ailelere bırakmış ve ahlakçılığın temelleri atılmıştı.
19. yüzyıla kadar sürecek o 5 asırlık karanlık boyunca artık sadece eşcinsel ilişki değil, kadın cinselliği ve giderek haz alma duygusu da lanetlenecek, cinsel ilişki sadece üremeyle ilişkilendirilecek ve aksine davrananlar "cadı" diye damgalanıp yakılarak öldürülecekti.
Bugün Bush'a oy veren Amerikalılarda gözlenen eşcinsel korkusunun kökeninde, "dünyevi hazları, kiliseye ve sisteme itaati engelleyen günah tohumları" olarak gören zihniyet yatıyor.
* * *
O zihniyet, günümüzde de eşcinselliği, savaş politikalarını onaylayan bir muhafazakarlığın günah keçisine dönüştürüyor.
Ve Amerikalı, "Yeter ki eşcinseller evlenmesin" diye dünyanın ateşe verilmesine göz yumabiliyor.
Komik, ama gerçek:
İnsanlık tarihine geçecek bir tablo bu...
Sorması ayıp; siz heteroseksüel bir Bush'u mu tercih edersiniz, homoseksüel bir Oscar Wilde'ı mı?
Sohbet için canım!..
candundar@e-kolay.net
(Category:Tr)
İsraf kapısı: Türk yalancılığı
(Perihan Mağden, Radikal, 10.10.2004)
(Bu yazıya konu olan söz konusu yazıyı online edinemedim henüz, elime geçer geçmez iliştireceğim buralara bir yere... Commentleri takip edin lütfen... -Fikirbaz )
22 Eylül 2004 tarihinde, Cumhuriyet gazetesinde İstanbul Üniversitesi
İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin'in bir makalesi yayımlandı.
Henüz Ahmet Necdet Sezer, YÖK'ün başvurusuyla önüne gelen Prof. Kemal Alemdaroğlu'nu görevden alma kararını onaylamadan kaleme alınmış olan ve anlaşılan Yüce Rektör'lerini kaplanlar gibi koruyarak, Sezer'in alacağı kararı da etkilemeyi hedefleyen bu makale basınımızda alıntılandı da epeyce, çıktığı günlerde.
Ama alıntıları parçalar halinde/sağda solda görmek ayrı, bu manzumenin tamamının insan üstünde yarattığı o 'macabre' (meşum) etkiyi yaşamak ayrı.
Sağ olsun, bir İletişim Fakültesi Dekanı pozisyonunda karşımıza çıkan 'Semranım Kimliği'nden çok etkilenmiş bulunan (okurum başka şeyler yazıyor da, ben artık bu TARZ fenomenlere Semranım'ın adını vermeyi uygun buluyorum) bir okurum 'EL İNSAF!' diyerek kesip postalamış bana.
En az 6500-7000 vuruşluk bu dev yapıtın son mısralarını alıntılayarak, sizi de bu manzumenin saygıyla eğilmeye davet ediyorum.
"Biliyor ve inanıyoruz ki, Kemal Alemdaroğlu görevden alınmak isteniyor, çünkü:
Çünkü Alemdaroğlu tek dili savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek devleti savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek vatanı savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek ulusu savunuyor.
Çünkü Alemdaroğlu tek bayrağı savunuyor."
Şu ÇÜNKÜ bolluğunda yapılan savunmanın hamaset ve kofluk, içi tamamen BOŞLUK seviyesine bakar mısınız alla'sen?
Kemal Alemdaroğlu hesabını kat'i surette veremediği bir sürü gereksiz harcamayı (savurmayı?) yapmaktan, çok ciddi bir akademik intihal vakası yaratmaya, kendini 'kadir-i mutlak' bir pozisyonda algılayarak YÖK'ün üniversiteyle ilgili aldığı kararları asla iplememeye: En az BİR DÜZİNE kadar çok mühim nedenin toplamı yüzünden en nihayet görevden alındı.
Ama sayın Sezer'e bildirilen, en hukuki ve son gerekçe: İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü'nün bazı bölümlerini yetkisini
aşarak kapatmış olması, mahkemenin verdiği 'göreve iade' kararlarını uygulamaması ve keyfi borusunu bu kurumda yıllardır ve
ısrarla öttürürken her nevi kanuni dayanağı YOK saymış olmasıydı.
Oysa Prof. Gezgin'in uzun mu uzun 'dekanın rektörüne methiyesinde' tüm bu haklı ve somut gerekçelerden bir tanesine dahi, değinildiğine ve bir açıklama getirildiğine şahit olamıyoruz.
Neymiş? Tek dili, tek devleti, tek ulusu, tek vatanı, tek bayrağı savunan Tek Tek Alemdaroğlu'na karşı; çok dili, çok devleti, çok ulusu, çok vatanı ve çok bayrağı savunanlar: Cumhurbaşkanı Sezer olsun, YÖK Başkanı ve üyeleri olsun böyle bir kumpası düzenlemekte, böyle bir Teklerin Efendisi'ne karşı kumpaslarını kurarak onca yıldır astığı astık/kestiği kestik rejimiyle içine ettiği İstanbul Üniversitesi'ndeki yüce tektekçilik görevinden almaktadırlar.
Şimdi ben diyorum ki: Prof. Gezgin'in eserlediği dekanın rektöre propagandasının; 'Gelinim Olur musun?' evindeki Semranım'ın şahrem şahrem kızararak, ellerini oraya buraya savurarak televizyonlarının karşısındakilere ve evdeki biçarelere yaptığı 'Semranım Ne Ederse Doğru Eder' propagandasından ve içeriksiz/mesnetsiz/dayanaksız/bitmeyen kafa ütüleme seanslarından bir nebze dahi farkı yoktur.
Şimdi ben diyorum ki: Oğlunun beğendiği gelin adayı Sinem'in annesi nasıl olur da kızından önce evlenmeye kalkar diye sahte namus krizleri geçiren, 'Kızım gel öp elimi. Bizde her banyodan sonra; işe giderken, işten gelirken el öpülür', 'yok bizde şöyle yapılır da/böyle edilir' diye bir sürü atmasyon kural ve anane yumurtlayarak şirretlik enerjisiyle insanları bezdirmeye çabalayan Semranım'ın-
Evet: Semranım da, Prof. Gezgin de, Prof. Alemdaroğlu da, 'Yargıtay üyeliğinden istifa etmeyeceğim. Haksızlığa uğruyorum' diyebilen 'bağlantılı' Yargıtay üyesi Ergül Güryel de, Mesut Yılmaz da, Tamer Karadağlı da, Cem Uzan da, o da, bu da-
Yediden yetmişe çeşit çeşit/boy boy/değişen önemde muhtelif Türkler hep aynı: Gerçeklikle yüzleşememe, hiçbir şeyi doğru etiketlememe, kendin pişir-kendin ye palavralarla günü/anı kurtarma, kendi yalanına inanma, toplu sahtecilik ayinlerinde iman tazeleme gibi yerleşik (genetik?) 'huyun' sahibidirler. Ve yalancılık, ne pahasına olursa olsun sahtecilik; kaynakları bunca sonsuz bu milletin en büyük israf kapısıdır: Yalancılık/sahtecilik yüzünden kaybettiğimiz paranın, pulun, vaktin, kaynağın değerin haddi hesabı, hakikaten yoktur.
(Category:Tr)
Çokmeşgulmahirler Enstitüsü
(Perihan Mağden, Radikal, 26.9.2004)
Geçen gün bir ekte İnternet Mahir'le yapılmış bir görüşmeye rastladım en nihayet. Gözlerimiz yollarda kalmıştı 'Nerde bu I Kiss You Canavarı?' diye, diye.
Meğer çok 'meşgulmüş'. İşi, bu yani:
Çok çok meşgul olmak.
Zenginin malı (meşguliyeti) züğürdün çenesini yorarmış. Ben hep çok merak ederim çokçok meşgul olanları. Ben zira hiç meşgul değilim. Hiçbir zaman da çok meşgul olmadım; hayatımı hep bu şekilde tanzim ettim yani. En meşgul olduğum şeyin uyku uyumak olduğu söylenebilir diyelim.
Oysa öylesine bir Çıldırtıcı Meşguliyetler İçinde çağında yaşıyoruz ki, benim naçar durumumu bilmeyen 'görevlilerin': 'Siz tabii çok meşgulsünüzdür,' diye cümleye girdiklerine pek sık şahit oluyorum.
'Hiç de meşgul değilim, yalnızca sizinle görüşmek istemiyorum' demiyorum. (Çoğunlukla.)
'Hı. Hııı' deyip geçiştiriyorum: Öyle, çok meşgul bir zamane insanı intibaı yaratmanın kıvancıyla gönenerek! (Gönen Yerleri'nde).
Herkesin çok hobikâr olduğu böylesi zamanlarda benim ne kadar tembel ve tekkanallı olduğum anlaşılsın, örselendirici tabii ki. Kaçınıyoruz.
Zira boş vakitlerinde bir yandan Mezopotamya Opereti bestelerken kişiler; diğer yandan reiki alıp veriyor, Safranbolu'daki evlerini restore ediyor, senaryo yazıyor, kedi fotoğrafları çekiyor ve o yıl içinde tamamladıkları üçüncü seçkilerinin tashihiyle uğraşıyorlar. Kapakta tabii ki, kendi selfportreleri.
Teoman mesela; Boğaziçi'nde okurken hem yazarlığa, hem yönetmenliğe, hem şarkıcılığa hazırlamış kendini. Şimdi, hem bu kadar hazırlanma boşa mı gitsin hem de Çılgın Gençlik'in Bodrum ve İstanbul'da on yıl önce yaşadıkları çılgınlıkları çok merak ediyordum mesela ben. Bu mevzu üstüne filmini çekmeye dalıyor 'Balans ve Manevra' galiba adı altında. Sinan Çetin 'ecole'ünden muhteşem bir çalışma bizi bekliyor hem, hem de bu filmle ilgili onlarca, yüzlerce kişi (başta Teoman) ne kadar meşgulmeşgul dolaşabilecekler Cihangir'de aylarca, düzinelerce artık.
Ama Çeçenistan'daki çocuklara yardım edecekti, hayır Afrika'ya yoğunlaşmış: İnternet Mahir mesela ülkeülke dolaşıp hayranlarının
evinde kalmakla filan, o denli meşgulmüş ki, kendisi üstüne geliştirilen 2 Hollywood senaryosuna dahi yoğunlaşacak zamanı bulamamış.
Bu arada I Kiss You adını vereceği pek tabii ki, çöpçatanlık sitesini geliştirmekle ve kendisinin en az bir milyon dolar katkıda bulunması gereken (nerden bulacağını da bilahare göreceğiz o miktarı) bir internette yardım projelemesinin tohumlarını atmakla meşgulmüş.
Hem yakın fen'leri olan: Meg Ryan, Julia Roberts ve olmazsaolmaz Tom Hanks'ti galiba, onların katılımıyla da gerçeğe ereceğini söylüyor bu yardım projelemesinin. Hem de Julia Roberts ve Meg Ryan'la anlaşılan başrolleri paylaşmayı düşünüyor şu bi türlü vakit bulup da yoğunlaşamadığı Hollywood işlerinde.
Ama işte meşgul olmakla o kadar meşgul ki Mahir, anlaşılan hiçbir işi kotaramıyor.
Geceleri uyuyacak bile vakti yoktur yaratıkcaazın. Tabii ki bu denli meşgul biri olmak, hiç mi hiç kolay değil- DİRRR. Hürmetle bildiriyoruz.
September 14, 2004
(Category:Tr)
Muhafazakârlık, reaksiyonerlik ve zina
(Ahmet İnsel, Radikal2, 12.09.2004)
AKP'nin amacı ne boşanmaları, ne aile içi aldatmaları engellemek, ne de kadını korumak. Bu, muhafazakârlık pazarında atılmış taktik bir adımdır.
Muhafazakârlıkla gericilik arasında ince ama önemli bir ayrım var. Toplumsal değişimin hızlandığı dönemlerde bu iki tavır arasındaki geçişkenlik artar. Siyaset bilimi dilinde gericilik tabiri kullanılmaz. Gericiliğin doğru tanımı reaksiyonerliktir. Günümüz Türkçesinde gericiliği "irticâ"nın, yani geri dönücülüğün, eskiyi istemeciliğin karşılığı olarak kullanıyoruz ama bununla ifade etmeye çalıştığımız esas fikir, reaksiyonerlik.
Ahmet Çiğdem, muhafazakârlıkla gericiliğin (reaksiyoner ve gerici arasındaki tarihsel anlam farkını şimdilik bir kenara bırakalım) arasındaki farkı, Toplum ve Bilim dergisinde muhafazakârlığın incelendiği sayıda (sayı:74), gidişatı "tarihi gerçekten geriye çevirmeye çalışan, verili bir tarihsel momente yapışıp kalan"ın reaksiyonerlik olduğu tespitinden hareketle yapıyor. Muhafazakârlık ise değişimi bütünüyle reddetmez.
Yüksel Taşkın, "Muhafazakârlığın Uslanmaz Çocuğu: Reaksiyonerlik" başlıklı yazısında (Modern Türkiye'de Siyasal Düşünce dizisinin Muhafazakârlık cildi içinde), değişimin gelenek adına bütünsel reddiyesini savunanların muhafazakârlığı düzene tehdit olarak algılayabileceklerinin altını çiziyor. "Muhafazakâr, tarihsel süreklilik adına zaten değişimi içine sindirebilecek bir düzen anlayışına sahiptir." Muhafazakâr için önemli olan değişimin ılımlı olması, süreklilik hissini bozmaması ve denetim altında gerçekleşmesidir.
Taşkın, içinde bulunduğu koşullara göre farklılıklar gösteren reaksiyoner düşün dünyasının en önemli ortak özelliğinin, "kendi döneminde yaşanan değişimlerin şahidi olmanın mutsuz bilinciyle öz yurdunda kendisini sürgün hissetmesi" olduğunu belirtiyor. Bu mutsuz bilincin vereceği tepkiler koşullara göre farklı olur.
Bugün Türkiye'de İslamcılık, muhafazakâr gelişimci/liberal bir kutupla faşizan itkileri belirgin olan reaksiyoner bir kutup arasındaki salınım alanında yer alıyor. Birinci kutbu, AKP ana kadroları ve onların etrafındaki oluşumlar, esas olarak basın yayın organları ve organik aydınlar temsil ediyor. İkinci kutupta, Vakit gazetesi başta olmak üzere, küçük tirajlı dergilerde sesini duyuran, içe kapanan İslami cemaatlerin iç iletişimlerinde daha belirgin biçimde gönlündekini ifade eden, çoğu zaman radikal milliyetçi düşün dünyasıyla titreşime giren kesim yer alıyor.
AKP ve çevresinin gelişimci muhafazakârlığı bütünüyle reaksiyoner tepkilerden arınmış değil. Ama AKP kadroları ve stratejistlerinin neoliberal siyasal ve iktisadi programla rahatlıkla uyum gösteren muhafazakârlıklarının tamamlayıcı bir unsuru değil gösterdikleri bazı reaksiyoner tepkileri. AKP kurmayları, yokuş aşağı inen ağır vasıtanın egzoz freni kullanması gibi, rekasiyoner sinyalleri kendi elleriyle hızlandırdıkları toplumsal değişim sürecinde denetimi ellerinden kaçırmadıklarının işaretini siyasal tabanlarına vermek için kullanıyor. Bu yolla, o taban üzerine oynayan, var olan veya potansiyel rakiplerinin ayağının altından kilimi çekmeye özen gösteriyor.
Değil zinanın, boşanmanın dinen günah olduğu koyu katolik İtalya'da benzer biçimde gerçekleştiği gibi, Türkiye'de zinanın ceza kanununun kapsamına giren bir suç olmaktan sessizce çıkarılması, gelişimci bir muhafazakâr yaklaşım açısından kabul edilebilir bir gelişmeydi. Evli çiftlerden birisinin, diğerinin rızası olmadan üçüncü bir kişiyle cinsel ilişkide bulunması demek olan zina, evlilik akdinin zina yapan aleyhine bozulmasına yol açan bir kabahat olarak tanımlanmaya devam ediyordu.
Genel muhafazakâr yaklaşım için kabahatin böyle cezalandırılması, ardından kabahati işleyenin toplumsal çevresinde damgalanması yeterli bir ceza addedilebilirdi. Sonuç olarak dinen suç olanın özel hukuk hükümlerinde kabahat olarak tanımlanması, dinen suç olmakla beraber laik düzende ne ceza kanunu ne de medeni kanunda suç veya kabahat olarak tanımlanması mümkün olmayan bir dizi eyleme kıyasla, dinsel vicdanı tatmin edebilen bir uygulama olarak değerlendirilebilirdi.
Zina suç değil miydi?
Türkiye'de Müslüman çoğunluğun aslî talebinin zinanın yeniden cezai suç sayıldığını görmek olduğunu söylemek mümkün değil. Bu zina konusu gündeme gelene kadar, aydınlar başta olmak üzere, inanan, inanmayan, mutedil Müslüman veya koyu mümin toplumun tüm kesimlerinde ezici çoğunluğun zinanın suç olmaktan çıktığını bilmediğini biliyoruz. Zina suçunu düzenleyen maddeyi kadın-erkek eşitliği ilkesine aykırı bularak Anayasa Mahkemesi'nin iptal etmesinin ardından, hükümete yeni bir düzenleme yapması için verilen süre sonunda Meclis'te tartışılmadan düşen bir cezaydı bu.
O tarihten itibaren zina eylemlerinin arttığını, erkeklerin kadınları daha fazla aldattığını, aldatma nedeniyle aile içi geçimsizliklerin arttığını hiçbir veri göstermiyor. 1990'larda Karadeniz ve Doğu Anadolu'da kadınların feryadı, SSCB'nin dağılmasını izleyen toplumsal çözülme dalgasının etkisinin ulaştığı bu bölgelerde zinanın engellenmesi değil, kocalarının para karşılığı cinsel ilişkiye girmeleri, cinsel ilişki hizmeti satın almalarının önünün alınmasıydı. Halkın zina olarak tanımladığı, esas olarak fuhuştu. Son dönemde bunun da yakın geçmişe nazaran tavsadığını yerel gözlemciler iddia ediyorlar.
Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, kadınların ve ailenin korunması, aile içinde aldatmaya son verilmesi amaçlarıyla böyle bir cezai suç ihdas edilmesini öngördüklerini AKP'nin en yetkili kişileri dile getirdiler. Bunu yaparken, devletin şiddet içermeyen aile içi ihtilaflarda taraf olabileceğini de zımnen kabul ettiklerini beyan etmiş oldular. Daha da önemlisi, namus bekçisi olarak devletin, özel alana, "mahreme" el atabilmesinin meşruluğunu dolaylı yoldan kabul etmiş oldular. Bunun ileride kendi tanımladıkları anlamda "mahremleri" için bir müdahale zemini ve meşruiyeti yarattığını göremediler. Göremediler çünkü ahlâk polisi eğilimi içlerinde güçlü biçimde var.
Muhafazakârlıkla reaksiyonerlik arasında ince ayrımlardan birisi, birincisinin ahlâkçı olması ama bunu ideolojik planda dile getirmesi ve korumak istediğini özendirmeyi öne almasıdır. Örneğin aile kurumunu korumanın geleneksel muhafazakâr yöntemi, devletin aile temelli destek politikalarını geliştirmesidir. Buna karşılık reaksiyonerlikte, özel alana yasaklama amaçlı müdahale yanı ağır basar. Yasaklama, cezalandırmanın dine veya geleneğe ilişkin hikmetinden sual edilmez gerekçelerini vurgular. Bu ikisi arasında düz toplumsal algılama açısından çok belirgin ayrım çizgileri yoktur ama sonuçta yaklaşım farklıdır.
Damardan reaksiyonerlik
Otoriter eğilimlerin güçlü olduğu toplumlarda kamuoyu şiddet içeren ceza yöntemlerinin en iyi çözüm olduğuna inanır. Bugün sokaktaki insana sorsanız, çoğunluğu ölüm cezasının gerekli olduğunu, fahiş fiyata domates satanın bile ibret için asılması gerektiğini söyler. Aynı insanlar, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bütünüyle kalkması gerektiğini de ezici bir çoğunluk olarak ifade ederler. Eğer ona soru yöneltip, düşünüp taşınmadan hemen yanıtlamasını isteseniz, sokaktaki adam başbakanın ve AKP milletvekillerinin pek hoşlarına gitmeyecek daha neler neler talep eder. Onun için toplumun yüzde 80'i bunu istiyor gibi gerekçeleri cezai konular gündeme gelince çok dikkatle değerlendirilmek gerekir. Özellikle gerçek muhafazakârlar bunu tarihi tecrübeleri gereği iyi bilirler.
AKP'nin zina konusunu gündeme getirmesi damardan bir reaksiyonerlik tepkisi değil, muhafazakârlık pazarında atılmış taktik bir adımdır. Tabanının tümünün, seçmenlerinin önemli bölümünün talep ettiği imam hatip ve türban sorunlarında eli böğründe kalmış olmasını, bir çam sakızıyla örtme girişimidir. Özcü bir reaksiyonerlik tezahürü değil, başka hiçbir alanda gösteremediği muhafazakârlık gereğinin mostralığıdır bu. Tayyip Erdoğan'ın "bizim muhafazakâr olarak gereklerimiz var" derken ifade ettiği budur. Muhafazakârlık bu gibi durumlarda asılan bir pankart değildir.
AKP'nin amacı ne boşanmaları, ne aile içi aldatmaları engellemek ne de kadını korumak. Zinanın suç olarak tanımlanmasının bu amaçlara yönelik olumlu hiçbir etkisinin olmadığını AKP milletvekilleri, yöneticileri ve AKP danışmanları kendilerinden, yakın çevrelerinden gayet iyi bilirler. Bilmiyorlarsa, o zaman gerçekten aymazlık içindedirler demektir ki, asıl o zaman iş gerçekten vahimdir.
AKP yöneticileri, yakın hedefleri açısından ayaklarının tökezlemesine ya da bir kez daha ricat etmelerine yol açacak bir girişimi gündeme getirirken, kendi tahayyül dünyalarında yaşadıkları, demokrat muhafakâr olma iddiasıyla reaksiyoner muhafazakâr itkiler arasındaki gerilimlerin yarattığı fırtınayı gözler önüne serdiler. Daha da önemlisi, siyasal olarak rasyonel olamadıklarını iyice ele verdiler. Attıkları adımdan geri dönseler de, kazansalar da kaybedeceklerini görmenin şaşkınlığı içinde bocalıyorlar. Aileye yönelik etkili önlemler almaya neoliberal programları el vermediğinden, "ondan kalmadı, zina verelim" diyorlar. Neoliberalizmin yerli versiyonuna denk düşen neomuhafazakârlık da böyle bir şey işte.
(Category:Tr)
Netekim'in sabrı
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 12.09.2004)
Artık Bülent Ersoy dışında hemen hemen kimsenin fazla bulaşmadığı mütekait gevrek Evren Paşa'nın yaşayan anısına dayanarak "Netekim" adı uygun bulunmuş festival, öncelikle, her zaman olduğu gibi, Milliyetçi Militan güçlerin hışmına uğradı.
Unutmaya meyyal olmanın dinamikleri üstüne bir yazı okuyacağınızı bilseniz, elbette bu noktada vedalaşırız. Milletimizin yerleşik değerlerinden biri olarak sıkça kulakları çınlatılan nisyan üstüne bir yazı daha okumaya tahammülünüz kalmamıştır büyük ihtimalle.
Ama bu yazı tam da nisyan ile tahammül üstüne. Belleksiz toplum yaftasını yediğinden beri korkusuzca, en ufak bir vicdani muhasebeye gönül indirmeden yaşayıp giden bu kocaman toplum hayaleti üstüne öfke kusan bir yazı döşenmeye de oturmadım doğrusu.
Aksine, kalemime yakışmayacak ölçüde soğukkanlı, analitik bir çıkarsamayı paylaşmak istiyorum. Büyük ihtimalle, siz de 'tam düşündüklerimi dile getirmiş' diyeceksiniz. Okurun böyle bir adeti olduğunun da farkındayım. Anlamamız için nezaketsizce kafamıza vurulan bir akıl tokmağının yanında duruyor ve gözlerinizin içine bakıyorum.
Marmaris'te 78'liler Vakfı tarafından düzenlendiğini okuduğumuz "Netekim" adlı Sanat-Kültür Festivali dolayında yaşanan tartışmaları takip etmiş olabilirsiniz.
Artık Bülent Ersoy dışında hemen hemen kimsenin fazla bulaşmadığı mütekait gevrek Evren Paşa'nın yaşayan anısına dayanarak "Netekim" adı uygun bulunmuş festival, öncelikle, her zaman olduğu gibi, Milliyetçi Militan güçlerin hışmına uğradı. Bu, eski afisinin yerinde yeller esse de özellikle sinmiş azınlık mabetlerinin kapılarında, azınlık gazetelerinin büro önlerinde cılız nümayişlerle varlığını hatırlatan bir zamanların namlı örgütü, eski hasmı olan 78'lilerin bu girişimi karşısında elbette sessiz kalamazdı. Kalmadı da. 12 Eylül 1980 darbesinin yıldönümünde yapılması planlanan festival, artık gündemdeydi. MHP Marmaris İlçe Başkanı bölücülük yapıldığını iddia ederek, "Marmaris'in girişine 6 bin kişi yığarız. Hiçbir güç bizi söküp atamaz. Gelsinler de görelim" demeciyle kararlılıklarını ilan etti. MHP'nin böyle bir festivale izin vermeyeceğini, gerekirse şirin beldemiz Marmaris'i kana bulayacağını ihsas eden açıklamalarının gazetelerde boy göstermesiyle 60'dan fazla sanatçı, edebiyatçı ve yazarın katılacağı Festival yine aynı duvara çarpıyordu. Unutuşun bir konsensus olarak yaşandığı; varoluşun yegâne yolunun yüzleşmeden, hesaplaşmadan, bağışlamadan unutmak, dile getirmemek olduğu bir kez daha dayatılıyordu. Netekim MHP İlçe Başkanı da "Sağcısıyla solcusuyla Marmaris'te huzur içinde yaşıyoruz. Burayı karıştırmalarına izin vermeyeceğiz" sözleriyle devletin ebedi memuriyetinden istifayı düşünmediklerini bir kez daha hatırlatıyor, mutlaka aferini de alıyordu. Netekim, Festivale sergi ve konferans salonuyla anfitiyatroyu tahsis eden CHP'li Belediye Başkanı, "Huzur ve güveni sağlamak zorundayız. Anfitiyatro sözünü iptal ettik. Objektif gözle bakmak zorundayız" açıklamasıyla desteğini çekiyor, festivali sokakta bırakıyordu.
Evet, MHP Başkanı'nın dediği gibi, festivale gelecek olanların çoğu 'bölücülükten hüküm giymiş kişiler'di. Festivali, onlara bu hükmü giydirip hayatlarını karartmış olanların unutulmaması için düzenlediklerini açıklamışlardı. Onlar 12 Eylül'ün 24. yıldönümünde -yani bugün- Ankara'da, darbeyi gerçekleştiren kadronun yargılanması taleplerini haykıracakları bir mitingi de planlayanlar. Bu mitingin katılımcı listesi de epeyi yüklü.
Şimdi, 'ne gerek var canım, ortamı germeye'ci ipi kuşağına denk eyyamcılar, naturaları icabı bu festivali pek gereksiz buldu. Kenan Evren adlı emekli paşanın kâh kimi küçük esnaf açılışlarında boy göstermesini, kâh kimi şarkıcılar tarafından ziyaret edilmesini, alameti farikası olduğu o güzelim kasabada sağcısıyla solcusuyla eski bir şaka gibi huzur içinde yaşamasını çok görmemek gerek onlara kalırsa. Artık geleceğe bakmamız gerekiyor. Ama gelecek diye sürekli uzağa itilen o oduna dönmüş havuç hakkında ferah bir dil kurabileniniz var mı? Yaşanan acıları, maruz kalınan haksızlıkları hatırlamadıkça, hatırlatmadıkça; sorumlularını yargılamadıkça, yargılatmadıkça bir birlik ve beraberlik ruhu güçleniyor ve ülkemiz böylesi itiş kakışla vakit kaybetmeden daha sivil, daha demokratik daha güçlü bir ülke haline geliyor, öyle mi?
Bu memlekette ana babalarının yaralarını bir türlü anlayamadan yaşayan yüz binlerce genç, kendi yaralarının da sarılamayacağı duygusuyla büyüyor. Kendi yaşamış olduğumuz zulmün hesabını sormadan onların hayatına nasıl bir katkıda bulunabileceğiz?
İşte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle yayınladığı mesaj. Netekimciler sayfiye gülü olarak koruma altına alındığı sürece elbette paşalarımızın dili kemik tutmayacak. Bir dilin ima ettiklerini, işaret ettiklerini, pusulası olduklarını faş edip karşı çıkmadan daha iyi bir dünya hayali kurmak mümkün değildir.
Paşa, "özellikle belirli çevrelerce ulusal değerlerimizin sıkça sorgulandığı, ulusun ve bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sabır ve kararlılığının denenmek istendiği ... bir ortamda"n bahsediyor.
Demokrasi mevhumunu en fazla sindirmiş Genelkurmay Başkanı olduğu konusunda birçok vatandaşın hemfikir olduğu Özkök, sabırdan tahammülden söz ederken kimsenin huzuru kaçmıyor mu? Orduyla milletin ilişkisi, demokrasilerde sabır kelimesini kaldırabilecek bir alışveriş midir? Elinde silahı olanın sabrını masaya sürmesi, açık bir tehdit değil midir? Sabrının fazla zorlandığına karar verirse ne yapmayı düşünmektedir? Bu topraklarda, elinde silahı olanın sabrı taştığında yapabilecekleri hakkında iyi kötü fikir sahibi olmayan bir vatandaş yaşamakta mıdır?
12 Eylül cuntasının bölücü ilan ettiklerine layık bulunan tevekkül ile bütün topluma zorla giydirilen nisyan hırkası, burnundan kıl aldırmayan silahlıların sabrına duacı olarak yaşamamızı garanti altına alıyor. Ne şahane bir demokrasi! Ne mutlu bir yaşam!
September 11, 2004
(Category:Tr)
Bazı yazılar...
Son günlerde okuyup burada yayınlama fırsatı bulamadığım 3-5 güzel yazıyı tek tek yayınlayıp da Türkçe bilmeyen fikirbaz.com okuyucularını kıllandırmak yerini hepsini toplu halde yayınlıyorum. Hepsinin linkleri yazıların tamamının bulunduğu sayfalara gidiyor zaten...
Zina
(Yıldırım Türker - Radikal, 05/09/2004)
Geleneğe, töreye, dini inanca dayalı cemaat ülküsünün bekçiliğini üstlenen hareket devlet-siyaset ilişkileri açısından özgürlükçü olamaz.
Zina kelimesini torunlarımız bilmeyecek sanmıştık. 'Gayrı mâkable şümul" gibi eski bir hukuk terimi olarak meraklısının sözlük tarayıp bulabileceği bir kelime olacak. Gün gelecek, sözlükler, dönemin gençlerine hiçbir şey söylemeyen "Kanunsuz çiftleşme" gibi bir karşılık yerine bu kelimenin kullanıldığı tarihsel bağlam hakkında aydınlatıcı birkaç sözle birlikte verecekler tanımını. Çiftleşmenin kanunu gülünç gelecek, demiştik.
Yazının tamamı...
Sofie'nin mi, Ayşenur'un seçimi mi?
(Tarık Demirkan - Radikal, 05/09/2004)
Ayşenur Arslan'ın 'yakın medya tarihi' başlığıyla anlattığı pek çok şey gerçeklerle örtüşmüyor. Bu tarihin özneleri hâlâ yaşıyorsa iş iyice zor .
Yazının tamamı...
İnternet demokrasisi ya da ekşisözlük
(Enver Kubilay Yüksel - Radikal, 05/09/2004)
İnternet camiasında gezinmenin, nam-ı diğer sörf yapmanın belki de en eğlenceli tarafı, anonim bir kimlik üzerinden ağ bağlantısının tanıdığı sınırlar içerisinde "istediğini yapmaktır".
Yazının tamamı...
Bush'un 'voodoo' bebeği
(11.09.2204 - Radikal)
Fahrenheit 9/11, bir devam filminin başlıca özelliğine sahip. İlk filmde-'dünyaca çok meşhur' Moore'u yarattığı için Bowling for Columbine'ı ilk film olarak alın-sevilen ne varsa, Fahrenheit 9/11'de aynı unsurların şişirilmiş hali var. Gönül şova yönelik, propagandist muhalefet mi istiyor? Fahrenheit'ta istemediğiniz kadarı mevcut. Komiklik? Moore bu kez komiklik uğruna malzemesinin sınırlarını daha da zorluyor; yer yer gaf noktasına kadar. Gülmeceden sonra biraz duygu sömürüsü? Fahrenheit 9/11'de onu da bulacaksınız...
Yazının tamamı...
Göstermeden New York
(Yeşim Tabak, Radikal, 11.09.2204)
Spielberg'in, havaalanında sıkışıp kalan bir göçmeni anlatan Terminal'i, New York'un büyüsünü anımsatmak üzere tasarlanmış.
Otuz yıl önce yazdığı şarkıyı sahnede milyonuncu kez icra ederken iş ahlakı gereği azıp coşan bir rock yıldızının yorgun profesyonelliği neyse, Steven Spielberg ve Tom Hanks'in Terminal'de sergilediği 'ustalık' da öyle.
Yazının tamamı...
July 28, 2004
(Category:Tr)
Kocaman elli kovboy
( Oğuz Aral, Hürriyet Pazar, 11 Nisan 2004 )
Kendinden geçmişti. Burnunun dibine kadar yaklaşıp kendisini seyrettiğimin farkına bile varmamıştı. Bir káğıdın üstüne yumulmuş, bir şeyler çiziktiriyordu. 3-4 yaşlarında sevimli bir çocuktu.
‘Bir adamın eli kafasından büyük olamaz’ dedim.
‘Bu adam değil ki, bu kovboy.’
‘Kovboy da olsa, eli kafasından küçük olmalı.’
‘Sen anlamazsın, bu yumrukçu bir kovboy!.. Eli küçük olursa bir vuruşta haydutları nasıl yere yıkabilir?’
‘Kafalarına odunla vurabilir!..’
Ayıplayan gözlerle yüzüme bakıp kovboyun elini silgiyle sildi, sonra da kovboya daha büyük bir el resmi çizdi.
*
Birkaç yıl sonra onu bir ağacın altına yatmış, mutlu bir ifadeyle dalları ve yaprakları seyrederken gördüm.
‘Ağaçları çok seviyorsun galiba.’
‘Hayır, Suat’ı çok seviyorum. Hatta, ona aşık oldum.’
‘Suat da kim?’
‘Karşı komşumuzun kızı.’
‘Ama sen zaten başkasına aşık değil miydin?’
‘Ben resimlerde ya da rüyalarımda gördüğüm kızlara hep aşıktım. Ama Suat, dünkü kuka oyununda ‘Onu oynatmazsanız ben de oynamam! deyip benim yüzümden oyunu terk edince aşık olmayıp da ne yapacaktım?’
‘Peki Suat’ın bu aşktan haberi var mı?’
‘Suat’ın değil, ama annesinin haberi var. Çünkü, beni anneme şikáyet etmek için dün bize geldi.’
‘Kadını kızdıracak ne yaptın ki?’
‘Güya ben Suat’ların bahçesindeki bütün papatya yapraklarına ‘Suat... Suat...’ diye kızının ismini yazmışım.’
‘Doğru mu bu?’
‘Tabii yalan!.. Yüzlerce, binlerce yaprağa yazı yazmaya kalem mi yetişir? Ben sadece 5-10 yaprağa yazabildim. Ama kadının göreceği tutmuş işte!..’
*
Yıllar sonra onu gördüğümde bir ağacın gövdesine sarılmış ağlıyordu. Ağacın kabuklarına tırnaklarını geçirmişti. Gözlerinde kederden çok hayret vardı. Hayret ederek ağlıyordu. 10 yaşına gelmişti. Yüzüme aldatılmış insanların küskün bakışlarıyla baktı:
‘Bugün babam öldü. Artık çizdiğim resimleri kim beğenecek, kim bana aferin oğlum diyecek?’
‘Korkma, eğer resimlerin gerçekten güzelse bir gün çok kişi aferin der... Hatta arada babanın aferin diyen sesini bile duyarsın.’
*
Onu birkaç yıl sonra Üsküdar sahilindeki Çiftekayalar’da beş oğlanın ortasında dayak yerken gördüm. Sıska bedeniyle direniyor, hatta arada bir kendinden daha iri çocukları yumruklayıp canlarını yakıyordu. Aralarına girip kavgayı durdurdum. Onu bir kenara çektim, öbür çocuklar,
‘O bize saldırdı amca!’ dediler.
‘Ne halt etmeye 5 kişiyle kavgaya tutuşuyorsun? İşte böyle eşşek sudan gelene kadar sopa yersin!’
‘Ama onlar bana durup dururken küfür ettiler!’
‘Boşverseydin.’
Morarmış gözüyle yüzüme bir tuhaf baktı.
‘Bazen dayak yemek, boşvermekten iyidir!’ dedi.
*
Heybeliada Askeri Deniz Lisesi’nde giriş sınavları yapılıyordu. Son sınav matematiktendi. Onu pencereden görünen deniz manzarasına gözlerini dikmiş kara kara düşünürken buldum. Önünde boş bir sınav káğıdı vardı.
‘Cevapları biliyor musun?’
‘Biliyorum, zaten ben bu yıl lise ikinci sınıfa geçtim. Ama burada birincinin sınavına soktular.’
‘Kim soktu?’
‘Annem, babam öldükten sonra deniz subayı olursam geleceğim kurtulur diye düşünüyor.’
‘Olmayacak mısın?’
‘Ne yazık ki olacağım. Bu sınav káğıdını boş versem bile, girdiğim diğer sınavlardan aldığım notların toplamı okula girmeme yetiyor.’
‘Öyleyse gözün aydın. Aslan gibi bir deniz subayı olacaksın.’
‘Olmayacağım.’
‘Niye be?’
‘Ben subay olursam, karikatürleri kim çizecek?’ dedi ve matematik sınav káğıdına askerlikle ilgili tuhaf karikatürler çizip sınıf subayına verdi.
*
Yıllar sonra Perspektif dersinden kaçarken, ona akademinin kapısında rastladım.
‘Yine mi okulu kırıyorsun?’
‘Ne halt edeyim, gazeteye geç kaldım. Zaten dün Anatomi dersi yüzünden karikatürümü yetiştirememiştim. Bugün de karikatür çizmezsem beni gazeteden atarlar.’
‘Bu gidişle akademiden de atacaklar ama... Biraz dişini sıkıp okulu bitir. Sonra istediğin kadar karikatür çizersin.’
‘Artık çok geç, para kazanmam gerek. Çünkü haftaya evleniyorum.’
‘Sen çıldırdın mı be?.. 19 yaşında evlenilir mi?’
‘Ya kaç yaşında evlenilir? Bu işin tarifesi var mı?’
‘Gel beni dinle, evlenme işini 3-5 yıl ileriye bırak da önce şu akademiyi bitir’ dedim ama lafımın yarısı havada kaldı. Önümüzden geçen tramvaya atlamıştı bile.
Artık çizdiklerini gazete ve dergilerde görüyordum. Fena çizmiyordu. Hatta, bir hayli ünlenmişti. Ama birkaç yıl sonra yazıp-çizdikleri sayfalardan yok oldu. Çizgilerine yıllarca rastlayamadım.
Bir gün Beyoğlu’nda yürürken yanımda Opel Kapitan bir araba durdu. Şoför fırlayıp beni arabaya buyur etti. O, arka koltukta oturuyordu.
‘Ooo... Maşallah, lüks arabalar, şoförler... Anlaşılan köşeyi dönmüşsün’ dedim.
‘Evet döndüm. Ama köşeyi tekrar geri geri dönmek niyetindeyim.’
‘Nasıl yani?’
‘Gazete ve dergi için çizdiklerimin onda birini bir şirket için çizince, köşeyi birkaç kez dönüveriyorsun. Babıali’de iş bulamayınca kendimi reklamcılığa vurdum. Ne yapalım, evin nafakası sözkonusu olunca meslek seçme şansın fazla olmuyor. Ama yarın tekrar Babıali’ye dönüyorum. Gık dedim ve reklamcılık şirketimi ortağıma bedelsiz bıraktım.’
‘Hálá evli misin?’
‘Evet ama, bu evlilik başka evlilik... Senin dediğin doğru çıktı. O yaşta evlenilmezmiş meğer. Ama şimdiki evlilikten çocuklarım bile var.’
‘O zaman rahat para kazandığın bu işini bırakma. Karikatürü arada bir keyif için çiz.’
‘Denedim, ama karikatür keyif için çizilmiyor, yazı keyif için yazılmıyor. Bu işler ancak çaresizlikten ve can havliyle yapılıyor. Yanında ikinci bir işi kaldırmıyor.’
Öfkeyle,
‘Nasıl biliyorsan öyle yap!’ dedim.
*
Yıllar sonra bir gece, meyhane dönüşü çıkardığı dergiye uğradım. Bir sürü tüyü yeni bitmiş delikanlıyla kapak karikatürü için tartışıyorlardı. Kapaktaki resme baktım.
‘Sen aranıyorsun, bunu basarsan yarın seni ince kıyım doğrarlar. Bak, arkadaşların senden genç ama, senden akıllı. Onlar bile bu kapağın basılmasını istemiyorlar!’
‘Eğer bu kapağı basmazsak, bugüne dek onca karikatürü niye çizdik? Bu delikanlılar bundan sonra çiklet resmi mi çizecekler?’ dedi.
Kapağın yayınlandığı gün o zamanki askeri cunta dergiyi kapattı. Yakalamak için de bizimkinin peşine düştü.
*
Pijamasıyla bahçesini sulayan yaşlı adamın yüzü bana pek yabancı gelmedi. O da kırpıştırdığı miyop gözlerini yüzüme dikti.
‘Gözün aydın, nihayet kazasız belasız güllerini sulayan bir emekli olmayı becermişsin’ dedim.
‘Beceremedim, yarın ünlü bir gazetede yazıp çizmeye başlıyorum.’
‘Niye, paraya mı ihtiyacın var?’
‘Hayır, hatta bana para vermeyin dedim ama kabul etmediler.’
‘Bir kere de benim sözümü dinle. Tekrar başlama. Kendine ait kalan son zamanı gönlünce kullan. İster Floransa’ya gidip müzeleri gez, ister küstüğün bağlamanla barışıp türkü çığır... Kitaplıkta sonra okurum diye biriktirdiğin kaç kitabın oldu haberin var mı?’
*
Dün gece sabaha karşı kapım anahtarla açıldı. Uykum tilki uykusundan hafif olduğu için yataktan fırladım. Çocukluğundan beri tanıdığım adam gözlerinin altındaki mor halkalarla bana bakıyordu.
‘Bu hafta bulamadım’ dedi.
‘Neyi bulamadın?’
‘Bu hafta gazeteye yazacağım pazar yazısının konusunu.’
‘O zaman yazma... Zaten insanoğlu niye yazı yazar anlamıyorum.’
‘Tekil yaşayamadığı için!.. Yazma nedeni insanlarla bir arada yaşadığını hissetmek içinmiş. Resim yapıp şarkı söylemek de öyle!..’
‘Sabahın köründe felsefe yapmayı bırak. Baştan beri sözümü dinleseydin, başına bunca bela gelmeyecekti.’
‘Bir banka kasasında garantili olarak yaşasaydım daha mı iyiydi yani?.. Bütün belalarım can baş üstüne... Ben belalarımı da seviyorum. Ama bu pazarın yazısı ne olacak?’ Çocukluğundan beri tanıdığım herife, yani kendime,
‘Nah bu olacak!..’ dedim ve önüme bir káğıt çekip kocaman elli bir kovboy resmi çizdim. Sonra yanımdaki 4 yaşındaki küçük çocuk, kovboyun elini silgiyle silip daha büyük bir el çizdi.
(Category:Tr)
'Ustaların ustası bizi yalnız bıraktı'
( Radikal - 28.7.2004 )
Can Barslan: Dünden beri beni arayıp başsağlığı diliyor insanlar. Bu bile Oğuz abinin hayatımdaki önemini gösteriyor. Kendi sanat yaşamımla ilgili kimseye paye vermedim. Sadece bir istisna hariç. Naçizane Can Barslan adı bugün karikatür dünyasında varsa tek nedeni Oğuz Aral'dır. Ustam öldü çok üzgünüm.
Kemal Gökhan Gürses: Dün öldüğünü duyunca bir arkadaşıma şu mesajı attım: 'Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş, ben böyle dünyanın anasını satarım.' Gerçekten benim tek ustamdı. Sanata bakışımda çok büyük etkileri vardır. Evet 'huysuz ihtiyar'dı ama onun huysuzluğu, direkt oluşu, hayat karşısında çok zor öğrenilebilecek şeyleri çok çabuk öğrenmemizi sağladı. Arkadaş bir ustaydı. Yaptığımız işin çok değerli bir iş olduğunu söyledi hep. Birçok çizer belki çizgi ve mizah düzeyi bakımından onu aşmıştır ama bu Oğuz Aral sayesinde olmuştur. Bizi dünyayla tanıştırdı; karikatürün bir meslek olduğunu gösterdi. Gerçekten çok genç yaşta 'Gırgır'dan kazandığım para, hayatım boyunca kazandığım en güzel paraydı. İyi para kazanıyorduk. Her ölüm erkendir ama Oğuz hocanınki çok erken oldu. Başta söylediğimi yine tekrarlıyorum: Ustam ölmüş, ben böyle dünyanın anasını satarım.
Ramize Erer: Oğuz Aral, benim için çok özeldir. Onunla tanıştığımda henüz 15 yaşında bir kızdım. Çok iyi bir hocaydı; benim için ve o dönemki genç karikatüristler için bir babaydı da aynı zamanda. Bugün bir çizersem eğer bunu ona borçluyum. Çizer olmak demek 'Çiçeği Burnundakiler'den geçerdi. Bana, "Şu masa senin geç otur ve çiz" dedi ve ben para kazanmaya başladım. Karikatürü meslek edinmemize büyük katkıları oldu. Bir de emeğin karşılığını veren biriydi. Onun varlığını hissetmek bile benim için güç kaynağıydı. Şimdi kendimi büyük bir yalnızlığın içinde hissediyorum.
Galip Tekin: Türk mizahı bir büyük ustayı kaybetti. Onun yetiştirdiği bizler ve bizim yetiştirdiğimiz insanlar için büyük bir kayıp. Ustadan öte bir babaydı bizim için. Yokluğunu hissedeceğiz. Acımı tarif etmem mümkün değil.
Piyale Madra: Oğuz Aral Türk çizgi tarihine bir dönem damgasını vuran önemli bir çizerdi. Bir kuşak onun çıkardığı Gırgır dergisiyle büyüdü.
Semih Balcıoğlu: Sevgili Oğuz... Yaptığın her işin en iyisini yaptın. Gırgır'ı yayına hazırladığın ve onu başarıya ulaştırdığın günleri dün gibi hatırlıyorum.
O ne heyecandı, o ne inanılmaz bir uğraştı. En büyük hizmetlerinden biri de onlarca çizeri karikatürümüze armağan etmendi. Ulaşamadıkların da senin etkinde kaldılar. Sanatın gibi, dostluğun, insanlığın da eşsizdi. Seni çok özleyeceğim.
Serhat Gürpınar: Güreşte bir deyim vardır: Ustalar üç oyun bilir ama çıraklarına ikisini öğretir, birini kendine saklarmış. Oğuz Aral bize üçünü de öğretti. Onun için söylenecek çok şey var, ama şu an ne söylesem eksik kalır. Oğuz abi, köhneleşmiş ülke sistemi içerisinde çok büyük bir devrim gerçekleştirdi. Hayatta öncü olmak çok önemlidir ve o büyük bir öncüydü. Bilgisini hiç esirgemedi, bizlerle paylaştı. Genç beyinlere çok önem verdi. Bütün üst düzey yöneticilerinin dinozor olduğu bir ülkede o, gençlere önem verdi. Bütün bunların ötesinde, adam gibi adamdı. Çok, çok iyi bir insandı.
Erdil Yaşaroğlu: Türk karikatür dünyasında çok önemli yeri olan bir insandı. Karikatürleri dışında kişiliğiyle de önümüzü açmış, örnek olmuş bir insandı.
Hasan Kaçan: Oğuz ağabeyle ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki... O bir sürü insanın hem ustası hem de babasıydı. Yani Oğuz Aral'ın ustalığı zaten tartışılmaz bir şey. Herhalde çok az insan karikatürcü ya da mizahçı yetiştirmeyi kendisine misyon edinmiştir. Oğuz Aral bu konuda neredeyse tek örnek diyebilirim.
10 saat bir fikir üzerine çalışıyorsa, en az 10 saatini de amatör çizerlere ayırıyordu. Onlarla tek tek ilgileniyordu. Oğuz Aral'ın 'Avanak Avnisi', 'Utanmaz Adam'ı bizim dönemde iki önemli eseri gibi görünse de, yetiştirmiş olduğu sayısız canlı eserleri de var. Belki de en önemli eserleri de onlar. Üzgün olduğumuzu söylememize gerek yok herhalde ama Oğuz Aral'ın bize öğrettiklerini devam ettirme gayretinde olacağız. Mizah dünyası çok büyük bir ustasını kaybetti. Başımız sağolsun.
Latif Demirci: 14 yaşında gittim ve Oğuz Aral'la tanıştım. 30 yıla yakın süren bir mesaimiz var ustamız, babamız, ağabeyimiz. Her şey diyebiliyorum onun için karikatürü bize öğreten insandı. O olmasaydı olmazdık herhalde diye düşünüyorum. Usta çırak ilişkisi var ya halen süren bir şeydi. 28-29 yıldır çiziyorum. Arada bir görüşüyor, konuşuyorduk kendisiyle. Halen dünkü karikatürünü çok sevdim on numara ama o öyle çizilmez, şöyle çizeceksin. Otuz yıl sonra bile hâlâ öyle yapardı. O ustalık, öğretmenlik durumunu hâlâ devam ettirirdi. Bir şeyi beğendiğini söylemez. Beğendiğini söylerse de önemlidir. Karikatürüne on numara dediyse önemli bir şeydir o. 80'li yıllarda Gırgır'ın çok sattığı dönemlerde çocuklara ne olmak istersin diye sordukları zaman çocuklar asker, pilot, mühendis şu bu derlerdi ya. Bunun başına karikatüristliği getirdi aslında. O yıllarda herkes karikatürcü olacağım
diye bir şey söylüyordu.
Semih Poroy: Karikatür ve mizah yayıncılığını derinden etkilemiş, karikatürümüze enerji taşımış çok önemli bir kişilik. O enerjinin yerinde kullanılıp kullanılmadığı ayrı bir şey. Bu, yıllar sonra değerlendirilecektir. Oğuz Aral okulunun öğrencisi olmadım. Şu anda çok da önemli değil. Üzüldüğüm şey, birbirimize verdiğimiz karşılıklı saz çalma sözümüz artık gerçekleşemeyecek. Tolga Tigin ablamıza, çocuklarına, tüm sevenlerine baş sağlığı ve sabır...
(Category:Tr)
İlk defa ağlattı
(Metin Üstündağ - Radikal - 28/07/2004)
Oğuz Aral'ın onlarca karikatürist yetiştirdiği Gırgır dergisi pratiği, en az Köy Enstitüleri kadar değerli ve önemlidir. Bugün çok sayıda yeni ve iyi karikatürcü çıkmamasının sebeplerinden biri de bir Oğuz Aral daha olmamasıdır.
İSTANBUL - Oğuz abinin, benim ve tüm karikatürcülerin üzerinde babalarımızdan çok emeği vardır. O bize fantezi bir hayat bağışladı. Biz karikatürcü olmadan önce okulda, sokakta, mahallede, evde habire 'sus' diye kafasına vurulan haylaz ve belki de hiperaktif çocuklardık. Oğuz abi ve Gırgır olmasaydı, akabileceğimiz bir mecra açılmamış olsaydı kendimizi ordan oraya, duvardan duvara vurup ya psikopat ya da psikopat olurduk.
Oğuz abinin kıymetini ve mucizevi hünerini dergi yöneticisi olduğum sıralarda daha iyi anladım. Özellikle Öküz dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığım sıralarda. Ben okumuş yazmış, eli kalem tutan birçok yazar çizere derdimi anlatmakta zorlanırken; Oğuz abi Gırgır dergisinde Edirne'den Van'a, Mersin'den Trabzon'a birçok köylü, kasabalı, şehirli çocuğa karikatür denen dünyanın en illet işini sakız çiğner, çekirdek çitler gibi basit bir şekilde anlatıp, öğretip onları kısa zamanda karikatürist yapmıştı. Öyle ki karikatür sanatı bir süre sonra geleneksel el sanatlarımızdan biri haline gelmişti.
İnsan sarrafıydı
Gırgır'daki Çiçeği Burnundakiler köşesinden onlarca profesyonel karikatürist çıktı. Oğuz abi insan sarrafıydı. Sizinle yarım saat konuşsa kaderinizi okuyabilir ve hatta değiştirebilirdi. İçinizde kendinizin bile bilmediği, gizli kalmış yanlarınızı karikatür denilen araçla nasıl ortaya çıkarabileceğinizi şıp diye gösterirdi.
Her zaman söyledim yine söylüyorum hep söyleyeceğim, Oğuz Abi'nin Gırgır dergisi pratiği köy enstitüleri pratiği kadar çok değerli ve önemlidir. Onun sanatçı üretme pratiği hayatın ve sanatın birçok alanına uygulanabilir. Naçizane bizler onun bu pratiğini yıllardır uygulamaya çalışıyoruz. Bugün varolan bütün mizah dergilerinin içeriği olmasa da biçimi onun eseridir.
Son görüşmelerimizden birinde "Oğuz abi, n'apıp ne ettiniz de, birer şoparken bizi karikatürist yaptınız" diye sordum. O büyük bir alçakgönüllülükle "Ben bir şey yapmadım çocuğum. Siz yaptınız. Ben sadece size değer verdim ve yol gösterdim" dedi.
Kendi üzerimden Oğuz abinin büyücü diyebileceğim hünerini anlatmak da isterim. Gırgır dergisine Çarşaf'tan profesyonel olarak gelmiştim. Çeşitli konularda karikatürler çiziyordum. Oğuz abi, benim bir tomar espri eskizime bakıp belki de çizgi hayatımı değiştirecek saptamasını yaptı. Bir gece odasına çağırarak "Ya Metin senin siyasi karikatürlerinde bile aşk var, politikacıları bile eşleriyle el ele çiziyorsun, gel sana bir köşe verelim, adı da Metin'in Âşıkları olsun, burada biraz debelen bakalım n'olucak!" dedi. Ben o günden beri adı, karakterleri, esprileri değişse de aslında o köşeyi çiziyorum ve şunu söylemek istiyorum: Oğuz Aral sizin olduğunuzla yetinmiyordu, olabileceğinizi de görmek istiyordu. Bu durum belki birçok arkadaşımıza zor gelmiş olabilir. Bu yüzden onu anlamamış olabilirler.
Bir de yılmadan usanmadan bildiklerini öğretme, aktarma aşkıyla doluydu. Öyle ki Gırgır dergisi artık belediye otobüsü gibi tıklım tıklım dolu olduğu halde o hâlâ meşhur pazartesi toplantılarında erinmeden genç çocukların cin ali karikatürleriyle ilgilenir, saatlerce dil dökerdi. Bugün Oğuz abinin bu emeği, bu coşkusu olmadığı için belki de mizah dergilerinden çok sayıda yeni ve iyi karikatürcü çıkmıyor olabilir.
Biz Gırgır'dan sonra başka dergilerde çizsek de 'Oğuz abi bizi izliyordur, karikatürlerimize bakıyordur, aman güzel çizelim' diyerek daha bir dikkat ederdik. Şimdiyse çok daha dikkatli olmamız gerekiyor.
Hepimizin başı sağ olsun.
Oğuz Aral'ın naaşı yarın öğlen Levent Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
July 07, 2004
(Category:Tr)
Hüzün Hüzzam Makamında Bir Şarkıdır...
(Bulut L.B.)
Hüzün hüzzam makamında bir şarkıdır, bolca mi bemol ve fa diyezli... Hüzün kahverengidir, siyah olamayan ve yeşile çalamayan. Hüzün bugündür, parçalı bulutlu bir kent, belki de damla olup yüzüme düşmeye hazırlanan gökyüzüdür. Hüzün son kez olduğunu bilerek sevgiliye sokulup uyumaktır uyanmaya korkmadan, kokusunu içine çekmektir, izini sürebilmek için. Hüzün arada kalmaktır, bir sonraki adım için erken gelen bir an , bir öncekine geç kalıştır.
Hüzün sisli bakar, karanfil kokar. Uyku uyanıklık arası şafak vakti düşleridir. Hüzün bir pencereden uçuşan tül bir perdedir, bir kadın eli tarafından toparlanıveren. Hüzün bomboş sokakta nereden geldiği anlaşılamayan bir çocuk kahkahası, çığlık çığlığa uçan bir kırlangıç ve bazen sepya bir fotoğraftır bir annenin albümünden. Hüzün ortadadır mutluluğa de karamsarlığa da eşit uzaklıkta, zamanı ileri ya da geri alabilmektir, hayal kurmaktır. Hüzün, yanında olmasını beklerken çalan bir telefondan gelen sestir, gelemeyeceğini söyleyen. Hüzün acıyı azar azar çekmek, zehirlemeden kendini acının sefasını sürmektir. Hüzün hüzzam makamlıdır, bittiğinde havada asılı birkaç nota bırakan bir şarkı...
June 24, 2004
(Category:Tr)
Fırtına
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar
Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar
Murathan Mungan
June 23, 2004
(Category:Tr)
09.53
Manhattan Kızılderililere bırakılsaydı daha iyi olurdu. Hatanın geçmişi, Peter Minuit'nin 24 dolarını pencereden sokağa attığı 1626 yılına uzanıyor. Soyadı gece yarısı anlamına gelen bir adamdan kuşkulanmak gerekirdi; geceyarısı suçların işlendiği saattir. Peter Minuit, adalarının karşılığında birkaç cam bopncuk kakalayarak Algonkinlere sıkı bir kazık attığı için gurur duyuyordu. Ama asıl dolandırılanlar Soluk Benizlilerdi. Cam boncuklar birer tohumdu; toprtağa ekildikten sonra, bir Kızılderili çadırından daha dayanıksız şeffaf bir şehir filiz verecekti içlerinden.
Frederic Beigbeder - Kuzey Kulesi 107.Kat [Windows On The World] (Çeviren: Renan Akman)
May 20, 2004
(Category:Tr)
Balayı bitti
( İsmet Berkan, 20.05.2004, Radikal)
Demek bu memleketin 'demokratik sabrı' imam-hatiplerle ilgili yasaya kadarmış. Yasaya, demokrasi ve akıl içinde karşı çıkanlara sözüm yok ama memleketin ana muhalefet partisinin genel başkanı bile imam-hatip mezunlarından rejim düşmanı insanlar imasıyla söz etmeye başlayınca insan bir şeylerin ölçüsünün fena halde kaçtığı hissine kapılıyor.
Doğrudur, hükümetin imam-hatiplilerle ilgili yasayı gündeme getirerek bir gerginlik yarattığını düşünüyorum. Ama o aşamadan sonra üniversite rektörlerinin, ana muhalefet partisinin ve Genelkurmay Başkanlığı'nın da bu gerginliğe az katkısı olmadı. Hatta denebilir ki bu diğer kuvvetlerin oluşmuş gergin ortamdaki katkısı artık hükümetten fazla.
Dikkatle izlemeye çalışıyorum, aydınlanmayı, aklı, bilimi savunduklarını iddia edenler, bu son sıkıntıda konuya en duygusal, en sembolik ve en akıl dışı yollarla yaklaşanlar oldu. Meseleyi genel eğitim bağlamı içinde tartışan, üniversite özerkliğini ve ortaöğrenimdeki sorunları dile getiren çok az kimse oldu.
Belki geçmişte 28 Şubat gibi bir olay bulunduğundan, AKP'yi beğenmeyen veya bu partiye karşı derin bir şüphe duyan kesimler, başından beri her fırsatta bir rejim tartışması çıkarmaya çalışıyorlardı. Böylece ikinci bir
28 Şubat'ın yolu açılacak, hatta belki iş askeri darbeye kadar varabilecekti. İmam-hatiplilerle ilgili yasa onlara bu fırsatı verdi gibi gözüktü, ama aslında bence ortada rejim tartışmasını gerektirecek bir şey yok.
İmam-hatipler kuruldukları günden 1999'a kadar üniversitelerin istedikleri bölümüne öğrenci gönderdiler de Türkiye'de rejim değişmedi; bundan sonra mı değişecek? Bir dönem imam-hatiplerden her yıl binlerce öğrenci mezun oluyordu, bugün bu sayı çok ama çok düşük. Kimden, neden korkuyoruz?
Bana soracak olursanız esas Türkiye'de rejimi tehlikeye düşürenler, dindar insanları düşman gibi görenler, imam-hatiplileri kaba bir ayrımcılığa tabi tutanlar.
Bakın dün de bir örneğini gördük: Ankara'daki 19 Mayıs kutlamalarında gençliğin Ata'ya cevabını -ki bu matbu bir metin- okuyan öğrencinin imam-hatip lisesi öğrencisi olmasından bile bir kriz yaratılmaya çalışıldı. Sizce o öğrenci kendini nasıl hissetti? Bundan sonra nasıl hissedecek?
Biz laikliği ve laiklik uygulamalarını akılla tartışmadıkça, Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli vesilelerle yaptığı tanımları değiştirmeye çalıştıkça bu kısır tartışmada bir arpa boyu bile yol gidemeyeceğiz.
Dindar insanlar ve imam-hatip mezunları kendilerini Türkiye'nin zencileri, ikinci sınıf vatandaşları gibi hissediyorsa ortada büyük bir sorun var demektir. Bu sorun hepimizi ilgilendiren önemli bir sorundur.
Bazı 'laikçi' vatandaşlar kendilerini bu memleketin asli sahibi gibi hissediyor ve kendilerinden olmayanları ikinci sınıf olarak görüyorsa, yine ortada büyük bir sorun var demektir. Bu sorun da hepimizi ilgilendiren önemli bir sorundur.
Aslına bakacak olursanız Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti bir anlamda büyük bir şanstı, belki hâlâ şans olmaya devam ediyor. Benim bu partinin kuracağı hükümetle ilgili ümidim, derin yaraların kaşınmayacağı ve yeniden kanamasına fırsat verilmeyeceği, onun yerine bir güven ortamının oluşturulup ondan sonra bu yaraların iyileşmesine yardımcı olunacağı yönündeydi.
Bu ümidim, geldiğimiz noktada büyük ölçüde kırılmış durumda.
Birdenbire mesele, 'Halk bize oy verdi, istediğimizi yaparız'a geldi. Öte yandan, dediğim gibi buluttan nem kapıp her fırsatta bir rejim tartışması açmaya çalışan dar kesim bir anlamda başarıya ulaştı, AKP'yi bu tuzağa düşürdü.
Gerginliğin hep bu seviyede sürmesini bekleyemeyiz, zaten sürmemeli de. Ama hayat da bundan sonra hükümet için eskisi kadar kolay olmayacak; çünkü balayı dönemi sona erdi.
(Category:Tr)
En güzel benimm cüppem!
( Perihan Mağden, 19.05.2004 - Radikal )
Ne zaman ki, televizyonda ekonomi münazaralarının oranı artıyor, işte o zaman döviz yükseliyor, faiz yükseliyor; huzursuzluğumuz/mutsuzluğumuz artıyor demektir. Henüz ekonopsikol'ok'ların programlarında, ekranın karşısına mıhlanacak seviyelere, Allah'a şükür ki, düşmedik. Henüz!! Ama bir kıpırdanmadır piyasalarda; durdur durdurabilirsen-
Önce 'FED'in faiz artırma endişesi' teşhisiyle sular şöyle bir bulandırıldı. Daha doğrusu bulanmakta olan sular, anlamlandırılmaya çalışıldı. Oysa bu toprakların meselesi bu: ANLAMÖZÜRLÜLÜK. Baktık olmuyor, bu anlamlandırma çabalamasıyla bu çalkantıların zırvalık oranı, örtüşmüyor.
O zaman gelsin 2 kadeh bir şeyler daha.
YÖK gerginliği ve de 16 Haziran (bankaların) dövize endeksli kâğıtlar geri ödemesi. Bankaların açığı var olabilirmişmiş de, döviz toplamaya başlamışmışlar da; e, zaten yabancılar da FED'den yükselen faiz artırma sinyalleri üstüne tabanları yağlamışmış- AMA asıl mevzu bu YÖK GERGİNLİĞİ.
Şimdi hükümetin bu 'gerginliği' yaratmaya ne hakkı varmışmış? Hani
onlar cici çocuk olacaklarına söz vermişmişler? Gerginliği yaratan oysa, hükümet değil bana kalırsa. Diğerleri!
12 Eylül'ün 'eseri' olan bir kurumdan bir 'mamut'tan söz ediyoruz burda. Çoktan tarihin derinliklerinde kaybolup gitmiş olması gereken bir yaratıktan.
YÖK tasarısı, ta başından, öylesine fena tasarıklandırılmış, öylesine hilkat ve her nevi akademik özgürlüğün başına bela bir tasarı ki, bugüne dek hiç edilmediyse en az elli kez filan revize edildi.
Ama olmadı işte, oldurulamaz da, günün (ve hiçbir günün) şartlarına uymayan bir hilkat. Bir dayatma.
YÖK'ün 'başındakilerin' önerdiği tasarıya bakın bir de: Hani insan YÖK'ün bünyesinde 'ışımaktan' hoşnut değil de, 'BU koşullarda elden ne gelir?' havasında diyelim. O zaman, zamanın faşist cuntası tarafından dayatılmış bu abuk sabuk taslağa (tasarıdan ziyade bir 'taslak' zira) ne kadar revize edilse, ne kadar eğilip bükülse de 'adam edilemeyen' bu 'mamuta' karşı çık. Karşı çık ve bizzat kendi kendini temizle!
Ben hükümetin YÖK yasasını, YÖKçülerin böğründe kalmış tasarılarından çok daha demokratik buluyorum. Buna mı yanayım, YÖKperver YÖKçülerin asıl müthiş endişe(lenme) kaymağı olan imam-hatiplerle ilgili tüm o feveranın, mana özürlülüğüne mi?
Zira imam-hatiplilerin şu anda ki durumu o kadar içler acısı ki, ilahiyat fakülteleri dışındaki üniversitelere girmeye (o da yine sınırlanmış/tanımlanmış üniversiteler) yılda 258 öğrenci muvaffak olabilecek, bunca kavga kıyamet koparan bu yasayla!
Ana-babalarının, koşulların dayatmasıyla ya da kendi 'melun' tercihleriyle bu liseleri tercih etmiş bu çocukların önünü SONSUZA DEK kapattığın anda, onları terk etmiş oluyorsun: Onca beslediğin korku kaynaklarının kollarına.
İmam-hatipler yüzünden çökmüş/göçmüş bulunan meslek liselerine ne demeli peki? Bu memleketin meslek liselerine ihtiyacı yok mu? Sürekli 'batan geminin malları' muameleleri?
Sen peki yobazlıktan, BU kafalardan, köktendincilerden bu kadar korkuyorsan, bu denli tedirginsen; yerine ikame ettirdiğin köktendevletçilikten, demode milliyetçilikten, iler tutar yanı son derece tartışmaya müsait (belki de hiç varolmamış) bir ideolojiden başkalarının da ne denli korkup tedirgin olabileceğini hiç, kestirebiliyor musun?
Şöyle bir tartışmayla ortaya çıkmıyorlar zira: Kaldıralım din derslerini tüm okullardan. Seçmeli olarak isteyen çocuğuna Arapça da okutabilsin, benim çocuğum da din dersine (hangi isim altında olursa olsun) girmek zorunda kalmasın. Diyelim.
Hayır! olamaz! zira onlar da dindarlar. Onların dini ayrıca, herkeslerden 'bütün'dür, hiçbir mevzuda geri kalamazlar. Ama en mühimi köktendevletçilikleri; yani (bir de imamlarda bulunan) cüppelerini giydikleri gibi Tek Heykel'e yürümek dışında ve germek ortalığı, bir kaygılarının (bir de tabii: pozisyonlarını koruma yüksek güdüsü) olmamaları. Bu arada, birileri de acayip para götürmekteler bu aşırı oynaklaşmış piyasalardan. Asıl korkulması gereken 'dinciler': Dini imanı 'para' olanlar ve tüm bu zırvalıklardan nasiplenenler. Sisli havalarda, kuzuları yutmaları çok daha kolay nasılsa.
May 11, 2004
(Category:Tr)
King'in Kingdom'ı
(Yeşim Tabak, Radikal Cumartesi, 8.5.2004)
Kingdom Hospital, iç savaş döneminde çıkan bir yangında çok sayıda çocuk işçinin öldüğü bir imalathaneyle aynı alan üzerine kurulmuş. Bilimden başka her şeye burun kıvrılan hastane, insan kibirinin görkemli mabetlerinden biri konumunda. Gelgelelim üzerinde bulunduğu lanetli toprak, doğaüstü birtakım vakaları hastanenin koridorlarına taşımaya başlıyor... 80'lerin St. Elmo's Fire gibi klasik gençlik filmleriyle ünlenen Andrew McCarthy, ana kahramanlardan Dr. Hook rolünde karşımıza çıkıyor. Dizide Von Trier'e selam gönderme maksadıyla karakterlerden birine Von Trier soyadı verilmiş.
Yeniden çevrimlerin en anlaşılmaz kategorisi, sınırları zorlayan işlerden uyarlananlar. Neresinden bakılsa, var olan ilginç bir işin alınıp bir miktar 'hiza'ya getirilmesi, kalibresinin düşürülmesi söz konusu oluyor. Para kazanmak için yaptığını söylese bile Lars von Trier'in belki de en iyi işi olan sekiz bölümlük TV dizisi Krallık / Kingdom'ın (ya da orijinal adıyla Riget'in) Amerikan versiyonunun bu genellemenin dışında kalması için hiçbir sebep olamazdı, zaten olmadı da. Gerçi şu da var ki, Stephen King'in yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği (Von Trier de yapımcılar arasında) Kingdom Hospital, Riget'i izlemiş seyirciler için yapılmadı. Amerikan seyircisinin büyük kısmı, Danimarkalı bir gringonun zır acayip dizisini nasılsa hiçbir zaman görmeyecekti. Hele de özellikle sinema, televizyon ve müzik konusunda her millette var olan 'yerli mal' zaafını düşününce...
'Romanlaştırma'
Kingdom Hospital tabii ki Riget'ten çok daha fazla reyting şansına sahip ama, arkasında Stephen King gibi popüler bir isim de olmasına rağmen, Amerikan televizyonlarına göre yine de derhal çok sevilip bağra basılacak bir dizi değil. Uzun soluklu diziler gibi her bölümde başı sonu olan yeni bir hikâye de anlatmıyor, dahil olduğu mini dizi kategorisinin uzun bir filme benzeyen giriş-gelişme-sonuç kalıplarına da tam oturmuyor. Tanıtması gereken karakter, bir bir değinmesi gereken tuhaflık sayısı çok fazla. Nitekim Amerika'da, ilk iki bölümünün yayınlanmasından sonra, 'bırak hikayenin etrafında dolanmayı, olaya gir kardeşim' gibisinden eleştiriler almadı değil. King ise halkından sabır istedi: "Kingdom Hospital'ın televizyon için yapılmış bir 'romanlaştırma' olduğunu unutmayın. Tıpkı bir roman gibi, emeğinizin karşılığını verecek, ama biraz zaman tanımanız lazım." Dizinin yayınlandığı ABC kanalı da temkinle karışık irili ufaklı kelekler attı King'e. Yayın gününü değiştirmek, haftada iki kez yayınlama sözünü yerine getirmemek, fazla reklam yapmamak, King'in ikinci sezon isteğine kem küm etmek gibi.
Geçen çarşamba akşamı atv'de ilk bölümü yayınlanan Kingdom Hospital, şimdilik Riget'in hikâye akışına büyük ölçüde sadık kalacak gibi görünüyor. Ama aynı ölçüde de Stephen Kingleşme söz konusu. King senaryoya, kendisinin izdüşümü olan bir ana karakter yapıştırmış. Söz konusu karakter çok ünlü bir ressam ve yol kenarında koşarken bir kamyonetin çarpıp kaçması sonucu ölümün ucundan dönüp ağır yaralı bir halde hastaneye kaldırılıyor. Tıpkı 1999'da benzer bir felaketi yaşayan King gibi. Rickman'ın önce sebebini bilmeden resmini yapıp sonra ilahi bir karşılaşma yaşadığı, dizi boyunca kendini pek özletmeyeceğe benzeyen gizemli karıncayiyen muhabbeti ('metafizik diyarlarda manalı bir şeyler oluyor...'), King'in mührünü iyice sıkı basıyor. Tüm hayvanların epey abes (komik deseniz o da değil) bir tat bırakacak şekilde iç sese sahip olması, detaydaki Riget-Kingdom Hospital farkları arasına eklenebilir. Daha dramatik ayrışma noktaları, bekleneceği üzere mizah ve görsellik. Von Trier'in Dogma manifestosuna girişmeden önce omuz kamerasıyla çektiği, grenli, sepyamsı görüntülere, hastaneliğini bilen apaydınlık bir atmosfere sahip dizisi, Kingdom Hospital'a dönüşürken Amerikan dizilerinin standart ve heyecansız görsel kalitesine sıkışmış. Tedirgin ediciliği üstlenmiş imgeler de aynen; makyaj ve ışık kullanımı Ring benzeri filmlerin steril karanlığında. Bir de mizah meselesi var tabii. Riget'in, gariplikleri soğukkanlılıkla karşılayan absürd mizahının Kingdom Hospital'daki tercümesi, 'büyük gözlük takan büyük burunlu biri' gibi 'komiklik'ler.
Riget, Twin Peaks'le birlikte, dizi halinde televizyonda yayınlanmasına rağmen televizyon dizisi kalıplarını yerle bir eden ve bu alanın sinema kadar etkileyici olabileceğini kanıtlayan, seyirciye ne hissedeceğini şaşırtan bir auteur 'film'iydi (CNBC-e'de yayınlanmıştı). Uyarlaması ise, ilginç bir hikâyesi olan, iyi yapılmış, sıradan bir dizi. Reklam şişkini yayın usullerince, her çarşamba saat 23:30'da atv'de. Ya da atv geleneğini gözönüne alırsak, çarşamba günleri gece vakti bir ara yayınlanacak işte...
April 29, 2004
(Category:Tr)
İyi ki doğdun interneeet!
(M. Serdar Kuzuloğlu, Radikal, 24.4.2004)
Türkiye'de internetin 11. yılı kutlanıyor. Pek coşkulu, heyecanlı, gürültü patırtılı bir etkinlik olduğunu söyleyemem. Sivil toplum hareketlerinin bunca cılız olduğu bir ülkede internet gibi bağımsız ve bağlantısız bir yapının organize bir kutlamaya sahip olmasını beklemiyorduk zaten biz de.
11 yıllık internet, benim gazetecilik hayatıma eşit. Teknoloji tutkumsa çok daha eskiye dayanıyor. Dokuz senedir de o konuda yazıyorum. Yani ben elime kalemi aldığımda buraları hep dutluktu. Zamanında kapsaydım bir arazi, şimdi Koç'tum, Sabancı'ydım. Olmadı değil; bir zaman benim de bir sitem oldu, hatta beni hayretler içinde bırakacak kadar da popüler oldu ama sonra 'gazetecilik mi, sitecilik mi?' sorusu geldi. Gerisi belli. Üstelik, bunlar hep ayrı mesele.
İnternet, haberleşme amacıyla başladığı hizmet alanını bilgilenme ve eğlenme konusunda da sürdürüyor. Dünyanın gelişmiş kesimi internet sayesinde daha da palazlanıyor, zenginleşiyor; geri bıraktırılmış kesimiyse onu kullanarak aradaki farkı elinden geldiğince kapatmaya çalışıyor.
İnternet hep eşitlikçilik, demokrasi, sansürsüzlük ve bireysel özgürlük sloganlarıyla cilalansa da pekala biliyoruz ki o da diğer pek çok nimet gibi aslında yoksulla zengin arasındaki uçurumu kazıp derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Biz hangi taraftayız peki? Birçok benzer konuda olduğu gibi kendimize ait özel bir yerde, cihannümadan seyrediyoruz alemi.
Rakamlara göre iki yıldır Türkiye'de internet kullanıcısı sayısında artış yok. Dünyayı saran ağ, kartopu gibi geçtiği her yerde kendine yeni kitleleri yapıştırırken Türkiye gölü maya tutmuyor. Dünyanın en kalabalık genç nüfuslarından birine sahip ülkemiz, dev bir kuşağını bilginin bu kadar ulaşılabilir, eğitimin bu kadar kitlesel, ucuz ve verimli hale geldiği bir çağda 'kaybediyor'. İşin ilginci artık o kadar genç bir ülke de değiliz. Kuşaklar yaşlanıyor, doğum oranları azalıyor. Tek sevindirici bilgi, interneti dünyayla aynı anda ülkemizde yaşamaya başlamış olmamız. Eposta, chat, MP3 gibi terimler sanki ezelden beri hayatımızdaydı...
Devamını gidip tam yerinde okumak isterseniz tıklar gidersiniz...
April 13, 2004
(Category:Tr)
Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da...
İki parça güneş gördük ya, iyice ince çıkmaya başladık dışarıya... Oysa nedir? Bahar yağmuru diye bir lşey vardır... İniverir yağmur tependen aşağıya... Sen de yanına ne yağmurluk ne de mont almışsındır... (Şemsiye mi? O da ne?) Yakalanıverirsin yağmura... Sonra bir şarkı mırıldanmaya başlarsın gayri ihtiyari:
"Bu sabah yağmur var Istanbul'da
Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe
Anne sozu dinler gibi masum
Ağladım bu sabah
Günler dayanılmaz oldu
Senden uzak olunca
Martılar mahsun oldu
Onlar bile ağladılar
Şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki.."
Neyseki ofise varmak üzereydim yağmur çiselemeye başladığında ki çok da uzun sürmedi zaten adı üstünde bahar yağmurcuğu... Bu sabah yağmur var İstanbul'da ile ilgili neler söylendiğini öğrenmek isterseniz ekşi sözlük'te, tam şuraya tıklayın...
March 30, 2004
(Category:Tr)
Öğrencileri işe almayın!
(Behiye Bobaroğlu, 28.03.2004, Radikal 2)
İstanbul'un ünlü kitabevlerinden birinde, bir ay süren çalışma hayatımdan geçtiğimiz günlerde ayrıldım. Ayrılma sebebim iş yerinin huzur ve motivasyon gibi manevi olanakları sağlayamaması; dolayısıyla aynı anda yürütmek durumunda olduğum lisans bitirme tezime konsantre olamamamdı. İşten ayrıldığım gün patronumla yaptığım son konuşmada bana babacan bir tavırla anılarından bahsetti ve şu büyük lafı etti: "Öğrenci milleti kaypak olur!". Bana, bunu kendisine hatırlattığım için çok teşekkür etti ve bir daha kesinlikle öğrenci çalıştırmayacaklarını söyledi. Kendisine yalnızca gülümsedim ve yanından ayrıldım. Çıkarken elimi dahi sıkmadı. Peki neydi beni bu kadar hevesle başladığım işten ayrılmaya iten olay?
Yaptığım çalışmaları inceleme gereği bile duymadan haksız yargılara varan patronum savunmamı dikkate almadığı gibi üstelik beni bir de infaz etti. Ortadaki delilleri görmezden gelmeye devam edince, kendisine sakin biçimde tekrar tekrar durumu açıkladım ve delilleri incelemesini sağladım. Peki patronum yaptığı hatayı (!) fark ettiğinde ne yaptı dersiniz?
"Hımm...Yanlış görmüşüm" diyerek delilleri bir kenara koyup başka konuya atladı. Oysa ben donmuş kalmıştım. Emeğe ve insana saygının olmadığı bir yerde çalıştığımı o an fark ettim. Uykusuz geçen birkaç gece ve üç tez görüşmemi kaçırdıktan sonra böyle bir anlayış altında çalışmaya devam edemeyeceğime karar verdim. Ve istifa ettim.
Patronum, kendisine okul ve iş hayatını beraber götürebileceğime dair güvence vermeme karşın ayrılma kararı almamın yanlışlığını dile getirerek öğrenci milletinin kaypak olduğundan dem vurdu. "Kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle" öğrenci çalıştırmayacaktı artık. Sayın (eski) patronuma bu konuda ben de kesinlikle katılıyorum. Ey patronlar, ey iş verenler! Öğrencileri işe almayın! Bırakın onlar profesyonel hayata atılana dek sosyal adalet, emeğe ve insana saygı gibi ütopyaların varlığına inanmaya devam etsinler, ideolojilerine sahip çıksınlar. Bırakın gençlik umut etsin, er ya da geç nasılsa ideolojilerin hayata nasıl yenik düştüğünü anlayacaklar. Eski sosyalistlerin nasıl kapitalizmin kölesi haline geldiklerini görecekler. Ama o zamana dek bırakın hayal kursunlar, kuralım.
Son bir söz: Sayın patron, öğrenci milleti sandığınız gibi kaypak değil yalnızca idealisttir, bilginize...
BEHİYE BOBAROĞLU: YTÜ, öğrenci
(Category:Tr)
Şu ilkel iletişim aracı
(Mehmet Taşdemir, 28.03.2004, Radikal 2)
Mektup, hayatımızdan tamamen çekilmek için daha ne kadar direnecek? F tiplerinde mektuplar gönderir, mektuplar bekleriz. Mektup satırları arasında gezinirken, dışarıdaki hayatın küçük nabız atışlarını dinleriz.
Hayatımızın ebedi bir parçası olarak kalacağına inandığımız bazı şeyler, çok hızlı teknolojik gelişmeler ve iletişim endüstrisi karşısında çok fazla direnemeyip, hayatımızdan sessiz sedasız çekilmeye başladıklarında ne hissederiz? Mektup bunlardar biridir.
Hazin sonları, tutkulu aşkları, kötü-kara haberleri, ölümleri, ayrılıkları, yitirilişleri ve binbir çeşit çaresizlikleri ve sevinçleri bir yerden diğer yere, bir insandan diğerine taşıyan o mektup ki, âşıkların kalplerinin coğrafyasını bir ayna gibi yansıtan, gurbette hasret hasret iniltileriyle kendini tüketenlerin sıla özlemlerini taşıyan, mahpusların ruhlarındaki ızdırapları kendi etine kazıyan bir dost, bir sırdaştı. Çünkü insanlar, kendine bile itiraf edemedikleri şeyleri, usulen mektubun kulaklarına fısıldar(lar)dı.
Kimi mektuplar bir karanfil kokusunu, kimi bir tütün kokusunu, kimi de ancak okuyanların duyabileceği bir kokuyu ve onun beyinlerdeki çağrışımlarını taşırlar(dı). O mektuplar ki, etrafı yakılmış, yolculuk esnasında belki iyice ıslanıp, nemlenmiş, hastalıklı bir insanın yüzü gibi sararıp solmuş, yorgun bir hayat gibi yıpranmış, lime lime olmuş bir halde sahiplerini bulurlardı. Üzerlerinde harp cephesinin barut ve kan kokularını, terli bedenleri, kara trenlerin kömür tozlarını taşıyarak, bir postacının elinden çıkagelirlerdi.
Mektup, yolu gözlenen bir sevgili, bir oğul, bir kız, bir eş ve bir dosttu.
Aynı zamanda nice edebi eserin baş köşesine kurulmuş bir kahramandı.
Nâzım'ın Bursa Cezaevi'nden Piraye'ye yazdığı mektuplar (tabii şiirler de), Abidin Dino'nun Güzin Dino'ya yazdığı aşk dolu mektuplar, Rosa'nın mektupları, Güney'in bir tarafta romanlar, senaryolar yazarken, diğer taraftan "Sevgili" diye başlayan mektupları, büyük hayalleri için ülke ülke dolaşan Che'nin çocuklarına ve eşine yazdığı romantik, tutkulu mektupları bir de Deniz'in, son gecesinde, o alacakaranlıkta, kulaklarını bahçedeki ağaçların hışıltılarıyla doldurarak, önüne konulan kağıda, babasına hitaben "Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığın süre boyunca büyük (önemli) işler başarmaktır" diyen mektubu... Belki biraz hazin bir geçit töreni bütün bunlar. Mektubun sonu gibi.
Mektup da dildeki kelimelere benzedi. Dilin çocukları olan kelimeler, bir zaman gelir, orada kendilerine bir mezar ararlar ve bir daha dirilmemecesine ebedi uykularına yatarlar. Çünkü artık güçleri tükenmiş, dizlerinin bağı çözülmüştür. Böylece kullanımdan düşer ve unutulurlar. Yerlerini yenileri alır.
Dışarıda artık yazılmıyormuş
Mektup, hayatımızdan tamamen çekilmek için daha ne kadar direnecek?
Kendine has kokusunu, romantikliğini, duygusallığını bize, içimizden biri olduğunu belki de her şeyden çok hissettiren o mektup ki, duyduğum kadarıyla dışarıda artık pek yazılmıyormuş. İnsanlar internetin uçuculuğuna, cep telefonunun kolaycılığına sığınıyormuş! Özel günlerde dahi, duygular, teknolojinin son harikalarıyla bir yürekten diğerine akıyormuş! Mektubun pabucu 'ilkel' bir iletişim aracı diye dama atılıyormuş. Ve insanlar 'ilkel' olandan uzaklaştıkça, modern (post-modern mi acaba?) hayatın limanlarında daha uçucu hayaller icat ediyormuş. Zaten hayatın kendisi de anlık tüketimlerin toplamı değil miydi?
Duyguların anlık tüketilişi, aşkın, sevginin, dostluğun sanal bir hayata katık edilişi nicedir bir değer ve hayat felsefesi olarak rağbet görüyor.
Cezaevleri dışında, artık kimsenin pek yazmadığı şu mektup, hakikaten de, internet ve cep telefonunun yanında 'ilkel' bir iletişim aracı. Hayat ve iletişim, teknolojinin bu yeni ürünleri sayesinde çok kolaylaşmış durumda. Bu araçların kullanımı yadırganacak bir şey mi? Dinozor iseniz, evet. Ben bu bakımdan dinozor değilim. Ama 'ilkel' olanın hayatımızdan çekilişinin bizden bir şeyler eksilttiğini de görüp, biraz hayıflanmamız çok mu arkaik bir hislenme halidir acaba?
F tiplerinde mektuplar gönderir, mektuplar bekleriz. Mektup satırları arasında gezinirken, dışarıdaki hayatın küçük nabız atışlarını dinleriz. Daha önce gezdiğimiz, oynadığımız sokaklardan yükselen eski bir şarkıyla dalıp gider, kendi suskunluklarımıza özgür düşler giydiririz. Bu serüvende bizi terk etmeyen tek dost, mektuptur. Hayallerimize eşlik eder, hasretlerimizi bembeyaz bulutların üstünden eşe, dosta, arkadaşa ve sevgiliye uçurur.
Biz halen 'atalarımızın' araçlarıyla, yani mektupla yazı(şı)yoruz. Burada keder ve umut bazen aynı eşitliktedir. Mektup her zaman hazırdır. Ama en çok da keder arttığında...
MEHMET TAŞDEMİR: 2 No'lu F Tipi Cezaevi, Kandıra
March 19, 2004
(Category:Tr)
Duvarın karşısında ne var?
(Yıldırım Türker, 14.03.2004, Radikal2)
Fatih Akın'ın filmi, hayatın ve insanın arızasını televizyondaki evlilik programında Tülin'le Caner'in itiş kakışında bulanlara fazla gelecek bir tuhaf masumiyet öyküsü
Fatih Akın'ın beklenen filmi "Duvara Karşı" nihayet gösterime girdi. Bu filmin Türkiyeli seyirci tarafından nasıl karşılanacağı, elbette merak konusu. Öncelikle sunduğu en reçellisinden magazin malzemesiyle zaten henüz ufuklarımızda belirmişken toplumsal riya örgütlenmesini harekete geçirmişti.
Türkçe'nin karasularında yaşayıp da namusun milli bir konu olduğunu bilmeyen var mıdır? Gururla birlikte namus da milli hasletler çekmecesinde bayrak edileceği durumları bekler. Namusuna düşkün bir milliyet olduğu çoktan belirlenmiş olan Türklük, uzanabildiği yere kadar izler, kovalar, kendisiyle özel bir anlaşma içinde bulunmayan namussuzun ümüğüne oturur. Milli gururun incindiğine karar verdiğinde kimi asil kanı fokurdayanlar duruma el koyup namussuzun linç edilmesine çalışır. 'Milli olmak' da bildiğimiz gibi daha gariban tınılı, aslında meselinin nerelere kadar dallanıp budaklandığını gösteren bir deyimdir. Dış dünyaya açılıp yabancı bir takımla maça tutuşmak anlamında kullanılan 'milli'yle akrabadır. Zaten kadın da yabancı bir toprak, sırtı yere getirilmesi gereken hasımdır. Kadınlar aynı zamanda namusumuz oldukları için kirletildikleri anda sürgün edilmeleri, işkenceden geçirilmeleri, yok edilmeleri vaciptir.
Basının, Sibel Kekilli'nin bir ulus tarafından evlatlıktan reddedilmesi çağrıları üstünde durmuştuk. Filmin İstanbul galasında karşılanış biçimi, bu hayırsız evladın öte yandan ne kadar kışkırtıcı bir dünyanın kapılarını araladığını hissettirmedi mi? Bir an olsun peşini bırakmayan gazeteci ordusu, bu riya oyununa onu da katmak, onun elini de görmek için çırpınıyordu. Oysa karşılarındaki çelimsiz genç kız, adetleri farklı bir dünyada savaştan çıkmış, bu sakil riya oyunlarına yüz verecek yerlerini çoktan dağlamıştı.
"Duvara Karşı" filmi, son jenerik akarken bitmeyecek, doğal olarak. Gerek Almanya'da, gerekse Türkiye'de uzun süre tartışılacak, unutulmayacak. Bunun nedeni elbette öncelikle filmin gücü, Akın'ın benzersiz sinema duygusu. Fassbinder'den eski Amerikan melodramlarına; punk'dan arabeske çok geniş bir alana göndermelerle beslenen, tuhaf bir dünya, onunkisi. Şiddet yüklü olmakla birlikte şiddeti şıklaştırıp serinletecek 'cool'a hiç yüz vermeyen, afisini yarattığı anların gücü üstüne inşa eden has bir sinema. İrkiltici yanı, doğunun masal kipine yaslanırken batının hikâye anlatıcılığını da kendi dünyasına dönüştürmesinde. Seyircinin filmi izlerken bir ip cambazı seyredermişçesine gerilmesinin bir nedeni bu. Elbette filmi reddedenlerin çoğunluk itiraf etmeden yaslandıkları, filmin anlatım biçiminden çok anlattığının ta kendisi.
Türk kızının yolculuğu
Fatih Akın, bir aşk hikâyesi anlatıyor. Gerek Birol Ünal'ın gerekse Sibel Kekilli'nin az rastlanır incelik ve güç taşıyan oyunculuklarıyla, teslim olmayı bileni derinden sarsacak bir dille. Ama bu aşkın kahramanlarının sırtlarında taşıdıkları kamburlar; içinde büyümüş oldukları yaralar, onları öncelikle çoğu Türkiyeli için, özdeşlik kurulması güç karakterler haline getiriyor. Hayatın halının altına süpürülen, görmezden gelinen, suskunlukla karşılanıp yok sayılan düğüm yerlerini açık ediyor. Sibel Kekilli'nin o salyalı bir tecessüsle yaklaştığımız kendi hikâyesi üstüne de bir okuma sunuyor kaçınılmaz olarak. Fevkalade makul ve sevecen görünen ailesinden kurtulabilmek için her şeyi göze alıp sahte bir evlilik yapan Türk kızının yolculuğunu anlatırken kolaycı suçlamalara izin vermeyen sağlam bir öykü damarı da yakalamış oluyor. Hikâyesini dünyanın her yerinde seyredilebilir kılan, milli-sosyal kimlikler aşırı bir çatışma üstüne kurulu olması. "Duvara Karşı", iki kültürün çatışmasını yansıttığı kadar, yalnızlık, masumiyet, özgürlük üstüne de çok şey söylemiş oluyor.
Filmdeki Sibel'in hayata yönelik yüz kızartıcı iştahı, masumiyetinin göstergesi. Namusuna düşkün ailesine karşı evli numarası yapıp istediği erkekle birlikte olmaya, gezip tozmaya yönelik merakı; o saf iştah, hayattan çoktan elini çekip ölmeye yatmış olan nihilist Cahit'i hayata döndürüyor. Aşkın başladığı yer, yitirilmiş hevesi yeniden kışkırtan masum iştah. Film de bana iştahın tehdidi ile teslimiyetin zehri üstüne birçok şey fısıldıyor.
Kahramanların kopukluğu; kendilerini parçalamaya yönelik eğilimlerini besleyen doğdukları dünyayı toptan reddeden duruşları arızaya tahammül edemeyen, şiddeti 'cool', aşkı 'onurlu', hayatı 'rafine' alan seyirciyi püskürtecek elbet. Hayatın ve insanın arızasını televizyondaki evlilik programında Tülin'le Caner'in itiş kakışında bulanlara fazla gelecek bu tuhaf masumiyet öyküsü. "Ne şen milletiz" temalı bol ünlü çehreli komediler, tıknefes ve halk sandığına yaltaklanan bir ahlâkla terbiyeli ağa-mafya-aile dramları varken bir şans tanımayacaklar bu filme. Nefsin köreltilmesi düsturuyla yetiştirilmiş, kör nefsine kuru namus giydirilmiş kırsal kökenli yeni kentliler ve iştahlarına sarılmış çocuklarının, yani kısacası hepimizin hayatı üstüne hiç lafı dolandırmadan konuşan bu film de ıskalanacak belki. Tanık olduğumuz aşkın doğu söylencelerini hatırlatan çırılçıplak ve yaralı haliyle yüzleşmek kolay olmayacak.
Sibel, kim bilir kaçıncı intihar denemesinden sonra ölüme en çok yaklaştığı
anda masumiyetini yitiriyor. Tutunmaya karar veriyor. "Duvara Karşı" filmini mutlaka izleyin. Taze, biricik bir sinemacıyla tanışmak için. Bir de aşkı, iştahı, masumiyeti nerede kaybettiğimiz üstüne biraz olsun düşünebilmek için.
(Category:Tr)
Kitap bozumu günlerimiz...
(Ahmet Büke, 14.03.2004, Radikal2)
Ne kadar oldu bilmiyorum ama galiba bir haftasonu görmüştüm onu ilk kez. Yazın tepemizde zıplayıp durduğu, şehrin kendini deniz kenarlarına attığı günlerdendi. Ellerim ceplerimde, Konak'ta dolaşıyordum. Eski Sümerbank'ın karşısındaki kötü pasajların önünden geçerken dikkatimi yere serili kitaplar çekti. Bunlar öyle her köşede görülebilecek korsan ya da ikinci el kitaplardan değildi. Nasırlı ciltleri, mis gibi kokan içleriyle Varlık'lar, Yeditepe Yayınları, TİP'in broşürleri, sendika el kitapları, şiir dergileri yanyana dizilmişlerdi.
Yanlarına çöktüm. O da karşıma çöktü gülümseyerek. Kıvırcık sakallarını okşadı. Belki ilgilenirim diye torbasından birkaç eski 45'lik çıkarıp önüme koydu.
O gün elim kitaplara gitmemişti. Neden bilmiyorum ama usulca selamlayarak ayrılmıştım yanından.
Dün akşamüzeri, iş çıkışı, omzumda sekiz küsur saatin yorgunluğuyla, yağan yağmura aldırmadan yeniden o yollarda yürüyordum ki, aynı yerde karşıma çıkıverdi. Rengi uçmuş kolonlardan birine dayanmış, kırlaşmış perçemlerini haylaz sakallarına doğru çekiştirip duruyordu.
Çöktüm yerdeki tezgâhına. O da eğildi.
Nihat Ulvi Akgün'ün "Eksilen Gökyüzü" isimli şiir kitabını uzattı.
"Bakın imzalı bu" dedi.
"Sevgili Kâni'ye, sevgilerle...."
Ardından Ahmet Hamdi'nin "Yaz Yağmuru"nu aldım. Ta 1955 yılından bir merhaba bulaştı parmaklarımın ucuna. Sonra sıra Oktay Rıfat'a geldi: "Bir Takım İnsanlar". Sayfaların arasında altında saklandığım tahta divanların kokusunu duydum.
Az bir para istedi. Çıkartıp verdim. Tam ayrılıyordum ki, şeytan dürttü.
"Bunlar sizin kitaplarınız mı?"
Yüzüne asılı gülümsemesi büyüdü. Gözlerini yere düşürdü.
"Evet" dedi.
O an bir serçe yuvasını bozmuşum gibi hissettim kendimi. Kitaplar koltuk altımda buz oldu, soğudu.
"Ama imzalıymış bunlar...Üzüldüm şimdi."
Çakılı kalmıştım. "Ne yapsam" diye düşündüm. Başını çevirdiği, bana bakmadığı bir anda çaktırmadan geri mi koysaydım? Ya da eve bir koşu gidip, üç beş kitabımı ona verseydim. "Bakın siz de bunları okuyun" deseydim.
Halimi anladı. Kitaplarının yanına yeniden çöktü. Düzeltti onları. Sıçrayan damlaları koluyla sildi.
"Merak etmeyin. Ben görüyorum, onları hep iyi insanlar alıyor. Siz müsterih olun" dedi.
Yürüdüm. Yağmur arkamdan geldi. Emanetleri ceketimin altına aldım.
Eve varınca, kütüphanemin karşısına oturdum. Kitaplarımı seyrettim.
"Şunu" dedim, "ilk garsonluk bahşişimle almıştım".
Yanındaki için dedemin verdiği son bayram harçlığını okutmuştum. Alt raftakileri o ev benim bu ev senin dolaşırken kaç yokuş sırtımda taşımıştım. En alttakileri uzun bir ayrılığın sonunda eve geldiğimde annem bodrumdan çıkarıp kucağıma koymuştu. Oysa çoktan yakmışlardır diye düşünüyordum bu "İlhan İlhan" kokularını. Şiir kitapları sevdiğim kadınlardan yadigârdılar.
Yeni gelenler için en güzel rafı boşalttım biraz. Havadardır diye, biraz güneş alsınlar diye.
Mahmure geldi, zıpladı.
"Bak" dedim "bunlara gözün gibi bakacaksın. Tırmalayıp, kemirirsen vallahi külahları değişiriz".
Anlar gibi gözlerini kıstı.
Sonra gidip "Mor Perşembe"yi açtım sonuna kadar. Biraz daha dağılayım istedim. Son vidama, son somunuma kadar bozulayım da yine en baştan kurayım kendimi.
Öyle ya hayat böyleydi işte. Yarın yeniden insan gibi yaşamak boynumuzun borcuydu. Zaten kıvırcık sakallı adamın gözleri de böyle söylüyordu: "Ne yapalım, hayat bu..."
(Category:Tr)
Masa başı Ankara
Masa başında kurulmuştur Ankara.
Masabaşı adamları yaratmış, sevmistir.
Masabaşı işlerinin kenti olmustur.
Sokakları cetvelle çizilmis, isimleri bir alfabetik indeksten sırayla
seçilmistir.
Bestekar, Bilir, Büklüm, Bülten ... diye yan yana giderler.
Tarihi, üzerine sonradan dikilmiş elbisesidir, yasanmışlığı degil.
Akıldır, mantıktır.
Ruh ona sonradan biçilmistir, gerekliliği bilindiği için.
Arkasında hayat degil bilgi vardir.
Bu yüzden toplamadır ruhu.
Kültürleri toplamış, kendince birleştirerek kendinin yapmıştır bu kent.
Tren Garı binasının karşısındaki Hitit aslanına ters binen
Nasreddin Hoca 'dır Ankara.
Sterildir Ankara, heterojendir.
Fakiriyle zengininin hayatlari pek karismaz birbirine.
Sihhiye köprüsü görünmez bir duvardir kuzey ve güney arasinda;
iki Ankara 'yi böler.
Sinirlar nettir Ankara'da.
Çünkü devlettir Ankara.
Devlet sinirlari sever.
Makamdir, protokoldür Ankara.
Merkezdir.
Ankara'nin disindaki için merkezin önemini tasir.
Vazgeçilmezdir, yapiyi bir arada tutandir.
Içeriden ise, yönetimin hayatin kendisinden uzakligidir.
Merkezin boslugu vardir içerideki için.
Ne topraktir ne beton Ankara; ne de ikisi arasinda bir sey.
Ikisine de uzaktir, kendine özgüdür.
Denizsizdir Ankara.
Otobüslerde, dolmuslarda, pastanelerde, parklarda,
. insanlarin yüzlerine bakilarak kurulur hayaller.
Çünkü bir deniz yoktur, insanlara sirtinizi dönüp seyredebileceginiz.
Yalniz kalamazsiniz, denize kaçamazsiniz.Insanlarin dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür.
Bu yüzden insan, iliskileriyle var olur Ankara'da.
Mekanlarindan öte insanlarinin yüzleridir bu kente bagimliligimizin temeli.
"Ankara" (Ancyra), "çapa"dan (anchor) gelir.
Denizi kaçali çok zamanlar olmustur ama hala çapadir.
Sabitler.
Hareket ettirmez, ancak devindirir.
Yazlar sicak ve kurak, kislar karli buzludur.
Ankara bunlari tasir, yakistirir kendine.
Ancak baharlarda telasli ve huzursuzdur; sabirsizdir.
Insana en çok baharlarinda yakindir bu yüzden.
Degisimi yakistiramaz gibidir duraganligina.
Kisa kislar ve yazlar iç içedir baharlarinda.
Geceleyin Kösk 'ün önünden asagiya kayarken,
bir tür deniz oldugunu hayal ettigim bu isikli çukur dibine dogru çeker;
uçmak ile batmaninbileskesi bir hisle dalarim karanlik sularina;
hafiflerim.
Hep geride kalandir, dönülesidir.
Evimdir Ankara.
Huzurum, huzursuzlugum, kürkçü dükkanim ...
Bir türlü gelemeyen bahari beklerken,
masamin basindan böyle göründü Ankara ...
(yazar ve kaynak bilinmiyor)
March 03, 2004
(Category:Tr)
Olmaz bi kere öyle bir şey
(Perihan Mağden, 03.03.2004, Radikal)
Geçenlerde takside gidiyorum. Taksici, Kanal 7'nin ana haber bültenini dinliyor radyodan.
Mevzu da: Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesi. Daha doğrusu Mel Gibson'ın yaptığı 'İsa'nın Çilesi' filmi etrafında müthiş tartışmalar koptu ya. Din bilgini olarak, Prof. Dr. Süleyman Ateş'i davet etmiş Ahmet Hakan Coşkun.
İslamiyet açısından durum nedir, ne olmuştur, nasıl bakılsa gerekir -bunları irdeliyor. "Bir kere Hz. İsa'nın işkence çektiğini kanıtlayan hiçbir şey yoktur," mealinden bir şeyler söyledi Süleyman Ateş.
Hatta çarmıhı onun yerine başkası taşımış! Böyle bir inanç da, yorum da söz konusuymuş yani.
Ben artık dayanamadım, taksiciye: "Çarmıhı yol boyunca başkası taşımış olsa ne fark eder ki? Tahta bir çarmıha çivilenerek öldürülmek, eziyetlerin en büyüğünü çekmek değil mi?" dedim.
Taksici Müslümanların inancına göre Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmediğini, söyledi.
"İsa, hepimizin günahları için çarmıha gerilmedi mi? Âdem'le Havva'dan beri günahkârız hepimiz. Tanrı oğlunun böylesine acımasızca öldürülmesiyle,
her birimize ona inanarak günahlarımızdan arınma imkânını tanımış oldu. Hıristiyan inancını oluşturan fikriyat bu" -tarzı şeyler söyledim bu kez.
Niye Âdem'le Havva'dan beri günahkarmışız ki? Kimse kimsenin günahını temizleyemez, çilesini çekemezmiş. Allah, kendi oğlunu öldürtür müymüş? Olmazmış böyle şey. Taksiciden az sonra, aşağı yukarı benzer şeyleri Süleyman Ateş söyledi.
İşte o zaman kafama dank etti ki, Müslümanlar için İsa'nın çarmıha gerilmesi diye bir hadise söz konusu değil. Çarmıha gerilen o değil, bir başkası.
Bir kere çarmıha gerenler İsa'yı tanımıyorlar.
Onu ihbar eden Yahuda, İsa'ya çok benziyor.
Suçluluk hissettiği için ya da götürmeye geldiklerinde birileri İsa diye onu işaret ettiği için, çarmıha gerilen Yahuda İskariot (Judas) olabilir; Hazreti İsa değil.
Çarmıha gerildi diyelim. Olay o denli trajik değil. Babası oğlunu derhal yükseltiyor göklere.
Zaten çarmıhı sırtında başkası taşıdı. Yol boyunca işkence de görmedi. Yüzüne tükürülmedi, dövülmedi, hakaretler edilmedi.
Bir peygamberin böylesine eziyetler çekmiş olmasına, İslami inanışa göre Allah'ın izin vermiş olmasının imkânı yok. Hz. Muhammed'in başının her derde girdiğinde, Allah'ın nasıl yardımcı olduğunu, her keresinde peygamberini kurtardığını hatırlayın bir.
Şimdi peki Allah'ın, kendi peygamberini böylesine işkencelere maruz bırakmış olması, olacak iş mi? İslamiyet'in, anlaşılan bakışı tam da böyle. O gece, o takside, taksiciden ve Prof. Süleyman Ateş'ten bunları öğrendim.
"İyi ama tüm Hıristiyanlık felsefesi BUNA dayalı. Tanrı'nın kuzusunu, biricik oğlunu, müjdecisini bizler için feda etmesine. Onun bizim günahlarımızdan arınabilmemiz için ölümlerin en ağırıyla cezalandırılmasına. Bizim ibret almamıza. Kuzusunu, oğlunu biz sefih günahkârlar uğruna feda edebilen Tanrı'nın yoluna girmemize. Bize bu şansın tanınmasına. Vesile olmasına. Vesile olmasına," demedim.
'Tanrım, beni neden terk ettin?' diye eziyetlerin en deriniyle, saatler saatler boyunca inlerken Hazreti İsa, canının acısının olduğu kadar, yalnız bırakılmışlığının, terk edilmişliğinin, ihanete uğramışlığının da acısı içinde değil midir?
Hem havarileri yoktur etrafında; hem de babası nasıl olur da onun böylesine acımasızca öldürülmesine izin vermektedir? Ancak göklere yükselirken anlar Hz. İsa. Onun çarmıha gerilmesi büyük bir planın parçasıdır. Tam da olması gerekendir. Hz.İsa'yı Yahudi din adamlarının ve Romalıların ölüme yolladığı malum. Ama, tüm bir dinin üstüne inşa edildiği 'başkalarının günahları için FEDA edilme halinin', ondan sonraki din tarafından pek de kaale alınmaması, ilginç değil mi? Ve de oldukça sarsıcı?
Benim bunu bu filmin etrafında kopan fırtınalar sayesinde öğrenmiş olmamın utancı bir yana, İslamiyet uğruna kendini 'feda' edenlerin, esasında
ne denli Hıristiyan öğretisi doğrultusunda bir 'şey' yapıyor olduklarını düşünmem iki yana. Filmi hasretle bekliyorum yani. Kuran'la İncil'i doğru dürüst okumamın zamanı gelmiş de, geçiyormuş besbelli ki. Çok yıllar önce ve çok üstünden okumuşluğum, ortaya çıkmış oldu zira. Bu vesile ile.
February 27, 2004
(Category:Tr)
Sensiz Olmaz
Bülent Ortaçgil parçasıdır bu, iyidir güzeldir; çok başarılıdır. Şu günlerde karşımıza Neredesin Firuze filminin çok başarılı bulduğum Soundtrack'inde Müslüm Gürses yorumuyla çıkıyor ve bence o da çok başarılı. Neredesin Firuze'nin Soundtrack'inin ise güzel memeleketimizde yayınlanmış en başarılı Soundtrack albüm olduğuınu düşünüyorum. Bence tek eksiği içinde filmden repliklerin diyalogların olmayışı, bir de o olsaymış var ya, tadından yenmezmiş... Ki bence yine de alınmalı dinlenemeli, içinde bir çok parçanın yeni düzenlemeleri ve farklı sanatçılar tarafından yorumlanmış versiyonları var. Bu "cover"ların büyük kısmının düzenlemesi Sunay Özgür tarafından yapılmış, kendisi gitarları filan da çalmış bu versiyonlarda; beğendim ben... Düzenlemeleri de, gitar tonlarını da... Üstelik Sunay Özgür'ün bir Vw sever olduğunu da tahmin ediyorum ama, durun bakalım...
Bu sabah yalnız uyandım
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Tanıdık kokular yok
Sensiz olmaz
Kahvaltım anlamsızdı
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
İlk sigaram bile tatsızdı
Sensiz olmaz
Anlaşılan alışmışım
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Bir verdiysem iki almışım
Sensiz olmaz
Aşk bir dengesizlik işi
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Dengeye dönüşen bir sevgi
Sensiz olmaz
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım
Yalnızlık zor, sokaklar çıkmaz
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Hep tekdüze, herşey dümdüz
Sensiz olmaz
Anlamak çözmeye yetmez
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Biraz telaşlı, huzursuz
Sensiz olmaz
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım
Gece gelmiş, yatağım boş
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Sen uzaktasın, ben uzanmış
Sensiz olmaz
Anlamak çözmeye yetmez
Sensiz olmaz, sensiz olmaz
Biraz telaşlı, biraz huzursuz
Sensiz olmaz
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım
February 23, 2004
(Category:Tr)
Nasıl Fosil Olunur?
(Cumhuriyet Bilim Teknik, 10 Ocak 2004)
Soru: Bir okuyucumuz soruyor: "Öldükten sonra fosil olmak istiyorum. Bu amacımı gerçekleştirmek için nasıl bir yerde gömülmeliyim? Ne kadar sürede fosil haline gelebilirim?"
Yanıt: Fosil olmaya bu kadar meraklı olmanızı takdirle karşılıyoruz. Ancak dünyaya insan olarak gelmekle başlangıçta hata yapmışsınız. Sert, mineralli bir dış kabuğunuz olsaydı ve deniz altında yaşasaydınız şansınız daha yüksek olurdu. Bu durumda elimizdekilerle idare etmek zorundayız. Yani iç kısmında sert bir iskelet, dış kısmı yumuşak bir yapının fosilleşme olasılığını araştıracağız.
...
Eğer dağlara tırmanmaya veya kayak yapmaya meraklıysanız ve yaşamınız bir buzul yarığında noktalanmışsa pörsümüş bir mumya olup çıkarsınız.
Ancak bu gerçek bir fosilleşme değildir. Sadece çürümeyi ertelemiş olursunuz. Jeolojik zamanın tahribatına dayanmak istiyorsanız, özellikle dişlere ve kemiklere özen göstermelisiniz. Bunların fosilleşmesi için ilave minerallere ihtiyaç duyarsınız. O yüzden beslenmenize dikkat etmelisiniz. Peynir ve süt bu bağlamda kemiklerdeki kalsiyumu artırır. Ayrıca diş sağlığınızı ihmal etmemelisiniz. Çünkü uzun vadeli bir geleceğin en güçlü adayları dişlerdir. Diş randevularınıza sadık kalmaya gayret edin. Bir sonraki aşamada sıra yer sorununa gelir. Öyle bir yerde ölmelisiniz ki uzun süre sizi kimse rahatsız etmemeli. Bazı insanlar için mağaralar en ideal gömülme merkezleridir. Bunun için de mağaracılık eğitimi almanızı öneririz; özellikle evinizin yakınlarındaki mağaraları keşfe çıkmalısınız.
Alternatif olarak çok hızlı bir şekilde gömülmeye bakmalısınız. Bu, cenaze merasiminizin kısa sürmesi gerektiği anlamına gelmemeli. Çok doğal ve dramatik
bir gömülme için volkanik bir patlama veya ''Aman Tanrım bu ne...'' ile başlayan ancak tamamlanamayan cümlelere yol açan doğal felaketleri tam yerinde ve zamanında yakalamalısınız.
Bu fırsatı yakalamak için seyahat etmelisiniz. Akarsu taşkınları zamanında vadilerde kamp kurmak bu bağlamda çok yerinde bir karardır. Veya yağmur mevsiminde tropik nehirlerin kıyısında yürüyüşe çıkmanızı öneririz. Böylece son derece ince ve kıvamlı bir çamurun içinde huzurla istirahat edebilirsiniz. Bir başka seçenek de patlamaya hazır bir yanardağın eteklerinde piknik yapmaktır. Ancak bu konuda jeoloji konusunda uzman bir arkadaşınızdan piknik yeri hakkında bilgi almalısınız. Zira unutmayın ki hedefiniz lavların sizi yakarak yok etmesi değil, küllerin altında gömülmektir. Piknikten söz
açılmışken, fosilin mide muhteviyatı yaşam tarzına ilişkin çok önemli bir bilgi kaynağı oluşturduğundan son akşam yemeğinizin katı yiyeceklerden oluşmasına özen gösterin. Ancak katı denilince aklınıza pizza veya hamburger gelmesin. Kabuklu deniz ürünleri (kabuklarıyla birlikte yenmesi tavsiye edilir) veya iri çekirdekli meyveler (çekirdekleri olduğu gibi yutmalısınız) geleceğin bilim adamlarına heyecanlı anlar yaşatabilir.
Nihai olarak arkanızda bazı izler bırakmalısınız. Sözgelimi ebedi istirahatganıza giderken arkanızda ayak izi bırakmalısınız. Hatta araştırmacıları şaşırtmak için bu yolu seke seke veya hoplayarak kat edin. Böylece ne menem bir yaratık olduğunuzu keşfetmekte biraz zorlansınlar.
Şunu iyi bilin ki fosil olma şansınız, milli piyangodan büyük ikramiyeyi kazanma şansınızdan daha azdır. Herşeye karşın fosil olmayı becerirseniz
irtibatı koparmayın. Jeologlar her zaman yeni türleri bulmaya can atarlar. Dolayısıyla nerede olduğunuzu bize bildirin. Böylece bir milyon yıl sonra sizi
mezarınızdan çıkartırken, uzun süre belleklerden silinmeyecek bir ''fosil çıkartma töreni'' düzenleyebiliriz.
February 18, 2004
(Category:Tr)
Vizontele'den 78'lilere
(Yıldırım Türker, 16/02/2004, Radikal)
Yakın tarihimizle ilişkimiz çoğunluk geçmişi denk edip dolabın üstüne kaldırma gayretinden ibaret. Dolayısıyla bu konuda hazır ve eğlenceli formülleriyle yolumuzu aydınlatanlar, her zaman baş tacı ediliyor. Romantik tınılı, şiirle çakırkeyif anlatıcılarıyla, kahramanlarını küf kokulu bir şükranla anan, eski Yeşilçam masalı tadında çatılmış belgesellere olan düşkünlüğümüz, yakın geçmişimizle kurmaya yatkın olduğumuz ilişkinin türünü aşikâr ediyor. Bu kurgu anlayışını belirleyen çizgi, barışmaya can atan, mağduriyetinden veremli tatlar çıkaran, yüce gönüllü bir arabuluculuk gayreti. Unutmayalım, kayıt düşelim derken devrik cümleler ve hıçkırıklı bir sentaksla bohçalar çengelliiğnelerle halledilip uzanamayacağımız köşelere, sandık diplerine kaldırılıyor. İçlerinde lavanta keseleriyle. Arabulucular, yetenekleriyle sivrilmiş, popülerliğin doruklarında yazar-çizer-sanatçılardan seçilmiş. Sözlerini dolaşıma sokabilme hakkına ulaşmaları, barışmaya, uzlaşmaya ne kadar gönüllü olduklarına bağlı. Onlar, çoğunluğun ve her şeyden önemlisi otoritenin gözünde bağcıyı dövmektense üzüm yemek için yola çıkmış aklıselim sözcüleri. Onlar üzüm yedikçe bağcılarla aramızdaki mesele neredeyse tatlı bir itiş kakış olarak tarihe yazılıyor. Onların mümkünse kasalarca üzüm yemesi sağlanıyor. Zaten bağcı, diğerlerini; hâlâ belini doğrultamayan, doğrultmasına izin verilmeyen, bu kibar şiirli lisana dili dönmeyen gerçek mağdurları hiçbir asma kütüğüne yanaştırmıyor zaten. Onlar, sırtlan. Onlar, üstünden atlanıp geçilmesi gereken. Onlar, birlik ve beraberlik ülküsünden çoktan kovulmuş.
Televizyonun adı
Sözgelimi, toplumsal bir fenomene dönüşen 'Vizontele Tuuba' filminde 12 Eylül'de yaşananların, popüler alanın elini uzatsan tutabileceğin yıldızlarla bezeli, yükselen müzik eşlikli kurgusuna tercüme edildiğini görüyoruz. Film eleştirisine heves etseydik, onca ışığı ve yeteneğinin karşılığını sinemada bir an olsun bulamayan Erdoğan, film oyuncusu ve yönetmeniyken adeta kelimesini bilmediği bir dili ezberden konuşuyor gibi sarsak ve kekeme, derdik. En ufak bir sinema duygusuna sahip olmadan kameranın ardına geçebilme cesaretini, kendisine bahşedilmiş olan o arabuluculuk, toplumun sıvası olma misyonundan alıyor işte. Komedinin, tiyatronun, şiirin, kebapçılığın yanı sıra sinemanın da iyisini biz yapacağız elbet duygusuna kapılmasında anlaşılmayacak bir şey yok. Çünkü karşılığını alıyor. Gösterişli bir konsensüs bayramı olarak kurgulanmış gala gecesi de filmin jeneriğiydi. Naklen yayınla kırmızı halılardan
'antre' yapan devlet-millet ünlüleri mikrofonlara bu göz kamaştırıcı yeteneğin son şaheserini nasıl heyecanla beklediklerini söylüyorlar; bakanından belediye başkanına, sağcısından solcusuna, Kürt'ünden Türk'üne adeta Erdoğan'ın da yer aldığı o ünlü Prestij ailesi kardeşlik marşını haykırıyorlardı. Aralarında 12 Eylül yandaşı, 12 Eylül'ün inşaat bekçiliğini yapanlardan bolca bulunmaktaydı. Ama ne önemi var. Yılmaz Erdoğan'ın ideolojiler üstü, tuttuğu takımı söyleyemeyecek noktalara ulaşmış 'persona'sı karşısında her şey küçük görülesi ayrıntıya dönüşüyor, bu akıllı-sevimli-şeytan çekicinin sözü henüz bohçası dürülmemişlere çengelliiğne oluyordu. Öte yandan söz konusu 'persona'yı oluşturan önemli bir özellik olarak sol değerleri benimsemişlik de şık bir aksesuvar, neredeyse kişisel bir delice gibi yerini alıyordu. Filmde de. Çizgi film solcuları karşısında ellerinde Tercüman gazeteleriyle beceriksiz komik timsahlar gibi gezinen sağcılar. Nazlı Ilıcak'ın bile coşkuyla karşıladığı filmde 12 Eylül'ü bekleyen günler, Erdoğan'ın küçük kasabasına bir avuç zekâsı gelişmemiş, ahlâkı ve kafası tekamül etmemiş solcu kliklerin itişmesiyle yansıtılıyor. Darbenin cemseleri o çocukları yüklenip bir bilinmeze uzaklaşırken Erdoğan'ın içli sesi o çocukların kimi yapmak istediklerinin yasal olmadığını bildikleri lâkin onları yapmadıklarını söyleyerek sorumlulara ince bir sitem yolluyordu. Erdoğan'ın bu verili meşruiyetçi, özür dileyen dili kendi serüveni adına seçmiş olması bir yere kadar anlaşılabilir. Ama bu dili milyonlarca dolara mal etmiş olduğu filmin tanıtımına katık ederek kitleselleştirmeye çalışması elbette itiraz edilmesi gereken bir noktadır. Yılmaz Erdoğan, kendi kişisel barışmasını ince bir sitemle taçlandırarak renklendirebilir. Ama zamanımızın Yılmaz Güney'i olarak lanse edildiğinde hak yerini bulmuş gibi davranıyorsa, kendisini uyarmak gerekmektedir. Yılmaz Güney, her şeyden önce solcu, devrimci kimliği yüzünden Yılmaz Güney olmamıştır. O, seyirciye geçirmek istediği duyguyu en derinden hissettirebilen olağanüstü duyarlılığı ve sinema gözüyle Yılmaz Güney oldu. Toplumsal barışın şartlarını sorgularken de tadından yenmeyen bir arabulucu misyonuna hiçbir zaman soyunmadı. Küçük Yılmaz'ın daha çok bir Akdeniz kasabasını hatırlatan; Kürt olmanın bir kez olsun dile getirilmediği, en ufak bir sorun yaratmadığı dünyasından hiçbir bir duygunun bize geçmemesi, belki de kabul görme konusundaki aceleciliğindendir. Küçümsenen bir vasata ayarlanmış mizah duygusuyla güldürmeyen epizotlar eşliğinde kötü çizilmiş ilüstrasyonlardan oluşan filmini milyonların seyretmesi onu maalesef istediği kahraman yapmaya yetmiyor.
650 bin kişinin gözaltına alındığı, 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği, 230 bin kişinin yargılandığı, 14 bin kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı, 30 bin kişinin zorunlu siyasi mülteci olduğu bir dönemden bahsettiğimizi hatırlayarak başlayalım. Kahramanlarının hesap vermek ne kelime, hâlâ bilirkişi olarak el üstünde tutulduğu; hukukunun hâlâ geçerli olduğu, Anayasası'nın bekçilerinin hâlâ devletin derininde ve sığ yerlerinde işbaşında durduğu 12 Eylül dönemini kapatabilmiş değiliz. Dolayısıyla her duyguyu aynılaştıran nostalji şiiriyle, 'ne şirin komşumuzdun sen' diline daha çok var. '78'liler Vakfı' gasp edilmiş haklarını geri alabilmek için mücadelesini sürdürüyor.
12 Eylül mahkemelerinde solcu olarak yargılanıp hüküm giyen, 'devlete karşı suç' işlediğine karar verilmiş olanların hâlâ (tek tek ve dikkatle okuyun) parti kurma, partiye üye olma, seçilme, sendikalaşma, dernekleşme, vakıflaşma, şirket kurma, mirasını kullanma, bankadan kredi alma, evlenme, boşanma, babalık ve annelik gibi vatandaşlık haklarını kullanmaları mümkün değil. 12 Eylül'ün adaletinde, sağcılar ve solcular farklı yasa maddelerine dayanarak yargılanıp hüküm giydikleri için sağcılar af kapsamına girdi. Ayıp olmasın diye kısmi aftan yararlandırılan solcular da artık hapiste değil. Ama onlar şartlı salıverilme ve infaz yasası kapsamında 'serbest' bırakıldılar. Ömür boyu 12 Eylül bekçisi devletin gözü kanlı bir kılıç gibi üstlerinde sallansın diye. Gördükleri onca işkencenin hesabını soramadıkları gibi birer fasulyeden vatandaş olarak aramızda dolaşıyorlar.
Geçtiğimiz ay, onları devletle barıştırma konusunda arabuluculuk üstlenen CHP ve AKP, birer yasa tasarısı hazırladı. AKP'ninki 12 Eylül darbesine kadar verilen hükümleri içeriyor. CHP'ninkiyse 8 Aralık 1983 tarihine kadar işlenmiş suçları kapsıyor. CHP de her zamanki isabetiyle bu tarihi demokrasiye geçiş tarihi bellemiş besbelli. Askeri olanlarla birlikte dönemin solcularını yargılayan mahkemelerin 87 yılına kadar yürürlükte olduklarını ıskalayıvermiş. Kısacası 12 Eylül mağduru solcu vatandaşların haklarına kavuşmalarında henüz bir yol kat edilmiş değil.
Handan İpekçi'nin 'Büyük Adam, Küçük Aşk' filminin beli yasaklarla kırılırken 'Vizontele Tuuba'nın milyonlara ulaşabilmesinde, geçmişle hesaplaşma konusunda kutlu bir şeyler görenler varsa onlara geçmişin bizi kurtarabilecek olan adalet ve vicdana tercümesi sürecinde henüz yol kat edememiş olduklarını hatırlatmak gerek. Çocukluğun masumiyetini 12 Eylül'de yitirmiş olsak da masallardan hatırlıyor olmamız gerek. Jilet gibi bir timsah olmaktansa lekeli de olsa insan kalmak yeğdir.
(Category:Tr)
El koyma
(Perihan Mağden, 18/02/2004, Radikal)
Oto-sansürü bu denli yüksek Türk Medyalamacılığı'nın (Kraldan Çok Kralcı Ağbiler Kardeşliği) BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ konusunda bu denli hassas olduğunu keşfetmemiz için, Star gazetesi(!) ve televizyonuna(!) el konulması gerekiyormuş.
28 Şubat post-mortem cuntası esnasında, Kuzuların Sessizliği'ni çeviriyorlardı, bir.
Star gazetesine, televizyonuna 'basın' 'özgürlüğü' vs. her nevi 'normal' kelime üç beden dar, beş beden bol -şu, bu gelir.
O yapılanmalara, 'baskın basanındır' lafından yola çıkarak 'baskın' diyebiliriz ancak.
Bu nedenle de kalkıp böylesine çirkef mekanizmalarını savunmak, 'baskın' özgürlüğünü savunmak olarak okunabilir ancak.
Nesnellik gibi bir kaygı söz konusu olabilecekse.
Hükümetin 'bunları', kendilerine amade yıkama-yağlama makinelerine dönüştürmesi konusundaki muhteşem hassasiyetlerini de, anlayabilmiş değilim. Eczacı terazililerin.
Zira adını koyalım: Bugün cümleten medyacılığımız zaten iktidarın emrine amadedir, zaten yıkama-yağlama merkezleri olarak çalışmaktadır. Halihazırda. Tam hazır olda.
Bir fazlasına ihtiyacı yok yani Erdoğan hükümetinin.
Ama bir eksiğine ihtiyaçları var mıydı?
Evet, olabilir.
Star ekranlarından sürdürülen o 'açlık grevi', 'direniş', 'cumhuriyet savaşçıları' numaraları neydi Alla'sen?
Ağlayıp zırlayarak sosyalist terminoloji imitasyonlarıyla, efendilerinin emrinde ve tabii efendilerine 'Gözünüzün üstünde kaşınız var' dahi diyemeden sürdürülen, o güdümlü çadırcılık faaliyetleri filan- Zaplarken
gözüme çarptıkça, yalnızca derinnn bir utanç duymama neden olmaktaydı ve içime yalnızca 'Yok edin insanın insana kulluğunu' satırı düşmekteydi.
Ağır bir kulluk halinin devamıydı üstümüze, başımıza boca edilmeye çalışılan. 'Direniş', 'açlık grevi', 'cumhuriyet' gibi kelimeleri, yalnızca, en bayağısından istismar etmeye ve ederken de kirletmeye yarayan.
Statları çökerterek, yakarak ta başından kundakçılıkla kurulmuş bir para imparatorluğu. Şantajlar, tehditler, zorbalık ve 'hukukun' (gugukun mu demeliyim?) bu memlekette evet! parayla satın alınabiliyor olmasıyla (Ne oldu hakikaten yargıyı 'temizleme' harekâtımız?) palazlanıp palazlanıp devasalaşma Ali kıran baş kesen imparatorluğu.
Dünya devlerini çarpmaya kadar uzanan, ciddi bir 'çarpma' pratiğinin ardından- (Ki yüzde altı halkımız bu referanslarına güvenerek onları
'işbaşına' getirmek istemişti, hatırlarsınız. Artı neofaşist reklamsal/ şizoid Ali Taran metinlerinin rüzgârına kapılarak.)
Bu adamlar, milyarlarca doları çarpacaklar, sonra da sosyopatların en tipik özelliği olan 'patolojik bir iyimserlikle' hâlâ kıvrana kıvrana kazanacaklarına inanarak; 'halkı' ketenpereye getireceklerine, onları uğradıkları müthiş haksızlığa karşı örgütleyeceklerine, isyan ettireceklerine, o müthiş sarmısak demetini (cumhuriyet! kelimesini) sallayarak 'vampirlere' karşı tek yumruk haline sıkıştıracaklarına vs. vs. vs.
Bu patolojik sanrıların dışavurumuna reserve edilmişti Star televizyonu. Bunun adı basın-yayın özgürlüğü filan değildir hanımlar beyler! Halüsinasyon özgürlüğüdür, evet!
Bu da bir hak olarak telakki edilebilir.
Ancak bu müflis devletin milyarlarca dolar borçlu çıkmasına neden olacaksın, sonra da hala hukuk (guguk) oyunları, hanlar hamamlar, kapı önünde arkasında domuzlar, atla helikopterine, atla uçağına vın oraya, vınnn buraya. Vur ağlasın, çal saçmalasın. Emrindekiler hâlâ.
Büyük bir görüntü kirliliği. Ve ruhsal bir daraltma hali.
Müflis Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerinin, petrol şirketlerinin emrindeki W. Bush'un Irak işgalinde Türk çocuklarını, Uzanların çarptığından daha düşük miktarda bir kredi için (borç için yani, borç!) satmanın kıyısından dönmüş olduğunu unutmayalım.
Ve bu dünyanın bir etme bulma dünyası olmasını tercih edenlerdenim ben. Edenin bulmasını. Gözlerimizin önünde. Hemen.
Gözü doymaz hırsızlar (en manipülasyon canavarları dahi ve hatta özellikle onlar) çalarken yakalandılarsa, cezalandırılmalı. Açlığından baklava çalan çocukların elleri ayakları öpülerek ve özürler dilenerek 'maruz bırakıldıkları' hayatlar için, salıverilmesi gerektiği gibi. Aynen.
February 06, 2004
(Category:Tr)
Tepedeki Çimenlik
(Bulutsuzluk Özlemi)
Tepedeki çimenlikte
Yalınayak dolaşarak,
Yemyeşille masmavinin
Ortasında uzanarak,
Hayaller kurarak,
Rüzgara savurarak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek...
Tepedeki çimenlikten
Seyreylemek şu alemi,
Küçülmüş ufacık olmuş
İnsanların alemi.
Bir buluta tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek.
Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu...
January 15, 2004
(Category:Tr)
Niye hâlâ doğuyor insan?
(Ece Temelkuran, 04.01.2004, Milliyet )
Bir yıl üzerine, bin yıl üzerine, binlerce yıl üzerine bir yazı. İnsanoğlunun bunca kötülük varken niye hâlâ doğmaya devam ettiği üzerine bir merak...
Dünya sık sık, bir tek bana haber verilmemiş, geri kalan herkesin farkında olduğu dev bir kamera şakası gibi. Olup biten bütün bu saçmalıkların dev bir şaka değil de gerçek olduğunu kabullenmek bile bir enerji ve zaman gerektiriyor. Hakikaten olup biteni ciddiye alıp, ciddi olarak tavır alıp söz söylemek, eleştirmek bile kendimi komik duruma düşürüyormuşum gibi geliyor bendenize, sırf kendi gözümde olsa bile... O kadar ilkel ki olup biten, söz söylemek, durumları yeniden tarif etmek, lüzumundan fazla ince bir davranış oluyor bazen. Söz söylemek... Mesela bu zaten. Söz söyleyerek dahil oluyorsunuz bütün olup bitene. Bu dev şakayı ciddiye alarak dahil olanlardan biri oluyorsunuz.
Sabit sayı kuramıSon yıllarda kendimce bir kuram geliştirdim. Şahsi kuramıma göre; insanlık tarihinin başından beri yeryüzündeki kafası çalışan, erdemleri sağlam, insanlığın iyiliğini isteyen ve insanlığın haline bakarak acı çeken, belli bir sayıda insan var. Bu sayı, tarih boyunca ne azaldı ne çoğaldı. Aynı şekilde, dünyanın kurulduğu günden beri sabit bir sayıda, insanlıktan nasibini almamış, hırslarıyla kör olmuş, yukarı çıkmak için diğer insanların kafasına basabilen insan var. İnsanlar doğuyor, insanlar ölüyor ama yeryüzündeki iyilik ve kötülüğün oranı değişmiyor. Ama yine şahsi kuramıma göre bu iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık oranı "Ying-Yang"daki gibi eşit değil maalesef. Şahsi kuramım biraz karamsar gibi görünebilir ama bence içinde bulunduğumuz berbat durumu açıklıyor: Dünya kurulduğundan beri kötülük iyilikten daha güçlü ve çoğunlukta. İyiler ise kimi zaman evlerinde oturup kötülerin yaptıklarını kanları donarak izlediler; kimi zaman kanları ısındı ve sokaklara döküldüler. Çoğu zaman öldüler, nadiren olsa da kısa dönemli zaferler ya da zafer sanrıları elde ettiler.
MÖ 2003-MS 2003
Bu kuramın sonucu olarak elbette, kurulduğundan bu yana dünyada teknik gelişmeler dışında temel bir değişim yok. Biz şimdi Irak'ın işgaline ve bütün dünyanın bunu bön bön izleyişine, dev haksızlıklara nasıl kahrolarak bakıyorsak MS 2003 yılını kapatmışken, mutlaka MÖ 2003'te de aynı şey oluyordu yeryüzünde. Tek fark artık daha çok insan var ve doğal olarak daha çok insan ölüyor kötülüklerin elinde. Diğer yandan acının derinliğinin değiştiğini sanmıyorum o günden bugüne. Yoksa milattan önce doğan filozof Seneca şöyle der miydi?
"...bazen insan soyuna duyulan nefret kişiyi sarar; ve sadeliğin ne kadar ender olduğunu ve dürüstlüğün ne kadar bilinmez olduğunu ve yarar olmadıkça, güvenilirliğin güç bela var olduğunu düşündüğünde, hem böyle başarılı suçlar bütünlüğü ortaya çıkar, hem tutkunun aynı derecede nefret edilen kazançları ve zararları, hem de rezillikle ünlü olacak kadar kendini kendi sınırları içinde tutamayan hırs ortaya çıkar: Ruh karanlığa sürüklenir ve ümit beslemesine izin verilen, ne de bir ümide sahip olması yararlı olan erdemler altüst olunca, sanki karanlıklar ortaya çıkar." (Lucius Annaeus Seneca-"Ruh Dinginliği Üzerine"-Yapı Kredi Yayınları, çev: Bedia Demiriş)
Ölümsüz isimler sözlüğü
Yine de, dünya serçe kalpliler için her zaman kötü bir yer olmuşken, iyilerin ve iyiliğin oranı hep ümitsizlik verecek derecede düşükken, dünya nasıl oluyor da sürüyor? Gerçi soluduğumuz havanın giderek ölümcül zehirlerle dolması, dünyada bombalanmamış tek bir metrekarenin kalmamış olması, insanların köleleştirilerek insanlığın yok edilmesi, yalanın gerçekten daha gerçekmiş gibi kucaklanması dünyanın o kadar da "sürüyor" olmadığını söylüyor bize. Ama yine de çoğunlukta olan, baskın olan kötülük ve kötüler olmasına rağmen tarih kitapları, sanki insanın canını yakan ve çekilen acılarla alay eden bir şaka gibi iyi adamların ve iyiliklerin adlarını yazıyor hâlâ. Çocuklara kötülerin katlettiği iyi adamların adları ezberlettiriliyor. Sokrates'in adını tüm dünya biliyor ama onu öldürenleri kimse hatırlamıyor. Kötü bir şaka gibi sanki... İnsanlık önce öldürüyor sonra hakkını teslim ediyor iyiliğin!
"Kızlar doğmayı reddediyor" diyordu Amin Maalouf "Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl" kitabında; kadın cinsine çektirilen acıların insan geni tarafından böyle bir tavırla karşılandığını iddia ediyordu. Peki insanoğlu niye hâlâ iyiliğin peşinde? Niye hâlâ doğuyor iyiler? Ne tuhaf... Yeryüzü, vazgeçmemize izin vermiyor. Ne tuhaf...
ecetem@hotmail.com
December 27, 2003
(Category:Tr)
Bavulları Hep Toplu Durmalı Insanın...
(Can Dündar)
Bavulları hep toplu durmali insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
Ihanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı ...
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasinin değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlılklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek basina dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır...
Işte o yüzden alışmalı yalnızlığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan, yalnızlığa yücelten paragraflar aşmalı evin en görünür duvarlarına...
“Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz”
Dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli,
“Belkide hiç olmayacak...” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı...
Susmanin utancı öldürür...
O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı...
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
December 23, 2003
(Category:Tr)
Anılardan Damlalar (Gocce Di Memoria)
(Giorgia - A.Guerra) (Soundtrack - La Finestra Di Fronte/Karşı Pencere)
Bu yeni gözyaşları
Anılardan düşen damlalar
Silinmesi imkansız bir hikayenin
Prçalarıyız.
Boş odalarda arayacaksın beni
Defalarca
Tutamıyorum ellerimle
Bana ait olanı
Paha biçilmez yokluğunu
Biz ayrılamayız
Biz öylesine benzer ve kırılganız
Ve öylesine uzağız ki birbirimizden
İçimde hissederek soğuğu
Sana koşuyorum
Kaderimiz aynı seninle
Ve bizi değiştirecek
Yalnızca bir işaret bekliyoruz
Bir gelecek ve bir sonsuzluk
Söyle bana şimdi
Ne yapmalıyım ulaşmak için sana
Sana kavuşmak için ne yapmalıyım
Geri gelmeyecek bir geçmişten
Düşen damlalarız biz
Zaman ihanet etti bize
Artık dönüşü yok
Seni anlatacağım herkese
Sahip olamadıklarımızı yaratacağım senin için
Düşen yağmur damlaları gibi
Verilen sözler de aktı gitti
Kelimeler yorgun
Ama biliyorum beni dinleyeceğini
Başka bir yolculuğu, bir kaderi, bir gerçeği bekleyelim
Ve söyle bana şimdi
Ne yapmalıyım sana ulaşmak için sana...
December 16, 2003
(Category:Tr)
Sıra Bush'da...
(Can Dündar, Milliyet, 16.12.2003)
"Kırmızı şapkalı kız"ı, "kız tarafı" değil de "kurt tarafı" yazsaydı, bugün bambaşka bir masal dinliyor olacaktık.
Ne kurttan "zalim" diye, ne de kızdan "masum" diye söz edilecekti.
Biri "karnı acıkmış bir hayvan" olacaktı, diğeri ise "ağza layık bir av"...
"Kurt, akıllı davranıp kostüm değiştirerek yemeğini hazırlamıştı. Tam karnını doyurmak üzere iken hain bir tuzağa düşürüldü ve merhametsiz avcılar tarafından karnına taşlar doldurularak acımasızca öldürüldü" diye anlatılacaktı masal; merakla gözleri açılmış yavru kurtlara...
Öyledir bu işler; tarihi, kazananlar yazar.
Ve aciz çoğunluk da buna alkış tutar.
Yine de azınlıkta kalmayı göze alıp masala dipnot düşmek şart.
Bugün, baskında öldürülmeyip, küçük düşürülmek üzere halkının karşısına "bitlenmiş diktatör" olarak çıkarılan adam, (tıpkı Bin Ladin ve Ortadoğu'daki pek çok emir gibi), çeyrek asır boyunca ABD ve müttefiklerince beslenmiş, desteklenmiş ve silahlandırılmış bir liderdir.
Zalim bir tiran olması, ülkesinde en ufak bir açılıma şans tanımaması, Halepçe'de 5 bin Kürt'e karşı kimyasal silah kullanması, ABD'yi zerrece ilgilendirmemiş, Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, onunla kol kola pozlar vermekte beis görmemiştir. Batı, savaş öncesi Irak'ta köşe bucak aradığı kitle imha silahlarını Bağdat'a bizzat satmış ve Saddam'ın gücüne güç katmıştır.
Ta ki bölgesel çıkarları değişene kadar...
Çıkarlar değişince gösterişli bir halkla ilişkiler kampanyasıyla masal yeniden yazılmış, "sadık müttefik", bir anda "korkak meczup" rolüne sokulmuştur.
***
Ne çok yalan var hayranlıkla dinlediğimiz bu masalın içinde...
Savaşın gerekçesi olan ve Irak'ın "Yok ettik" dediği kitle imha silahlarının hâlâ bulunamadığını bugün kimse hatırlamıyor bile...
Dünyanın en hukuk tanımaz iki liderinin, Bush ve Şaron'un, en büyük kitle imha silahına sahip olduğunu da...
Bunları hatırlamak istemiyoruz. Dünyanın yeni diktatörü kaba kuvvetle bölgeye yerleşirken ve dağıtacağı ganimetten bize de pay düşecekken, anlattığı masala inanmak zorundaydık çünkü...
O yüzden dün yine meraklı gözlerimizi kocaman açarak izledik, "kılık değiştirmiş hain kurt" ile "onu ininde yakalayan merhametli avcı"nın haberlerini...
Şimdi "bitli kurt"un pişmanlık ifadeleriyle çöküşünü ve köy meydanında karnına taş doldurulup dişlerinin sökülüşünü de aynı iştahla izleyeceğiz... "avcı"nın kanlı dişlerini hatırımıza bile getirmeden...
Kendi başına alt edemediği tiranını deviren işgalcinin ayaklarına kapanan bu halk, aşağılandıkça bunun utancını duyacak ve korkarım daha nice kargaşalar yaşayacak.
Umarım Bush'tan kurtulmaları da Saddam'dan kurtuldukları kadar kolay olur.
December 08, 2003
(Category:Tr)
Üniversitenin ayıbı
(Ahmet Insel, 07.12.2003, Radikal2 )
Kemal Alemdaroğlu ne istifa etmeli ne de görevinden alınmalı, hatta meslek yaşamının sonuna kadar o görevde kalmalı.Kalmalı ki, üniversite camiası kendi suçunu her gün hatırlasın
Türk Tabipler Birliği Yüksek Onur Kurulu, 8-9 Kasım 2003 tarihinde oybirliği ile aldığı kararla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile aynı anabilimdalından iki öğretim üyesine ikişer ay süre ile geçici olarak meslekten men cezası verdi.
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜÖÜD), Cumhuriyet gazetesinin Bilim-Teknik ekinin Aralık 2001'de intihal iddiasını belgeleriyle ortaya atmasının ardından, bu iddianın incelenmesi talebini YÖK, Üniversitelerarası Kurul, Türkiye Bilimler Akademisi ve Tabibler Odası'na iletmişti. YÖK, kendisine birkaç kez yapılan bu başvuruya karşı sessiz kaldı. Tabibler Odası ise başvuruyu ciddiye alıp, uluslararası saygınlığa sahip uzmanlarca bir araştırma başlattı. Bunun sonucunda, Birliğin yetkili üst kurulu, "Kaynak kitaptan hiçbir atıfa yer vermeksizin alıntı yapılmış olması, alıntıların bazen tam bazen de serbest çeviri biçiminde aktarılmış olması, kaynak kitaptaki şekil ve resimlerin kullanılmasında alıntı yapılan kitaptan hiç söz edilmemiş olması, kopyalanan kitabın adının gizlenmiş olması, 'çeviri editörü' veya 'çeviren' yerine 'editör' kavramının tercih edilmiş olması, kitap içindeki bölüm çevirilerini yapanların izin veya onayları alınmaksızın kitabın onların adına basılmış olması" hususlarının yayın etiğine aykırılığı ortaya koyduğu kararına vardı. "Yayın etiğine aykırı davranış"ın akademik dünyada adı intihal, yani bilimsel aşırmadır.
Bu Türkiye'deki ilk bariz ve kapsamlı bilimsel aşırma vakası değil. Ama İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü gibi bir makamı işgal eden bir kişinin, kendisiyle ilgili bu tür akademik nitelikli ağır bir suçlama ile ait olduğu meslek odası tarafından cezalandırılmasına rağmen idari görevinden istifa etmemesi ne de görevinden alınması galiba bir ilk örnek. İlgili kişinin kendisinin rektörlükten istifa etmemesine hayret etmek için, onun üniversiteyi fütursuz biçimde ideolojik bir karargah olarak kullandığını bilmemek gerekir. Bu intihal suçlamasını da, devleti bölmek isteyenlerin hain bir girişimi olarak görüyordur.
YÖK'ün bu olay karşısındaki suskunluğu daha düşündürücü. Milli güvenlik rejimi çıkarlarına aykırı bulduğu, bazen incir çekirdeğini doldurmayacak olaylar karşısında esip gürleyen bu kurul ve özellikle başkanı, bir rektöre yönelik bilimsel aşırma suçlaması karşısında sessiz kalabiliyor. Bunun yegane nedeni, YÖK'ün de varoluşunun merkezine esas olarak bir ideolojik misyonu yerleştirmesidir. YÖK'ün bu suskunluğuyla üniversiteyi ulusal güvenlik rejiminin asli bir kurumu olarak gören zihniyet arasında doğrudan bir ilişki var. O ilişki, YÖK'ün temsil ettiği üniversite zihniyetinin ideolojik tabiyet ve uyum kriterini diğer her türlü kriterden üstün kabul etmesine dayanıyor.
Birkaç gün önce görev süresi dolan YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün üniversite camiası içinde tek başına temsil etmediği, geniş bir akademik bürokrasi çevresince temsil edilen bu milli güvenlik rejimi ideolojisi için, bilimsel etik değerlerin geçerliliği, devlet ve ülke menfaatlerinin başladığı yerde biter. Bunun pratik sonucu, bilimsel etik değerlerin hiçbir zaman gerçekten yürürlükte olmamalarıdır.
Rektörün yapması gereken
Türkiye'de bu davranışı meşru kılan olgunun kod adı, "Devlete ve millete karşı aydın sorumluluğudur". Ayşe Buğra, bir yıl önce ÜÖÜD'nin "akademik etik" konusunda düzenlediği panelde, "Bilimin ahlâki sorumluluklarını uluslararası camiada değil de ulusal toplumda tanımlamaya kalkışmanın",
"vurguyu her şeyden önce toplumsal önceliklere yapmanın", bilimin içine kapanmasına yol açabildiğini hatırlatıyordu. Böyle bir akademik ortam, akademisyenlerin işlerini sınırlı bir ilişki dünyası içinde, ulusal standartlara uygun bir biçimde yapmalarına yol açıp, uluslararası standartlardan bütünüyle kopmalarıyla sonuçlanır. Böylece, "Üniversitede işini doğru dürüst yapmaya niyeti olmayanlar için çok rahat bir dünya" yaratılır. Bu dünya, varoluş koşullarını üretmeye devam etmek için farklı görüşlere ve eleştiriye artan bir tahammülsüzlük gösterecek, bilimin olmazsa olmaz koşulu olan eleştirel ortamı yok edecektir. Buğra, "Bu rahat dünyanın, rahatını bozmaya yeltenenleri susturabilecek bir sürü mekanizma geliştirdiğini" hatırlatıp, "Rahatlarını kaçıranları, ulusal çıkarlara aykırı davranmakla, komünistlikle, bölücülükle, mürteci olmakla suçlayarak susturabildiklerini" belirtiyor. Aynı şekilde, "Akademik yetersizliklerin üstünü örtmenin bir yolunun ulusal çıkarlara bağlılıkların sergilenmesi" olabileceğini, bu yetersiz akademik bürokrasinin, komünizme, bölücülüğe, irticaya karşı verdikleri mücadeleyi sergileyerek yerlerini koruyabileceklerine işaret ediyor.
Ayşe Buğra'nın çizdiği, uluslararası akademik dünyaya karşı sorumlu olmadan önce, devletine ve milletine karşı sorumlu olan aydın tablosu, Türkiye akademik dünyasından her fırsatta fışkıran hamaset ve pespayelik örneklerinin kaynaklarına iniyor. Bilimsel aşırma yaptığı iddiasıyla meslekten iki ay geçici men cezası alan bir rektörün bu ortamda yapması yeterli olan iş, ilk fırsatta, örneğin Kuzey Kıbrıs'taki seçim öncesi veya sonrasında, üniversite senatosu destekli bir bildiriyi bayrağın ucuna takıp, yeni bir yürüyüş düzenlemek olacaktır. Daha yaratıcı girişimler sergilenmesi konusunda kendisine güvenebiliriz.
Kemal Alemdaroğlu, söz konusu üniversitenin dışından yapılan bir atama ile değil, kendi üniversitesinin öğretim üyelerinin çoğunluğu tarafından ikinci kez seçilmiş bir rektördür. Sadece kendini değil, onu üst üste seçen yüzlerce akademisyeni de temsil ediyor. Bu nedenle, kanımca, Kemal Alemdaroğlu ne istifa etmeli ne de görevinden alınmalı, hatta meslek yaşamının sonuna kadar o görevde kalmalıdır. Kalmalıdır ki, üniversite camiası kendi ayıbını her gün hatırlasın.
(Category:Tr)
İmaj oyunlarına buyurun
(Yıldırım Türker, 07.12.1003, Radikal2 )
Büyülü fısıltısı yabancı tınısıyla yürekleri hoplatan "imaj" kelimesinin etrafında oluşturulan magazin arkeolojisiyle 'aleni' olanın nasıl ve ne kadar gerçeklik bağlantılı olduğu hakkında hepimiz iyi kötü fikir sahibi olduk
Zeynep Özal'ın, "Çok kişiyi rahatsız edecek" dediği anılarını bir kitapta topladığının müjdesini okudunuz mu? Göbeğindeki sarkmayı toplatmış, göğüslerini 85'den 75 bedene indirtmiş. "İyileşince kaşlarımı kaldırtıp yüzümü gerdirteceğim. Doktorum estetiklerden ücret almıyor. Bundan sonra bambaşka bir Zeynep Özal olarak karşınıza çıkacağım" diyor. Bu demeci karşısında bize de soracak tek soru kalıyor, "Neden?"
Bu toplum bambaşka bir Zeynep Özal ihtiyacı yüzünden şimdikine haksızlık mı ediyordu? Zeynep Özal, bir süredir sinemadan teklif alamaz, sahnelerde iş bulamaz duruma mı düşmüştü?
Ama bu soruların beyhude olduğunu çok iyi biliyoruz. Hiçbir şey üretmeden, hiçbir şey yaratmadan, hayata en ufak bir armağan sunmadan 'biri' olmak için çırpınan postmodern çağın lapacı kahramanlarının ilk ısınma turları, Özal ailesinin himayesi altında yaşanmıştır. Eğlence sektörünün yeniden düzenlenmesi; seyredenler ve seyredilenlerin birbirine geçişimli olduğunun hissedilmesi, kabaca Warhol'un '15 dakika' meselesinin kavranma miladı da aynı döneme rastlar. Büyülü fısıltısı yabancı tınısıyla yürekleri hoplatan "imaj" kelimesinin etrafında oluşturulan magazin arkeolojisiyle
'aleni' olanın nasıl ve ne kadar gerçeklik bağlantılı olduğu hakkında hepimiz iyi kötü fikir sahibi olduk. Artık hayatımız ince hesap kitap sonucu montajlanmış fotograflara bakarak geçecekti. Görüngünün bize yaşattığı uğultulu ikircik yerini imajın çözmek-okumak-anlamak zorunda kalmadığımız serin algısına bırakacaktı. Her dönemin 'trendy'si Ajda Pekkan, sahnelerde tüylü telekli 'devrim' rüzgârları estiren Zeki Müren gibi başarılıları dışında 'İmamın karısı', 'Bakan düşüren kadın' ve benzeri imajına satış teşebbüsleriyle tanışmışlığımız vardı. Ama meşru müdafaa zemini olarak imaj mühendisliği Zeynep hanımın Stephanie'yle mukayese edildiği ilkgençlik döneminde gelişip palazlandı. Darbe sonrası sivilleşme hevesiyle hemhal edilip kurdelasıyla gösterişli kocaman bir paket olarak sunulan yeni hayat modelinin içinden iç içe bir yığın kutu ve en sonuncusunun dibinden de plastik bir düdük çıkmıştı işte. Haftanın yedi günü ciplerinin önünde gazetecilerle kovalamaca oynayarak aşk kurgularını bize 'soap opera' tadında izleten; hayatlarından tefrika çıkaranlar, popüler kültürümüzün has kahramanları. Mahremin sıkıcı bir şaka olduğunun, toplumsal bir kimlik edinmek için ciplere atlayıp şöhret üretim merkezlerinde boy göstermenin yeterli olabileceğinin keşfiyle derin bir nefes aldık. Hafif olmak; şık, neşeli görünmek ve gazetecilerle en ilkelinden cilveli bir dil kurmak sahnenin merkezini peyliyor. İşin kolayını bulmuş olan Medya, mesleki bir savunma refleksiyle gerektiğinde asabileşerek şıpınişi arz-talep meselesini hatırlatıp aynayı tüketicinin suratına çevirerek kendiyle hesaplaşmayı reddediyor. Pişkinlik, görüntüler dünyasının vazgeçilmez erdemi. Zeynep Özal da besbelli uzun zamandır meydanı boş bıraktığına, yepyeni bir malzemeyle bir patlama yaşamanın zamanı geldiğine inanıyor. Jaguar skandallı, asi kız temalı günlerini özlüyor. Olsun. Biz nasılsa onu da seyrederiz.
-----------------------
Televizyonların şiddetli reyting kapışmalarıyla taçlanmış yabancı kaynaklı yeni programları biteviye nasıl bir toplum olduğumuzu anlatıyor. "Ben Evleniyorum" yarışmasından mükemmel bir çift çıktı da telli duvaklı oldu bile. Formatları Batı televizyonlarından alınma bu tür programlar, sunduğu insan malzemesi, adet ve ananelere uygun olma cenderesi sonucu fena halde sıkıcı oluyor. Ama ne gam. Milyonlar onları izliyor. Erkeklerin hapis tutulduğu evde karta kaçmış oğlan çocukları olarak, 'benim çikolatamı kim yedi?', 'bulaşığı en son kim yıkadı' kavgalarıyla kişilik tartısına çıkıp çıkıp inen, yetişkin olmanın hiçbir tanımına uydurulamayacak adamlarla öte tarafta dürüst, içten ve duygusal taklidi yapan mahallenin kızları durmadan birbirlerini seyrediyor, eşleşmeye çalışıyor. Görücü usulünün ardına kadar kamuya açıldığı; bütün toplumu bir dünürler ordusuna çevirdiği bu programın son derece eğlenceli olan yanı, bu toplum içinden seçilmiş sıradan insanların kameraların varlığına ne kadar kısa zamanda alışmış olduğunu göstermesi. Seyredilmenin zevki, tartışmalar esnasında sıkça 'milyonlar bizi izliyor' uyarısıyla tazeleniyor. Gizlenip üstü örtülecek hiçbir şeyi olmadan, 'malı meydanda' yarışan yiğitleri 'Biri Bizi Gözetliyor' evlerinde de izlemiştik. Samimiyetin ne kadar iyi oynanırsa o kadar sahici bulunup oy kazandığı bu 'know-how'ı Batı'dan satın alınmış hücrelerin işletmesi sırasında örtbas edilen 'gerçekler'in ortaya çıkarılışı da işin dramatik zenginliğine zenginlik katıyor. Demek, bu yarışmacı yalan söylemiş, demek dışarıda bıraktığı bir nişanlısı varmış. Hop, onun yazdığı mektubu da cümle aleme dinletelim bir yol.
Bu arada 'Popstar' yarışmasının birbirinden farklı giydirilip zorla birbirinden farklı kişiliklere sığdırılmaya çalışılan adayları da karşılarında ne kadar kıyıcı olursa olsun katlandıkları bir uzman diliyle tartılıyor. Uzmanların uzmanlıklarını nereden aldıkları belli değil. Star olmanın bütün isterlerini en ufak tavize açık olmadan sular seller gibi ezbere bilen jüride bildiğimiz ölçütlere uygun bir tek star yok. Müflis bir prodüktör, satışıyla da vasatın sularında iki şarkıcı ve orada varoluş nedeni kimsenin hatırlayamayacağı kadar muğlak ve sıkıcı olan yepyeni bir surat. Nitekim o yepyeni surat, hareket alanı daha geniş tutulduğu için onca çırpınan adayın üstünde bir ilgiyle karşılanıp kısa ömürlü bir 'kelebek star' olarak kanat çırpıyor. Ama bütün bunlar da şimdiye dek alışmış olduğumuz kepazeliklere örnek olarak gülüp geçilesi sonuçta. Korkutucu olan, gecikmiş bir 'imaj mühendisliği' ekolünün aceleci kıyıcılığıyla güzellik-çirkinlik, rüküşlük-şıklık, gençlik-yaşlılık, sakatlık-sağlamlık konularında dayatılan sabiteler. Seyirciye, kimlerden neden hoşlandığı, kimleri star edip başına taç ettiği konusunda adeta gözdağı vererek sunulan ölçütler. Mamafih bu da halk oylarıyla gördüğü tepki sonucu oyun içinde bambaşka bir oyuna dönüşüp gerilimi diri tutuyor.
-----------------------
Bu memlekette yeni bir trend de imaj üretenlerin kendilerini hırçın bir açıksözlülük imajıyla kamuya sunmaları. İmaj üretiminin başında duran, 'size en iyi malı en iyi paketle ben satarım' iddiasından bir meslek edinmiş insanların kendi tartılarıyla başarı kazandıklarında ilk iş popüler kültür alanına kuşkuyla bakanlara saldırıp onları aşağılamalarına da alıştık. Yenik entel budalaların hiçbir şey üretmeden halkın beğenisini küçük görmesine tahammülleri yok. Bu, hâlâ ve her şeye rağmen o kesimden de umutsuzca bir onay beklediklerini gösteriyor. Yoksa kazanılan onca servet ve şöhret sonrasında dönüp hâlâ o işe yaramaz huysuz zevata saldırmalarının bir anlamı olamaz. Bir söyleşiye durduklarında, ürettikleri imajlar alemini anlatmaya koyulduklarında seçtikleri dil de kanımca kırıntıları üstünde yuvarlandığımız 'Cumhuriyet ideolojisi'nin seçkinciliği karşısındaki boynu büküklüğü dışa vuruyor. Durmadan kendilerini deliler gibi savunuyor, adeta beyhude bir onur mücadelesi veriyorlar. Bu arada son derece şaşırtıcı, yalnız bizim kültürümüze has bir yorum da peyda oluveriyor. Oyunun gizli kalması, dile gelmemesi gereken bütün kurallarını da gündelik magazinin hizmetine döküveriyorlar. Kendi yarattıkları imajların ardındaki yalanı itiraf ediyor, sözgelimi 'Çocuklar Duymasın'ın yaratıcısı Birol Güven gibi hiçbir şeyin ahlâkla, gerçeklikle ilişkisi olmadığını, önemli olanın sadece imaj olduğunu haykırıyorlar. Gerçeklik adına kurmuş oldukları yapıyı zedeleyen şeyin gerçeklikle en ufak bir ilgisi olmadığını itiraf ettiklerinde seyredenle seyredilen bir an sersem sersem birbirine bakakalıyor. Yeni göğüs bedenini neden bana söylüyorsun? Dizi annesinin aslında yakışıksız bir zaniye olduğu için değil, beni kandırmak için kovulduğunu neden bilmem gerekiyor? Sonra karşılıklı toparlanıyorlar. Artık birbirlerinden isteyebileceklerinin sınırı kalmamıştır. Daha da vahşileşerek sürecek oyun. İmaj oyunu.
November 13, 2003
(Category:Tr)
Aşk ne ki?
( Can Dündar, 9.11.2003, Milliyet )
Yazın 4 güne sıkışan bir tatilde iki kitap okudum:
Biri Erdal Doğan'ın Sevgi Soysal biyografisiydi. (Everest, 2003). Doğan, çoğu biyografi yazarı gibi, izini sürdüğü kahramanla özdeşleşmiş belli ki... Sevmiş onu... O kadar ki, her gördüğüne Sevgi'yi anlatmaya başlamış. "Yoksa âşık mı oldun" demiş etrafındakiler... O da kitabının adını öyle koymuş:
"Yaşasaydı âşık olurdum".
Bu isim, ilk duyduğum anda bir soru çağrıştırdı bende:
"Birine âşık olmak için yaşaması mı lazım?"
Sadece kanlı canlılara, akıllı uslulara, dengi dengimize mi âşık oluruz; yoksa aşk, zamandan, mekândan, imkândan hatta insandan bağımsız, bizim besleyip büyüttüğümüz, söz dinlemez, hesaba gelmez bir tutkunun adı mıdır?
Vuslat mıdır o tutkuyu aşk yapan, vuslatsızlık mı daha çok...?
Aşk, "mutluluğa kapılar açtıkça" mı alevlenir; yoksa acılar, hasretler, hatta zulümler doğurdukça mı şehvetinden..?
Ferhat ile Şirin'i, Leyla ile Mecnun'u, Romeo ile Jülyet'i efsaneleştiren, imkânsız bir sevdayı göze alıp kavuşamama bahtsızlıkları değil midir?
Vuslata erip bahtiyar olsalar, bir yastıkta kocasalar, mutlu evliliklerinin öyküsünü dinler miydik asırlar boyu...?
Sakın yakınlaştıkça kaybolan bir serap olmasın aşk?
Sorularımın cevabı, yazın okuduğum ikinci kitaptaydı:
Cem Mumcu'nun "Sahici Aşklar Külliyatı"nda... (Okuyan Us, 2003) Daha ilk öyküde zıpkın yemiş gibi çakıldım. Bir kambur kızın öyküsünü anlatıyordu Mumcu; kendi hayatından akıp geçmiş bir düş gibi...
İlkokuldan sınıf arkadaşıydı o kız... Üniversiteyi bitirip eski mahallesine döndüğünde hasta olduğunu öğrenmişti. Dişçi muayenehanesindeki işine de gitmiyordu 5-6 aydır... Odasından çıkmadığını, hiç konuşmadığını öğrenmişti.
Evine gittiğinde Ayşe'yi yatakta bulmuştu. Zayıflamıştı, ama mutluluk yüzünden okunuyordu. Onu görünce "sus" işareti yapmış ve "Sakın kimseye söyleme, 6 aylık hamileyim" demişti. Oysa zayıf karnı hiç büyümemişti.
O günden sonra her gittiğinde Ayşe'yi biraz daha zayıflamış bulmuştu. O ise hep aynı şeyi söylüyordu:
"İyice büyüdü artık, tekmelemeye başladı".
Bunu söylerken, eliyle sırtındaki kamburu okşuyordu.
* * *
Meğer muayenehaneye gelen bir adamı kapı aralığından görmüş ve tutulmuş Ayşe... Her gördüğünde aşkı biraz daha büyümüş. Adam onu görmese de ondan "gebe kalacak" kadar sevmiş onu... "Kamburunun içinde bir bebek büyüttüğü duygusunu yaşayacak kadar..."
Soruyordu yazar:
"Hem aşk dediğin, hep âşık olana göre değil midir ki..?"
Ayşe'nin sırrını söylememiş kimseye...
9 ay 10 gün sonra eve gittiğinde kambur kızın ölü bedenini bir bıçağın üstünde yatarken bulmuş:
"Kafası düşmüştü ama yine de yere değmiyordu. Yüzü çok güzeldi. Dünyanın en güzel annesiydi. Gülümsüyor gibiydi. Doğururken ölmüştü. Eğildim, iki elimle kıpkırmızı bir bebeği tutarcasına avuçladım yerdeki kanı... Kimsenin görmediği, göremediği bu bebek, hayatımda gördüğüm en güzel aşk çocuğuydu..."
* * *
Sizce "mutluluğa kapılar açtıkça" mı efsaneleşir aşk; yoksa acılar, hasretler, hatta zulümler doğurdukça mı şehvetinden..?
Yoksa "aşk dediğin, âşık olana göre midir?"
can.dundar@e-kolay.net
(Category:Tr)
Yerellikten evrenselliğe doğru...
( Çetin Altan, 13.11.2003, Milliyet )
Almanların ağzından uydurulmuş eski bir fıkra vardır. Almanya ile Türkiye arasındaki farkı şöyle anlatırmış bir Alman:
- Almanya'da durum ciddi, ama umutsuz değildir. Türkiye'de ise durum umutsuz, ama ciddi değildir.
Sanırım soruyu bir de şöyle sormak gerekir:
- Türkiye diye bir devlet olmasaydı, yerel bürokrasinin üst tabakasıyla, politikanın önde gelen kadroları nasıl geçinir ve nasıl yaşarlardı?
"Ulus - devlet" modelinin hızla aşılmakta olduğu ve "küreselleşme" sürecinin daha da hızlanacağı 21. yüzyılla, bütünleşme zorunluğunun rüzgarları Türkiye'de de çoktan başladı esmeye...
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye hakkında verdiği kararlar da bunun sonucu, Kopenhag kriterlerine uyma çabaları da; AB üyeliği için gerekli müzakerelerin bir an önce başlaması özlemleri de...
21. yüzyıl, "onlar - biz" ayrımlarının, "dünya bize hayran oldu - dünyaya rezil olduk" türü değerlendirmelerin aşılacağı ve yerellikten evrenselliğe doğru bir kanatlanmanın başlayacağı bir yüzyıl...
* * *
İster istemez Türkiye'de de, "evrensellikten" korkanlar ve korkmayanlar ayrımı kristalleşmede...
Ve doğal olarak devreye ekonomi, ekonomik saydamlık ve kimlerin parayı nasıl ve nereden kazandıkları sorunları girmekte...
* * *
Geçtiğimiz 20. yüzyılın 2 büyük yanılgısı oldu:
1- Leninizmi komünizm zannetmek...
2- Ekonomiyi, parti programı ve doktrinleriyle, politikacı iradelerine göre değişik biçimlerde uygulanabilecek bir mekanizma zannetmek. Kapitalist ekonomi, devletçi ekonomi, sosyalist ekonomi, sosyal demokrat ekonomi türünden ayrımlar yapmak...
Ve şimdi anlaşılıyor ki, işçi sınıfının gövdesel enerjisi yerine; Kozmos'taki sonsuz olan yeni enerji kaynaklarının kullanımıyla, modern teknolojinin üretimleri; örneğin cep telefonları, hidrojenle çalışan arabalar, elektronik aygıtlar, internet vs. yoğunlaşıp yaygınlaştıkça; "ekonomi" de, politik iradelerin dışında, kendine özgü evrensel bir mekanizma olmakta; saydam olma koşuluyla...
* * *
Yani efendim, kapitalist ekonomi, devletçi ekonomi, sosyalist ekonomi, sosyal demokrat ekonomi dönemleri aşılmakta...
Para birimlerinin "euro" ve "dolar"a indirgenmiş olması da bunu kanıtlamada, Türkiye gibi üç - beş ülke dışında, dünyada "enflasyon" diye bir sorunun kalmamış olması da...
* * *
İster istemez yerelden, evrenselliğe doğru; yani "yerel vatandaşlık"tan "Avrupa vatandaşlığı"na ve hatta dünya vatandaşlığına doğru kanat çırpmaya çalışırken; Türkiye'deki evrensel kurumları da, daha netleştirmek gerekmez mi?
Örneğin Türkiye'de armatörlük henüz evrensel değil, ama futbol evrenselleşmede...
Gönül, üniversitelerin de, tıbbın da evrenselleşmesini ister ama; o alanlarda evrensel düzeydeki kadrolarımızın oranlarını bilmiyorum.
Ve bir de TÜSİAD var...
Yerele karşı küreselleşmenin öncülüğünü yapan bir kurum olarak görünmede... "Statükocu"lara karşı, "değişimcilik"in bayrağını onlar tutuyormuş gibi...
* * *
İşçi sınıfı tarihe gömüldüğünde ve işçi sınıfının gövdesel enerjisinin yerini, Kozmos'taki yepyeni enerji kaynakları aldığında; sınıflar arasındaki "olumsuz - antagonist" çatışmalar da biter. Enerji kaynaklarının değişimiyle, alabildiğine artan modern üretimin pazarlanabilmesi için, yeryüzündeki yoksulluğun da aşılması şart olur.
Ve yoksulluğa, "ulus - devlet" modelleri dönemindeki militarist harcamalarla, yerel politikacı şatafatının neden olduğu ortaya çıkmaya başlar.
* * *
Şimdilik fantezist bir yaklaşımla, konuyu biraz daha somutlaştırmaya kalkarsak...
Şayet Kıbrıs sorununu çözümlemeyi, TÜSİAD üstlenmiş olsa...
Yerel politikacıların kendi şatafatlı yaşamını maskeleyen "ırkçı, ulusçu ve hamasi" söylemlerin yerini; evrenselleşme doğrultusunda, Avrupa vatandaşlığının çok daha gerçekçi olan ekonomik çözüm ve bütünleşmeleri almaz mıydı?
* * *
Şimdi sormak gerekir:
- Kimler aslında "statüko"cu ve kimler "değişim"ci?
Ve yine unutmamak gerekir ki, "tek değişmeyen şey, değişimdir" ve "tutuculuk" değişime karşı olmak, "ilericilik" de, değişimden yana olmaktır... Sonunda Türkiye de, er geç yerellikten evrenselliğe doğru yönelecektir. Enseyi karartmayın.
c.altan@prizma.net.tr
(Category:Tr)
Hukuksuzluğun bedeli
( Perihan Mağden, 13.11.1003 Radikal )
Salı gecesi atv ana haber, Kaya Çilingiroğlu'nun vurulması hadisesiyle, başladı.
Sonra da Ünlüler Cephesi'nde vurulanların kapsamlı bir listesi, görüntüler vs. eşliğinde, zayıf ve bağlantı kurma kapasitesi düşük belleklerimizin, dikkatine sunuldu.
Bu denli düzenli bir sıklıkta, bu kadar çok ünlüsünün bacağına kurşun saydırılan bir ülke, azdır herhalde.
Tabiatıyla, ne denli 'mafioso'laşmış bir toplumda yaşadığımızın, göstergeleri.
Hukuk reformu! Hukuk reformu! diye inlemeyen neredeyse hiçbir kesimin olmadığı bu ülkede, her ne hikmetse hukuk, guguk ölçülerinde kalmaya mahkûm ediliyor.
Demek ki, aynen herkeslerin Avrupa Birliği yanlısı olması gibi, hukuk reformu! hukuk reformu! diye inleyenlerin bir kısmı da, bu başıboşluktan feci şekilde nemalanmakta.
Hukukun bu topraklarda öyle fazla da geçerli olmasını, esasında pek de arzu etmeyenler, kazanıyorlar bu savaşı.
Böylece her nevi mafiosolaşmaya yol açarak, mevcut statülerini de korumuş oluyorlar.
Hangi kapıyı çalsak, karşımızda Statünün Bekçileri.
Zira işin içine kapsamlı bir hukuk reformu girerse, ne düşüncelerinden ötürü kimseleri içeri tıkabilirsin, ne işkencecibaşılarını koruyup kollayabilirsin, ne insanlık koşullarına aykırı F tiplerinde gençlerini çürütebilirsin, ne de YÖK gibi, türban gibi mevzuları daimi bir karın ağrısı olarak elde var iki tutmaya muvaffak olabilirsin.
Onun için bize bu hantal, bu çarklarının arası pas tutmuş hukuk sistemi yeter de, artar bile.
Daha süratli gitmek isteyenler Mafya'ya başvurabilirler.
Alışveriş ederken Migros'ta, NTV ekranında Hülya Avşar'ı gördüm. "Mafyayla hiçbir alakamız yoktur ki," diyordu. "O kelimenin açılımını bile bilmiyorum."
O kelimenin açılımı: 'Malları Aldın Fakat Yedirmedin Ağaya' gibi bir şeydi, yanılmıyorsam. Ben de hiç anlamam da, bulmaca çözerken mi ne, görmüştüm.
İlk ziyaretçilerin arasında kırmızı kaşkoluyla Gencay Çakıcı'nın da bulunması, Avşar ailesinin, Türkiye'nin gırtlağına kadar boğazına batmış olduğu mafiosolaşmadan ne kadar da nasibini almamış olduğunun kanıtıdır, hakikaten.
Geçenlerde bir akşam Hülya Avşar'ın şov programına çakıldım kaldım.
Çakıldım kaldım zira, haza hanımefendi kimliğinden tamamen yırtarak, meczupluk sınırlarını zorlamakta olan bir Yılmaz Morgül, konuğuydu.
Nasıl edepsiz, nasıl histerik ve esasında ne kadar acıklıydı Yılmaz Morgül, anlatamam.
Hülya Avşar'a diklenip/lafa laf cevaba cevap/iyice mahalleleşir ağzının payını, ruhuyla sinirleri tel tel gelmişti programa anlaşılan.
Hülya Avşar meczupluk sınırlarının bu denli zorlanıyor olmasına dahi aldırış etmeden alay edip duruyordu: İnce ince ve kalın kalın.
Yılmaz Morgül iyice çığrından çıkınca, gidişatın fizikselleşmesinden filan korktum resmen.
Ben ekran başında acayip rahatsız olup irkilirken; Hülya Avşar'ın hiçbir cevap, hiçbir delirme umrunun köşesi değildi.
Başbakan, o da olmazsa cumhurbaşkanı olmak istiyormuş Yılmaz Morgül.
Nil Demirkazık da Bakırköy Belediye Başkanlığı'nı düşünüyor. AKP'den.
Bunca didişmeye, bunca gerilime: "Hadi şimdi şööle bi oyna da; ilerde başbakanı, cumhurbaşkanını oynattım" diyeyim dedi Avşar. Morgül şakır şakır oynamaya başladı.
Avşar da 'Oylarınız bana!' diye (hani sakata vurulmaz filan) mütemadiyen tempo tutuyor. Susmuyor bir saniye. 'Başbakan!' filan diye.
'Dünya yansa umrunda olmayan bir kadın' dedim içimden. Bu denli kaygısızlığın bir bedeli olmalı.!
Bu denli hukuksuzluğun Türkiye Cumhuriyeti için, en kötümserlerimizin tahminlerinden de ağır bedelleri olduğu gibi.
(Category:Tr)
Beyoğlu Sesini Kaybetti
( İsmail Saymaz, 02.09.2003, Radikal, Fotograf: Muammer Yanmaz )
Beyoğlu'ndaki Balıkpazarı, Çiçek Pasajı ve Nevizade'nin değişmez
çalgıcısı akordeoncu madam Anahit, 78 yaşında hayatını kaybetti. Anahit, akşamcıların vazgeçilmez dostuydu.
Anahit Yulanda Varan, Beyoğlu'nun tanıdığı adıyla 'madam Anahit' 1917
yılında doğdu. Henüz 'matmazel' olarak anıldığı 16 yaşında ikinci sınıfında okuduğu Ermeni Eseyan Lisesi'nin korosuna katıldı. Müziğe olan ilgisi okul çıkışlarında adım attıkları İstiklal Caddesi'nde sesleri çıktığı kadar şarkı söylemekten ibaret değildi. Liseyi bitirince ölümüne değin elinden düşürmeyeceği ilk ve tek enstrümanı kucakladı, akordeon.
Müzik sevgisi öyle ilerledi ki, hayatını art arda iki müzisyenle birleştirdi. 1950'lere girerken, eşinin ölümünden sonra iki çocuğuna bakmak zorunda kalan madam Anahit, düğün ve davetlerde akordeon çalmaya başladı. Ve ardından Çiçek Pasajı'nda boy gösterince adını duymayan kalmadı. O tarihten sonra Anahit Varan tüm akşamcıların annesi ve Beyoğlu' nun 'madam Anahit'i oldu.
Oğlu: Yürekli bir kadındı
Madam Anahit, 29 Ağustos cuma günü, 78'inci yaşında mide kanseri yüzünden yaşamını yitirdi. Cenaze töreni, doğduğu ve büyüdüğü Beyoğlu'nun, ekmeğini kazandığı Balıkpazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'nde yapıldı. Yakın akraba ve arkadaşlarının hazır bulunduğu cenaze törenine, 'yeterli ölçüde duyuru' yapılmadığı için az sayıda kişi katıldı.
Madam Anahit, birlikte yaşadığı oğlu Onnik Varan'a göre, yürekli bir kadındı: "İşine bağlıydı. Paraya önem vermez, günlük yaşardı. Yalnızca insanlık arardı."
Arkadaşı Suzan Boyacıoğlu, son görüşmede Anahit'in kilisede okunan cenaze duasını mırıldandığını anımsattı: "Kırgındı. Eskisi gibi Beyoğlu'na gidemiyordu. Sanki kendini ölüme hazırlıyordu."
Yetvart Tomasyan için, madam Anahit, hem çoğunluk, hem azınlık içinde azınlıktı: "Gördünüz, cenazesinde seveninden çok gazeteci vardı. Çünkü azınlıktı ve bağlı olduğu azınlıkta da azınlıktı. Uçta, marjinal ve muhalifti. Bu yüzden akordeon çalıyordu, sanatçıydı."
Rahip Sahak Maşalyan da, ayini şöyle noktaladı: "Kadınların çalışmasının zor olduğu bir dönemde bu yürekliliği gösterdi. Ölümü, Ermeni cemaati ve Beyoğlu için kayıp, cennet için kazanç oldu."
Madam Anahit'in 50 yılını verdiği Beyoğlu, cenaze töreninin yapıldığı saatlerde, sesini yitirmiş gibiydi. Nevizade'deki Demgah Restoran'ın yönecisi Burak Kutlu'ya göre, yalnızca sokaklar değil, 'Yıldızların Altında' adlı şarkı, vişne suyu ve paçanga böreği de öksüz kalmıştı: "Saat 21.00'de gelir, önce buzlu suyunu içer, çalmaya başlardı. En çok,
'Yıldızların Altında'yı çalardı. İçki yerine vişne suyu içer, acıkmışsa paçanga böreği isterdi. Yarım saat çalar, sonra ayrılırdı."
Sanat Restoran'ın sahibi Mustafa Alişir'e göre de Anahit Nevizade'nin sesiydi: "Akşamcılara neşe katardı. Masaları dolaşır, uzatılan parayı alır, yoksa istemezdi."
Şişli'deki aile mezarlığına defnedilen Anahit'in mezarının tapusu Osmanlı tapusu idi. Parasızlıktan tapuyu yenileyememişti.
September 27, 2003
(Category:Tr)
İlham-ı Hazan
Herkesin bir mevsimi varsa eğer, bir güneş çocuğu olarak; doğduğum mevsimi reddedip sonbaharımın, hazanımın, güzümün, güzeller güzelimin beni evlat edinmesini diliyorum.
Hoş geldin mevsimim! Acıyı en güzel çeken, buram buram ıslak toprak ve hüzün kokan, yaza ait parlak ne varsa, birbirinden alımlı milyonlarca buğulu tona boyayan mevsimim hoş geldin!
Bilirim, yine birkaç damla gözyaşı biriktirdin bana, yine yeni hikayeler getirdin, yeni planlar yaptıracaksın yeni başlangıçlara! Bilirim, ilkbahara inat; sen aşık edeceksin beni, buram buram adaçayı ve ıhlamur kokan mekanlarda.
Sonbahar desenli, yaprak renkli giysilerimi giyindim, kaybolmaya hazırlanıyorum içinde kaybolmaya ve ait olduğum zamanla buluşmaya. Tarçın renkli farını gözüme sürüp, yanağımı çamura boyayan güzüm, güzelim hoş geldin!
Serininden, yelinden eteklerini savura savura, koşa koşa geldiğin belli! Şımarık, sarışın güneşin matemindekilere inat sonbahar çocukları neşeli. Hoşgeldin aşık eden, şair eden, baş döndüren güzelim, güzüm hoş geldin!
September 22, 2003
(Category:Tr)
Birkaç Türkçe Link
Son günlerde ağıma takılan güzel siteler oldu, bunları zaten sağ sütunda linkler bölümüne (üstelik de blogrolling olmayan sağ tarafa) ekledim eklemeye ama ziyaretçilerin algı eşiklerinin azizliğine uğramamak için yazayım da istedim. (Kaldı ki hepsini de favori linklere ekelemedim zaten...)
- Schizophrenia: Absolute Septic; kişisel bir blog sitesi, güzel fotoğraflar var; tıklayınız kocaman kocaman açıldıklarını göreceksiniz. Eve gidip gitar fotoğrafları çekme isteği uyandırdı bende feci şekilde.
- Derkenar: Akıl Sağlığı ve Rot Balans Akademisi; "Hızlı Gazeteci" Necdet Şen'in sitesi; girdiğine oku oku bitmez izlenimi veriyor. Bir sürü "sağlam" siteye linkler var, onlar da tıkla tıkla bitmez gibi görünüyorlar.
- Pamukcüce ve Yedi Prensesler: Tasarım filan profesyonel, arada sırada girip okumayı seviyorum, eğlendiriyor, tavsiye ederim. (Sanki diğerlerini etmiyorum)
- Zoque: Müzik, fotoğraf, resim gibi başlıkları var; takip edilesi, haber alınası. Çok uzatmaya gerek yok, ondan sonra gereksiz yere tavsiye ederim filan gibi laflar etmeye başlıyorum.
- Senarist.tk: Enteresan bir blog. Güzel yurdumda tek bir konuya yüklenmiş site (hele de blog) bulmak zordur. Sadece senaryo ve senaristlerle ilgili bir blog bulmak da şaşırttı beni.
September 14, 2003
(Category:Tr)
Üşümüş Kediler Zamanı
(Ahmet Büke, Radikal 2, 14.09.2003)
Yine kendinden önce kokusu geldi. Sıcak sacın üzerinde kıvranan mandalina kabuğu gibi arsız, kahve sinmiş bakkal amca elleri gibi hesapsız duruverdi karşımda.
Otuz kusur senedir yapıyor bunu bana ya, yine de eskimedi heyecanım.
Tıp, tıp iki damla alnıma. Gözlük başa bela işte, tozlu ayakkabılarıma baktım ben de.
Limon ağacının benzi uçtu. Karıncalar tahta bavullarıyla Basmane'ye yollandılar. İpe dizilmiş biberleri içeriye kaldırdı teyzeler. Sıkılmış salça tepsileri ha keza, kalbimiz kadar temiz yaşmaklarla örtüldü de yağmur değmez pervazlara çekildi.
Kısa şortlu haylaz düşlerimi Sümerbank çizgili pijamalarla yatırır oldu annem. Güneş de arka taraftaki ayakçı meyhaneye daha erken kaçmaya başladı.
Çook alametler belirdi yani. Eli kulağında işte.
O bunu hep yapar zaten.
Kendimi bildim bileli aniden girer hayatıma. Işığın sürmesini elleriyle çekip uzun uzun yağar; "Geliyorum cancağızım."
Artık rakıyı buzla içemez olurum. Aklıma dedemin el örgüsü atkısı düşer. Yadigar abinin yazlık sinemadaki son gülümsemesi gibidir bu hatırlama hissi. Bundandır bir tarafım gülerken diğer yarımın nar dalı gibi kızarması.
Sonra yakası kürklü kahverengi mantosu, kızıl saçları, saçlarında kestane yaprakları ve serin bedeniyle sokağın başından belirir. Kiremit rengi rujuyla hayatımın en çapkınıdır. Kalbim çarpar taka tuka.
Ah bu sonbahar, mevsimlerin Fahriye Ablası mıdır yoksa?
Zamanın ikindi vaktinde gelir de kırıtır serinliğiyle. Bazen de yazın en son öğleden sonrası gibi uzun uzun demlenir kapı önünde.
Neyse dedim ya ha vardı ha varacak. Yapraklara şimdiden düşen koyu gölgeden anlıyorum yakınlığını.
Ama bu sene Karataş'a, Zeki Müren Parkı'nın hemen üstüne taşınıyormuş. Arap kızından duydum bu lakırdıyı günahı boynuna. Cumbalı, dantelalı bir aşka teşne yani.
Gün aşırı yıkar saçlarını artık. Kordon güneşinin kırık dökükleri, bir de çarşıcı askerler nasiplensin diye. Hem çamaşırlarını asar hem de buzlu badem bacaklarını açar. Saçlarının düştüğü omuzlarından hiç bahsetmeyeyim zira yerin kulağı vardır. Sonra uğraş dur eşrefpaşa takımıyla.
Vallahi bilmem artık. Bu sene kararlıyım. Kapısının dibinden ayrılmayacağım. Ya o beni atar evine ya ben girerim bacadan ıslak bir kedi gibi.
Belki de bu en sonuncu bahardır da gözüm açık gider maazallah.
August 19, 2003
(Category:Tr)
Laik dostlarla hasbıhal
(Ersin Salman, Radikal2, 17.08.2003)
Biz laikiz. Ne demek o? Din ve devlet işlerini ayrı tutarız demek. Nasıl yani? Devlet işine dinin karışmasına izin vermeyiz yani. 'İzin vermek' mi? Kim izin vermiyor? Biz, laikler vermiyoruz! Bu gücü nereden alıyorsunuz? Cumhuriyet'in temel ilkelerinden ve tartışılmaz kurallarından elbet! Niye tartışılmaz bu kurallar peki? Çünkü bilimseldirler. Ne iyi, demek bilimsellik sizin için çok önemli? Elbette, bilimsellik, olmazsa olmaz koşuldur bizde. O zaman Cumhuriyet'in 'tartışılmaz kuralları' da olmamalı sizce, bilimsellik bunu gerektirir herhalde, öyle değil mi?
Olur mu öyle şey efendim! Olamaz mı? Olmaz tabii, ya gelip din, devlet işine karışmaya kalkarsa!.. Anladım, istiyorsunuz ki din, devlet işine karışmasın. Evet, karışmasın! Peki devlet, din işine karışabilir mi? Nasıl yani? Örneğin, din işlerini yönetip yönlendirecek bir devlet kurumu kurulabilir mi? Kurulur elbette, niye kurulmasın? Hani din ve devlet işlerini ayrı tutuyordunuz? Canım, tutuyoruz ya! Bu nasıl ayrı tutma? Devlet resmen din işine karışıyor bu durumda... Peki karışıyor diyelim, ama ne sebeple? Ne sebeple? Din, devlet işine karışmasın diye! Haydiii... O zaman ilk cümlenizle ters düşüyorsunuz. Hangi ilk cümle? 'Biz laikiz' demiştiniz ya! Evet, yine söylüyorum, biz laikiz. Yahu bu nasıl laiklik? Bal gibi laiklik işte! Bal gibi, mal gibi değil! Laikliğin; çocukların bile anlayacağı en basit tanımı, dinin devlet, devletin de din işlerine karışmayacağı bir sistem; dinin, inananlarla Allah'ları arasında kalan, devletdışı bir alan olduğudur. Doğru mu sizce bu tanım? Ee, evet doğru. Peki öyleyse niye bir Diyanet İşleri Bakanlığı kurup, devleti-din işlerini yönlendirmeye kalkar. Allah korusun şeriat devleti bile kurarlar bunlar! "Allah korusun" dediniz, siz dindar mısınız? Tabii, ne var bunda, elhamdülillah biz de Müslümanız, laiklik inanmaya engel değil ki! Elbette değil, inanmaya da inanmamaya da engel değil. Gelişmiş, modern bir toplumda bireyler, inanmaya, inanmamaya ya da neye inanacaklarına kendileri karar verirler, öyle değil mi? Tam da öyle, tümüyle katılıyorum söylediklerinize!.. Peki madem katılıyorsunuz, o zaman niye benim de ödediğim vergilerle bir Diyanet İşleri Bakanlığı kuruyor, ona dünyanın bütçesini ayırıyor ve yalnızca bir tek dinin (Müslümanlığın) ve bir tek mezhebin (Sünniliğin) destekçiliğini yapıyorsunuz: Bu ülkede başka dinlere inanan yurttaşlarımız, Museviler, Gregoryanlar, Protestanlar, Katolikler, Ortodokslar yok mu? Aleviler, Süryaniler, Ateistler başka topraklarda mı yaşıyor? Bir zahmet minareye çıkmış, usul bilen bir müezzininin, güzelim insan sesiyle ezan okuması yerine, niçin sonuna kadar açılmış hoparlörlerin metalik gümbürtüsüyle, günde beş vakit ödünü patlatıyorsunuz insanların? Aynı semtlerdeki camilerin ezana farklı zamanlamayla başlaması, her gün ısrarla yinelenen münferit birer müezzin hatası mı, yoksa bu hiç bitmeyecekmiş gibi uzayan metalik gürültü, size benzemeyen -yani Müslüman ve Sünni olmayan- yurttaşlara karşı yürüttüğünüz bir terör uygulaması mı? Canım, bütün bunların bizimle, biz laiklerle ne ilgisi var, dincilerin yaptığı şeyler bunlar, biz de şikayetçiyiz aslında. O 'dinci' dediğiniz görevliler, sizin Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan almıyorlar mı aylıklarını, benim de ödediğim vergilerle yani? Niçin, öldükten sonra yakılmak isteyenler için ayırdığınız bir karış vatan toprağı yok, niçin Ateist mezarlıkları olmasın! Artık biliyoruz, insan haklarını umursadığınız yok! Peki, ölü haklarına olsun saygı gösteremez misiniz? Üstelik pek çoğunuzun, kendini, 'devrimci, ilerici, toplumcu, aydınlanmacı' vb. sıfatlarla tanımladığınızı biliyorum. Ama bence artık şapkanızı ya da sarığınızı önünüze koyup, düşünmenizin zamanı geldi. Lütfen içtenlikle düşünün ve bir karar verin: Siz -ve bu devletiniz- sahiden 'laik' misiniz, yoksa 'otoriter, totaliter, tutucu, muhafazakâr, dediğim dedik, ceberut' ve hatta 'gerici, dinci' gibi sıfatlara daha mı uygun bir konumdasınız?
Sevgili 'laik' dostlarım...
August 18, 2003
(Category:Tr)
Küçük şeyler
Çetin ALTAN (33 yıl önce yazılmış bir yazı...)
Küçük şeyler vardır. Maddenin, enerjinin, çocuk yapma gücünün dışında, insanı insan kılan küçük şeyler. En hayalsiz gerçekçi, en inançsız nihilist, en kuru pozitivist bile ara sıra çocukluğundan bir sayfayı hatırlar.
Gözlerinin önünde bir yer sofrasıyla bir saksı sardunya, kulaklarının derinliğinde uzaklardan yansıyan bir yoğurtçu sesinin garip ahengi uyanır:
- Çocukluğum, der.
İçini çeker, bir sigara yakar.
En vurdumduymaz görünenlerin, duygusuzluklarıyla en çok övünenlerin bile gönlünde, yitirilmiş bir sevgilinin silueti kımıldar.
Ara sıra bir deniz kıyısı, ara sıra yıldızlı bir gece, ara sıra eski tanıdıklardan gelen içtenlik dolu bir mektup, karşınızda bir an için mutluluğun kapılarını açar:
- Ah, ne güzel, dersiniz. Ah ne iyi, dersiniz.
Bir kadın bakışına, yaşamını, çek imzalar gibi imzalayabileceği bir tek günü olmamış insan var mıdır?
Bunlar küçük şeylerdir. Bunlar sık sık anlatılmayan şeylerdir. Hatta bunlar, duygulu ve güçsüz görünmemek için başkalarından saklanan şeylerdir.
Dışımızın dili ne kadar katı, kalın ve iddialı olursa olsun, içimizin dilinde sonsuz bir romantizm titrer.
Bilmem istakozların yaşamını bilir misiniz?
İstakozlar kabuk değiştirirken derinlerdeki kayaların diplerine gizlenirler. Çünkü o sırada, düşmanlarına karşı güçsüz ve çaresizdirler.
İnsanların da böyle, kabuklarından sıyrıldığı anlar vardır. Bu anlarını kimselere göstermek istemezler.
Bir gazinonun radyosunda çalınan Komparsita, evlendiğiniz günden yadigar kalmış bir nefes gibi etrafınızı sarar. Kadehin içinde tüy gibi bir gelinle bir delikanlı ağır ağır dönerler. Arkadaşınız:
- Yahu birden niye daldın? diye merak etmiştir.
Gülerek:
- Hiç! dersiniz.
Ve sonra yine, ev kiraları üstüne konuşmaya devam edersiniz.
***
Küçük şeyler vardır. Genel müdür olan arkadaşımızın size, hâlâ kutlama kartı yazması gibi. Küçük şeyler vardır. Doğduğunuz gün, sevdiğiniz yemeğin habersizce pişirilmesi gibi.
Bir el tutuşu küçük bir şeydir. Selam küçük bir şeydir. Gülümseme küçük bir şey... Ama sevinirsiniz. Ama mutlu olursunuz.
Bunların üstünde durmaz gibi görünürsünüz. Kişiliğiniz, istakoz kabuğu kalınlığındaki bir "boşver"in zırhı içindedir.
Boşvermezsiniz. Uyumadan önce, bazı bazı düşünürüsünüz böyle şeyleri. Sevinçle can sıkıntısının mekanizmasını, bu küçük şeyler yönetir.
İnsanlar, iç dilleriyle konuşma cesaretini kendilerinde bulsalar, elbet daha kolay ve daha candan anlaşırlardı.
Fakat olmuyor işte. Herkes kendininkini göstermeden, karşısındakinin güçsüz noktasını arıyor. Fırsat bulunca da zehirli bir hançerle arkadan vurmaya kalkıyor:
- Vaktiyle bana söylemişti. Parasızken yamalı pantolonla gezermiş.
Küçük şeylerin tadıyla acısını kendimize bırakmaya ve yapay bir kuvvet maskesi altında, insanlığımızın en gerçek yanlarını birbirimizden saklamaya mecburuz.
August 17, 2003
(Category:Tr)
Pazar sabahı yazısı
(Ece Temelkuran, Milliyet, 17.08.2003)
Umarım kahvaltınız iyi geçmiştir, zira Cemal Süreya'nın dediği gibi "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi vardır". Ben de iyi şeylerden bahsedeyim diyorum
Tuhaf bir şekilde aklıma takıldı geçenlerde. Eskiden, çocukken öyle ya da böyle bir mevlide götürülmüş olanlar bilirler. Çok şekerli şerbet dağıtılırdı. O şerbetlerin üzerinde kavrulmuş dolma fıstıkları yüzerdi. Onları ağzınla yakalamaya çalışmak, bardağı çevirerek yudumunla fıstıklara nişan almak diye bir şey vardı. Çocukların söylemedikleri tarihine ait önemli ayrıntılardan biridir bu. Belki hâlâ vardır, epeydir mevlit görmedim.
Kardeşleri olanlar mutlaka yaşamıştır bunu: Coca-Cola'yı iki bardağı yan yana koyup ince ölçümlerle eşit miktarda koyma meselesi vardır bir de. Birinin ağır ağır içmesi, diğeri kolasını bitirdiğinde onun daha ağır yudumlarla canını çektirmesi... Belki hâlâ vardır. Epeydir çocuk değilim.
Pazar sabahları TRT'deki Pazar Sineması'nı izleyerek kahvaltı etmek vardı bir de, reçeli ekmekten akıta akıta... Ayakları sandalyede sallaya sallaya, lokmayı ağızda unutarak heyecandan, gözleri her şeye şaşırıp açarak.
Sırt havlusu
Sırta havlu konurdu mesela, hâlâ konuluyor mu acaba? Yoksa kağıt havlular mı sıkıştırılıyor çocukların sırtına? O havlu konulduğunda sırtından serinler insan, sırt havluyu ılıtana kadar sürer o beyaz serinlik. Kendini seviliyor hissedersin.
Annen üstünü hızla değiştirirdi sonra, burnuna sürterdi üzerinden çıkarılan şeyin yakası. Sen anlamadan yenisi giydirilirdi. Dizlerini silerdi kirlendiğinde, dizler niyeyse hep kirliydi. Paşa çayı vardı sonra, ılık ve şekerli. Petit Beure'leri onların içine daldırıp yumuşatmak vardı, çayı iyice bulanık hale getiren. Şimdi iğrenirsin belki görsen, ne çok severdin. Leblebilerle ağzını doldurup ağzında onları hamur haline getirmek vardı. Misafirlikte uzatılan şekerden iki tane alma hakkı da vardı, çikolata verdiklerinde asla yetmeyen. Sonra sevmediğin evlerde birbirine yapışmış akide şekerlerinden zorla iki tane aldırılması, kolonyanın hep avuçlarından yere dökülmesi...
Düşen külotlu çoraplar
O külotlu çoraplar neden hep düşerdi, ağı dizlere kadar inerdi? İşkence gibi. Onları neden hiç toparlayamazdık biz? Annenin yaptığı gibi düzgünce atleti içine sokup bir kumaş topağı yapmadan yukarı çekemezdik. Ya hep büyüktü o çoraplar ya da hep küçük. Bir de atletler vardı tabii, fitilli penye. Acaba sonra kaç kişi devam etti onları giymeye? Şimdiki çocukların en şanslı olduğu mesele ise kurdelelerden kurtulmuş olmaları elbette!
Pazar günleri sizin de evinizde durmadan çamaşır yıkanır mıydı? Merdaneli eski makinelerle. Niyeyse garip bir huzur verir insana o çamaşır makinesi sesi, pazar günü sesi. Şimdi siz de mesela evinizde çamaşır yıkıyor musunuz sık sık, sırf o huzur sesini duymak için hatta?
Garson boy
Pazartesiler pazar akşamlarından başlardı, hâlâ da başlar. Beyaz çoraplar ve ütülü yakalar. Ütü bir koku bırakırdı önlüğün üzerinde, hafif bir yanık kokusu sanki, tatlı. Düğmeli, elde taşınan çantalar vardı o zaman, sırt çantası henüz icat edilmemişti. Kenarları kıvrılmış defterleri yerleştirirken yapılmamış bir ödev hatırlandığında bir çocuğun hiç hak etmediği bir iç sıkışması yaşanırdı.
Sonra "garson boy" zamanlara geçildi, kalın katlanmış kot pantolon paçalarına... Pazar günü şeyleriydi bunlar. Şimdi pazar günleri neleriniz var?
August 13, 2003
(Category:Tr)
Şarabın uykusu
(Haydar Ergülen , Radikal, 13/08/2003)
Şarap uyuyordu. Şarabın uyuduğunu gördüm. Ankara'da öğrenciliğimde ucuz şarapla geçen sıcak günlerimi(zi) hiçbir şeye değişmezdim elbette, aşkın, özgürlüğün, devrimin, şiirin, kırmızının, ateşin ve elbette şarabın sıcaklığıyla dolu o gençlik festivali unutulur mu o neşe, o keder, o yaşam, o ölümler, hem de kaç yıl! Unutulur. Gittikçe uzaklaşan bir tren, bir eski zaman hayvanı gibi görkemli o yaratığın fısıltıya dönüşen geniş sesi, göğün büyük denizinde kaybolan incecik dumanıyla, ne zaman gitti tren olur. Şarabın gözleri dolar önce ve hatıraların kıymetini bilen bir ahbap olarak şarap gözlerimizi doldurur.
Şarap önce göze girer, sonra yüreğimize, gönlümüze akar, oradan da içimizi bir yolculukla doldurur, en sonunda da sesimize renk katar, şarapla konuşurken sesimiz koyulaşır. Ben gibi şarap üstüne yazmanın, koyu/bordo/kırmızı kelimelerle esrik bir yazı üstünde hafiften sallanmak olduğunu bilmeyen biri ise, her zamanki gibi, hem yazıda hem şarapta, ne ne zaman başlayacağını bilir, ne de ne zaman bitireceğini. Bu baş dönmesi yalnızca şaraptan değil elbette, şarap mahzende, hatıra ise şarapta yıllanır, hatıranın bir yudumu bile bazen, Gaston Bachelard'ın 'Ateşin Psikanalizi'nden mülhem, 'Kırmızının Psikanalizi'ne uzatır insanı.
Şarabın uykusu uzun sürmedi. Buzbağ şarabı bir aşkın eşliğinde kanıma girdi, kanımın temizlenmesi uzun sürdü. 'Sokak Prensesi' iyi bir kırmızı şarap adı/markası olur mu sizce?
...
Sonra şarap yeniden uykuya yattı yeni yeni uyanıyor. Şarap yazıya dökülmese de, su gibi gittiği oluyor. Şarap, aşkın kırmızı hali olarak aramıza dökülüyor. Kâğıdın, kelimelerin, şiirlerin kırmızı olması ondan. Elbette 'mavi' şair olan ve kırmızı bir hayatı artık sürmeyen Cemal Süreya rakıyla uğurlanıyor: "Bu rakıyı diyorum Cemal abi/ bu rakıyı içmek seninle/ Kars'a gitmek gibiydi/ .../ Senin şiirinde diyorum Cemal abi/rakı uzun içilirdi/ Kars'a uzun gidilirdi/.../ Senden sonra diyorum Cemal abi/ Kars'a şiir gitmiyor/ Kars kısa, rakı tatsız/ senden sonra şiirde/ her şey dibe çöküyor/ anla, öyle yalnızız."
Şarap da, Cemal Süreya'nın şiirinde 'aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti' dediği gibi, aşk gibi, şiir gibi ihmale gelmiyor, Dostluk bekliyor, arayı açmamak, soğutmamak, uzatmamak gerekiyor, "Ey zahit şaraba eyle ihtiram" nefesindeki gibi de hürmet bekliyor.
Genç reklam yazarı Ebru Ayaz bakın şarabın üstüne ne sözler atıyor: "Bazı geceler vardır, soruların gece gibi sessizce sorulduğu. Böyle gecelerin suflörüdür bir şişe kırmızı şarap. Buruk tadı, davetkâr duruşu, aşkî rengiyle sessizce selamlar oyuncuları. 'Sor!' der usulca sana, ve ona dönüp 'yanıtla!' Gözlere dökülür sözcükler böyle gecelerde. Unutulmamalıdır ki, doğaçlamadır gece. Şarap sadece tanıklık etmiştir. Söz söylemiş, ama gecenin iyi bitmesi için söz vermemiştir."
Rakının sözcükleri var, mavi, şarabın dizeleri var, kırmızı: ister aşka sayın, ister şiire. Bir de 'ya şarap olursa nişanlım o serbest vezin'e!
(Category:Tr)
Yorgun genç kadınlar
(Ece Temelkuran, Milliyet, 08.08.2003)
İlan etmeli ki biz de bir kuşağız. 70'lerde doğanlar olarak biz de bir kuşağız aslında. 80'lerde doğmayı beklemeyenler, 60'lara yetişemeyenler. Olup bitmişleri kendi gözleriyle görebilecek kadar erken, olup bitmişleri unutacak kadar geç gelmeyi becerememişler olarak biz! Biz, tuhaf bir aralığın çocuklarıyız...
Analarımız babalarımız başka duyarlılıkların insanlarıydı; öğretmeyi hiç kastetmedilerse bile o "duyarlılıkların" izi kaldı bizde. Sonra onların yetiştirdikleri çocuklar olarak o "duyarlılıklarla" ilgisi olmayan bir dünyaya çıktık. "İş dünyası" denen hikayenin bugünkü biçimini alışı biz büyürken gizlice bir yerde oldu sanki. Biz büyüdüğümüzde artık borsa bilgilerini, çapraz kurları, gölgeli saçları ve botokslu gülüşmeleri, iş yeri "pozitiflikleri" ile çevrili bir dünya kurulmuştu çoktan. Tuhaf olan şu ki, biz büyürkenkinden farklı bir dünya vardı büyüdüğümüzde. O dünyanın daha da vahşileştiği ekonomik kriz geldiğinde ise, güç bela bu yeni dünyaya uyum sağlamış olanlar bir kez daha sarsıldı. İş yerlerinde botokslu gülüşmeler savuran pozitif yöneticilerinin nasıl bir günde işten atacağı arkadaşlarının listesini hazırlayan adamlara dönüştüğünü görüverdiler. Artık ne eski "duyarlılıkları" koyacak bir yerimiz, ne yeni "pozitif dinamikliklerimizi" paraya dönüştürecek bir işimiz vardı. Yeniden iş bulmak için "pozitif" olmak gerekiyordu, yeniden bütün bu dünyaya inanıyor gibi yapmak... Belki de budur en çok bu yazıyı yazdıran.
80'lerde doğan çocukların bütün bunlardan içten bir rahatsızlık duymak gibi bir derdi olamazdı çünkü onlar büyürken ekseriyetle bu rahatsızlığı yaratacak "duyarlılıkların" artık öğretilmemesi gerektiğine ilişkin genel bir kanaat vardı; artık herkes "alışmıştı"! Koyunlar kendi bacaklarına asılıp duracaktı. Biz tuhaf bir aralığın çocuklarıyız yani... Koyun olmayı istemeyen ama yine de kendi bacağından asılmayı bir biçimde öğrenen. Tiksinen ama sürdüren...
Otuz gelince
Biz işte şimdi otuzlarımıza geldik. Bugünlerde öyle çok insan var ki her şeyi bırakıp gitmeyi düşünen... Hatta giden.
Yorulmamızın nedeni ne işti ne de o duyarlılıklar. Tamamen başka bir şey. Üniversiteyi bitirince şöyle bir hesapsız yolculuğa çıkmamıştık, çok telaşlıydık, iş bulmalıydık. İş bulduk, bu sefer orada "durmanın" yollarına bakmalıydık. Boynumuzdaki kravatlar ağırlaşmaya, aniden giyilmiş tayyörler içinde büzüşmeye başladığımızda yaşadığımız o saçmalık duygusunu bu sistem içinde kalarak nasıl anlamlandıracağımızı da bir türlü bilemedik. Akşam gidip rakı mı içmeliydi, yoksa bu hazin halden kurtulmak için bir terapist mi görmeliydi? Bir gün gitme hayalini kenarda tutup, ona güvenmeli miydi? İş yerine gelen yeni ve hırslı çocuklara bu erken yorgunluğun sebebini nasıl anlatmalıydı? Belki de onlara takılıp akşam bir bara gitmeliydi.
Ne eskide ne de yenide yerimiz olmadı bizim. Biz tuhaf bir aralığın çocuklarıyız bu yüzden. Ve bu yüzden erken yorulduk belki. Hepimizin içinde bir gün gitmek fikri gizli... Otuz gelince işte, gidememişken, dönüp tek başımıza olmadığımızı görmek gerekli.
August 06, 2003
(Category:Tr)
Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var
( Ataol Behramoğlu - 1977 )
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir tat gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildigine
Hem de tüm benligi seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir seyle bir bardak su içmenin mutlulugunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, irmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana .
(Category:Tr)
Boşlukta
(Hadi Uluengin, Hürriyet, 03.08.2003)
'SANA yer yapayım' dedim.
Oysa o hiçbir şey istememişti! Zaten o hiçbir zaman hiçbir şey istemedi!
'Yer yapmak'la, öte berilerini koyacağı bir alanı, bir hacmi kastetmiştim.
Yatak odamdaki gardırobun sol tarafını, sağ başucumdaki komodinin içini; banyodaki dolabın alt çekmecelerini, kütüphanemdeki rafların ön cihetlerini falan....
Arzuladım ki, bir şeylerini bıraksın.
Arzuladım ki, onların oralardaki varlığı onun mevcudiyetinin delili olsun.
Bunları ona anlatmadım ama, o her şeyi anladı.
Bir şey söylemedi. Ne 'evet', ne 'hayır' dedi. Sustu.
*
SONRA, emr-i vakiye getirdim ve gardırobun solundaki elbiselerimi, büyüyen çocukların artık gelmediği odadaki diğer gardıroba taşıdım. Komodin zaten boştu.
Banyoda da tuvalet malzememi toparlayarak iki rafı serbest bıraktım.
Kütüphanemdeki bütün 'cezalı kitapları' ise en gerilere ittim.
Hatta, çalışabilmesi için, istediği an seyyar bilgisayarından internete bağlanabilsin diye, büyük ahşap büromun bulunduğu mevkiye telefon kablosu çektim.
Ardından da, apartmanın ve dairenin anahtarlarını masanın üzerine bıraktım.
İstedim ki, o artık benim 'BEN'de var olsun!
*
ASLINDA benim 'BEN'im böyle şeylere sonsuz kapalıdır.
'Hijyenik ilişkiler'imde, bir geceliğine bile olsa, kadınların diş fırçalarını dahi bırakmalarından nefret ederim. Nazik fakat tavizsiz bir biçimde de hissettiririm.
Çünkü bilirim ki, diş fırçası, duş losyonu, yedek makyaj derken, kadınlar böylelikle mekanımda yer edinmeye başlarlar.
Hemen dur denmediği takdirde de devamını sürdürürler.
Ben hiçbir teklifte bulunmamışken gardıroptaki elbiselerimi yana iter ve boş askıya bluzlarını asarlar. Sonra da kendi kendilerine inisiyatif alarak, ayakkabı dolabına iskarpinlerini ve ecza dolabına doğum kontrol haplarını bırakırlar.
İstemem! İstemem, çünkü korkarım!
Kadınların mekanımda yerleşiklik kazanmaya başlaması benim 'BEN'imde de yerleşiklik kazanmak rizikosunu getirdiğinden, çok, çok korkarım.
*
Ondan da korkuyordum. Müthiş korkuyordum. Dehşetle korkuyordum.
Fakat tam tersine!
Korkum, diş fırçasını, duş losyonunu, yedek makyajını hiç bırakmamasından; gardıropta elbiselerimi kenara itip, bluzunu hiç asmamasından kaynaklanıyordu.
Oysa, ona öylesine 'yer yapmak' istiyordum ki!
Gardıropta, komodinde, banyoda, kütüphanede 'yer yapmak' istiyordum.
Çünkü, ona benim 'BEN'imde 'yer yapmak' istiyordum.
*
VE dediğim gibi, biraz emr-i vaki, biraz sürpriz, yaptım da...
Fazla bir şey getirmedi!
Laf olsun kabilinden öteberi, yalancıktan makyaj çantası, birçok da kitap...
Bir de, komodinin üzerine bardak koydu.
Sevişmelerimizden sonra suyu benim gibi şişeden içmediği için, bardağı, ayaklarını benimkilere kenetleyerek okuduğu kitapların yanına koydu.
Ona 'yer yaptım', hem mekanımda ve hem 'BEN'imde!
*
SONRA, telefon bile değil, 'sms' denilen herzeden bir cep mesajı geldi.
‘‘Beni affet ve unut. Sorun senin 'BEN'imde değil, benim 'BEN'imde...
Yer istemedim, yaptın. Alacak gücüm yok. Suçlu da yok, suçsuz da yok.
Lütfen, sende kalmış birkaç eşyamı ve kitaplarımı şu adrese bırak.’
*
BIRAKTIM. Sonsuz hüzünlerde bıraktım.
Sonra, sonsuz hüzünlerde, elbiselerimi tekrar gardırobun sol tarafına taşıdım.
Ve, hem korkularımdaki haklılığımı anladım, hem de artık asla ve asla kimseye 'yer yapmak' girişiminde bulunamayacağımı anladım.
Şimdi, benim 'BEN'im ve onun 'BEN'inden kalan tek şey, yani komodinin üzerinde hiç dokunmadığım ve belki dokunamayacağım bardak, birbirlerimize 'yer yapmadan', kendi 'BEN'lerimizle yaşadığımız yalanıyla kendimizi kandırıyoruz.
August 05, 2003
(Category:Tr)
Dilekçe: Ormansızlaşma
Aşağıda sadece giriş kısmı bulunan dilekçenin tamamına bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Bildiğiniz gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi, "31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş…" olduğu için orman sayılmayan orman alanlarını satmaya yönelik Anayasa değişikliğini 29 Temmuz 2003 itibarıyla onaylamıştır.
Söz konusu değişikliğin, ülkemiz hazinesine parasal bir katkı sağlaması; (1) bu yasadışı girişimcilerin hali hazırda siyasi ilişkileri bulunması ve (2) yeterli bilimsel veri bulunmaması nedeniyle mümkün değildir. Bu sahte girişim, ancak ülkemizin en değerli kaynağının ve yaban hayatı bakımından son derece önemli olan maki ve fundalıkların elden çıkmasıyla ve bu dünyadaki varlıklarını sadece ülkemiz topraklarında sürdürebilen birçok bitki ve hayvan türünün son bireylerin yok oluşuyla sonuçlanacaktır.
Dilekçenin tamamına ulaşmak ve online yollamak için tıklayın...
(Category:Tr)
Önce 'bağımlı' yaptı, sonra sattı
(Şükrü Andaç, Milliyet Business, 03.08.2003)
E- ticaret sitesi ideefixe.com'un Genel Koordinatörü Metin Solmaz, başarılarının sırrını açıkladı: Önce 60 bin kitabın bilgilerini girdik. Altı ay 'kütüphane' gibi çalıştık. Bağımlılık sağladıktan sonra satışa geçtik
Kültür ürünleri satışında Türkiye'nin en kapsamlı e - ticaret sitesi sayılan ideefixe.com'un Genel Koordinatörü Metin Solmaz, 1996 yılında kurulan şirketin, bugüne kadar ayakta kalması, hatta kâra geçmesinin, yarattıkları 'bağımlılık'tan kaynaklandığını söyledi.
Solmaz, "Kitap, müzik ve DVD gibi kültür ürünleri satarak kullanıcıyı tutacağımızı düşünüyorduk ve de tuttuk. Çünkü bu ürünler bağımlılık yaratabiliyor. Elektronik eşya veya cep telefonu satarsanız bu şekilde olmaz. Çünkü bir kullanıcı yılda bir veya iki kere elektronik ürün alır ama kültür ürünleri birden çok daha fazla alınıyor" dedi.
Kültür ürünleri tüketicilerinin genelde 'A grubu'ndan olduğunu, ideefixe.com kullanıcılarının da genellikle 'A grubu'ndan olduğunu ve 'bu gruba kitabı satabilirsek, yanında her şeyi satabiliriz' diye düşündüklerini anlatan Solmaz, şöyle konuştu:
Üç yıl kitap topladılar
"Biz kendimize bağımlı bir kullanıcı kitlesi yakaladık. Bunu görünce de kısa bir süre öncesinde diğer ürünleri de satmayı başlattık. Çünkü zamanının geldiğini düşünüyoruz. Bu bizim önceden belirlediğimiz iş planı içinde yer alıyordu zaten. Ama baktığınız zaman elektronik satmak kolay bir iş. Örneğin en fazla 100 çeşit cep telefonu var. Ama sadece kitaba bakarsanız 80 bin çeşit kitaptan bahsedebilirim. Kısa bir süre önce başlamamıza rağmen elektronik ürün satışlarında da hareketlenme var. Gelecekten umutluyuz."
1996'da isim hakkını satın alarak ideefixe.com'u kurduklarını, ancak kuruluştan 3.5 yıl sonra satış yapmaya başladıklarını anlatan Solmaz, satış öncesi hazırlıklarını şöyle anlattı:
"İsim hakkını satın aldıktan sonra, üç yıl boyunca veri tabanı çalışması yaptık. Üç yılda toplam 60 bin kitabı veri tabanına kaydettik. Bir kütüphane mantığında oluşturulan veri tabanının yanı sıra, kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiler de sisteme girildi. Her kitap hakkında beş çeşit genel bilgi hazırlandı. Bu çok zahmetli ve kapsamlı bir iş. 1999 yılının başında ise faaliyete geçtik. Site, 1999 yılı başında açıldığında, hemen satışa başlamadık. Siteyi açtığımız ilk 6 ay boyunca, insanlar tam bir kütüphane mantığında, sitemize girerek kitaplar hakkında bilgi sahibi oldular, araştırma yaptılar. Herkes çok şaşırdı. Çünkü biz satış yapmıyorduk. Ardından da 1999 yılı ortalarında satışa başladık."
Günde 400 satış
ideefixe.com kurulduğu ilk zamanlarda günde 5 - 10 kitap satışı yaparken, bugün gelinen noktada ortalama 400 ürün satışına ulaşmış durumda. Solmaz, konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı: "Biz, ilk günlerde 5 - 10 kitap satıyorduk. Ardından 30'lara, 40'lara çıktık. Bugün geldiğimiz noktada ise günde ortalama 400 ürün satıyoruz. Bu sadece kitap değil, kültür ürünleri başlığı altında kitap, DVD, CD gibi ürünleri kapsıyor. Şu an bin 100'e yakın tedarikçimiz var. Tüm bu tedarikçilerden 110 - 115 bin ürün derleniyor. Yani biz tüm bu ürünleri, kolay yoldan internet kullanıcısına sunabiliyoruz."
'Rakipleri kriz yok etti'
Yeni ekonomideki krizin kendilerine yaradığını anlatan Solmaz, "Biz aslında krizden büyüyerek çıktık. Çünkü bizim rakibimiz kalmadı. Bu pazarda kimse umduğu boyutlara ulaşamıyor. Ama e - ticaret yapılırsa kârlı bir iş. İstediğin kadar ürün çeşidi koyabilirsin, kısa sürede ürün pazarlayabilir, satabilirsin. Ancak bu işin zor tarafları da var. Ürünleri derleyip toparlamak ve de lojistik gibi. Dünyada da işler pek iyi gitmiydr. Amazon.com kâra geçeli bir yıl oluyor. Aslında sorun şu ki, Türkiye'de internet hiç büyümüyor. Ayrıca mevcut kullanıcılar içerisinde de internetten alışveriş yapmaktan korkan kullanıcılar var. Telefonla sipariş yoluna gidiliyor. Ancak biz kesinlikle bu yola gitmedik. Satışlarımızın yüzde 95'i kredi kartı ile alışveriş yapıyor, yüzde 5'i ise havale ile. Ancak havale yolunu seçenler de zorluğu ve masrafları sebebiyle yavaş yavaş kart kullanmaya başladı. Telefonla sipariş ise yok denecek kadar az."
Anlayana, 'ideefixe.com' anlamayana, 'fikrisabit.com'
ideefixe'nin Fransızca anlamı
'fikrisabit'. Bu yüzden hem ideefixe.com hem de fikrisabit.com adlarını satın aldıklarını söyleyen Solmaz, "Kurum kimliği olarak ideefixe.com'u seçtik, bu marka üzerine yatırım yaptık. Bu ismi bilgisayara yazarken zorlananlar oluyor. Biz de bunun sorun olmaması için fikrisabit.com adresini de satın alıp, ideefixe.com'a yönlendirdik. Her iki adresten de bize ulaşanlar oluyor" dedi.
'İnternette kendi medyamızı yarattık'
ideefixe.com'un EBİ Elektronik Bilgi İletişim'e ait şirketlerden biri olduğunu söyleyen Solmaz, EBİ'nin ayrıca sahip olduğu 'siberalem.com' ve 'itiraf.com' sitelerinin kendileri için çok büyük avantaj olduğunu söyledi.
Solmaz, "ideefixe.com'u, günde 40 bin kişi ziyaret ediyor. Ayrıca siberalem.com ve itiraf.com sitelerinde günlük 2 milyon 600 bin sayfa gösterimi yapılıyor. Bu sitelerde de ideefixe.com markası tanıtılıyor, duyurular yapılıyor. Biz bu siteler ile internette kendi medyamızı yarattık. Tanıtımlarımızı, duyurularımızı buralarda yapıyoruz" dedi.
İnternette kendi medyasını yaratan ideefixe.com'un üye sayısı 180 bine ulaşmış durumda. Bu üyeler arasından birden fazla alışveriş yapan sayısı 60 bin, üç ve üçten fazla alışveriş yapanların sayısı ise 50 bin.
'Ünlülerden fırça yiyoruz'
e - ticarette bazı sorunlarla karşılaşıldığını söyleyen Solmaz, sipariş veren bazı ünlülerden de 'fırça' yediklerini anlatıyor. "İnternet kafelere gidip, bize yüksek miktarlı sipariş verenler oluyor" diyen Solmaz, daha sonra şöyle dedi:
"20 - 25 milyarlık siparişler bile oluyor. Ardından da telefonla arayıp, 'Sipariş ettiğimiz ürünler gelmiyor' diyorlar. Ayrıca bizden alışveriş yapan ünlülerle de çeşitli sorunlar yaşıyoruz. Sipariş veriyorlar, kargo teslime gidildiğinde kimlik sorulunca, 'Beni tanımıyor musunuz' diyerek, ayıplıyor, hatta kızıyorlar. Bize de sitem ediyorlar."
(Category:Tr)
Ölüme ve hayata dair...
(Can Dündar, Milliyet, 27.07.2003)
Aristoteles bir yazısında ırmakta yaşayan küçük canlılardan söz eder:
Ömürleri bir gündür.
Bunlardan sabah 8'de ölen genç ölmüş sayılır; akşam 5'te ölen ise yaşlı...
Montaigne ünlü "Denemeler"inde sorar:
"Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Sonsuzluğun, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların yanında bizim hayatımızın uzunu - kısası da böyle gülünçtür."
***
Son yılların en gözde akımlarından biri "uzun yaşam hırsı"...
Modern tıp, ömrün sınırlarını zorlayan buluşlar elde ettikçe, tarihi boyunca "ölümsüzlük iksiri"nin peşinde koşmuş insanoğlunun iştahı kabarıyor.
"Antiaging" denilen "yaşlanmayı geciktirme" iddiasındaki hücre tedavileri, hormonlar, ilaçlar, diyetler hep aynı hedefin peşinde:
Ölümü erteleyebilmek...
Biraz daha fazla yaşayabilmek....
***
Geçenlerde Haşmet Babaoğlu yazdı:
"Modern insanın uygarlığın temeline koyduğu her tuğla, onu ölüm fikrinden biraz daha uzaklaştırıyor".
Köylerde göz önünde, hayatla iç içe "yaşayan" mezarlıklar, kentte varoşlarda ıssızlığa terk ediliyor.
"Dirilerin şehri, ölülerin şehrini kovuyor".
O, günler süren taziye dayanışmaları bitti; internetten mezar yeri ayırtılabiliyor artık... Cenazeler bir şirkete emanet edilip apar topar defne gönderiliyor; camide ayaküstü sohbet ediliyor, telefonla kabre çiçek gönderiliyor, sulama işi 3 - 5 kuruşa mezarcılara havale ediliyor.
Ve sonra herkes ölümü hafızasından silip "hayata", işinin başına dönüyor.
İnsanoğlu yüzyıllar boyu tevekkülle teslim olduğu ecelle dalaşıyor.
Azrail'e posta koyuyor.
***
Ne yalan söyleyeyim, ölümcül bir diyetle tüm dünyevi zevklerden uzak durarak, sağlık merkezlerinde gençlik aşıları vurularak hayata biraz daha tutunmaya çalışanların nafile çabası, Aristo'nun ömrü bir gün süren küçük canlılarının "bahtsızlığını" hatırlatıyor bana...
"Sağlıklı yaşam"a bir diyeceğim yok, ama "geç ölüm ihtirası", "Ne için" sorusunu getiriyor hatıra...
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş mütevekkil bir davetli gibi kalkıp gidemiyoruz?"
"Niçin hayat meşalesini, yenilere devretmekte böyle zorlanıyoruz?"
"Bunca yıl yapamadığımız neyi yapmak için ölüme direniyoruz?"
***
Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o ayet yüzünden yazdım bunları:
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...
Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:
"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".
Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali size de komik gelmiyor mu?
Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?
***
Yine Montaigne ile bitirelim.
"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. öyle uzun yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna değil, sizin coşkunuza bağlıdır".
August 04, 2003
(Category:Tr)
Sachmalamayın!
( Can Dündar - Milliyet - 13.07.3003)
Harika reklam değil mi?
İnsanın içi gurur doluyor.
"New York'ta bir morning" Cola Turka içip hesap geldiğinde "Bendensin" diye avucunu göğsüne bastıran Türkleştirilmiş Amerikalılar...
Türk'e Türk propagandası...
"Ala - Turka'laşıyor Amerikan rüyası..."
New York'ta Amerikan aksanıyla yarı İngilizce - yarı Türkçe bir dil konuşan Amerikalılar...
Güzel hayal... Ama hayatın gerçeği şu:
İstanbul'da Türk aksanıyla yarı Türkçe - yarı İngilizce bir dil konuşan Türkler...
Tofita reklamındaki sarışının, kırmızı elbisesinden taşan göğüslerini avuçlayıp "Şışşşt seyirci!.. Degajeme gel!" çağrısında kullandığı abuk dil değil mi bu?..
Geçenlerde Aktüel'de Onur Baştürk yazdı, gençlerin yeni "Degaje Türkçe"sini:
Diyelim "clubber"sınız (yani o parti senin, bu parti benim gezen takımdan...) Arkadaşınızı arayıp akşamki ilk durağı şöyle soruyorsunuz:
"- Hangi event'e akıyoruz?"
Arkadaşınız cevaplıyor:
"- Bir yere gidecektik, ama forgettim" ("unuttum" yani...)
"- Dehşebilite bi yer keşfettim, oraya akalım".
"- Biliyorum orayı, çok sevişilable bi ortam!"
" -Ay ben bu gece sana verirmişim, sen de alırmışın..."
***
Argo - İngilizce - internet dili - chat geyiği - cep mesajı - şarkı sözü bulamacı "kopil" bir "Türkçe" bu...
"Çok fatal bi durum" diyor, "Direk irençç yani..." diye tanımlıyor.
Beğenmişse "ilgincime gitti"...
bunalmışsa "intiharlardayım"...
samimiyse "yalarım"...
şaşırmışsa "atıyoosuuun"...
eğlenmişse "koptum",
kızmışsa "sachmalama...",
"yemin et" derlerse "walla",
vedalaşırken "bye"...
Görünen o ki, bir gün gerçekten Amerikalı "Yengeye selam söyle" dediğinde, öyle konuşan Türk kalmamış olacak Türkiye'de...
***
"Pozitif milliyetçilik", "yerli kola", "Türkleşmiş Amerikalılar"...
Geçiniz.
"Kola'ya kaçmayalım!"
Burada da - "son tahlilde" - kârlı çıkan "Amerikan rüyası"dır.
Çünkü - yerli de olsa "Cola Turka" nihayette kola markasını ve onun pazarladığı yaşam tarzını yeniden üretiyor, allayıp pullayıp satıyor.
Adı ister "Turka" olsun, ister "Mekka".
Yeni "kola - nyalizm", bayrağını dikmiştir.
O açıdan "tesettürlü Barbi" ne kadar "dini" ise, "yerli kola" da o kadar "milli"dir.
Ne diyor kovboy:
"Bendensin."
Öyleyiz ne yazık ki!..
"Tiksinç bi durum yani..."
July 21, 2003
(Category:Tr)
Pakize Suda Ersan'ı yazacak Ersan şöhretin dibine vuracak
(Ersan Özer, 14.07.2003, Akşam - Yaşam)
Pakize Suda'nın "Köşe yazarıyım ben köşeeeeeee! Sakkın bulaşmayın bana!" minvalinde yazdığı yazılara sinir olduğum için onun hakkında bir şeyler yazacağım ama (on) dakikalardır, "Peki ben bu kadına nasıl hitap edeceğim yahu?" diye düşünüyorum.
"Pakize Suda" desem "Ben senin şöyle şöyle dediğin zamanları da bilirim Hıncal Uluççç!" türevi bin-senelik-nane-ay-aman-aman-yani kalıbı olacak.
"Pakize" türünden Emin Çölaşan ağzını hiç kullanamam, "İ.Melih" lafı aklımın kıyısından köşesinden geçtiğinde bile panik olup sığınmak için kiriş altı arıyorum. Zamanında "Turgut Nereden Koşuyor" isimli kitabını okuduğum için kendimi hâlâ affetmiş değilim.
Geriye bir tek "Pakize Hanım" kalıyor. Bundan da uzak dursam iyi olur çünkü terbiyeliymişmiş gibi görünen ama bu mişmişlik makyajının altında ağzına geleni söyleyerek taş taş üstünde bırakmayan politik kişilik ceketini de giymek istemiyorum. Onun bu türden yazılarına gerçekten ve de hakikaten gıcık-fitil-ifrit oluyorum. Okuduktan sonra dikilen tüylerimi ıslah etmem epey bir zaman alıyor. Bu düşüncelerimi de bütün dürüstlüğümle dile getirmek istiyorum.
"Pakize Hanım" hitabıyla bunu ne kadar başarabileceğimi bilmiyorum ama başka çarem yok, "Pakize Hanım" diyeceğim. Peki arada "bu hanım" desem olur mu? O da yakışmadı. Anladım. Sadece "Pakize Hanım". Ne sinirsiniz!
Görünen o ki Emin Çölaşan olabilmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Halk Ekmek'i personeliyle birlikte yemem lazım.
Hitap konusuna bu kadar takılmamın sebebi aslında polemik denen naneyi plastiğin plastiği olarak görmemden kaynaklanıyor. Bugüne kadar öyle yazılardan sürü sepet okudum. Malum, belli başlı kalıpları vardır. Hangisinin kullanıldığına bakıp acayip eğlenirim. Dalga geçtiğim bir parkurda sürücü koltuğuna oturunca da haliyle hitap kısmına dahi dakikalarca kafa yordum.
Niyazi Leflef cilası
Şimdi bir de "Tabii ki de yazılarını asla ve katiyyen okumam ama..." kısmı var atlatılması gereken. Allah'tan antrenmanlıyım. Burada iki yöntem kullanıyor. Ya bir arkadaşınız anlatmıştır, öylece haberiniz olmuştur ya da gazetenin sayfalarını çevirirken zaman zaman gözünüze ilişiyordur.
Neyseki üstün bir insan olduğum için yalan söylemem gereksiz. Üstün insanlar herkesi okur. Kimin ne yazdığını takip ederler. Hatta çoğu zaman ana yazıyı beğenmeseler de "mış-muş"ta okuduğu bir şey hoşlarına gittiğinde bunu akıl eden aklı takdir ederler. Üstündürler dedik ya. Üstünlüklerinden sual olunmaz.
Diyeceğim Pakize Hanım'ı elbette okuyorum. (Hanım da olmuyor galiba be. Napıcaz?) O Hürriyet'in Niyazi Leflef cilasıyla pırıl pırıl pırıldattığı kalemli starlardan, ben de Akşam'ın aynı yolda gıdım gıdım da olsa ilerleyen temiz yüzlü çocuğu. Sınıf arkadaşı sayılırız yani. Okuyacağım tabii.
Pakize Hanım onun hakkında bir şeyler yazanlara, 15 gündür Muzaffer Kuşhan'ın zayıflama kampındaymış da o gün nihayet eve dönmüş iştahıyla saldırıyor.
Enteresan bir tavrı var. Gerçekten sinirlendiği için mi cevap veriyor, köşe yazarı dediğin illa ki bu türden itiş kakışlara bulaşır diye mi düşünüyor, adının iyi veya kötü anılmasını kendisinin bile kabullenemediği yazarlığının tescili olarak görüyor da bunu bir başka kılıfla duyurmak mı istiyor yoksa konu sıkıntısı çektiği için sataşmaları imdat çekici: Tehlike anında kırınız olarak mı kullanıyor anlamış değilim.
Çözemedim.
Tek gördüğüm bu yazılarında çok itici, çok kendini ele verici olduğu. Öyle zamanlarda, çok kötü bir benzetme olacak ama böyle düşünüyorum, Hürriyet'in attığı cilanın altındaki yıpranmış kösele görünüyor.
Doymak bilmiyorum
Önce atışma meselesine nasıl baktığına bakalım.
"Hani bazen hakkımda bir yerlerde bir şeyler yazılıyor ya... Bakıyorum için için bir sevinç bende. Cevap verilecek ya... Laf oturtulacak... Haddini bilmeyenlere yardımcı olunacak...O tür yazıları şeyttirirken zevkin doruğundayım adeta. Dikkat ettim, en uzun yazılarım onlar. Doymak bilmiyorum."
Bu paragraf Pakize Hanım'ın "Tartışmacı Yazar" başlıklı yazısından. 21 Haziran'da yayımlandı. Anlaşılan, kavga etmeyi dördüncü öğün olarak görmeye başladığını farkedince kendinle dalga geçmek için kendince yazmış. Kendinle dalga geçebilmek süper bir şey. Hiç de kolay olmadığını bildiğimden ara sıra yapabildiğimde alnımı öpesim geliyor. Fakaaaaat altını dolduramadan, sadece "Kendinle dalga geçebilmek iyi bir meziyettir" hayat bilgisiyle yapıldığında haliyle pek bir yama duruyor pantolonda.
Bunlar tabii ki Ersan'ın beyin kıvrımlarından süzülen kişiselin kişiseli düşünceler. Ancak öyle laflar ediyor ki "yıpranmış kösele" benzetmesini bilimsel doğru haline getiren malzemeler veriyor bize.
Popülerim ben
Mesela 17 Haziran'da Everest Yayınları'nın editörü Osman Akınkay'a geçirmeye çabalarken, "Zorlamayın kendinizi, tanımazsınız. Popüler değil. (....) Bense popüler biriyim. Zaten mesele de bu. Bu memlekette birtakım insanlar kıymetlerinin bilinmemesinin suçlusu olarak popüler kişileri görüp her fırsatta onlara iki laf sokuşturmayı âdet haline getirmişlerdir. Alıştık artık" diyor.
E yuh yani. Popüler kültüre tapan bir adamım. Son zamanlarda Televoleleri izleyemediğim suçluluk bile duyuyorum ama "Ben bir sanatçı olaraktan" tonlamasıyla "Popüler biriyim" dendiği zaman tabii ki de cinlerimi tepemde taşımaya başlıyorum.
Bu "Ben popülerim sen değil" ismin itici hali, bu yukarıdan yukarıdan biz aciz kullara bakma tavrı öylesine irrite edici ki o kimi "mış-muş"ları yazan aklın bunu nasıl göremediğini anlamakta güçlük çekiyorum. Sanırım bunun sorumlusu bu kişiler değil bunları gaza getirenler. Eş-dost denen gayet aldatıcı tayfa.
"Dost acı söyler"deki dostlar o kadar az ki çoğunluğu oluşturanlar şu türden laflarla insanın gözünü bağlayıveriyor: "Eş dost dedi ki, 'Artık görmezden gel bunları, farkında değil misin şöhret isteyen size bulaşıyor.' Ama kapıya gelen de geri çevrilmez ki. Yüzünü kızartıp istediyse yapacaksın elinden geleni. Mesela en son Nihat Genç istemiş. Yazdım işte adını. Helâl ü hoş olsun."
Pakize Hanım 30 Haziran'da yazdı bunu. Tarihlere dikkat ediyor musunuz? Her hafta bir cevabi yazı. Bulaşan olsa muhtemelen artacak ama Allah kahretsin ki popülaritesi şimdilik bu kadarını sağlayabiliyor.
Adam İngiliz yahu
Ancak bunların hepsi sadece "Ay gene birilerine döşenmeye çalışmış bu kadıncağız yaa" diye okunan yazılardı. Bardağı doldurma görevini üstlendiler. Taşırıcı damla 8 Temmuz'da geldi. Bir Pakize Suda Yazısı: "Köşe yazarları ne işe yarar?"
Pakize Hanım bu başyapıtında İngilizler'in Guardian gazetesinde Hugo Young imzasıyla çıkan "What are we for?" başlıklı yazıya takılmış! Ona cevap veriyor. Bir İngiliz'e. Guardian'ın köşe yazarı bir İngiliz'e!
Radikal gazetesi bu yazıyı Türkçeleştirip "Köşe yazarları ne işe yarar?" başlığıyla yayımladı. Pakize Suda da, "Hugo Young Radikal'de yazdığı yazıda..." diye başlayıp yazarın isminin takma olma ihtimalinden, bizden biri olduğundan şüphelendiğinden filan bahsetti ve "Aslında gönlü 'Pakize Suda ne işe yarar?', 'Ayşe Arman gerekli midir?' diye sormak isterdi ama kendini ele vermemek için genelleştirmiş durumu" dedi.
Bu neeeee? Ne buuuuu? Neeeeeeee?
Bir şey diyemeyeceğim artık. Ben susayım gözlerim konuşsun. En azından terbiyemi bozmamış olurum.
(Category:Tr)
Aptallıktan faşizme
(Yıldırım Türker 21/07/2003 Radikal )
Adorno, geleceğe güvenen tuzukuru burjuva diye andığı Flaubert için,
"Aptallığı fazla küçük görmüştü" diyor.
Aptallığın gücünü hafife almak, gün gelip anlaşılmayı bekleyen küskün sanatçı ya da determinizmin şefkatli kollarında yumruk sıkan sosyalist örneğinde görülebileceği gibi neredeyse dindar bir körlüğün sonucudur. Aptallık serpilir, yayılır, giderek vasatın sularında kök salar.
İşgalcidir, yasakçıdır, kendini meşrulaştırırken dışındakini sürgüne yollamaya can atar. Aziz Nesin'in yıllar önce keşfedip deli cesaretiyle dile getirmiş olduğu, bu toplumun geleneğine kazılı bir aptallık iktidarının ses geçirmeyen duvarları karşısında atılan son çığlıktı.
İyimser bir yüzdeyle nüfus projeksiyonunu çıkardığı aptallık, şimdi, ölmeden birkaç yıl önce onu yakmaya çalışanları yakılabilecek olanlarla barıştırma çabasında kendini gösteriyor. Burada herkesin gün gelip karşısındakini yakabileceği ya da onun tarafından yakılabileceği gerçeğinde bütün nüfusu buluşturmak dışında bir amaç saptayabilmek mümkün değil. Münferit. Yani kayda düşülmesi gerekmeyen. Unutulması, hatırlatıldığında 'Provokasyon!' diye çığlık atılması gereken. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan, ancak unutmakla tesis edilebilecek bir barış anlayışı.
Birlik ve beraberlik ülküsü.
Vasatın hegemonyası altında kavgasız dövüşsüz buluşma noktaları. Burada aptallığın, demokratlık ve barışseverlik kisvesi altında 'arabulucu' olarak dilimizi hizaya getirmeye çalıştığını görüyoruz.
Alaturka caz
Geçen gün, Hakkı Devrim'e konuk olan Mehmet Ağar, en babayani tavrıyla Kolaturka reklamının yaratıcılarından, 'ikisi de muhteşem' diye söz ediyor, onların dehası karşısında coşkuyla hayranlığını dile getiriyordu: "E onlara da bu yakışır."
Vasat sözün üreticilerinin deha olarak anıldığı; zekânın en büyük kitleyi çekebilecek, en çok kabul bulacak cezbe; vasatın kınından çekilmiş kılıç sanıldığı noktadan söz edelim isterim. Söz konusu reklamın, çıktığı günden itibaren, basının da dolduruşuyla milli bir kalkınma hamlesi olmakla kalmayıp dünyaya sunulan parlak bir ideoloji önerisi olarak algılanması karşısında faşizmle buluşan aptallıktan konuşalım. Bu reklam kampanyasını, eğlenceli, çok komik, müthiş yaratıcı, uğruna çok emek ve para sarf edilmiş, merak uyandırıcı ve benzeri sıfatlarla anan heyecanlı bir nüfus karşısındayız. Öyle ki reklamın yaratıcıları karşımıza çıkarılmış, reklamın reklamını yapmaya teşvik ediliyor. Genç reklamcı, vasatı tam gözünden vurma konusundaki saptanmış isabetinin şişirdiği egosuyla kendini giderek aykırı bir yaratıcı, neredeyse lanetli bir şair gestusu ve diliyle sunmaya başladı bile. Böylesi, elbette gün gelir, bir malı satma konusundaki becerisiyle, dünyayı açıklama konusundaki malzemesini birbirine karıştırmaya başlar. Mutlaklaşmış aptallığın coşkusu, onun sadece bir ürünün satışını hızlandıran uzman olarak anılmasıyla yetinmeyecektir. Son 20 yılda bin bir erozyon ve yangınla yaratılmış mutlak aptallık zemininde 'dâhi' olan, 'yaratıcı' olan, 'sanatçı' olan, odur. Vasatın yanılmak bilmez sesi olduğu için 'aykırılık' payesini de talep eder. Bu aykırılık, 'her dem muhalif olma'dan bir şıklık yaratmış,
'her konuma eşit mesafede' duran hakem Türk aydınlarının ödüllendirildiği payedir. Onlar da vasatın cazibesinden hiç zorluk çekmeden, hiç canları acımadan yararlanan tuzukurulardır.
Kendilerini hiç yormazlar.
Hayatın çiklet çiğnercesine kolay anlaşılabildiği; farklı olanın algı dışına sürgün edildiği o serin eşik altında itibarlarının tadını çıkarırlar.
Aptallığın kol gezdiği bu topraklarda kamu önüne atılan her ürün, kendi yükünü taşımak, kendini tarif etmekten acizdir. Romancılar romanlarını, besteciler bestelerini, reklamcılar reklamlarını anlatır durur. Sonuçta her 'başarılı' şey, ille de bir buluş olarak tescillenmek zorundadır. Aptallık, her an yepyeni bir buluşla karşılaşmış da çok şaşırmış gibi yapmaya bayılır. Dolayısıyla kullanım kılavuzu ister. Bunu çok iyi bilen
vasat mühendisleri ortaya sundukları ürünü kullanışlı klişeler, kimi barlardaki 'tema geceleri' gibi üstbaşlıklar eşliğinde paketler. Kolaturka kampanyasını açıklamak zorunda kalan kahraman reklamcı, 'pozitif milliyetçilik' tanımlamasını ortaya atıverir. 'Klişelerden eğlenebileceğiniz bir kolaj yaptım' diyemediği, dürüstlükle yaratabileceği ilüzyona güvenmediği için -ki bu da onun vasat hakkındaki geniş deneyiminin kanıtıdır- orta yere çok tehlikeli bir adlandırma bırakıverir.
Bu dünya tasvirinde, her şeyin olduğu gibi milliyetçiliğin de bir pozitif bir de negatifi vardır. Bu, 'İfrat ve tefritten kaçının', 'Her şeyin kararı...' türü şehir atasözlerinin yakaladığı vasat çizgisinden başka bir şey değildir. Nasılsa oltasını attığı, milliyetçiliğin cirit attığı sulardır. MHP'nin çöküşüyle birlikte, temsil ettiği faşizan milliyetçilik şehirli bir kimliğe bürünme sancılarıyla yükselişe geçmiştir. Dolayısıyla bu tamlama da insanın aklına pis bıyıklı kafa tokuşturan İç Anadoluluları getirmemektedir.
Gönül insanları
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma konusunda zamanlama katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen her görüşün son kertede saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır. Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı değildir.
O 'gerçek, insani milliyetçiler' o menfaatlerin tehlikede olduğunu sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epeyi güçtür. Milliyetçiliğin pozitif olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar bir yenilgi sonrası ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır. Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır serpilip devleşmiş aptallığın sözcüleri olarak ister 'tescilli putkırıcı' ister mazbut demokrat olsunlar, Mehmet Ağar'la buluştukları noktada derin bir soluk alıp güvencede olmanın tadını çıkarırlar.
Bu, memleketini çok seven, ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının ülkesinde bir anda bir sevinç patlamasına yol açan taklit kola kampanyası, öncelikle Türk'ü 'pozitif' bir marka olarak pazarlama fikriyle gönüllerimizde taht kuruyor. O 'iki muhteşem adam', bütün varoluş ve duruş biçimlerinin üstünde, 'hepsine aynı mesafede' birlik ve beraberlik sıvasını karıyor. Aklıselim ve itidal sözcüsü politikacı ve yazarların ömürlerini uğruna tükettikleri hedefi gözünden vuruyorlar. Aptallığın çoktan yiyip bitirmiş olduğu mizah duygusunun boşluğunda, yengeye selam söyleyen, ısrarcı, çocuk ruhlu mutant
Amerikalı karşısında kahkahalarla gülüyoruz. Türklük virüsü karşısında çaresiz kalan Amerikalı metaforunun ardında uzun uzun deşilecek bir derinlik yok aslında. Her şey, 'Âdeti var, âdetimize benzemez' kadar. Kola tüketicisi Türk nüfusu, yeniden Türkleşmeye çağrılıyor.
Yine sahte bir dünya dekoru önünde Türk'e hazırlanmış Türklük
sevinci. Pozitif milliyetçilik.
Ama Mehmet Ağar, kampanyanın bilahare karşımıza çıkaracağı töre cinayeti benzeri karanlık Türklük halleri üstüne geliştirilmiş bir fantezi kendisine aktarıldığında yüzündeki gülüş hafif solarak mırıldanıyordu, "Keşke sadece iyi şeyleri yansıtsak".
July 08, 2003
(Category:Tr)
Herşey Koca Bir Yalanmış (gibi)
Bir süre önce burada yayınlanan "Uzaktan konuşmak kolay..."a bir kaç adet yorum yazıldı, hepsi de defalarca okundu; en son yazılan yorum'u yazanından izin almamış olsam da (sonuçta yorum olarak yazıp koymuş malum ;) Yorumlar kısmından çıkartıp daha çok okunacağını düşündüğümden buraya koyuveriyorum... Buyrunuz:
(Pike; 05.07.2003, 14.19)
Çok sevdiğim birşeyi ellerimden kayarken gördüm, adım adım izledim. İzin verdim, ellerimden kayıp gitmesine…İçim acıyarak. Sevdiğim şeyin ne olduğunu bilmiyordum, bilmiyorum. Ben de yavaş yavaş ondan gitmeye başladım, azar azar…Gözlerimi kapattım, hiç acı çekmiyorum’u oynadım, bir yandan geceleri yastığıma gözyaşlarımı bırakarak. Her bir damlada biraz daha gitti benden. Ama hiç tam gitmedi, gidemedi. Tam gittiğini sandığımda, tam onu hiç düşünmediğime kendimi inandırdığımda, bir yerlerimden, güçlü birşeyler dışarı çıkıp kendimi kandırdığımı söyledi bana...
O güçlü şeyden nefret ettim. Bedenimi parçalara bölmek istedim. O içimdeki güçlü şeyi çıkartıp, salt ben olarak tekrar birleşmek istedim. İzin vermiyor ama… İçimi kemiriyor.Hergün biraz daha bitiriyor beni.Madem öyle içimdeki o şeyle(herneyse) onunla barışık yaşayayım. Barışınca daha da güçleniyor. “kaçma-kovalamaca” oynuyoruz yeniden. “son” yok mudur? Mesela çok sevdiğim bir film bittiğinde THE END yazısını görmek kadar kolay olsa herşey. Mesela ağzımdan b-i-t-t-i harfleri çıktığında bitiverse bir anda. Bu işin sihirli sözcükleri olsa. Ruhumdan, içimden çıkıp gitse o güçlü şey, ya da her ne ise… Uzaklaşsa benden. Biraz kendimle kalabilsem. Gizmolara benziyor. Suya değdiği anda çoğalan şirin-çirkin yaratıklar gibi…Biraz ilgilensen büyüyerek çoğalıyor. Engel olamıyorsun. Karşılaşılan zorluklardan sonra hep o güçlü şeye geri dönmek niye?Nedir beni alıkoyan evrenin güzelliklerinden? Nedir bana görmek istediğim şeyleri göstermeyen? Görmeye çalıştığımda bedenime, ruhuma saldığı acı tohumlarıyla beni dizginleyen, kendisine hapseden. Bırak çıkayım… Sonsuza dek süren bir hapislik mi olacak bu. Kendimdesin, kendi içimdesin, kendimden kaçamıyorum.Kaçsam, saklansam bir yerlere, yine beni buluyorsun. Hiç olmak istiyorum. Senden sıyrılıp, bir hiç olmak ve yeniden doğmak…Bunun için kendime izin verebilsem… Kemirilmeden olmuyor mu? Ne ve kim olduğumu, etrafımdakilerin, ne ve kim olduklarını ve ilişkilerimizin neye benzediğini bilmiyorum. Ve hiçbir şeyi adlandıramıyorum artık. Anlatırken, anlatamıyorum. Birşeyler hep eksik veya yarım kalıyor.Anlatmakta istemiyorum, üzerlerine konuşmak da… Herşey Koca Bir Yalanmış gibi geliyor. Kandırılmış hissediyorum kendimi, evren tarafından… Kurtarılacak somut birşey yok. Soyutluklar dünyasında, kendimden fersah fersah uzakta ve bir o kadar da taa dibimde yaşayıp gidiyorum…Sürünüyorum. Nefes alıp versem de, sanki ölüymüşüm gibi geliyor. Çok derinlerde bir yerlerde kıpırtı duysam da canlanmıyor… Bir büyük karıncanın, kendisinin 10 katı bir yaprağı taşımaya çalışması gibi… Yaprağın bir sağından, bir solundan girmeye çalışıyorum ama girsem de o yaprağı taşıyacak güzüm hiç olmuyor. Bunun için bir perinin sihirli değneği gerekli belki…Ya da bir büyü… Bir adet kurbağa bacağı havanda dövülür. İçine biraz ısırgan otu, biraz meyan kökü, bir adet lemur kulağı, bir tutam eğrelti out, bir adet koyun gözü… Kazanda güzelce kaynatılır ve içilir. Bir de bakmışsın herşey tozpembe oluvermiş. 7 yaşındaki halin gibi bakıyorsun mesela herşeye…Gözlerin hiç açılmamış gibi, hiç yaşamamış gibi ama bilgece… ama o kadar da korkusuz. Yeniden balıklama atlayabilecek kadar cesur…
July 07, 2003
(Category:Tr)
Basbas turizmin çiçek yolcuları
(Esin Yavuz Atalay - Akşam Gazetesi 06.07.2003)
En genci 1979 model VolksWagen minibüsler alınıyor, oto tamirhanelerinde elden geçiyor, döşeniyor. Yatak, buzdolabı, ocak, lavabo, portatif masa ve sandalyeler, kartuşlu tuvalet ekleniyor. Üç kişinin rahatça yaşayacağı bir karavana dönüştürülüyor. Vosvosçular, yarattıkları bu karavana "Busbus" diyor. Sonra ver elini yollar!
Renkleri, sempatik dizaynları ve her şeyden önemlisi temsil ettikleri yaşam biçimi nedeniyle tercih edilen Busbus'lar, evini gerçek bir kaplumbağa gibi sırtında taşımak isteyenler için ideal. Üretildikleri ilk yıllarda minibüs, ambulans, itfaiye, dağıtım, tamir ve hobi aracı olarak kullanılan bus'lar daha sonraki yıllarda kamp aracı olarak dizayn edilip piyasaya sürülmüş. Son günlerde Vosvosların temsil ettiği yaşam biçimini benimseyen out-door'cuların özel merakı haline gelen bus'lara sahip olmak o kadar da kolay değil. Hele bir de temizini bulmak istiyorsanız epey uğraşmanız gerekiyor. Zira uzun süren araştırmalar sonunda bulunan bus'lar, yine uzun süren onarımlar gerektiriyor. Ama sonunda bütün uğraşlara değiyor. Sıkı bir onarımdan geçmiş olan bus, sağladığı olanaklarla seyyah olup hiçbir yere bağlı kalmadan özgürce dolaşmanızı sağlıyor. Her Busbus'ın bir adı var: Abbas, Sıdıka, Kibrit, Helga, Hafız, Vecihi, Nurettin, Şerafettin, Gaffar, Kızım, Düldül, Uçan Teneke... Busbus sahibi Özgür Poyrazoğlu ve Erol Pir'le konuştuk
VW Bus 'ı tercih etme nedenleriniz?
- Özgür: Vosvos minibüsleri değil, Vosvoslar'ı tercih etmemin sebepleri var. Bu, kişinin yaşam felsefesine, Vosvoslar'ın temsil ettiği şeylere ve bunlarla özdeşleşmeye bağlı bir şey. Zaman zaman internetteki yazışma grubumuzda bu tip listeler yapıyoruz. Nedenler üç basamaklı sayılara kadar ulaşabiliyor.
- Erol: Aslında bu sorunun cevabı çok klasik. Küçüklüğümden Vosvoslar'a bir sempatim vardı. Amcamın Vosvos'una bindiğimde inanılmaz bir mutluluk duyardım. Seneler sonra ilk kullandığım otomobil amcamın o Vosvos' uydu. Bu sevda böyle başladı...
Avantajları, zorlukları neler?
- Özgür: Çok objektif bir cevap olmayacak muhakkak ki ama ilk anda aklıma gelen bir zorluğu yok. Avantaj olarak yine çok şey saymak mümkün. Sonuçta benim Bus'ım bir "camper van" minik bir karavan diyebiliriz. Sırtınızda ufak bir evle dolaşmanın ne tür avantajları varsa, hepsine sahibiz yani.
- Erol: Bus'ların avantajları arasında evini sırtında taşıyor olmak geliyor herhalde. Vosvos'çular çevrecidir, bilinçlidir, entelektüeldir, duyarlıdır. Dezavantaj diyemeyiz ama bunlar da trafikte diğerlerinden daha fazla dikkat ve özveri getiriyor.
Sefaköy hurdalığında
Masraflı bir uğraş mı?
- Özgür: Masraf anlayışı kişiden kişiye göre değişebilir ama benzinle yürüyen hobi ve uğraşlar arasında bana kalırsa masraflı denebilecek bir yerde değil. Çünkü yaradılışının özünde ekonomik oluşu yatıyor.
- Erol: Hem evet hem hayır. Bakımlar periyodik yapıldığı takdirde yerli bir otomobilden daha fazla bir harcaması yok. Ama Bus'ı en baştan yaptırmaksa düşünceniz işte o zaman sağlam bir rakamdan söz edilebilir.
Benzin masrafı diğer karavanlara kıyasla nasıl?
- Özgür: Uzun yolda 100 km'de yaklaşık 11 litre benzin yakıyor benim minibüsüm. Motor rektifiye edildiğinde bu miktar biraz daha azalacaktır ama unutmamak gerekir ki bu araçların en genci bile çeyrek yüzyılı devirmiş durumda.
- Erol: Sanıldığının aksine Bus'lar süper ekonomik değiller. Çeşitli motor segmetleri (1200 cc.'den 2 bin cc'ye kadar) vardır ve dolayısıyla değişir. Fakat açıkça söylemek gerekirse oranlar Kuş serileri ile kafa kafaya.
Yedek parça problemi yaşıyor musunuz?
- Özgür: Hayır, hiçbir şekilde yaşamıyorum üstelik yedek parçası da piyasadaki bütün yeni araçlarınkine nazaran çok daha ucuz.
- Erol: Bus'larda 2 bin cc motorlular haricinde parça sıkıntısı yaşamıyoruz. Yeni parça tedarik edebilme şansımızın olmasının yanı sıra Sefaköy Hurdalığı bizim uğrak yerimiz. Aradığımız her türlü parçayı burada bulabiliyoruz.
Kışın otoparkta
Şu anda İstanbul'da yaklaşık kaç Bus sahibi var?
- Özgür: Tahminim 30'dan az olmadığı. Tabii ki köfteciler ve meraklısı olmayanlar hariç.
- Erol: Şu an İstanbul'da hayatını karavan olarak devam ettiren yaklaşık 30-35 adet Bus var. Onlarca dürümcü Bus'ı da gözardı etmemeliyiz sanırım. Allah'tan bu ara dürümcüler eski Mack kamyonları dürümcüye dönüştürüp bizim bus'ları azad ettiler.
Uzun mesafeli seyahatlerde problem oluyor mu?
- Özgür: Aksine çok rahat ve keyifli oluyor. Düşünsenize buzdolabınızda soğuk içecekleriniz, yorulduğunuzda uzanabileceğiniz bir çek-yatınız var. Yolcular da bir otomobildekinin aksine bacaklarını istedikleri yöne istedikleri kadar uzatabiliyorlar.
- Erol: Kesinlikle hayır. Eğer Bus'ınız bakımlı ise onunla uzun yol çok keyifli ve bir o kadar da kısa. Sürüş pozisyonu itibari ile hem çok rahat hem de güvenli.
Kışın kullanımı zor oluyor mu?
- Özgür: Kışın, bahar ve yaza göre çok daha az kullanılıyor. Hatta aramızdan birçok kişi kışın minibüsünü kapalı otoparka kaldırıp yazı iple çekiyor.
- Erol: Vosvos'lar ideal bir kış aracıdır. Zaten varoluş sebebleri eski Sovyetler'in çetin kış şartlarına ayak uydurabilmeleridir.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaça alabilirsiniz
Bus fiyatları 2 milyardan 22 milyar liraya kadar değişebiliyor. Ancak ortalama bir karavan sahibi olmak için 6-7 milyar lira yeterli. İsteğe göre modifiye edildiğinde ise fiyatlar yükseliyor. Aynen ev dekorasyonunda olduğu gibi bu biraz da sizin minibüsünüzün içinde ne olmasını istediğinize bağlı.
--------------------------------------------------------------------------------
Ünlü Bus ustaları
- Maslak Oto Sanayi' nde Yılmaz Öztürk
- Çağlayan' da Kadir Usta
- Göztepe' de Nasır Usta
- Bostancı Sanayi Sitesi'nden Musa Usta.
--------------------------------------------------------------------------------
Nereden alabilirsiniz
Genellikle kıyıda köşede bulunuyor. Belli bir piyasası yok. Kamp ve hobi amaçlı kullanılmaya başladığından beri daha çok aranır oldular. Bulmak için aramak gerekiyor. Satıldıkları belli yerler, bayileri yok.
Geleneksel şenlikler
Vosvos'çular ve Bus'çılar, birbirleriyle vakit geçirmekten çok büyük haz alıyorlar. Dolayısı ile her fırsatta piknik, kamp programları yapılıyor. Bunların arasında Ordu Şenliği, Çaltıdere Şenliği ve En Cicimiz Şenliği gelenekselleşmiş olanlar.
Ordu Şenliği : Büyük özverilerle senelerdir yapılan yayla şenliği. Sponsor ihtiyacı var. Her yıl yüzlerce Vosvos ve Bus'a ev sahipliği yapıyor.
Çaltıdere Şenliği: (İzmir-Aliağa) Ordu şenliği ile çakışmayan ama hemen hemen birbirini takip eden zamanlarda gerçekleşen bir vosvos.net klasiği.
En Cicimiz Şenliği: Volkswagen Kaplumbağa Otomobil Derneği'nin her yıl düzenlediği her kategoride Vosvos ve Bus'ın beğeniye sunulup ödüllendirildiği bir etkinlik.
***
Yazının orijinal halini görmek için TIKLAYIN...
June 19, 2003
(Category:Tr)
Masalların Masalı
Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.
Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .
Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...
Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.......
Nazım HİKMET RAN
7 Mart 1958, Varşova - Şvider
(Some more about the poet if you're interested ;) (en)
(and here is even some more...) (en)
June 14, 2003
(Category:Tr)
Yurdum Gazeteciliği...
Yurdum gazeteciliği böyle birşey demek ki... Geçtiğimiz hafta Radikal cumartesi ekinde yayınlanmak üzere bir albüm yazısı yazdım, Metallica'nın son albümü St.Anger hakkında. Yazının orijinal halini fikirbaz.com'a koydum, tamamına buradan ulaşabilirsiniz. Yazı bugünkü Radikal Cumartesi'de yayınlandı;, ama sabah gazeteyi alıp da azıyı okumaya bşladığımda OHA dedim... Yazı kısaltılmıştı, ki böyle bir şey çok normal olduğundan (ve zaten beklediğimden) OHA'yı bu yüzden demedim... OHA'nın sebebinin büyük kısmı aşağıda, gerisini de yazıları okuyup karşılaştırdığınızda göreceksimiz nasıl olsa:
-Yazıya yeni bir spot başlık konmuştu; ve yazının içindeki bilgilerle çelişiyordu. E ve kardeşim, kesip biçiyorsunuz, kafanıza göre başlık değiştiriyorsunuz da önce bir yazıyı okuyun, okumakla da kalmayın anlamaya çalışın yahu:
Yazının içinde geçen ibare: "Grubun beşinci albümü “Siyah Albüm”den beri beri birlikte çalıştığı yapımcı Bob Rock aynı zamanda kayıtlar sırasında bas gitarı çalan kişi. Grup elemanları şapkalarını önlerine koyup (titreyip) kendilerine gelmelerini sağlayan şeyin Newsted’in gruptan ayrılışı olduğunu söyleyip, şu andaki Metallica’nın aslında tam da onun istediği Metallica olduğunu ama bunun gerçekleşmesi için kendisinin kurban olması gerektiğini ekliyorlar. Albümün tamamlanışının ardından tanıtım çalışmaları ve turne öncesi basçı ihtiyacı iyice netleşen grup şubat ayında Suicidal Tendencies ve Ozzy Osbourne’dan tanıdığımız Robert Trujillo ile yollarını birleştirdi ve bunu “ailemizin yeni elemanı, dördüncü kardeşimizi bulduk” diyerek hayranlarına duyurdu. "
Abilerin yazıya koydukları spot başlık ise şöyle:
"Metallica yeni albümü St. Anger'da yine 'öfkeli.' Hiç gitar solosu olmayan albümde bas gitarı, Ozzy Osbourne'dan transfer yeni üye Robert Trujillo çalıyor">
Demekki en eli yüzgün gördüğümüz ve takip ettiğimiz Radikal'de okuduğunu anlamayan adamlar var... :) Yani sinir olduğum şey dipnot'un yanlış oluşu, özellikle belirtmemize rağmen iletişim adresimizin konmaması filan değil böylesine bariz komiklikler.
Neyse; yazının radikal'de yayınlanan haline buradan ulaşabilirsiniz...
Yazının orijinalini okumak isterseniz, ner'de bulacağınızı biliyorsunuz...
June 12, 2003
(Category:Tr)
Acele karar vermeyin.
"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."
Lao Tzu
June 04, 2003
(Category:Tr)
Internet'imi istiyorum!
Bildiğiniz üzere Cezayir'deki deprem sonucunda Akdeniz'de kopan fiberoptik kablolar sebebiyle yurt dışı internet bağlantımız %80 oranında ölü ve işin artık moku çıktı... Önce 6 Haziran'dan söz edilirken şimdi 9 haziran deniyor ve bana açıkçası hala çok inandırıcı gelmiyor. Turk.internet.com da sitesinin altında bir çok kurum ve kuruluş (kısaca bir çok site diyelim) tarafından desteklenen bir dilekçe kampanası başlattı. (Kısaca online imza kampanyası diyelim) İşte tam bu linkin üzerine tıklayarak ilgili sayfaya gidebilir; dilekçeyi okuyabilir; formu doldurup yollayabilirsiniz...
June 01, 2003
(Category:Tr)
Mizah ciddi iştir
(Timur Soykan - 01.06.2003 - Radikal)
Penguen mizah dergisinin isim ve 'maskot' babası Selçuk Erdem'i artık tanımayan yok. Hazırkart'tan internete kadar her yerde çizgileri var. Ama o saklanmak istiyor.
Mizah dergisi Penguen'in bürosunun girişinde 'Donundan tram çıkar karikatürcünün, hayatından ise dram' yazıyor. Bu kadar arabesk değiller, ama günlük yaşamlarında komik olduklarını söylemek de pek mümkün değil. Tanıştıklarında komiklik beklentisiyle gözlerinin içine bakanlar, hayal kırıklığına uğruyor, hatta tersleniyor. Penguen'in isim ve maskot babası Selçuk Erdem de söylüyor, "Karikatüristler ciddi adamlardır" diye. Kendisi de çok ciddi.
Hatta içekapanık olduğunu, göz önünde olmayı hiç sevmediğini belirtiyor. Ama yetenekli olunca insanlardan gizlenmek imkânsız. Eskiden sadece mizah dergilerini okuyanlar tanırdı Erdem'i.
Turkcell Hazırkart, karikatürlerinin olduğu kartlar bastırıp, televizyon reklamlarıyla da duyurunca popülaritesi arttı Erdem'in. Ortaköy'de dev bir panoda da karşınıza çıkıyor Erdem. Bir ayran reklamı çizmiş.
İki inek oryantal dans yapıyor, altında 'İçmeden önce çalkalayınız' yazıyor. İnternette de popüler Erdem. Karikatürleri neredeyse e-postaların pulu oldu. Herkes birbirine gönderiyor. Hatta Erdem'in penguenleri, koyunları, inekleri, padişahları, yeniçerileri Türkiye' nin sınırlarını da aştı. Onlar İngilizce de konuşuyor.
Türkiye'nin ünlü çizerlerinden Selçuk Erdem'le konuştuk.
Röportajı daha keyifli bir hale getirmek ve yazıyı okuyup sizi tanımayanlara hakkınızda bir fikir verebilmek amacıyla, karikatürlerinizi hatırlatarak sorular soracağım. Nasıl fikir ama?
İyi fikir.
Bir karikatürünüzde, tavuk telsizden anons yapıyor: "Dünyalılar bizi zararsız, aptal hayvanlar sanmaya devam ediyor. Bütün gezegene yayıldık. Harekete geçmek için talimat bekliyoruz" diyor. Tavukları işgalci tavuklar olarak düşünecek kadar şüpheci olmak mizahın kaçıncı kuralı?
İlk kural farklı bakabilmek. Paranoyak olmak aradaki araçlardan birisi.
Aslında çok paranoyak bir insan değilim. Bazı karikatürlerdeki paranoya sadece bana ait değil, topluma ait.
Halkım, 'Tavuklar uzaylı mı?' diye düşünmüyor tabii, ama genel olarak bütün hepimizde 'Acaba bunun arkasında ne var?' düşüncesi oluyor. Politikada 'derin devlet' oluyor. Mizahta da bunun komik kısmı oluyor. Biraz abartılı düşünmek gerekiyor.
Bir de tema bulmak önemli olmalı herhalde. Mesela penguen, elinde
'Uçamıyorum' yazan bir tabelayla dileniyor. Bunun gibi onlarca penguen karikatürü çizdiniz. Bir temadan fazla espri çıkacağını hissediyor musunuz?
Başında hissetmiyorum. Bazıları daha bereketli oluyor. Bazı temalar, benden önce başka çizerler tarafından bulunmuş. Bazıları da kendi hayatımızdan çıkıyor. Tarih esprileri hep yapılmıştır. Ama benim tarzımda pek olmadı herhalde. Mesela padişah-yeniçeri ilişkileri pek irdelenmedi.
Bir çiziminizde de padişah konuşma yaparken bir yeniçeri, "Padişah olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz" diye soruyor. Padişah da elini topuzuna doğru uzatıyor. Siz karikatürist olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
Biri sormuştu. 'Önüme çıkma ezerim' demiştim. Yeni başlayana hiçbir şey önermem. Herkesin kendi macerası. Dergiye gelen amatörlerle ilgileniyorum.
Elimden geldiğince bir sürü şey söylemek istiyorum ama bir yandan da söylediğim her şeyin havada kaldığını da biliyorum.
Çok kişisel bir macera. Çünkü tek bir doğru yok. Çeşitli üslup olabilir, farklı bakış açıları da olabilir. Sadece özgünlük de değil. Sonuçta birilerinden mutlaka etkileniyorsunuz. Geleneğin içinde yeni bir halka oluyorsunuz. Komikseniz komiksiniz, değilse galiba öğretilemiyor. Sadece çizgiyle ilgili teknik bir şeyler öğretmek mümkün.
Yani size göre doğuştan mı karikatürist olunuyor?
Eskiden doğuştan olduğunu kabul etmiyordum. Çalışmakla ilgili görüyordum. Ama çok çalışıp beceremeyelenleri de gördüm açıkçası.
Çalışma ortamınız nasıl?
Penguen'den önce Leman dergisinde çalışırken artık birlikte sabahlamıyorduk. Köşelerimizi e-mail ile gönderiyorduk. Dergiye çok uzun süre uğramadığımız oluyordu. Çizer arkadaşlarımızla aylarca hiç görüşmüyorduk.
Şimdi Bahadır Baruter, Erdil Yaşaroğlu, Bülent Üstün ve diğerleriyle hep birlikteyiz. Artık çok eğlenerek çalışıyoruz. Beraber espri buluyoruz. Esprilerimizle dalga geçiyoruz, sürekli birbirimize karışıyoruz.
Bir karikatürünüzde koyun, kaz sürüsünün içinde gidiyor. Kendi kendine "Sürü psikolojisi iyi tamam da, acaba doğru sürü mü?" diyor. Sizin tarzınız da dergideki diğer çizerlerden oldukça farklı. Doğru ekiple çalışmadığınızı düşündünüz mü?
Bazen düşündüğüm oldu. Çok farklı şeylerle bazen yan yana olabiliyorsunuz.
Örneğin Leman dergisinde daha fazla oluyordu. Ama bu da dergi dediğiniz şeyin işlevidir. Çok farklı şeyleri bir araya getirip bir dergi yaratıyorsunuz. Şu an çok rahatsız etmiyor. Ben kendi dünyamda ne yapıyorsam ona bakıyorum. Onun dışında insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor.
Sizde çizgilerdeki sadelik, gereksiz taramaların olmamasında Oğuz Aral'ın bir etkisi var mı?
Onun etkisi yok bende. Ben çok yıllar sonra tanıştım onunla. Ama küçükken 'Gırgır' okurdum. Yabancı ustalar da var. Onlardan da etkilendim.
Ben ne kadar az çizgiyle anlatabilirim diye bakıyorum. Özellikle bende gözler, ifadeli oluyor. Espriyi verdikten sonra gereksiz gördüğüm çizgileri atıyorum. Biz Oğuz Aral etkisinde çok fazla olmayan bir kuşağız. Onunla çalışmamış çizerleriz. Ama Penguen dergisini çıkarınca onu da ziyaret ettik. İlk sayıyı götürdük. Çok eleştirdi.
Beğenmedi mi?
Kem küm... Dergiyle ilgili kendi düşüncelerini söyledi bize işte...
Bir de karikatüristlerin çok hızlı çizmesi insanları şaşırtır. Sizde hızlı çizenlerden misiniz?
Sadece esprileri not almak için karaladığım bir defter var. Oradaki ifadeler çok komik oluyor, manyak oluyor. Böyle hiç düşünmeden, sallayarak çizdiğim eskizler. Sonra orjinali çizerken o duyguyu yakalamaya çalışıyorum. Ama doğrusu bazen olmuyor.
Aslında çok özenmek biraz tehlikeli. Doğru, güzel olsun diye özeniyorsunuz, sonra o ruhunu kaybedebiliyor.
Benim maskot uçan penguen, bir kâğıdın köşesine karaladığım çizimdi. Arkadaşlar 'Bu maskotumuz olsun' dediği zaman tekrar çizdim ama olmadı. Şu an maskot penguen, ilk karaladığım şekli. Biraz kanatlar eğik ama
asıl duyguyu o veriyor. Derginin adından önce bu maskot kabul edildi. Daha sonra derginin adı Penguen oldu.
'Ben huysuz bir çizerim'
Artık iyi kazanıyorsunuz. Para, çizeri değiştiriyor mu?
Ben o kadar para görmedim. Ama değiştirmez zaten. Belki çok ünlü olmak, her yerde tanınmak insanı değiştirebilir.
Ben böyle şeylerden hoşlanmıyorum. Ortalığa çıkmak istemiyorum. Beni, yolda çok az insan tanıyor. Yaptığım projelerde çok büyük paralar kazanmıyorum. Biraz daha rahat ettiğimi söyleyebilirim.
Çok sayıda reklam teklifi geliyor. Değerlendirmiyorum. Çünkü ben huysuz bir çizerim. Biraz rahat olabildiğim alanlar varsa o projeleri kabul ediyorum. Her şeyi yapmaya çalışıp tadını kaçırmak istemiyorum. Asıl hayalimiz dergi. Reklamlarla uğraşırken dergiyi kötü yapma riskini göze alamazdım.
Para kazanamadığınız zor günler yaşadınız mı?
Genel olarak bir mizah dergisi çok para kazandırmaz. Ancak geçindirebilir. Limon'dan ayrılıp 'Deli'yi çıkardık. Çok az sattı. Para kazanmıyordu. Biz de para almıyorduk. Öğrenci olduğum için önemli değildi. Şu ana daha iyi koşullardayız.
Diğerlerine de ulaştı
Bir başka karikatürünüzde koyunla kurt pastanede oturuyor. Koyun içinden, "Bir daha internetten tanıştığım biriyle buluşursam" diyor. Sizin de internette sürekli karikatürleriniz geziyor. Bu durumdan memnun musunuz?
Memnunum. Böylece mizah dergisi dışındaki bir grup insana da ulaşmış oldum. Eskiden sadece mizah dergisi okuyanlar biliyordu ve onlar öğrenci kesimiydi. Şimdi herkes tanıyor. Reklamların da etkisi oluyor.
'İşim konuşulsun'
İnsanların günlük yaşamda size 'komik' biri olarak farklı davranmaları rahatsız ediyor mu?
Bu eskiden beni çok rahatsız ediyordu. Adam benimle tanıştığı zaman, daha dikkatli konuşuyor. 'Ne diyecek, komiklik yapacak mı acaba?' diye bekliyor.
Bu duygu beni rahatsız ediyordu. Ben kendimi göstermek, açmak istemiyorum. Kendimi saklamak istiyorum. Benim hakkımda değil, işlerim hakkında konuşulsun istiyorum. Muhabbetlerine girdiğiniz zaman, genel olarak karikatüristler ciddi adamlardır.
May 29, 2003
(Category:Tr)
İnsan Zehirlenmesi
(Perihan Mağden - Radikal - 29/05/2003)
Gelmekteydi, belliydi. Ama dünyevi koşullar.
Bile bile yuvarlanıyorsun hastalığın içine.
DUR! diyemiyorsun.
Gelen, giden. Her gün gelen/giden oluyor.
Hâlâ o takılıyor, bu takılamıyor.
Telefonun sesi cızırtılı -filan.
Yani o kadar çok çeşitlilikte, o kadar çok insanla görüştüm ki, son aylarda-
AYLARDA. Aylarca: haftalarca, günlerce filan değil, aylarca.
İşte şimdi içimde yatak döşek yatıyorum.
İçimde yatak döşek yatmak ve insan görmemek istiyorum.
İnsan Zehirlenmesi'ne uğradım.
Benim bünyem zayıf herhalde.
Annemin tabiriyle 'netameli.'
Hani bir okul dolusu çocuk aynı yemekleri yer içer de, içlerinden bir tanesi, iki tanesi zehirlenir.
Benimki de öyle.
Bir sürü süper normal insan, benim şu son sıralarda yaşadığım insan ilişkilerinin, on katını, yirmi katını normal hayatlarının akışı içinde yaşıyorlar.
Zehirlenmeye filan uğramıyorlar.
Kendi içlerinde yatak döşek yatası filan olmuyorlar.
Benim günde en az dört-beş saatimi, bilemedin, sağlayamadın diyelim, iki-üç saatimi tek başıma geçirmem gerekiyor.
Bir başıma.
Bu olmamışsa; bir gün-iki gün, derken günlerce, haftalarca olmamışsa, bünyem hepten zayıf düşüyor.
Artık kimseleri göremez hale geliyorum.
Kimseleri görmek istemez hale düşüyorum.
Bir insanla geçirmem gereken bir saat, iki saat gözümde büyüyor, büyüyor.
Yutuyor beni.
Daha o görüşmeye gitmeden, daha iki gün öncesinden kahrolmaya başlıyorum.
Daralmaya başlıyorum.
Kaldırmama imkân yok.
Özür ve iptal konuşmalarını dahi yapmama.
İmkân ve ihtimal yok.
Kalmıyor.
Öyle bir avuç kadar yer kalmıyor içimde.
Tahammül ya da insan arzusu yüreğimde.
En basit ilişki dahi çok yorucu.
İnsanlar en basit sohbetleriyle dahi, müthiş bir çöplük hissi yaratmaya muvaffak oluyorlar.
Çöplerini uzayınıza fırlattıkları gibi, atlayıp uzay gemilerine (ki bu da çok uzun sürüyor) en nihayet vınnnlıyorlar.
Sizin aklınızda lafları kalıyor.
Suratları kalıyor.
Elleri. Varsa tikleri.
Tuhaf mimikleri yapışıyor aklınıza.
Kazıyamıyorsunuz.
Kazıdıkça, leke gibi azıyor görüntüler.
Lekesi, bir müddet mutlaka çıkmıyor, çıkmıyor.
Yakın olduklarınızla bile, yorgun argın ve ağır yabancılaşmış geçiriyorsunuz 'zamanı'.
İpe diziyorsunuz.
Çekiyorsunuz. İçinizi daraltan tespih taneleri gibi.
Herhangi bir dükkânda sizi bir tehlike bekliyor.
Herhangi bir yerde: İletişim Mecburiyeti.
Oysa artık insanlarla konuşmak ve görüşmekten ve meramınızı anlatıp işlerinizi gördürmeye çalışıp çabalamaktan bitmişsiniz.
Tükenmişsiniz.
Gerçekten.
Akmış akü. Bitmiş.
İnsan Zehirlenmesi diye bir şey var.
Bazıları daha sık uğruyorlar.
Ama en bu hastalığı yaşamadığını zannedenleriniz bile -
Farkında olmayabilirsiniz.
Ama büyük bir ağırlık.
Kaydetmeseniz de, hastalanmış olabilirsiniz.
Güçsüz düşmüş, takatsiz.
İnsan Zehirlenmesinden.
Fuzuli karşılaşmalardan. Konuşmalardan.
Çözme gayretlerinden.
İçinizi dinleyin. Siz de zehirlenmiş olabilirsiniz.
Ve hatta bu zehre alışmış. Bu, ennn tehlikelisi.
Bi kendinizle baş başa kalıp dinleyin içinizi.
Diğer sesler susuncaya dek. Tenhada kalıp.
May 23, 2003
(Category:Tr)
Matrix, yeniden dolduruş
(Fatih Özgüven - Radikal/22.05.2003)
'Matrix'in devam filminin temel bir sorunu var; Moliere'in 'Kibarlık Budalası'ndaki gösteriş budalası burjuvaya benziyor. Teknolojiye dayalı masal/fantazi filmleri arasında kendine önemli bir yer edinen birinci filmin başarısını izleyen bu filmde, yerlere dökülen kurşun çekirdeği sayısından çok daha fazla isim dökülüp saçılıyor ortalığa...
Birinci filmdekilere ilaveten Kali, Ballard, Lock, Ajax, Niobe (nedense), Roland, Persephone, Merovingian (nedense), Habil'le Kabil, Mifune, Colt, Mauser (Mavzer) ilk ağızda sayılabilecek mitoloji, din, tarih, sinema tarihi, edebiyat tarihi, 'trivia' anıştırmaları. Bütün bu 'cici'ler, işaret ettikleri kişi ya da şeyle ilgili bir şey söylemiyorlar ille de; kimi şıklık olsun diye ordalar, kimi son turfanda birtakım 'transpoze' çabaları olarak. Fransız oyuncular Lambert Wilson'a Hades, Monica Bellucci'ye Persephone rolü oynatmak gibi 'seksi Fransızlık' klişesi üzerinden işleyen bayat şakalar, ilk filmdeki güzel 'deja vu' esprisinin (sistemde bir yanlışlık olunca oluyordu) burda vampir, kurt adam esprisine dönüştürülüp şişirilmesi gibi 'pop'luklar; bunlar ilk 'Matrix'in ekonomik tasarımında yeri bile olmayacak, ilk filmin Neo, Morpheus ve Trinity'sinin tenezzül bile etmeyecekleri 'fondan'lar. Gerçi, bu işin sadece bir yönü. Daha fenası, kendilerini dünyaya yollanmış en son dini ya da felsefi 'Kitap' sanan fantezi hikâyelerinin çoğunda olduğu gibi, ikinci 'Matrix'te de özgür irade, nedensellik, amaçsallık vb. gibi yarı sindirilmiş bir sürü felsefe parçasının 'isim geçirmece' düzeyinde arz-ı endam etmesi. Neo, filmin bizi sıkıntıdan sıkıntıya sürükleyen (ve uzaktan uzağa son 'Star Wars'u andıran) dörtte üçünü geçip de Yaradan'ına (pardon Mimar'ına) kavuştuğunda anlaşılıyor ki, Mimar -Yaradan ile Kâhine-Meryem (?) zamanında kafa kafaya vermiş, ana babaların genellikle yaptığı gibi, büyük bir hata işlemişler. Şimdi -altıncı kere?- seçmemiz gerekiyor. Gerçi, kaderden de kaçılmıyor: 'İki kapı var ve sen gene de yanlışını seçeceksin!'
İlk filmde Baudrillard'ın kitabının kapağını görenler bir ipucu avcısının hazzıyla yerlerinde sıçramışlardı. Geçtiğimiz milenyumun son popüler metninde o kitabın kapağını görmek anlamlı bir şeydi belki de, simulakra kavramı da öyle... Ayrıca ilk filmde Zen'e, her ne kadar 'pop' olsa da daha gönülden bir inanç vardı. (Bu yüzden de sanki uçmalı dövüş sahneleri çok daha güzeldi.) Bu filmde ise insan her an 1950'ler civarında bir Fransız kafesine girip bir masanın üzerinde egzistansiyalizmin standart metinlerinden birinin Amerikan baskısını görmeyi bekliyor, ama hani Kierkegaard ya da Kafka da değil. (Pardon unuttuk, filmde Franz yok ise de Soren diye bir karakter var. Soren gibi 'egzotik' bir ismi Kierkegaard soyadıyla bağdaştırtmak ve seyirciye kendini akıllı hissettirtmek tam da bu filmin yeni zengin gösterişine uygun.) Oysa gerçekten Kafkaesk Çinli çilingir, Ajan Smith'in sonsuz çoğalmaları, Neo'nun yanlış bir kapıdan dağlarla kaplı bir manzaraya çıkması... Bunlar ikinci filmin geliştir(e)mediği özgün fikirler. İsteseydi, ilkine kıyasla daha resimsel, daha Magritte bir şey olabilirdi ikinci 'Matrix'. İstememiş, kaldı ki ne istediği de belli değil. Bu Matrix'teki hemen bütün 'kapı'lar genellikle sıkıcı, geveze, prodüksiyonu abartılmış bir fantaziye açılıyorlar. Atletik, 'tekno-Barok' bir arayış öyküsü olan ilkinin tersine, devam 'Matrix'i hantal ve kendine âşık bir 'saga', üstelik de bu daha ilk yarı! Ben doğrusu ikinci yarıyı değil, sabırsızlıkla Cem Yılmaz'ın
'G.o.r.a / Bir Uzay Macerası'nı bekliyorum. Fragmanı bile 'Matrix, Yeniden Dolduruş'un tümünden daha eğlenceliydi.
May 20, 2003
(Category:Tr)
Monica Belucci - Fransız mı, İtalyan mı?
Cuma günkü Radikal gazetesindeki Uğur Vardan imzalı Matrix yazısı hoşuma gitti; bir çok fikrine katılmakta olduğum için alıp buraya koyayım dedim ama buraya yazı kopi-peyst'lerken genelde yorum yazmama rağmen bu sefer yazmaya karar verdim; yazıyı okuduktan uzunca bir süre sonra (nedense) yazıda Monica Belucci'den "Fransız yıldız" olarak söz ettiğini fark ettim Uğur Vardan'ın; bense İtalyan biliyorum... Hatta biraz detaylı bilgi de alabiliriz Irreversible'dan da hatırlayabileceğimiz Monica ile ilgili.... Uğur Vardan'ın yazısı içinse aşağıdaki linke tıklanılmalı...
'Matrix' bugün perdede
Neo'nun, sisteme karşı verdiği mücadelenin ikinci halkası 'The Matrix Reloaded'da, aksiyon felsefeyi eziyor. Başrollerde Keanu Reeves, Carrie Anne-Moss, Laurence Fishburne'e ek olarak Monica Bellucci var.
(Uğur Vardan - Radikal/16.05.2003)
1999 yılında gösterime giren 'The Matrix'in ardından Amerikan eleştirmenlerinin duayeni Roger Ebert, 'derin felsefi sorunların bir kez daha yarı otomatik silahlarla çözülmesi'nden şikâyetçi olmuştu.
Ebert'ın karşı kutbunda duran ve sayılarının çokluğuna, bizi hasılata yaptıkları katkılarda inandıran grubun 'sofistike' sözcüleri ise lafı, 'görsel medyanın hüküm sürdüğü bir dönemin filmi de ancak böyle olabilir' demeye getirmişlerdi. Peki bu durumda nerede durmak gerekiyor? İkinci filmden sonra da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; bu iki kutbun tezleri hâlâ geçerli...
'Matrix' serisi, ilk iki örneğinden sonra bize şu noktanın altını kalın çizgilerle çiziyor: Her şey seçimlerinizin eseridir. Yani 'The Matrix Reloaded' da, ilkinde yaptığınız seçimlerin tezahürü olacak. 'Beyaz tavşan'ı izleyerek yola çıkan Thomas 'Neo' Anderson'ın -çeviri Türkçesiyle- 'seçilmiş kişi', (bizim buraların ağzıyla 'Ahir zaman peygamberi) olduğuna, ilk film bizi ikna etmişti. Ölüme giden yoldan son anda geri dönen Neo, bu kez ekibiyle birlikte Zion kentini korumaya çalışırken hem sistem ajanlarıyla, hem de artık sistem dışı olduğu iddiasındaki Ajan Smith ve türevleriyle mücadeleye koyuluyor. Araya, The Matrix'teki bütün kapıları açma becerisine sahip 'Anahtarcı'yı ('çilingir' diye çevirselermiş daha bizden olurmuş ya, neyse) tutsak eden The Merovingian ve şürekâsı ('Hayalet İkizler' mesela) da karışıyor. Wachowski biraderler, filmin ilk 45 dakikasına kısa bir dövüş sahnesini koyup elektromüziğin hâkim olduğu ve MTV partilerini anımsatır bir bölümle hikâyeye girmişler. Ardından Neo'nun kâhinle buluşmasıyla yine işin felsefe kısmını halletmişler. Sonrası paso aksiyon ve yine felsefi bir kapanış...
Otoban üstü felsefe
Peki ikinci filmin ilkinden ne farkı var? Wachowski'ler, görsel efekt yönetmenleri John Gaeta'yla birlikte aksiyon sinemasına yenilikler getiren ve 'flow motion' adını verdikleri tekniği abarttıkça abartmışlar. Western sinemasından ödünç alınmış düello sahnelerine (bir kurşunun ağır çekim gidişini yani) bu teknik sayesinde zenginlik getiren ekip, bu kez işin dövüş sanatları kısmına daha fazla yüklenmiş, işin KDV'si olarak da Neo'yu Süperman'den daha hızlı uçurur olmuş. Ayrıca Amerikan sinema geleneğine saygı duruşu olarak da, otobana çıkıp bir de oradan 'arabalı aksiyon'u, çeşni kabilinden hikâyeye katmışlar. Ve kimi detaylar: Meğerse
o 'cool'luk abidesi Morpheus'un eskiden kalma bir 'kız meselesi' varmış. Burnundan kıl aldırmayan Fransız entelektüellerine de bu filmi seyrettirebilmek için kadroya dahil edilmiş hissi veren Lambert Wilson ve Monica Belluci, çok da esip gürlemiyorlar. Üstelik 'bir öpücüklük' bir katkıya rağmen film, Belluci'ye sanki ayıp etmiş; çünkü kamera Fransız yıldızın yaşlandığını bas bas bağıran kadrajlarla dolu.
Bu Matrix âleminde istisnasız herkes karate biliyor; dört beş hareket çekmeden kamerayı terk edene rastlamak zor. 'Yok canım, burası farklı' diyorduk, meğerse burada da 'Star Wars' türü bir konsey yönetimi varmış. Ve son olarak ışınlamalar nedense sabit telefonlardan oluyor; bu âlemde cep telefonu sadece konuşmaya yarıyor.
'Düzeyli' bir aksiyon
Toparlarsak, Zoltan Fabri'nin son dönem yapıtlarından birinin ismi 'Fabian Balint'in Tanrı'yla Buluşması'ydı. 'The Matrix Reloaded'da kısaca, Neo'nun Tanrı'yla buluşması olarak nitelendirebiliriz. William Gibson ve Philip K. Dick miraslarını, Bruce Lee ve Wang Yu estetiğiyle karıştırıp işin içine Hıristiyanlık metaforu katan seri, doğrusunu söylemek gerekirse 'aksiyon' sineması adına, nasıl derler 'düzeyli' iyi bir çalışma. İlk filmde, aksiyon-felsefe oranları daha makul ölçülerdeydi; bu kez aksiyon almış başını gidiyor.
Filmin anahtar sahnelerinden birinde bu kez kargaları beslerken bulduğu kâhin, Neo'ya "Sen seçimini zaten çoktan yapmıştın. Buraya sadece bu seçimi anlamlandırmak için geldin" diyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de naçizane ilk filmde seçimini yapmıştım: Bu film, suya tirit entelektüel soslar katılmış, teknolojik şovlara dayalı, iyi bir aksiyon. Ama yaptığım seçimi anlamlandırabilmek için ikincisini de izledim... Şimdi 'anlamlandırma' sırası sizin.
Ve son bir not: Çizgi roman geleneğinde maceranın devamı için bir hafta beklemek doğaldır ama mayısta gösterime giren bir filmin sonu için kasımı beklemek, biraz tuhaf olmuş.
Wachowksi biraderler bu konuda galiba saçmalamışlar...
May 16, 2003
(Category:Tr)
Pilavüstü bol aksiyon, yanında az felsefe...
(Özgür Poyrazoğlu - 16.05.2003/Sinema.com)
Bu yazıya giriş yapmaya gerek var mı bilmiyorum; son bir kaç haftadır dört bir yandan "bugün" için şartlandırılmadık mı? Bir giriş paragrafında yazılabilecek her şeyi zaten hepimiz bilmiyor muyuz? 1999'dan bu yana olanları; MÖ ve MS kavramlarını (Matrix'ten Önce ve Matrix'ten Sonra), Matrix'in ne olduğunu anlayışımızdan bu yana yaşananları... Matrix, gözlerimizin önünde kültleşmedi mi?
Giriş paragrafı yazmaktan vazgeçtiğimize ve gerçekten de yazmadığımıza (!) göre hızla konuya girebiliriz: "Matrix Reloaded"! Haftalar, aylar yıllardır süren geri sayım sonunda bitti ve hepimiz heyecanlı beklediğimiz ikinci filme kavuştuk; çok önem verilen gizlilik sebebiyle film hakkında çok da fazla şey bilmeden beyazperdenin önünde bekledik 3. milenyumun ilk kahramanlarının arz-ı endam etmelerini. Şaşırmaya hazırlandık, bütün alıcılarımız etkilenmek üzere şartlanmıştı...
Filmden çok da bahsetmeye gerek yok belki de çünkü herhangi bir filmden bahsetmiyoruz, konusu, karakterleri, efektleri günlerdir dillerden düşmüyor nasıl olsa... Filmin sonunda sinema çıkışından bahsedebiliriz belki, ağızda kalan tat ve düşündürdüklerinden... Her şeyden önce bir sinema izleyicisinin (hatta daha da daraltırsak kümeyi, bir Matrix seyircisinin) isteyebileceği her şeyi görmüştük film bittiğinde; kurşundan hızlı hareket eden kahramanlar, Uzakdoğu dövüş sahneleri (alabildiğine uzun) hem otomobilli hem motosikletli kovalama sahneleri, havada durdurulan kurşunlar, aşk sahneleri, kur sahneleri, "kara murat benim" sahneleri ve hatta "erkekseniz teker teker gelin" sahneleri... Beyazperde karşısında oturuşunuzu dikleştirecek, kalbinizin atışını hızlandıracak bütün bu ve benzeri sahneler işte aksiyon, işte Cüneyt Arkın dedirtecek sağlamlıkta olsa da bazılarında "e hadi yeter artık, geçelim bir sonraki sahneye" dedirttiğini de belirtmek lazım.
Filmin sonunda yazılar akarken... "Bu sefer %80 aksiyon, %20 felsefe olmuş" sonucuna varılırken filmin bittiği yere bakınca da Wachowski Kardeşler'in bir üçleme yapmaktan vazgeçip iki filmle yetindikleri görüşü ağırlık kazanıyor; üstüne üstlük ikinci filmin yarısını Mayıs'ta izletip kalanını Kasım'a sakladıkları da ortada.
Ama yine de uzun lafın kısası sinema tarihinde bir 'kült'ün semirişine tanık oluyoruz, ilk filmin ardından eldeki verileri doğru şekilde değerlendiren Hollywood güçlerinin hepimizi Matrix'e "bağlayışına" ve istediklerini yaptırışlarına tanık olmaktayız. Mayıs'taki virajı aldığımıza göre artık tek yapacağımız Kasım'ı beklemek.
April 30, 2003
(Category:Tr)
Rahipler ve hırsızları
(Perihan Mağden - 30.04.2003 - Radikal)
Ben aslında şu günlerde, güneşin altında, bir deniz kıyısında uyumak istiyorum. Kulaklarıma yalnızca Deniz Kenarı sesleri vursun.
Gürültüsüzlüğün sesleri.
Ama tabii 'İş Güveysi'yseniz- ya da ne bileyim bir iş güvesi, hırt hırt hırt, habire yemeniz bitirmeniz gereken işler, işler, meşguliyetler- Sizi yiyip bitiren.
Öyle bir nevi yarı baygın Gündem'den kıyılarıma vuranlara bakıyorum -bir sürü moloz.
Ben artık mesela 'TC Gothic' diye tablolandırabileceğimiz Sezer Çifti'nin markete gidip Çamlıca Gazozu ve azıcık bir şeycikleri, öyle sıralarda filan bekleyerek (tevazu/tevazu/ah ne mütevazı görüntüleri) elceğizleriyle satın almalarından bıktım.
İlk işbaşına geldiğinde hepimize nasıl da farklı ve iyi gelen Sezer'in altından çıka çıka sekter bir İstasyon Müdürü çıkmadı mı?
Olur olmaz konularda Nuh deyip peygamber dememeler. Son resepsiyon krizi.
O krizi, bu krizi. bitmeyen bir Kriz Merkezi Sn. Sezer. Denizde kum, onda kriz yaratma potansiyeli.
Cumhuriyet Eliti Bay Sezer'in öylesine yapışık olduğu kuramları, kuralları, prensipleri, fikirleri vs. vs.'ler var ki-
Ne içün? Bu Millet'i daraltmak için.
Artık içimizi bayan, umurumuzda olmayan, miyadını doldurmuş boşlukları, koflukları tepemizin üstünde Te cetveliyle sallamalar.
Biz artık ama bu ilkokul öğretmenlerinden, telgraf memurlarından, istasyon şeflerinden, mübaşirlerden, sert hademelerden korkmak; illa da onların dediğini yapmak istemiyoruz.
Gençlerin yüzde 80'i, üstelik üniversite öğrencilerinin, dışarı atmak istiyorsa kapağı, bu memleketin bu kadar bayıyor olmasının, tıkanık olmasının, tıkış tıkış olmasının nedeni: bu aslında acayip bir dinin (Kemalizm filan diye çağırdıkları oluyor) fanatik rahipleri.
Bu koyu dindarlardan, onların irrasyonel kararlarından, kıymeti kendinden menkul değerlemelerinden -cümlemizin, bu tıkanıklıktan, bu tıkanıklıktan, içine harbiden, fenalıklar gedi.
Bu rahipler ve onların dişlerini geçirerek korudukları Ulvi Tıkanıklık.
Rahipler ve onların en büyük yalakaları, yardakçıları HIRSIZLAR. Şerefsizler.
Rauf Denktaş'ın tabii ki -ne yani benim mi olacaktı- ennn yakını doktor, hırsızın allahı çıkıyor.
Bu müflis devletin naçar SSK'sını soyup soğana çeviriyor.
Mahkeme duvarı kıvamında suratıyla habire Tıkanıklıklar ve Manipülasyonlar Ordinaryüsü'nün yanıbaşında bulunmamış boşuna.
Asıl işi hırsızlık doktorluğu.
Envai çeşit banka hesabı -şu, bu.
Hepsi, bu enayi milletin, tıkanık sisteminden para uçurabilmek için düşünülmüş, hazırlanmış.
'Bankacılık' maskaralığı altında bizleri, tümümüzü soyup soğana çevirenler sonra.
Bu rahipler kendinden geçmiş, ağızlarından köpükler saçarak dualarını ederken, onların baş şakşakçılarından oluşan hırsızlar, kilisenin her şeyini acımasızca araklamakla meşguller fena halde.
Acayip bir ikili: Rahipler ve onların kofluğunu koruyup kollayarak; rahatça cirit atabilecekleri Hırsızlık Ortamı'nı esasında, elletmeyen, bozdurmayan iğrenç dolandırıcılar.
Bu dünyada tamamen sonu gelmiş dinlerden en sonuncusunun, tüm fundamentalizmiyle süregidiyor olması, en çok Hırsızlar'ın işine geliyor tabii ki.
Muhteşem bir ikili.
Harikulade bir tıkanıklık hali.
Kör köktendinciler ve gözleri fazla açıklıktan patlamak üzere dolandırıcılar.
Mevcut statükoyu değiştirtmeyenler işte bunlar.
Üstelik diğer grup bunu Tek Tanrı'ları aşkına yapıyor olmanın taşkınlığıyla, aslında yalnız ve yalnızca çapulculara hizmet ediyor olduklarını okuyamayacak, değerlendiremeyecek kadar şaşkınlar.
Okuma özürlüler.
Ne dünyayı okuyabiliyorlar, ne hayatı.
Dünyanın nasıl bir gidişat aldığını, dinlerinin onların köktendinci kafalarının dışında beş kuruşluk değerinin kalmadığını filan-
Okumalarının imkânı yok.
Hayatı ve bu ülkeyi bize dar etmeye nasıl da imanlılar ama. Evet imanlarına diyecek yok. Dangalaklıklarına da.
(Category:Tr)
Tek kelimeyle harikulade
(Sevin Okyay - 29.04.2003 - Radikal)
Bir film festivalini daha geride bıraktık. Doğrusu, iyi festivaldi. Şahsen ben, yaklaşık 10 filmden çok memnun kaldığımı, bu arada vasatın hayli üstünde film izlediğimi söyleyebilirim.
'Bir İki', 'Tanrıkent', 'Hıçkırık', 'Katliam', 'Oğul', 'Geçmişi Olmayan Adam', 'Francine'e Mektuplar', 'Olmak ve Sahip Olmak', festivalin 'salonu terk eden seyirci' rekortmeni 'Kaybolan Görüntüler/Decasia', 'Ya Hep Ya Hiç', 'Bebekler', 'Karanlık Sular', hatta 'Küçük Bir Kasabada
Bahar' en sevdiklerimdi. Festival favorilerim arasında 'Uzak' da var ama
onu zaten görmüştüm. Bu arada, izlemiş olduğum klasikler hariç, ama uykusuz gecelere mal olan kasetler dahil (bir SİYAD ayrıcalığı), 80'den fazla film izlemiş olduğumu az önce dehşetle fark ettim. Demek ki festivalin son dört gününü, dört ayak üzerinde ilerleme arzularıyla geçirmemişim.
Bir sıralama yapmak gerekirse, ilk üçe sanırım. Ama favorim, şimdiye kadar hiç adını etmediğim bir film: Alexander Sokurov'un yönettiği 'Rus Hazine Sandığı/The Russian Ark'. Tarkovsky'nin mirasçısı saydığım; aynı sarp ve zahmetli yolu izleyen Sokurov, görmemiş olana anlatılması zor bir film yapmış. St. Petersburg'daki Hermitage Müzesi'ni, sanatı ve yönetmenin ülkesi Rusya'nın tarihini anlatan, tek plandan oluşan bir film. Sokurov, 867 oyuncu/figüranlı, üç orkestranın çaldığı (birini, 'live' olarak balo sahnesinde de görüyoruz), 96 dakikalık filmini, hiç kesinti olmaksızın tek planda çekmiş. Sinema tarihinin en uzun Steadicam çekimi. Ama Sokurov sadece teknisyen olmaktan olabildiğince uzak bir sinemacı. Bir görsellik ustası, lirik bir şair, perdeye duygu yansıtmasını bilen bir yönetmen. Eh, bunun yanı sıra kusursuz bir teknik sergilemenin de hiç zararı olmuyor, doğrusu. 'Rus Hazine Sandığı' bir lojistik ve koordinasyon harikası. Balo sahnesinde 3 bin kadar figüranın olduğunu da hatırlatalım, yeter. Kamerası dalıyor, çıkıyor, süzülüyor, kayıyor, görünmez anlatıcısı ya da onun esrarengiz refakatçilerinden biri tarafından tam vaktinde açılmış kapılardan akarcasına geçiyor. Yaldızlı salonlarda dolaşıp ustaların tablolarını, diplomatik resepsiyonları, meşhur balo sahnesini izliyoruz. Kesintisiz akış, insanı transa sokuyor. Sergey Yevtuşenko'nun müziği bize eşlik ediyor. Filmin görüntü yönetmeni, 'Koş Lola, Koş'tan tanıdığımız Tilman Büttner. Bir Fransız aristokrat olan anlatıcısı ise (Sergey Dreiden olsa gerek), gevrekle kısık karışımı ses tonuyla, işin sihrini artırıyor.
Dün bir arkadaşım, çarların kışlık sarayı da olan Hermitage'ı gördüğünde ne kadar etkilendiğini anlattı, 'Keşke St. Petersburg'a gidebilsen' dedi. Keşke! Ama o fırsat çıkmasa bile Sokurov'un hazinesi sayesinde Hermitage'ı görmüş kadar oldum. Hem de çıplak gözün görebildiğinden fazlasıyla. Sokurov eşsiz mekânını ipucu, bağlantı ve anlam avcılığı yaparak izlememizi sağlıyor. Tek kelimeyle, harikulade...
April 24, 2003
(Category:Tr)
Film Festival'i ve Perihan Mağden'in yazdırdıkları...
Perihan Mağden'in dediklerinin bir çoğuna katılmakla beraber şöyle bir matematiksel beyin fırtınası içindeyim: Evet festivalde tıklım tepiş salonlarda insanlar dirsek dirseğe (hepsi olmasa da) bir çok film seyrediyorlar. Buna rağmen aynı ayardaki bir çok yapım da (yerli yabancı) 1-2 hafta bile dayanamıyor vizyonda...
Bence bu, yazıda gösterildiği gibi çelişen bir durum değildir, aksine birbirini destekleyen gerçeklerdir. Festivalde bir film en en fazla 3 kere gösterilmektedir. Taş çatlasın 500 kişilik salonlarda gösterildiğin düşünsek eder size 1500 kişi. Bu ayarda filmler vizyona girdiğinde de 1-2 hafta boyunca boş salonlarda izleyen kişiler de zaten bu kişilerdir.
Bence bu kendini festivale adama ve deliler gibi filmden filme koşma durumu; belki bütün bir yılda boş salonlarda seyredecekleri filmleri 2 hafta içinde üstelik de (bence) film seyredilmesi daha keyifli olan tıklım tıklım bir salonda seyretme kaygısından kaynaklanıyordur.
Tabii ki bir kısım "entellektüel abiler" için bambaşka anlamlar da taşıyordur festivaller; belki İstanbul ahkam festivali düzenlesek inanılmaz rağbet görebilir bir sürü "lale" daha sahiplerini bulabilir.
Ben yine de kimsenin etkisi altında kalmadan kendi seçtiğim filmleri iki hafta boyunca o sinemadan bu sinemaya koşturarak seyretmeyi seviyorum. Kocaman bir beyazperde'de belki de hiçbir zaman seyredemeyecek olduğum Ben-Hur'u veya üç para bütçeyle yapılmış kendi halinde üç kişilik (hiçbir zaman dvd olarak piyasaya çıkma şansı olmayacak) Çek & Slovak yapımı filmi festivalde seyretmeyi seviyorum...
15. filmden sonra sinemaya giderken midem bulanmaya başlasa da, iyi bir filmden çıkarken aldığım keyif için festivali seviyorum...
(Category:Tr)
Fayton, pardon, sinema sevdası
(Perihan Mağden - 23.04.2003 - Radikal )
Şimdi biliyorsunuz Büyük Şehir'de 'sinema hastaları' var. 'Caz hastaları'.
'Tiyatro hastaları'. Genel olarak hasta vaziyetteler -'Nuri Alço: O bir festival insanı,' misali.
Kardeşim, her film mi ilgini çeker?
Japon yönetmenlerden Chabrol'e, Brian de Palma'dan Norveç sinemasına kadar seni ilgilendirmeyen bir adet yönetmen, bir tanecik film, bir mevzu olsun yok mudur?
Bu ne doymak bilmeyen sanat iştahasıdır?
Bu ne karındır; bu ne gözü dönmüşlüktür?
Ayrıca, dostça uyarmak icap ederse: 'Bugün sünnet, yarın Kumburgaz' misali, bunların da parası olsa, medyalama gücü olsa, bu hırsla, bu sanartlama aşkıyla: 'Bugün festival, yarın Ali Nur Velidedelemeoğlu.'
28 film izleyeni var. 35 bilet almış olanı var. Koştur koştur, koşturuyorlar.
Tabii benim demode bir şahıs olarak bu postmodernite hülasalarına gıcığım var.
Yoksa, şimdi siz Demokrasi Horozları: 'Giderler giderler. Elin gözü dürbün değil ki, kapayasın' diyeceksiniz.
Yalnız anlamadığım nokta şu idir: Madem bu kadar Sinema Sevdalısı kaynıyor şehrimizde, neden Haneke filmleri Alkazar'da taşş çatlasa iki hafta dayanmaktadır, 'Kız Kardeşim'e Fitaş'ta boş küçük salona oynamaktadır, 'Uzak' olsun, 'Dokuz' olsun beşinci günün filan sonunda küçük salonu boylamaktadır?
Hani kıçları birbirine değmeden dolanamayan koyun sürülerini hatırlayın bir.
Tıkış tıkış salonlara öyle bir girişleri var.
'Kalabalık İptilası.' Evet benim teşhisim bu.
Türklerde çılgınca bir kalabalık müptelalığı var. Kalabalıklar neyi yapıyorsa, kalabalıklar onu yapmak istiyorlar.
İkinci gıcıkella sorum da şu:
"Yavrum bu kadar sinema, bu kadar festival -Memleketten niçün sinema çıkmıyor?.."
Elde var iki yönetmen: Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz. Gerisi hakikaten fasa fiso. Fasa ve de farbelalı televizyonlama hadisesi.
Şimdi bunlara maddi imkân tanısan, manevi şırınga dayasan; yıllardır seyretmedikleri Godard ve Ozu kalmamışken, kalkar mesela, 'O Şimdi Asker'
çekmeye yazılabilirler.
Başımıza birer Yavru Sinan Çetin kesilebilirler.
O zaman da bunca yüklemeye, bunca dayamaya, bunca izlemeye -bu neticeSİZlik.
İnsan kötü kötü düşünmeden edemiyor. Acaba bunların süzgeçlerinden NE geçmektedir?
Bunların süzgeçlerinin delikleri yumruk kadar mıdır?
Yoksa bunların süzgeçleri bizatihi birer koca delikten mi oluşmaktadır?
Ne döksen anında yerlere mi boşalmaktadır?
Bu denli
NE KESTİN KOÇ
NE YEDİN HİÇ
durumu açıklamanın bir mümkünatı, bu memleket, bu Büyük Şehir dahilinde bulunmamakta mıdır?
Böyle meraklar içinde kıvranaduralım, hazan yaprakları misali-
'Yav sana ne? Olayı akışına bırak. Aksınlar festival festival. Bırak dağınık kalsın' demek de mümkündür tabii.
Sonuç olarak Tibet'in kapı gibi Budist felsefesi var; Richard Gere Hadisesi var.
Evet, ırgalıyor.
'Nuri Alço: Bir Festival Hastası' fenomeni maalesef bize de koyuyor.
Biz öyle gir internete, koş bilet, Kurt atla, hop zıpla insanı değiliz.
Yormuş hayat bizleri.
E, Bodrum'a yerleşip sakal da bırakmak arzusu yok içimizde.
Temiz temiz şu ana şehrimizde, itiş olmasın, kakış olmasın, içimizin çektiği filme, gönlümüzün istediği saatte damlayalım, baştan dördüncü/beşinci sıraya oturalım, hani olur a üç-dört filmden nasiplenelim;
BİZ DE İNSANIZ. BİZİM DE CANIMIZ VAR misali.
Giremiyoruz Festival Sevdalıları'yla rekabete.
Onlar Saf Rekabet zira: Sanart için yaşıyorlar.
Bizler de nasiplenemiyoruz-
Kenardan izliyoruz.
Ama dün ben bir Japon filmini, hem de BOŞ yer olduğu için 3. sıradan izledim ve harbi sarsıldım. Yarına da, o acıklı mevzuu bırakıyoruz.
Sağlıcakla kalın, festivalsiz insanlarım benim.
İlhan Uçkan ablanıza öptürdüm sizi.
April 17, 2003
(Category:Tr)
21-27 Nisan Uluslararası TV Kapatma Haftası
Türk kamuoyuna ilk olarak Özgür ve Bilge’nin duyurduğu TV Kapatma Haftası, bu yıl 21-27 Nisan’da gerçekleşecek.
1994 yılından beri Amerika’da ve bütün dünyada uygulanan TV Kapatma Haftası, bu sene de 21-27 Nisan arasında gerçekleşecek. Bu haftayı ilk kez geçen sene, Özgür ve Bilge dergisi Türkiye’de kamuoyuna duyurdu. Daha sonra bu konu bazı görsel ve yazılı yayın organlarında da haber oldu. Bunların dışında, Tüketici Birliği derneği de basın açıklamasıyla tüketicilere duyurdu. Geçen sene bu haftanın duyurulmasına duyarsız kalmayan pek çok okuyucu, dergimize e-postalarla ulaşarak bu haftayla ilgili görüşlerini ve katılımlarının sonuçlarını bizimle paylaştılar.
TV Kapatma Haftası ile ilgili yazının tamamını okumak için tıklayıverin yeter...
(Category:Tr)
Sadeyiz, Mutluyuz
(Özgür ve Bilge Dergisi - Yıl: 2 Sayı: 15 - Dr. Veli Sırım)
Çok varlıklı ailelerde yetiştiler. Evlendikten sonra da “yok” kelimesini hiç ağızlarına almadılar. Ancak sürekli tüketim ve başkalarının beğenisi için kurulu hayat tarzı onları arayışa itti. Tam bu sırada Özgür ve Bilge dergisiyle tanıştılar.
“Biz kavak yellerinin serin esintilerine kapılarak yeni bir hayat yaşamaya başlamıştık. Temelimiz tüketmek ve harcamak olmuştu sanki. Tam iki yıl böyle geçti. Hayat parolamız sanki ‘Kazan ve tüket’ olmuştu.”
Zaman içinde bu kazanma ve tüketme çarkından sıkıldıkları ve yer yer bu tabloyu eleştirdikleri de oldu. “Bunlar yaşanırken hissettiğimiz bazı durumlar da vardı” diyen Ahmet Boşnak kendileri için değil, başkaları için yaşadıklarının ara sıra farkına vardıklarını dile getiriyor: “Tüketmek bizi memnun etmekten uzaklaşmıştı. Sanki ‘Bak nasıl harcıyorlar? Demek ki iyi kazanıyorlar’ gibi cümleleri işitmek içindi herşey.”
Ahmet Beye göre başkaları için üç yıl boyunca hiç oturmadıkları eve—çünkü eşi de, kendisi de sabahtan akşama kadar çalışıyorlar—yüksek kira ücretinin yanı sıra, yüz milyonlarca lira ek ödemelerde bulunuyorlardı. “Kapıcı parası, garaj parası, asansör yüzünden apartmanın yüklü elektrik parası, yol için benzin parası ve daha bir ton gereksiz şey için yaptığımız harcamalar. Bu zinciri kırmak istiyorduk, ama içinde bulunduğumuz sosyal konumun etkisiyle çevre faktörü bizi hep frenliyordu. Hep çevremizin ne diyeceğini düşünüp, bir adım atmaktan çekiniyorduk.”
BEKLENMEDİK GELİŞME Boşnak çiftini kazan-tüket çarkından kurtaracak önemli bir gelişme oldu. Bu aslında onlara çok acı veren bir gelişmeydi. Nurgül Hanım akciğerlerinden önemli bir rahatsızlık geçirdi ve üç gün boyunca yoğun bakımda kaldı.
Nurgül Hanım bir süre sonra iyileşti. Ama olumsuzluklar bununla da bitmedi. Bu defa ekonomik kriz patlak verdi. Gerçi Nurgül Hanım öğretmenliğe devam ediyordu ve bir maaşı vardı. Ancak eczacılık yapan Ahmet Bey zor günler yaşıyordu. Üstelik bir de kredi kartı faizleri vardı ve borç yükü katlanarak büyümekteydi. Ama bu kriz dönemi Boşnak ailesine önemli bir karar aldırdı.
SADELİĞE İLK ADIM “Hayatımızı biraz basitleştirmenin bize iyi geleceğine karar verdik. Ve işe alışveriş çılgınlığından başladık” diyen Nurgül Boşnak sadeliğe açılan yolculuklarının ilk günlerini şöyle aktarıyor:
“İlk aldığımız karar alışverişe haftada bir kez ve mutlaka listeli çıkacağımız yönünde idi. Eğer liste evde unutulduysa—ki sık sık başımıza gelirdi—ya eve dönüp listeye alacak, ya da alışverişi başka güne erteleyecektik. Böylece sade hayatımızın ilk adımını atmış olduk.
“Ve hemen ardından yeni tespitler ve yeni sonuçlar çıktı. Bir ayda gerçekten sadece Cuma akşamları alışveriş yapmış ve her hafta ortalama aynı rakamı öder olmuştuk. Ardından yeni bir adım daha geldi. Her alışveriş sonrası hemen arabaya biner binmez fişimizi incelemeye başladık. Lüzumsuz aldığımız ürünleri belirledik. Aynı gün kaşar peyniri ve süt kreması almak lüks grubuna giriyordu. Bir sonraki alışverişte aynı hatâyı yapmamaya dikkat ediyorduk. Bu lüzumsuz alışverişte ödenen, toplamın % 10-15’i gibi olunca, bu yeni uygulamaların faydası tartışmasız kabul edildi.”
Boşnak ailesinin sadelik uygulamalarına yönelik aldıkları önemli bir karar da kredi kartı kullanımıyla ilgiliydi:
“Zamanla kredi kartının da harcama yapmak için teşvik unsuru olduğunu belirledik. Ne kadar kredi kartı varsa alışverişimiz o kadar artıyordu. O zaman ‘Cüzdanımızda ne kadar paramız varsa o kadar alışveriş yapalım’ parolasını benimseyip, duruma göre hareket ettik.”
Sadelik uygulamaları Boşnak ailesini birçok alanda kısıtlama yapmaya yöneltmişti. Ancak her ikisi de üniversite eğitimi görmüş olan Boşnak’lar, kültürel harcamalarda kısıntıya gitmediler. Sadece küçük bazı ayarlamalar yaptılar. Örneğin, dergi alınan haftalarda kitap alınmıyor; müzik CD’si veya kaset alınırsa VCD alınmıyor ve bir sonraki haftaya bırakılıyordu.
“APTAL KUTUSUNDAN KURTULDUK” Sade yaşama geçen Boşnak ailesini belki de en çok zorlayan uygulama televizyon konusunda gerçekleşmişti:
“TV ile ilgili olarak kendimize sorular yöneltmeye başladık. Aptal kutu bizi iyice içine çekiyor ve bizi de aptallaştırıyordu. Bunun farkında idik, ama göz önünde olduğu için açıyorduk. Hattâ 37 ekran olan televizyonumuz bizimle birlikte oda oda geziyordu.
“İzlediğimiz her kareyi eleştiriyor; kültürümüze, benliğimize, cebimize, gençlere ve çocuklara olan zararlarını tartışıyor; izletilen 30-40 dakikalık belgesel gibi yararlı programlara oranlıyorduk. Kaybettirdiklerinin bize kazandırdıklarına oranla kat ve kat fazla olduğu ortada idi. Ama ne yapacağımızı bir türlü kestirememiştik.
“İşte tam o dönemde, Nisan 2002’de Özgür ve Bilge dergisi ile tanıştık. Kapak konusu ‘Televizyonu Bırak, Yaşamaya Bak’ idi. Kapaktaki bu başlık dergiyi almamıza sebep oldu. Dergide 20-27 Nisan tarihleri arası ‘Televizyonu Kapatma Haftası’ ilân edilmişti. İşte aradığımız çözüm bu oldu.
“Eşler arası küçük bir iknâ mücâdelesinden sonra, 21 Nisan Pazar günü gezici televizyonumuzu geçici bir süreliğine (anlaşma böyleydi) devlet töreni ile dolaba gömdük. Bugün 8 Mart 2003, televizyonumuz mezarından hiç çıkmadı ve çıkamayacak.”
TELEVİZYONSUZ HAYAT Televizyondan uzak bir hayatın en büyük kazancı, Boşnak ailesinin o günlerde henüz iki aylık olan bebekleriyle daha yakından ilgilenmeleri oldu. “Bu herşeye bedeldir” diyen Nurgül Boşnak, televizyondan kurtulduktan sonra yaşadıkları gelişmeleri şöyle aktarıyor:
“Televizyonumuzu kaldırınca radyo dinleme, gazete okuma gibi faaliyetler arttı. Günlük gelişmeleri takip edebiliyor, gündemden kopmuyorduk. Varsın ‘Kim, kiminle, nerede, ne yapmış, ne demiş?’ türü programlardan haberimiz olmasın. Film izleme sevdamız nüksettiğinde, ki bu haftada en az bir defa olur, VCD alarak istediğimiz filmi reklamlara boğulmadan istediğimiz saatte izlemek çok daha keyif verir duruma geldi.”
Televizyonun esaretinden kurtulan Boşnak ailesine çevreden de tepkiler gelmiş.
“Evet, biz ailece çok mutlu ve huzurluyduk. Beynimizin daha berrak olmaya başladığını hissediyorduk, ama çevremiz aynı görüşte değildi. Birçok kişi televizyonun gereksizliğine inanıyor, fakat türlü bahanelerle onsuz olamayacaklarını savunuyorlardı. Ya çocuk onunla yemek yiyor, ya babanın izlediği maç ve spor programı, ya da annenin izlediği dizi kapatma düğmesinin sürekli kapalı konumda olmasını engelliyordu. Ve çevremizde hiç kimse televizyonsuz olamadı. Üstelik, samimî söylemek gerekirse, televizyonu kaldırdığımız için ciddî boyutlarda kınandığımız durumlar bile yaşadık. Alaycı bakışlar, inanmadıklarını açıkça söyleyen diller. Ama işte biz hâlâ devam ediyoruz.”
EMİR İÇİN DAHA FAZLA SADELİK 2002 yılının Nisan ayı. Boşnak ailesinin “hayatımızın tadı oğlumuz” diye nitelendirdikleri küçük Emir henüz ikinci ayını doldurmuştu. Havalar ısınmaya başlamıştı, ama Nurgül Hanımı bir sıkıntı almıştı. Üzüntü kaynağı, küçük Emir’in yetişme şartlarıydı. “Mis gibi çiçek kokularının etrafı sardığı, kelebeklerin havada pervasızca uçuştuğu bu güzel bahar günlerini, sadece balkondan izleyen oğluma üzülüyordum. Neden çimlerin üzerinde yuvarlanmasın, neden kum havuzunda oynamasın, neden değişik bitkilerle tanışmasın? Ama etrafımız üzerinde ‘Çimlere basmak yasaktır’ levhaları olan, tek tük ağacın bulunduğu, apartman yöneticimizin azmiyle dikilmiş 2-3 gül ağacı ile çevrili idi. Ve bunlara da altıncı kattan seyirci durumunda idik.
“Diğer taraftan gazete ve dergilerde apartmanlarda büyüyen çocukların, özellikle allerjik astım gibi bazı hastalıklar açısından daha fazla risk altında olduklarını okuyorduk. Peki ne yapılabilirdi?”
ÖZGÜR VE BİLGE YİNE DEVREDE Boşnak ailesi küçük oğulları Emir için böyle endişelenip, bazı çözüm yolları ararken aylık olarak aldıkları ve her yazısını büyük bir dikkatle okudukları Özgür ve Bilge dergisi yine imdada yetişti. Derginin Temmuz sayısında yer alan “Sakin Şehirler” başlıklı yazı Boşnak ailesinin aklına, o güne kadar hiç düşünmedikleri bir çözüm yolu getirdi:
“İtalya’daki Sakin Şehirler ile ilgili olan yazı, böyle bir yerde yaşamayı hayallerimizden gerçek düşüncelerimize taşıdı. Şehre 12 km mesafedeki bahçe evine taşınmayı planladık. En yakınlarımıza anlattık ve hemen ‘olmaz’ cevabını aldık. Televizyon olayından dolayı zaten sabıkalı idik; bir de şehir dışına taşınmak fikri hiç kabul görmedi.”
Gelen olumsuz tepkiler, kısa bir süre için planlarının aksamasına yol açtı. Ama bir kere karar vermişlerdi. “Bazan bazı şeyler gerçekten kaderdir. Ertelemeyi ancak iki ay başarabildik” diyen Nurgül Boşnak, Ağustos ayında taşındıkları ve halen yaşadıkları bağ evini şöyle anlatıyor:
“Yeni evimiz iki oda bir mutfak ve 9 dönüm kiraz bahçesinden ibaret. Yeni evimiz aslında döşenmiş bir evdi. Bu durumda bize eski evdeki eşyalarımızı paketleyip garaja kaldırmak kaldı. Ancak mal canın yongasıdır misali, vazgeçemediğimiz eşyalarımız vardı—kitaplarımız, CD-çalarımız, CD ve kasetlerimiz. Bunlar küçük, fakat çok önemli ayrıntılardı. Ve elbette son yüzyılın en önemli icadı ünvanını tek hak eden makine ‘çamaşır makinesini’ bırakmadık. Lâkin bulaşık makinesini de götürmek hiç aklımıza gelmedi.
“Eşyalar paketlendi. Üzerlerine vurduğumuz ‘garaj’ ve ‘ev’ etiketleri ile ayırma işlemi de tamamdı. Ardından beş gün içinde taşınma gerçekleşti.”
MERHABA SADE HAYAT! Sade hayatla iç içe olan yeni hayatlarına alışmak Boşnak ailesine ilk başta çok zor geldi. Zorlaştırıcı unsurların başında hiç şüphesiz yine çevre faktörü vardı.
“Bir ton yorum oldu. ‘İflâs etti, parasız kaldı, deli mi ne?’ gibi ileri geri söylentiler oldu. Hepsine kulaklarımızı tıkadık ve yeni evimize yerleştik” diyor Ahmet Boşnak.
O günlerde kendilerine sadece iki kişiden destek gelmişti: “Bu konuda bize gerçekten destek olan ve bizi onaylayan iki kişi çıktı çevremizde. İki emekli öğretmen. Biri İstanbul’dan desteğini esirgemedi, diğeri yanı başımızda idi. Artık kimseye fazla açıklama yapmıyoruz. İnsanların gözlerindeki ön yargıyı hissettiğimiz anda ‘Böyle uygun gördük’ diyerek, gereksiz soruların ve olumsuz yargılamaların önünü alıyoruz.”
Bütün bu olumsuz tepkilere rağmen Boşnak ailesi sadeliğin getirdiği mutluluğu doyasıya yaşıyorlardı ve bu mutluluk bütün sıkıntıları onlara unutturuyordu. Gelişmeleri yine Nurgül Hanımdan dinleyelim:
“Bağ evine taşınmadan önce oğlumuz için 15 metrekarelik bir çim alan yaptık. Ardından bahçenin bir kısmını ekmeye başladık. Apartmanda iken balkonda leğen ve kovalar içinde turplarımızı, maydanozumuzu, marulumuzu ve taze soğanımızı yetiştiriyorduk. Buraya taşınınca fasulye, domates, semizotu, nane, börülce, patlıcan ve biber yetiştirmeye başladık. Bir de altı tane tavuk satın aldık. Kümesimizi kendimiz yaptık.
“Sabah erkenden kalkarak bahçe ile ilgilenmek, önceden dikilmiş güllerden toplamak, tavuklarımızı yemlemek rutin, ama bir o kadarda zevkli işlerimiz olmuştu.
“Kendi ektiğimiz fasulyeler, patlıcanlar, biberler ve domateslerle yapılan türlünün tadını, manevî doyumunu düşünemezsiniz bile. Bu arada bütün Özgür ve Bilge yazarları, hepiniz davetlimizsiniz, yaza bekleriz.
“Gelelim oğlumuza. Emir’imiz en büyük keyifleri yaşadı. Bir çim yaprağı ile tanıştı önce. Yese mi, yemese mi, karar veremedi. Sonra tadını beğenmediği için vazgeçti.
“Sadece oğlumuz değil, biz de birçok şeyi yeniden, belki de ilk kez keşfettik. Bir güve böceğinin kanatlarının taklit edilemez güzellikteki nakşını, peygamber devesinin zarafetini oğlumuzla beraber biz de yeni keşfediyorduk. Ve önemli noktalardan biri, doğaya dokunmaya başlamıştık. Örneğin peygamber devesini elimize alarak evden çıkarıp yeşil bir yere bırakıyorduk. Çekirgeleri ve sulak bir bölge olduğu için bizimle beraber olan minik kurbağaları öldürmek asla aklımıza bile gelmiyordu. Bağırıp kaçmak ise komik olmuştu artık. Onlar da bizim gibi yaşıyor ve üstelik zarar vermiyorlardı.
“Doğanın içinde yaşarken hobilerimizde de değişmeler oldu. ‘İnsan yaşadığı yeri tanımalı’ düşüncesinden yola çıkarak böcekleri, çiçekleri, zararlıları ve kuşları tanıyabilmek için kaynak kitaplar aldık. Hemen bir Kuş Gözlem Kitabı aldık. Şehrin ışığından kurtulmuşken, karanlığın içinde teleskopumuzu yeniden hayata geçirerek yıldızlar ve astronomi dünyasına dönüş yaptık. Bir dizüstü bilgisayar aldık. Bu şekilde tüm gerekli bilgileri ve verileri işten eve, evden işe taşıyabiliyoruz. Web sitemiz (www.portrem.cjb.net) aracılığıyla ve sade yaşam grubuna üye arkadaşlarla haberleşiyoruz. Buradan sade yaşamcı arkadaşlarımızı da içtenlikle selâmlıyoruz.”
AĞIR ŞARTLAR Boşnak ailesi için 12 Ağustos 2002 tarihinde başlayan bahçe yaşantısı 13 Aralık Pazar gününe kadar tam dört ay unutulmaz güzelliklerle geçmişti. Ancak 13 Aralık sabahı Gaziantep’te pek alışık olmadıkları bir kar yağışı oldu. Uzmanlara göre son 30 yılın en yoğun karlı ve en soğuk kışı yaşanıyordu. Yollar kapandı.
Karşılaştıkları ilk doğal engel suların donması oldu. Çevredeki köylüler önlem almıştı, ama onlar bu durumu bilmiyorlardı. Kısa bir araştırmadan sonra su borularının donmuş olduğunu fark ettiler. Ve kuyudan su çekerek su ihtiyaçlarını karşıladılar.
DİĞER ZORLUKLAR Ahmet Boşnak yaşadıkları diğer zorlukları şöyle anlatıyor:
“Evimizin bulunduğu yer şehir dışı, ama köy merkezi olmadığı için hafta sonu dahil her gün tüm aile saat 7:30’da evden beraber çıkıyor ve akşam ancak saat 18:30 civarında dönüyorduk. Bunun sebep olduğu sıkıntıları yaşadık elbette. Örneğin tavuklarımız çalındı. Özellikle ev işlerinde aksaklıklar bazan can sıkıcı olabiliyordu.
“Sosyal hayatımıza da olumsuz etkileri az-çok oldu. Biz arkadaşlarımızı bırakmadıysak da, bırakıldığımız oldu. Bağlarımızı koparmadan görüştüğümüz arkadaşlarımızın varlığı kadar, televizyonsuz ve kalorifersiz olmayı kabul etmeyenleri de keşfettik ve ipler koptu.
“Faaliyetlerimizi de hafta sonuna toplayarak, Pazar gününü evde geçirme planı yerine oturunca, sosyal ve kültürel hayatımız da düzenini korudu.”
HERŞEYİN BAŞI:AZİM Boşnak ailesi hayatlarında inanılması güç bir değişimi gerçekleştirdiler. Onların bu hayat hikâyelerinden çıkarılacak pek çok dersler var. Belki de en önemli ders, kazan-tüket anlayışının yerleştiği tüketim toplumunda çok köklü değişimleri yapabileceğimiz. Bunun da tek yolu azimli olmak.
Ahmet Boşnak kendi deneyimlerinden hareketle şöyle diyor: “Önünüzde iki yol var; birincisi sizin önünüze konulan ve yaşamanız istenen hayat, bir de sizin yaşadığınız hayat. Belki de son 30 yılın ürünü olan, güya ‘modern’ adı konan maddî ve manevî sömürü hayatını yaşamak, ya da bağımsızlığınızı ilân etmek.”
Boşnak ailesi yaşadıkları bu güzelliğin diğer insanlarca da paylaşılmasını istiyor. Bu yönde Özgür ve Bilge aracılığıyla herkese bir çağrıda bulunuyorlar: “Her konuda bizimle irtibata geçebilirsiniz. Edindiğimiz tüm deneyimleri paylaşmaktan mutluluk duyacağız.”
April 15, 2003
(Category:Tr)
Anlaşamamak
(Murat Belge - 15.04.2003 Radikal)
Bu ülkede ciddi bir 'anlaşma' krizi yaşadığımızı düşünüyorum. 'Anlaşma' derken, 'aynı fikirde olma' gibi bir şey yok aklımda. Düpedüz, birbirimizin 'ne söylediğini anlama' düzeyinde bir şeyden söz ediyorum. 'Hak verme', 'kabul etme' çok sonra gelecek şeyler.
Geçen akşam NTV'de bir tartışma programına çıkmıştım. Ertesi gün alışveriş yaparken (bu hep olur) çarşıdaki dostum hemen hatırladı: "Dün akşam televizyonda döktürüyordun gene" dedi. Hemen ardından, "Ama bu konuşmalar geç kaldı" diye ekledi: "Bugüne kadar bizim asker oraya girmiş olmalıydı."
Allah Allah! Şimdi ben 'döktürürken' böyle bir şey söylememiştim. Bir şey söylediysem, orada askerimiz filan olmaması gerektiğini söyledim. Ayrıca, o programda öyle çok vurgulu 'gidelim, girelim' diyen de yoktu. Öyleyse niye? Ya iyi dinlemedi ya da -daha doğrusu ve hep olanı- dinlediğinden kendi bildiğini anladı.
Bu genel durum, ufak tefek değişikliklerle, durmadan başıma gelir. Bir seferinde, gene böyle bir TV programının ertesi günü, adamın biri yolda üstüme gelip, "Niye o yanında oturanın suratına iki tane çakmadın?" dedi. Yaımda oturan, arkadaşım. Fikren de uyuşuyorum. Aynı şeyi söylüyoruz. Ne münasebet! Neden çakacakmışım?
Böyle sorduğuna ve bana gülücük yağdırdığına göre, sokakta karşıma çıkan bu kişi benim 'dostum'; ama programdaki arkadaşımın 'düşmanı'. Fesuphanallah! Çık işin içinden!
Çıkacak filan bir şey yok aslında. 'Anlamak' sandığımız kadar kolay veya basit bir iş değil -anlaşılan!
Bunun içinde, son iki gündür 'İstanbullu olmak'tan yola çıkarak değindiğim yapılanmanın oldukça önemli bir yer tuttuğunu sanıyorum. Biri park yapıp çiçek dikiyor, öbürü gidip o çiçekleri yolarak kendi hayatını anlamlandırıyorsa, bu iki insan aynı dili konuşmuyorlar herhalde. Aynı kelimeler, muhtemelen; ama aynı anlamlar dünyası değil.
Çünkü kelimelerden oluşan 'dil'in ardında, böyle bir dünya var, ister istemez. Buna çeşitli 'ad'lar veriyoruz. Sözgelişi, şu durumu açıklamak için, 'paradigma farkı' diye bir terim kullanabiliriz -bu tür bir terminoloji içinde konuşmayı tercih ediyorsak. İsterseniz 'kod' kavramını kullanalım.
Çarşıdaki dostum bizim programa bakınca, 'Irak'a ne zaman, nasıl girmeliyiz?' gibi bir şeyi konuştuğumuza inanıyor; çünkü onun zihnindeki
'paradigma' veya 'kodlara' göre insanlar şu günlerde bir araya gelip konuşursa ancak bunu konuşur. 'Askerimiz Irak'a girmemelidir' diye bir kod yok onun zihninde.
Eğitim görmemiş insanlarda oluşmuş 'paradigmalar' iyice başka. Orada, şu iki gündür değindiğim, dar aidiyete dayalı kimliğin ('Sivaslı, Şarkışlalı, falan mahalleden, filancalardan olmak' gibi), belirleyici kavramları var. O geçmişten gelen kişi daha büyük toplumsal birime (Örneğin, 'ulus'a ya da 'büyük kent'e ya da hatta 'küçük kent'e) adım atmak durumunda kaldığında, 'ulusal' ya da 'yurttaşça/sivik' bir ideolojiden yardım alamıyor. Çünkü bunun birincisi, çok kendine özgü bir biçimde ancak eğitim aygıtında yer alıyor, ikincisiyse aslında hiçbir yerde yok. Bu koşullarda toplumsallaşma gereğinin ürettiği yeni durumlarla ancak dini ideoloji ve değerler çerçevesinde başka çıkıyor.
Ve sonuçta kimse kimsenin 'kod'undan gerçek bir anlamda haberdar olmadığı için, eğitimsiz kitlenin hâlâ böyle davranıyor oluşu, bir tür eğitimin 'kod'larıyla yetişmiş kesime 'şeriat' kabusları gördürüyor.
Ama zaten 'eğitim görmüş' kesimin 'kod'ları arasında da gerçek bir geçiş yok. 'Bilgi' ve 'düşünce' denen şeylerin 'dünya'daki 'evrensel' biçimlerini benimseyen ve onlarla yaşamak isteyenler bir tarafta, 'Biz bize benzeriz'ci izolasyonist milliyetçiler öbür tarafta...
Dilin kelimeleri aynı, biz de onları kulanarak konuşuyoruz; ama her birimiz, her öbürümüzün dediğinden ne anlıyor? İşte, 'asıl mesele'.
March 25, 2003
(Category:Tr)
Şu binanın arkasından görünen güneş mi?
(Özgür Poyrazoğlu - Sokakta.com/21.03.2003)
Herhalde kar yağmaz artık ve siz bu yazıyı okurken camdan içeri hafif de olsa vuran güneş ışığıdır... Her ne kadar mart soğukları bir kaç hafta daha içinizi titretecek de olsa güneş yavaştan yavaştan geri döndüğünü hatırlatıyor artık...
Madem hava güneşli de olsa soğuk, sokağa çıkınca üşümeden yapılabilecek birşeyler bulmak lazım. Bir aya kalmadan zaten sokaklara dökülüp içeri girmek istemeyeceğiz, malum bahar gelmiş olacak, güneş, kuşlar, böcekler derken şehir hatları vapurlarında içeride değil dışarıda yer bulamamaya başlayacağız. (Vapura ilk binenlerden biri olsanız da kararsızlık yüzünden ayakta kalma ihtimali her zaman var o ayrı)
Benim size önerim bu haftasonunu plansız programsız geçirmeniz. Atın kendinizi sokağa, bulunduğunuz yere yakın bir sahil varsa mutlaka yolunuzu sahilden geçirin sonra da ismi hiç duyulmamış bir kültür merkezine düşürün yolunuzu, ya bir yönetmenin filmleri gösteriliyordur ya bir şairle söyleşi vardır. Ufacık bir tiyatro sizin gibi “tesadüfen” haberdar olanlar için perdelerini açıyor olabilir. Denemeye değer... Bakalım kimleri, neleri keşfedeceksiniz ismini duymadığınız ufacık bir kültür merkezine düştüğünde yolunuz.
İşiniz (!) bittiğinde ise hemen eve dönmek yok. Yine daha önce hiç gitmediğiniz bir cafeye girip güneşi güzel bir kahveyle batırın. Güneşle gün içinde daha fazla görüşebilmeyi kutlayın ve ertesi gün tekrar buluşmak için sözleşin. Bu aralar gelmediği veya geciktiği olacaktır mutlaka ama ay sonunda tam bir saat daha fazla kalacak yanınızda her buluşmada... Bence affetmeye değer, hele de şu binanın ardından kendisini göstermesini bu kadar uzun süre bekledikten sonra...
February 26, 2003
(Category:Tr)
Altıncı Mektup
Hint Okyanusu'nu seyrettim bu sabah.
Okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana :
Kıyısından seyredilen okyanus
Farksızdır Marmara açıklarından.
Yani demek istediğim :
Okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyakova
Seyredilmeğe gelmez,
Okyanus yaşanılır.
Nazım Hikmet Ran
February 25, 2003
(Category:Tr)
Ataol Behramoğlu'nun duası...
Ulu Tanrım,
Her zaman, her yerde ve her konuda benim de konuşmam gerektiği düşüncesinden beni arındır.
Çevremdeki insanların hayatlarını yönlendirme ve hatalarını düzeltme arzusundan beni kurtar. Konuşurken gereksiz detayları anlatmamam için beynimi serbest bırak ve bir an önce konuşmanın sonuna varmamı sağla.
Başkalarının ağrı ve acılarını dinleyebilme nezaket ve sabrını ver ve bu arada kendi ağrı ve sızılarımı onlara anlatmamam için dudaklarımı mühürle (çünkü yılar geçip yaşlandığımda, ağrı ve sızılar artıyor ve bunlardan herkese bahsetmek bana ayrı bir zevk veriyor).
Lütfen tanrım bana arada sırada benim de yanılabileceğim gerçeğini öğret.
Beni olabildiğince iyi insan yap. Beni melek yap da demiyorum zira bu tip insanlarla yaşamak zordur.
Tanrım ummadığımız yerlerde güzel şeyler, beklemediğimiz insanların güzel işler yapabildiklerini görebilmemi sağla ve bana bunu onlara söyleyebilme inceliğini ver.
Beni mantıklı bir insan yap, kötümser yapma, benim insanlara yardımcı olabilmeme yardımcı ol, fakat onlara hiçbir zaman patronluk yapma hevesi verme bana.
Her ne kadar benim çok derin bir akıl stoğum olduğuna ve bu stoktan başkalarının da faydalanmasının çok büyük kayıp olduğuna inanıyorsam da ulu tanrım, bırak bunu göstermeyeyim. Böylece hayatımın son döneminde etrafımda birkaç arkadaşım olsun istiyorum.
Amin.
Ataol Behramoğlu (tr)
February 24, 2003
(Category:Tr)
"Yaşananları konuşmak gerek"
Atom Egoyan'ın, Ermeni soykırımı iddiasının farklı kuşaklar tarafından, özellikle de Ermenilerce nasıl algınlandığını anlatmaya çalışan filmi Ararat, denetimden geçerse eylülde Türkiye'de vizyona girecek. Çekim aşamasından itibaren tartışma yaratan filmin, ülkemizde sansürlü olarak gösterilmesi bekleniyor. Egoyan'la, jüri başkanı olduğu Berlin Film Festivali sırasında Esin konuştu. İster istemez Ararat hakkında...
(22.02.2003 - Esin Küçüktepepınar/Sinema.com)
Siyah takım elbisesi içinde, dağınık gür saçları, samimi, çocuksu yüzündeki
sıcak gülümsemesi ve heyecanlı ifadesiyle 42 yaşında bile göstermiyor.
Üniversitede çektiği kısa metrajlı filmlerden bu yana Egoyan'ın sanatını
belirleyen ve onu bir 'auteur' kılan en belirgin özelliği kişiselliği. Bütün
büyük sinemacılarda rastlanan 'takıntılar', yinelenen motif ve temalar, uyum,
ritim, estetik Egoyan'da var.
Televizyon bir yana, Kanada sinemasının temsilcisi, Cannes Film Festivali'nin
gediklisi, üç kez operaya imzasını atan bir yazar- yönetmen. Kaza mı, kader mi,
takdir-i ilahi midir bu? Hayır, Exotica ya da Başka Bir Dünya filmlerindeki
açmazları sorgulamıyorum. Hiçbir tesadüfe dayanmayan benzersiz 'talih'
öykülerinden oluşan sinemasını konuşmak isterken, sonunda
onunla kısmet olan bir söyleşinin Ararat üzerine dönüp dolaşacağını bildiğim
için kendimi oyalıyorum.
Ararat ya da Ağrı Dağı... Benim için ne anlattığından ziyade nasıl
anlatıldığının öne çıktığı filmlerden birisi bu. Bildiğimiz Egoyan sinemasının
çatısı altında kurulan öykünün yine sayısız katmanları, referansları var.
Dolayısıyla mevzu karmaşık gelebilir özetlenirse ama kısaca şöyle: Film, günümüz
Kanadası'nda Ermeni topluluğu içinde geçiyor. Karakterler ziyadesiyle muhtelif.
Ortada film içinde bir film var ki, ilk kuşağı temsil eden yaşlı yönetmen 1915
Van olaylarını çekiyor. Çevrede bir şekilde film işine katılan ya da onların
yakınları olan dört ayrı kuşağın temsilcileri de tarihi ve kişisel sorgulamalar
içindeler. Film, bu kurguyla
bizi Türkiye'nin doğusundaki geçmiş ile günümüz Torontosu arasında getirip
götürüyor. Ararat özetle Ermeni soykırımı iddiasına dayanıyor. Egoyan geçmişle
değil şimdiyle ilgilendiğini ısrarla söylüyor ve bu iddianın resmi olarak kabul
görmesini bekliyor. Filmi henüz izlemeden yapmak zorunda olduğum görüşmeden
sonra büyük bir nezaketle tekrar arayarak Ararat üzerine konuşmak isteyen Atom
Egoyan ile onun Berlinale'de jüri başkanı, benim de film eleştirmeni olarak
geldiğim Berlin'deyiz.
Doğal olarak Türk kimliğinden sıyrılıp, filmi bir sinema yazarı olarak
izlediğimi vurguluyorum ona. Filmin onun hayran olduğum yetkin sinemasından
beklentilerimi karşılamadığını hissetmek yeterince sıkıcı, bir de özellikle
takıldığım sahneleri söylüyorum. Zaten o da "Samimi ve dürüst olalım," diyor.
Egoyan açık sözlülükle konuşuyor, ben de yazıyorum.
"Bu duyguları ifade etmek
gerekiyordu"
Sevgi, bağlılık, aile kavramlarını, bireyin çevresiyle varoluşunu gizemci bir
yaklaşımla sorgulayan filmlerinizi beğeniyle izleyen, alt metinleri okumaktan,
keşfetmekten keyif alan geniş bir izleyici kitleniz var. Ararat ise aynı yapı
üzerine ama politik bir film, izlenilmesi farklı bir ilgi gerektiriyor mu sizce?
Evet politik ama sonuçta aynı yapıya sahip. Öyküde sayısız katmanlar, tarihi
olaylara referans gönderen kişisel açmazlar da var. Dört ayrı kuşağın bir olay
üzerinden birbiriyle hesaplaşması var. Ama belki de bu filmi beğenen birisi
diğer filmlerimden keyif almayabilir ama sonuç olarak bu benim sinemam. Çok
ilginçtir, bunu kendi siteme yazdım; bir gazeteci yıllar önce bana The Sweet
Hereafter'ın Ermeni soykırımı olarak görülüp görülemeyeceğini sorduğunda çok
şaşırmıştım. Ne alaka gibi değil mi? Oysa bana filmlerimin genelde yalanlama ve
bunun sonuçları üzerine oturduğunu söyledi. Ve konuya nasıl doğrudan
katılabilirim diye düşündüm. Böylece bende fikir olgunlaştı.
Siz adını Rus yazar Gorky'ye hayranlığından Arshile Gorky olarak değiştiren
ünlü Ermeni ressamla ilgili bir biyografi yazıyordunuz, nasıl Ararat'ın
senaryosuna ulaştınız?
Evet, Arshile ile ilgili bir biyografi yazıyordum ama hiç günümüzle ilgili filan
değildim. Filmdeki Ani karakteri gibi biyografiyi yazarken birdenbire dönemin
içindeki diğer olaylarla buluşmaya başladım. Böylece tek bir insanın etrafında
çeşitli olaylar da içiçe geçmiş oldu. Filmde Gorky'yi kullanırken de
yaşadıklarını sanatı yoluyla ifade ettiğini vurgulamak istedim.
Her iki tarafı da hoşnut edememe riski yüksek bir film yapma sorumluluğunu
omuzlarınıza alırken nereden başladınız?
Amacım kimseyi tatmin etmek değil kendi sinemamı yapmaktı. Bunun için kendi
kişisel deneyimlerimden, gerçeklerimden yola çıktım. Benim büyükbabam 1915
olaylarını bizzat yaşamış. Ama ben doğmadan çok önce öldüğü için onu
tanımıyordum. Bulunduğum topluma asimile olmuştum ve bu öykülerle büyümedim.
Kanada'ya yerleştiğimizde bölgedeki tek Ermeni aileydik ve 18 yaşında Toronto'ya
üniversiteye gitmeden önce geçmişle ilgili bir bilgim yoktu. Okuldaki aktif
Ermeni Öğrenciler Derneği'ni keşfedişimle 1980'lerde Türk diplomatlarına yapılan
suikastlerin olduğu dönem aynı zamandır. Ermeni teröristler -ya da bakış açısına
göre 'kurtuluş savaşçıları'- birilerini öldürüyorlardı. Aniden bu büyük nefreti
görmek beni şoke etmişti. Bu duyguları ifade etmek gerekiyordu. İlk yazdığım
senaryolardan birisi mesela bu konudadır. Neyse ki filmini yapmadım çünkü 20 yıl
önce 'Ermeni Olayı' ile baş edebilecek durumda değildim. Gerçekten çok anlamsız
olurdu.
Eleştirmenler bir yana Ermeniler ve Türk izleyiciler açısından da tatmin
edici bir etki yaratmadı filminiz ama siz memnun musunuz?
Benim için en önemlisi kimsenin filmimi bir propoganda aracı olarak görmemesi.
Bu nedenle çok memnunum. Çünkü bu benim için en büyük tehlikeydi. Bir yıl önce
ortaya çıktığımda çoğu insan, tek bir boyutu olan ve kesinlikle bir propoganda
aracı olan basit bir film bekliyordu. Şimdi insanlar filme kızsalar bile
görüyorlar ki, ortada birçok farklı görüşü temsil eden bir film var.
Ararat'ta genelde kullandığınızdan çok daha fazla karakter var ve
birbirleriyle yakınlıkları yine çok iç içe.
Önce gerçek yaşamdan bir figür, ressam Gorky (Simon Abkarian) gibi hayatta
kalmış bir kuşak var. O doğrudan değil, resimler yoluyla yaşadıklarını
anlatıyor. Bir de çocuk yaşta bu deneyimi yaşamışlar var ki, bu da Charles
Aznavour'un canlandırdığı yönetmen Saroyan karakteri. O da annesinden duyduğu
öykülerle sonunda bu filmi yapmaya karar vermiş. Bir de torun olan Ani (Arsinee
Khanjian-Egoyan'ın gerçek yaşamda eşi) var ki, çok eleştirel ama aslında
durumdan kaçıyor ve Gorky ile ilgili bir kitap yazmayı seçiyor. Filme esas olan
kitabı yani. Son kuşak Raffi (David Alpay) ise etrafında olanları izliyor ve
kendi yolunu çizme ihtiyacı duyuyor. Bu bir yolculuk, her bir karakterin kendi
yolculuğu.
Sonuç olarak filminizin genel akışını dağıtan bölüm olarak film içindeki film
bölümünü görüyorum. Özellikle yapay olmasını istediğiniz bu katliam
sahnelerindeki şiddet tam da karikatürize edildiği için belki, abartısıyla
bütünün içinde dağılıyor adeta.
Filmde Aznavour'un canlandırdığı yönetmen son derece keskin bir dille katliam
öykülerini diğer kuşaklara anlatmak istiyor. Film içindeki bu filmde geçmişten
gelen öyküleri sembolize ettim. Çünkü bu anlatılan öykülere de haksızlık etmek,
dikkate almamak istemedim. Bu sahnelerin belirgin olarak yapay olduğunu
vurgulamak için elimden geleni yaptım. Kamera, kadraj ve oyunculuk aracılığıyla.
İzleyenler için hiç de kolay olmayan grotesk görüntüler bunlar, kabul ediyorum.
Buradaki esas fikir tek bir olayın zaman içerisinde dört ayrı kuşağın üzerinde
yarattığı etkiyi anlatabilmekti. Eskilerin anlattığı ama benim kuşağımın bile
abartılı bulduğu, gerçek olduğunu varsaymadığı öyküleri resmetmek için
gerekliydi. Son kuşağı temsil eden en genç kahramanımız Raffi bu filmde
çalışıyor biliyorsunuz. Filme çekilen bu tarih, ona yeniden yaratılmış,
uydurulmuş geliyor ve bizzat keşfetmek istiyor, Türkiye'ye gidiyor.
Farklı kuşakların
hikâyesi
Favori aktörünüz Elias Coteas'ın canlandırdığı yarı Türk Ali karakteri var. O
yaşanan trajedinin savaş ortamında geliştiğini ve her iki tarafın da acı
çektiğini söylüyor, ama sonrasında çelişki yaşıyor.
Filmde Ali karakterinin önemi büyük. Ali eşcinsel ve durumundan hoşnut. Onun
içinde yaşadığı kültür geliştirici ve ilerletici ama aynı zamanda film içindeki
filmde canlandırdığı Osmanlı paşası rolünde tam da basmakalıp bir karakteri
canlandırıyor ve bu nedenle çok rahatsız. Artık kendinden hoşnut olmamaya
başlıyor ve bu rahatsızlığı sorguluyor. Yönetmeninden yanıtlar bekliyor ama
yönetmen yani onun temsil ettiği kuşağın ona yanıt vermekle ilgilendiği yok.
Burada en önemli şey Ali ile Raffi'nin durumu. Her ikisi de konuyu tartışmak
istiyor, şimdiki zamanda nerede durduklarını bilmek, anlamak istiyorlar.
Yani bilmemek masumiyeti korumaya yetmiyor. Filminizde genç kuşak bir şeyleri
bilmek, gerçeği sorgulamak istiyor ama eski kuşaklardan da pek sağlıklı bilgi
alamıyorlar.
Evet, aynen öyle. Geçmişle ilgili yaşanmış bir sorun olduğu ortada. Tarihin
aşırı vahşi, çok grotesk şekilde yazıldığı, fiziksel saldırganlıklar var. İşte
film içindeki film bunu temsil ediyor. Bunu göstermek zorundaydım. Başka çarem
yoktu. Her farklı kuşağın kendi hikâyesini anlatmak zorundaydım. Özetle böyle
bir tarihi, amacında gayet net ilerleyen bir hikâye olarak sunarak çok daha
yapay bir şekilde gösterebilirdim. Ama bu kez de haklı ve onurlu bir yol olmazdı
şimdiye kadar anlatılanlara karşı. Ama tabii ki filmimin en çok tepki yaratacak
bölümü burası, kabul ediyorum.
Yine de usta bir sinemacı olarak bilirsiniz ki, ne derece oynasanız da
sonuçta imajın hafızaya kayıt olabilme becerisi vardır.
Evet ama başka nasıl yapabilirdim bilmiyordum. Kesinlikle bir şeyleri kötü
göstermek ya da eğlenmek amacıyla yapmadım. Ayrıca ben geçmişte böyle bir olayın
olmadığını düşünsem ya da bu olayların nedenini bilmesek bile şimdiki zamana
geldiğimizde ne yapacağız, sorusu var. Son kuşağa baktığınızda olayla ilgili
hiçbir psikolojik hazırlıkları olmadığını görüyoruz.
"İki taraf da yara
alıyor"
Sizce nasıl hazırlıklı olunması gerekiyor?
Ali'nin durumu bunu çok iyi özetliyor. Yani 'özgür ve toleranslı bir ülkede
kaynaşarak yaşayan insanlar topluluğu'. Ama bir de şu var; bu konuda hâlâ aynı
fikirde olmayan her iki taraf da bu olaydan yara alıyor. Bir tarafın bu olayla
hiçbir ilgisi ya da bilgisi yok. Diğer taraf ise neden bu olayı dikkate almaması
için üzerinde bu kadar yoğun baskı olduğunu sorguluyor. Sonuçta kimseye bir
faydası yok bu durumun. Ayrıca bu film ne olduğuna tam olarak yanıt göstermek,
ispatlamak için yapılmadı. Esas soru bu olayla şimdi nasıl yaşayabileceğimiz? Ne
yapacağımız?
Filminizde tüm karakterler sürekli sorguluyorlar. Peki ne yapılabilir sizce?
Gerçekte de konuşmak gerekiyor! Tek çıkar yol bu. İçimizde kalan bu sıkışmış
duyguları ifade etmek, olayları konuşmak ve bastırmamak gerek.
İnsanların tarih sayfalarından gelen herhangi bir öyküye karşı daha duygusal
olmanızı, belki de daha romantik yaklaşmanızı beklediklerini düşünüyor musunuz?
Tamamıyla öyle. Örneğin filmdeki eski kuşak yönetmen "Anneme söz verdim, bu
filmi yapacağım," diyor. Ve bakar mısınız üstelik, kariyerinin sonunu bekliyor
böyle bir filmi yapmak için. Bu olayı topluma ulaştıran ilk filmi yapacak
kişiler olarak da senaristle birlikte basmakalıp bir şekilde kötüler ve iyileri
betimleyen bir destan çekiyorlar. Ufak detaylarla gerçekleri saptırıyorlar. İşte
böyle bir referansı Ermeni olmayanlar anlayamayabilirler. Ben yine sonunda
sanata ve sanatçıya dönüyorum. Bu konuda hiç de duygusal bir destan yaratma
derdim yok.
Ermeni izleyicilerden nasıl tepkiler aldınız?
Mesela daha geçen gün bir Ermeni izleyici Ali karakterini neden filme koyma
ihtiyacını duyduğumu sordu. Filmin kendisinin zaten ortaya bir sorgulama yaptığı
halde bir de karşı taraftan görüşe yer vermemi yargıladı. Böyle yaptım çünkü bu
gerçeğin bir parçası. Sanırım hâlâ film içindeki filmi görmek isteyen Ermeniler
var ve bunlar her kuşaktan olabiliyor. Ama böyle bir filmi yapmanın yararı nedir
ki? Bu tür filmler vardır elbette ve izleyebilirsiniz. Ancak anlamı var mıdır?
Bizim şu anda nerede olduğumuzu göstermiyorlar ki. Sanırım en önemlisi, artık
bunun üstesinden gelmemiz gerektiği.
Berlinale'de jüri başkanısınız. Türk nüfusun yoğun olduğu bu şehirde
filminizin gösterilmesi de sizin için önemli bir olay değil mi?
Bence çok önemli bir buluşma bu. Türklerin özel gösterimlere gelmesini ve
izlemelerini çok istiyorum. Ayrıca film sanırım Almanya'da da gösterime girecek.
Filmimizin gösterime çıkmadığı önemli ülkelerden birisiydi burası. Hatta dün de
bir Türk dağıtımcısı vardı ve filmi satın almak istediğini söyledi biliyorsunuz.
"Her karesini
savunabilirim"
Bunun için girişimlerde bulundu bile.
Bence çok cesur bir girişim. Ancak tabii ki filmin Türkiye'de istekle
karşılanmadığını da biliyorum. Sanırım esas konu filmin sahip olduğu imaj. Eğer
filmi dikkatle izlemezseniz ortada kışkırtıcı unsur görebilirsiniz, doğrudur.
Özellikle film içindeki film bölümleri de insanlara sarsıcı gelebilir. Ama bence
filmimin bu bölümü aynı zamanda kalıplaşmış figürlerle olayı ne denli
soyutlayabileceğimizi ya da insanlık dışı gösterebileceğimizi de yansıtıyor.
Filmin her karesini savunabilirim. Filmdeki her sahneyi açıklayabilir,
yorumlayabilirim.
Peki yüreğinizden gelen, ancak belirli bir eleştiri mesafenizi de korumaya
çalıştığınız için kendinizi engellemeniz gerektiği konusu da var. Bu mesafeyi
nasıl korumaya çalıştınız?
Ben çağdaş bir sinema dili kullanmak istedim. Bir destan yazmak istemedim. Bu
çok ilginç bir soru aslında. Bakın Yahudi soykırımına. Bir sürü kitap, bir sürü
film filan var. O kadar farklı tarzlarda yaklaşımlar var ki. Mesela Hayat
Güzeldir'e bakın, neredeyse bir komedi. Ama Ermeni soykırımıyla ilgili böyle bir
şey yapamazsınız. Henüz temsil edilemiyor. Bu bir problem.
Ancak Ermeni soykırımı bir iddia olarak kabul edilip, resmen tanınmıyor.
Ben zaten bir Schindler'in Listesi yapmazdım. Benim sorunum geçmişle değil
şimdiyle. Yeni kuşakların duygularıyla ilgileniyorum ve konuşulması gerektiğine
inanıyorum.
Sinemanızın keyfini bulduğum bir bölüm var filmde; Christopher Plummer'ın
oynadığı gümrük memuru ile Türkiye'den gelen genç Raffi'nin soruşturma
odasındaki süreçte kendi aydınlanmalarını yaşamaları. Ancak Türkiye üzerinden
gelen uyuşturucu referansıyla hemen Geceyarısı Ekspresi'ni hatırladım.
Uyuşturucuyu bir metafor olarak kullandım çünkü gerçeği bozar. Genç kahramanımız
oraya gerçeği aramaya gitmişti ve muhtemelen bilmeyerek uyuşturucuyla döndü.
Kendi gerçeğini yok etmek istiyordu bir anlamda. Ve evet, Geceyarısı Ekspresi
benim için de çok önemli bir filmdir. 18 yaşımda gördüm ve son derece basmakalıp
tiplemeler arasına sıkıştırılmış bir film olarak nitelendirdim. Türklerin de bu
filmden nefret etmesinin nedeni bu imaja dayanmasıydı. Ayrıca kötü bir filmdi
bence.
(Category:Tr)
"Bu gece de bir davet var gitmek için deliriyorum"
Sinema, müzik, yemek, kent kültürü yazarı, aynı zamanda da partilerin vazgeçilmez siması Atilla Dorsay, renkli hayatını ve mirasını kime devredeceğini anlatıyor.
(22/02/2003 - Oray Eğin/Radikal)
Bir başka bağımız Atilla Dorsay'la. Ah, yıllarca aynı sokakta oturunca... Ben
ona ayaküstü gider, zaten yazmış olduğu filmlerle ilgili görüşlerini, bir kere
daha kişisel olarak bana anlatmasını isterdim. O da çekinmeden anlık eleştiriler
yapardı.
"Before the Rain'i izleyeyim mi?"
"Kesinlikle gör," derdi.
"Sıkılır mıyım peki?"
"Hayır sürükleyici," der ikna ederdi...
Artık aynı yerlerde oturmuyoruz ikimiz de, hatta galiba aynı filmleri de
sevmiyoruz. Ama ne önemi var ki...
Elini omzuma koyup, sıcakkanlı gülümsemesiyle gözlerimin içine bakarken bana
"Bir gün benimle röportaj yapacağın aklına gelir miydi?" dedi. Sinemayı hepimize
sevdiren o adamla konuşmaya mecburdum. Üstelik ona bir davete gecikmesine mal
oldu bu konuşmamız.
Tek pişmanlığım, 70'lerden kalan o siyah kalın çerçeveli gözlüğü evinde
bulamamamız oldu.
Uzun zaman önce Roger Ebert'ı aramıştım...
Nereden buldun Roger Ebert'ın telefonunu ya, öyle zordur ki o adamların
telefonunu bulmak.
....Telesekreteri çıkmıştı; "Ebert şu anda film izliyor," diye. Sizin
telesekreteriniz ne diyor?
Normal, film izliyor demiyor tabii ki...
Peki bir güne kaç film sığdırıyorsunuz?
Festivallerde altı-yedi film bile izleyebilirim. Ama film izlemeden geçen günüm
de olabilir. İlla her gün film izleyeceğim diye bir kaygım yok.
Zamanla film izleme zevkinde bir yıpranma oluşmuyor mu?
Ona karar vermek çok zor. Profesyonel deformasyon denen bir şey. Artık
filmlerden etkilenmemek, her şeyi bir dejâ vu saymak mümkün. Ben kendime bu
soruyu soruyorum ama tuhaf bir şekilde fark ediyorum ki yeni filmler de benim
ilgimi çekiyor.
Peki bu meslek sizi muhafazakârlaştırmıyor mu?
Burada film guide'lar var, arada sırada bakıyorum, bazıları o kadar gerilerde
kalmışlar ki... Böyle birtakım kaynak kitapları çok eskimiş buluyorum. Ama
kendimi o derece eskimiş bulmuyorum.
İyi bir arşivci misiniz?
Tabii... Önce betamax olarak başladı, sonra VHS'e geçti. Yakında da kaçınılmaz
olarak DVD'ye geçeceğim. Şimdi tam geçmek üzereyim. Hazırlıkları yapıyorum,
teknoloji konusunda biraz tutucuyum, pat diye geçemiyorum yeni bir şeye.
Arşivinizden film atar mısınız hiç?
Niye atayım ki? Zaten bende olan filmi bir daha almam. Şimdi yeniden kayıt
yapıyorum. Çünkü CNBC-e'de altyazılı oynuyor filmler. Zamanında dublaj olarak
kaydını yapmıştım... Zaten emin ol her filme geri dönülebilir. Her sevgiliye
geri dönülmese de...
Şarkılarda, filmlerde ağlar mısınız?
Ben filmlerde ağlarım. Sulugözlü bir adamım. Bundan gurur da duyuyor değilim ama
çok rahat ağlayabilirim. Çok sağlıklı bir şey olduğunu düşünüyorum.
Eleştirmenlik açısından bir zaaf sayılabilir, eleştirmen herkesin gözünde çok
rasyonel, akılcı, filmlere çok mesafeli bakan ve de öyle bakması gereken bir
insandır ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Eleştirmen öncelikle iyi bir seyirci
olmalı. Seyirci de ağlar!
Sizin sinemayla ilişkiniz de aslında aşkla açıklanmıyor mu?
Öyle olduğu gibi, 100 Yılın 100 Filmi kitabımın önsözünde de yazdım. O filmlerin
seçilme kriterlerinden en önemlisi duygusallıktı.
Zamanında bu aşkın peşinde koşmanız imkansız değil miydi?
Ben mimar oldum. Sinema eleştirmenliğiyle hayatımı kazanmak aklımdan geçmiyordu.
Üç dört yıl içinde mimarlığı bıraktım zaten, sinema yazmaya başladım. Bir süre
tercüman rehberlik yaptım, o her şeye rağmen biraz sürdü. Sonra onu da bıraktım.
Sinema eleştirmenliğinden çok para kazandınız mı?
Hayır, tercüman rehberlikten kazandım! Sinema eleştirmenliği meslek sayılmazdı,
tercüman rehberlik de sayılmazdı. Ama benim gibi geveze tabiatlı ve iyi dil
bilen biri için çok hoş bir meslek.
Yapmayın... Neden geveze dediniz kendinize?
Yok gevezeyim tabii. Konuşmayı sevmesem tercüman rehber olamazdım. Türkiye'de en
rahat konuşan insanlardan biriyim. Hiçbir topluluk, yüzlerce binlerce insan
olsun, fark etmez. 15 yıl mı ne oluyor, AKM'de bir Yaşar Kemal Gecesi
düzenlenmişti ve büyük bir nezaketle beni sunucu olarak istediler. Ben de
çıktım. AKM Türkiye'nin kaymak tabakasıyla dolu, çok rahat bir sunuş yaptım.
Yaşar Kemal geldi, beni iki yanağımdan öptü, tebrik etti...
Bu arada, davetlerde çok fazla görüyorum sizi. Nasıl yetişiyorsunuz hepsine?
E, hayatın bir parçası. Bak bu akşam bir davet var, kar yağıyor ama ben buna
çıkıp gitmek için deliriyorum. Ve gideceğim de!
Yaşın ilerlemesi asosyalleştirmiyor sizi?
Geçen akşam Safran'a gittim. Ne müziğinden, ne kalabalığından memnun kaldım. Ama
çıkmayı seviyorum. İnsanları görüyorum. Her kokteyl, her parti aslında çok geniş
olan sevdiğim insanlar kitlesinden bazılarını gündemime sokuyor.
Ve sürekli kitap çıkartıyorsunuz. Acaba asıl yapmak istediğiniz bu mu?
Bundan sonra yapmak istediğim şey kalıcı, temel, kaynak kitaplar yazmak.
Gündelik eleştiriden de herhalde artık uzaklaşırım. Bir gazetede bir sütunum
olsun, genelde sanat üzerine yazayım isterim ama artık her hafta deli dana gibi
üç-dört tane abuk sabuk filmin peşinde koşup gündelik eleştiri yazmaktan artık
bıkıyorum. Bir süre sonra sona erecek. Ama hep üreteceğim. Aklım başım çok
yerinde. İlginç bir dönemi yaşadım, birikimim çok, belleğim de hâlâ güçlü.
Elinizde neler var?
Kalkıp da spor ya da başka bir şey yazacak halim yok. 1990-2000 arası Türk
sineması eleştirilerimi kitaplaştırmadım. Hayatımızı Değiştiren Filmler'in
devamını yapacağım. Benim çektiğim çok güzel sanatçı fotoğrafları var, 20-30
yıllık. Onları bir albüm olarak toplamak niyetindeyim. Türk sinemasından 50
kadını anlatan bir kitap yapacağım...
O kadar sosyallik içinde vakit nasıl ayırıyorsunuz?
[Bilgisayarını gösteriyor] Şunla ben bir araya geldiğimiz zaman çok iyi
anlaşıyoruz. Çok rahat yazıyorum ben, kolay yazıyorum. Dikkat et, bu da F'li
klavyedir. Bugünlerde bir tartışma var ya.
Ben Q'cuyum.
Olabilir, ona da saygım var ama bu yaştan sonra bu klavyeyi değiştiremem.
Değiştirirsem hızım azalır. Hıncal Uluç, "Q klavye dünyanın her yerinde var,"
derken haklı, ama ben Türkiye'de çalışıyorum sadece. Buna da alıştım, hızlı
gidiyorum.
Peki Hıncal Uluç'un film eleştirisi yazmasını nasıl buluyorsunuz?
Sinemayı yalnız biz mi yazacağız? Onun zaten iddiası seyirci olarak yazdığı. Ne
var ki bazı yazıları sinemaya çok zarar veriyor. Çünkü gerçekten çok önemli bazı
filmleri kötülüyor. Ki son örneği de Konuş Onunla. Beğenmiyor, beğenenlere de
kızıyor. Onun yazdığı bu yazı insanların filme gitmesini engelliyor, bu da
sinemaya zarar veriyor.
Var mı sizin de kavuğunuzu devredeceğiniz biri?
Vallahi yeni arkadaşlardan Sinema
dergisinden Engin Ertan'ı, Burçin Yalçın'ı beğeniyorum. Radikal'de yazan Yeşim
Tabak'ı çok beğeniyorum. Her ne kadar son zamanlarda yazmıyorsa da Tuna Erdem
ilginç bir yazar... Bu yeni kuşak beni mutlu ediyor.
Mirasçınız Ali Atıf Bir değil ama?
Ali Atıf Bir, Hıncal Uluç'luğa oynuyor. Ama onun daha yeni bir yazar olarak
filmler ve başka şeyler konusunda bu kadar keskin ve kesin yargılar kullanmaması
lazım. Bir şeyi sevmiyor ve hemen ayağının altına alıyor. Hıncal da onu yapıyor
ama müsaade edilsin, onun 30 yıllık bir geçmişi var. Ama medyada şöyle bir şey
yaygınlaştı: Ne kadar sert girersen olaya, o kadar saygı görürsün, korkarlar
senden. Yok böyle bir şey. Önce kimliğini, bilgini kabul ettir...
BİR COOL OLARAK ATİLLA
DORSAY
"Genç görünmek için eski resimlerimi kullanırım"
Yeni Yüzyıl'da eski siyah-beyaz fotoğrafınızı kullanıyordunuz, hani kalın
siyah çerçeveli gözlüklerinizin olduğu. O ısrarınız neydi?
Hep öyle bir huyum vardır, hep eski fotoğraflarımı kullanarak kendimi biraz genç
hissetmek isterim. Bugün gazetede çıkan fotoğraflarım da en azından dört - beş
yıllık. Hep böyle bir hileye başvuruyorum.
O fotoğrafların döneminde nasıl biriydiniz? Çok cool muydunuz?
Döneme göre cool muydum bilmiyorum. Öyle bir kavram yoktu bizim dönemimizde. Ama
cool'um sanıyorum. Sinemaya dalmak beni hayattan koparmadı. Ben çok film izlesem
de hep ayaklarım yerde oldu. Her türlü değişimi çok kolay kabul ettim. Cool
olmanın gereklerinden biri odur sanıyorum. Moda açısından olsun, yaşam
biçimleri, günün trendlerine uymak... Bu dengeyi çok iyi kurdum. Evet, kendime
göre cool'um herhalde. Dediğim gibi o dönemde böyle bir deyim yoktu, şimdi
yargılamak zor.
Peki şimdi cool musunuz?
Vallahi tabii bu yaşa gelince cool olmak hayatın temel amacı olmaktan çıkıyor.
Birtakım şeyler çok anlamsız geliyor size. İnsanların çok gittiği yerlere
gitmekten hoşlanmaz oluyorsunuz... Her yerde gözükmek gibi bir hevesim hiç yok,
bütün bunlar cool olmanın şartları hiç değil. Ben birçok şeyden bıktım tabii.
Ama öte yandan hayata öylesine bağlıyım ki, haftada iki - üç gece dışarıda çıkıp
yemek yemeden, en son çıkan CD'leri almadan, filmleri görmeden rahat edemiyorum.
Ama kitlenin izlediği modalar, taptığı ilahlar beni ilgilendirmiyor. Herkesin
ayıla bayıla izlediği televizyon dizilerini ben hiç izlemedim.
Belki de bu da cool'luk ama. Herkesin yaptığını yapmamak...
Belki de... Belki de... Bilemiyorum, olabilir. Umarım öyledir.
Peki bu tavrınız sizi sinik, alaycı bir adam haline getiriyor mu?
Hayır. Zaten sinema eleştirisinde alaycılık Fatih Özgüven'e mahsustur. Ben bir
filmle alay etmektense bir filmi kavramayı tercih ederim. Sanat karşısında çok
alçakgönüllü hissediyorum kendimi.
Hayata karşı alaycı mısınız peki?
Evet, alaycılığımı hep koruyorum. Sanıyorum yazılarıma da yansıyor. Benim
kendime özgü çok ince bir mizah duygum var, buna inanıyorum. Ama bir espri için
bir filmi feda etmem.
30 YILDIR EVLİ AMA...
"Bir kere âşık olunur mu?"
Eşinizle elele dolaşıyorsunuz. Hâlâ mümkün oluyor mu bu?
Eşimle 30. evlilik yıldönümümü kutluyoruz. Küçük bir restoranı kapattık, küçük
bir parti veriyoruz. Dans edeceğiz ve orada da elele olacağız. Bu o kadar doğal
ki! Aşkımız ilk günkü gibi olmayabilir, biraz işin içine dostluk, ortaklık da
katılmış olabilir ama ne olursa olsun biz birbirimize çok şey verdik. Eşim
olmasaydı ben bu kadar üretken olamazdım. Herhalde evlenmezdim, daha bohem bir
hayatım olurdu. Niyetim de yoktu zaten...
30 yıl boyunca o bohem hayatı ve bekârlığı özlediğinizde ne yaptınız?
Çok sık oldu hem de... İlk başlarda o hayata kenarından bucağından dönmeyi
denedim ama sonradan anladım ki değmiyor. Bohem hayat belli bir yaşta
olabilirdi, olmalı da hatta. Ama yani 30'umdan sonra artık anlamsız. Haftada bir
gece kaçar takılırsınız. Çiçek Bar'a gidiyorum, içiyorum dostlarımla... Ama
aradığı insanı bulursa beraber yaşamak en iyi çözüm.
Eşiniz Leman Hanım, nasıl biri?
Yumuşak, benim bütün zevklerimi paylaşan, meslek olarak arkeolog, müzik
açısından bana uymayan -o daha çok klasik müzik sever- ama her şeyi paylaştığım
bir insan.
Nasıl tanıştınız?
Vallahi çok komik, tercüman rehberlik yaparken
tanıştık. Ben eşimi Tophane'de tanıdım, Salı Pazarı Limanı'na inerdi, oradan
turist çıkardı. Bir gün ben gemiden bir Fransız grubu almaya gittiğimde, esmer,
hoş bir kız gördüm. "Ya kim bu, beni tanıştırın," dedim. 1968'di sanırım... O
yıldan beri ilişkimiz sürüyor.
İnsan bir kere mi âşık oluyor peki?
Canım bir kere âşık olunur mu!
O dürtüyü nasıl engelliyorsunuz?
Engellediğimi kim söyledi! Evlendikten sonra da başka insanlara âşık olmuş
olabilirim, âşık olduğumu sanmış olabilirim. Bu mümkün. Ama evlilik her zaman
dönüp gelinen bir limandır. Çok sık ayrılıp da dönmemeniz gerekir, çünkü bir gün
dışarıda kalabilirsiniz.
Erkeklere çok özgü bir şey dediniz...
Tabii, bu mutlaka maço zihniyetin bir uzantısı. Hiçbir kadının böyle bir şey
söylenmesi beklenmez. Ama ben gerçek anlamda sağda solda sürtmedim. Tabii ki
bazı ilgilerim, anlık ilişkilerim olabilir. Evliliğime çok saygı gösterdim.
Ciddi kavga ettiğimiz dönemler de oldu, ama bütün bunların üstesinden gelmeyi
becerdik.
Bir de oğlunuz var, hiçbirimizin bilmediği.
O kim?
Oğlum Gökhan Dorsay. Bursa Uludağ Üniversitesi'ni bitirdi, şu anda bir yerde
staj görüyor. Askere gidecek herhalde, sonra da bir işe başlayacak. Onunla
paylaştığımız en büyük tutkumuz müzik. Kızım iyice müzik tutkunu zaten,
biliyorsun bir albüm yaptı Ece Dorsay. Oğlum albüm yapmadı ama ciddi bir arşivi
var,
o da bir müzik tutkunu. Onu çok iyi bir DJ olarak görüyorum.
February 02, 2003
(Category:Tr)
Sömestr kitapları
(Perihan Mağden 02/02/2003)
Bugün kızımın en yakın arkadaşının annesiyle laflarken, 'Bizim vaktimiz olmuyor böyle şeylere' tarzı bir laf etti.
"Dünyanın en zor işi sizin işiniz" dedim ben de.
Zira Elif'in annesi radyolog.
O da "Hangisi?" dedi."
"Doktorluk" dedim, doktorlar karşısındaki hürmeten Enderzeytinezmesi ruh halimin içinden.
"Bence dünyanın en zor işi, annelik"
dedi. "Geriye kalan tüm işlerde çalışır, başarırsın."
"Annelikte başarısızlık garanti" dedim.
"Annelikte başarısızlık garanti" dedim. Bir yandan biraz ötemizde oynayan kızlarımıza bakıyoruz.
Kızım günlüğüne: "Şimdi geçmiş olayları boş verelim Küçük Prens" yazmış. "Ben o zamanlar küçük bir kızdım. Şimdi ÇOCUK oldum." (Günlüğü Exupery'nin Küçük Prens'iyle bezeli zira.)
Kızım büyüdü büyüdü, ÇOCUK oldu artık yani. Bu hafta içinde DOKUZ yaşına bastı.
En az otuz-kırk kere de: "Ben artık DOKUZ yaşındayım" dedi bana. Sevinç içinde.
Beşiktaş'ı 'donatan' korkunç bir anıt var. Birilerimümkünolduğuncafazlapaslanmazçelikharcasın Anıtı.
Tabii 'Demokrasi, Cumhuriyet, Vatanın Bekçileri, Bölünmez Bütünlüğümüz'vari bir adı da mevcuttur. Ama ben yurdun dört bir yanındaki devlet heykellendirmelerimize: 'Kabiliyet ve Sanat Düşmanı Bazı İhale Heykelciliği Krallarına Milyarlar Akıtma Projeleri', filan tarzı realist adlandırmaları yeğlerim.
Altından geçerken -zaten altından geçmemenin imkânı yok- "Dünyanın ennn çirkin anıtı bu olsa gerek. Şu yüksekliğine bak bir de?" dedim.
"Öyle konuşma, ama üstünde Atatürk var" dedi milletimizin okullarında fanatik Atatürkçülük eğitimini görmekte olan kızım.
"Baksana ne kadar benzemiyor Atatürk'e" dedim.
Orda, hak verdi kızım bana.
Adam gibi Atatürk heykelleri; insani boyutlarda, başarılı, çağdaş heykeller -mümkünatı yok mudur bu naçar topraklarda?
Ama mevzumuz, Atatürkçülük ve ev ödevleri bombardımanı altında inleyen ilkokul çağı çocuklarımıza yapacağım kitap önerileridir esasında.
Bir kere şu çok önemli: Kitap sevmeyen bir çocuk olamaz. Doğru zamanda doğru kitaplarla karşılaştırılmamış çocuk olabilir ancak.
Diyelim bir ya da iki kitap, ya da bir seri alıp "Hadi oku. Oku bakalım. Niye okumuyosun ki?" yapmayın asla.
Annem bana tekmili birden Varlık Çocuk kitaplarını alıp bunu yaptı yedi-sekiz yaşlarımdayken.
Sayfaları saman samandı, resimleri, kapakları bir tuhaftı filan. Okumadım da okumadım onları. Sonra kendimi bambaşka çocuk kitaplarını deliler gibi okurken buldum. Evimize o seriden başka kitap girmeseydi diyelim, bir 'Onları okudun/okumadın' inatlaşmasıyla, okurluğum ta başında nihayetlendirilebilecekti.
Bir sürü tarz, çeşit, mevzu, boyutlarda kitaplar alın. Bir rafa dizin. Bir gün -mutlaka- kendi içinden gelerek birini merak edecek, iştahla okumaya başlayacaktır.
Benim kızım iyi bir okur hakikaten.
Daha önce de bir yazımda ona okuduklarımın ve onun okumaya başladıklarının listesini vermiştim. Belki faydası olur diye şu sıralarda okuduklarını yazayım dedim. (Bakınız: Başlık)
Son keşfimiz Şahin Alpay'ın harikulade (İsveççe aslında) çevirisiyle 'Pippi Uzun-çorap' serisi. Pippi'nin annesi ölmüş, babası denizci. Okula gitmiyor. On yaşında ve tek başına yaşıyor! Kızımın ne kadar bayıldığını tahmin edebilirsiniz.
Astrid Lindgren'in dünya çocuklarının bu sevgili kahramanının maceraları, Can Yayınları'ndan çıkıyor.
İkinci favorimiz 'Pıtırcık'lar da öyle.
O da Vivet Kanetti'nin şeker gibi Türkçesiyle, akıp akıp gidiyor. (Ben 'erişkin' yaşlarımda okudum bir ara 'Pıtırcık'ları.)
Üstelik bunlar dizi oldukları için, Pippi ya da Pıtırcık'a saran çocuklar, bir sürü kitap okumuş -üstelik güle oynaya- oluyorlar.
Say Yayınları'ndan çıkan 'Küçük Vampir' dizisi de öyle: Seven çocuklar için, epey sürebilecek bir şölen.
Günışığı Kitaplığı farklı çocuk kitapları sunan bir yayınevi sonra.
'Davin' adlı kitaplarını (Dan ve Zaki Gordon'un yazdığı) kızım geceleri uyumadan önce bana okuttu mesela. Zira kitabı, cicianne torunlarına anlatıyor. Anlatı içinde anlatı, filan. Sonra Roald Dahl'ın (yine Can Yayınları'ndan) 'Dev Şeftali'si. Dahl'ın (YKY'den çıkan) 'Bay ve Bayan Kıl'ını kızım beş kere filan okumuştur. Öylesine eğlenceli.
Zaten Roald Dahl kitabı görür görmez, atlayın alın. Dünyanın en harikulade çocuk kitaplarını (DA) yazmış Dahl.
Daha önce de önermiştim. Kızım tüm Behrengi'leri (Alfa) yuttu nerdeyse.
'Ulduz'la, 'Bir Şeftali Bin Şeftali', 'Küçük Kara Balık' filan. Bunları, çocuğunuzdan esirgemeyin bana kalırsa.
Bilmem sömestrde 'erişkinlerin' kitap okuyacak halleri kalır mı? Ama hayatta en sevdiğim kitaplardan iki tanesini, üstelik kısacıklar, önermeden edemeyeceğim.
Tolstoy'dan 'İvan İlyiç'in Ölümü'yle, Jane Bowles'dan 'Ağırbaşlı İki Hanımefendi'. (İkisi de -Allah razı olsun- Can Yayınları'ndan).
Okumadıysanız, bunları okurken alacağınız zevki kıskandığımı söyleyebilirim.
İyi bir kitaptan zevklisi var mı kuzucuklarım? Öğretmen Teyzeniz.
January 30, 2003
(Category:Tr)
Güldüğünüz koyunlar sizsiniz...
(Esin ATALAY - 9 Aralık 2002)
Selçuk Erdem bugünlerde birkaç yeni çalışmaya birden imza atıyor. Bunlardan ilki Metin Üstündağ, Bülent-Cengiz Üstün, Erdil Yaşaroğlu gibi ünlü pek çok çizerle biraraya gelerek açtıkları mizah dergisi Penguen. Erdem, Turkcell Hazırkartları için de çiziyor. Ünlü karikatüristin bir diğer girişimi ise yine bir çizer topluluğuyla birlikte kurdukları "Cominic" adlı şirket.
Selçuk Erdem adını duymayan kalmamıştır diye tahmin ediyoruz. Özellikle internet kullanıcıları gün içerisinde belki de kimi zaman bir kereden fazla onun sayesinde gülümsüyor. Nedeni ise malum; Bilgisayar başında çalışıp da bugüne kadar posta kutusuna en az bir Selçuk Erdem karikatürü gelmemiş olan var mıdır? Sanmıyoruz...
Sen ne diyorsun bu duruma, diye sorunca verdiği yanıt elbette kendisinden beklenildiği gibi: "Popülerliğimin nedenini bilmiyorum. Hem çıplak resimler dolaşacağına benim karikatürlerim dolaşsın, ne olacak ki..."
Penguen nasıl bir fikirden ve neyi hedefleyerek yola çıktı?
- Biraz tesadüfi....Ben kendimi kaptırmış bir şekilde çalışırken bir tıkanma noktasına gelerek dergiciliği bir müddet sonra bırakacağımı düşünmeye ve başka hayaller kurmaya başlamıştım. Biz Leman' da çalışırken Metin abi, ben, Erdil falan birbirimizi pek göremezdik. Tesadüfen bir araya geldik ve işle ilgili çok benzer düşüncelerde olduğumuzun farkına vardık. Ve 'Madem böyle hissediyoruz. Bir deneme yapalım' dedik. Bizi heyecanlandıracak bir proje için konuşmaya başladık. Sonunda da Penguen çıktı.
Nasıl bir dergi oldu/olacak Penguen? Diğer mizah dergilerinden farklı ne söyleyecek?
- Komik bir dergi olacak bir kere. Daha şimdiden komik zaten. Komik olmayan mizah dergisi diye bir şey de oluşmuştu zamanla. Biz mizah dergisi yapacağız. Biz bir şey söylerken de bu politik ya da hayatın herhangi bir yanıyla da alakalı olabilir, tepeden bakarak değil de mizahçı gibi mizahın içinden, çok bilmiş bir tavırla değil kendi nahifliğimiz ve komikliğimizle bakmaya çalışıyoruz. Bunu anlatması biraz zor. Dergiyle zamanla daha iyi anlaşılacaktır.
Karikatürlerim Türk
Koyunlar, penguenler, balıklar...Bu hayvanlara neden bu kadar çok gülüyoruz dersin?
- Ben çok temel şeylerle ilgileniyorum. 'Neden hayvanlar?' ise kâbus sorum. İnsanlara ait şeyleri hayvanlara uyarlamak pratik oluyor. Örneğin tek hücreli bir canlının derdi de üremek, bizim de. Bu denli ilgi görmesinin sebebi de bence herkesin hayatında bir yere dokunuyor olması. Bir de tek karede anlatılmış olmaları etkili. Az ve öz. Kafamdaki stil odur. Puan toplayarak değil de tek vuruşla indirmek.
Şimdi sen bize "Siz kendinize gülüyorsunuz" mu demek istiyorsun?
- Evet. Koyunlara gülerken kendinize gülüyorsunuz. O koyunların kimler olduğunu açıklamak istemezdim ama maalesef beni mecbur bıraktın. O koyunlar aslında onlara gülenlerin ta kendisi.
Evrensel bir dil kullanmak gibi bir kaygın var mı? Hayvanlar bu işe yarıyor olabilir mi?
- Bu bir akım. Ben de bu geleneğin içinde bir yerlerdeyim. Benim karikatürlerimin evrensel olduğu söyleniyor ama bir yandan da çok Türk. "Hadi len" li padişah esprileri, hayvanların "abi" diye konuşmaları falan gayet Türk.
Senin neyine gülüyorlar
Bugüne kadar kaç karikatür çizdin ve bir karikatürü hangi sürede çiziyorsun?
- Eğer esprim hazırsa bir karikatürü bir saat içinde çizebiliyorum. Ama eğer yoksa günlerce sürebiliyor. Her hafta sıkışıyorum. Belki de ben yumurta kapıya gelince iyi iş becerenlerdenim. Adrenalin beni iyi etkiliyor. Bugüne kadar 3 bine yakın karikatür çizdim.
Seni sevmeyen, gıcık olan ya da anlamayan var mıdır?
- Bana kıl olanlar da vardır, kıskanan da. Fazlaca sivrildiğim için gıcık oluyor da olabilirler. Çok ortada dolandığım için sinir olan iki ayrı kesim vardır. Karikatürlerimi paylaşmak istemeyip sinir olanlar da vardır. Tabii bir de karikatür bir dil ve bu dili herkes bilmeyebilir. Yaşı dolayısıyla bilmeyebilir ya da ilgisi olmayabilir. Mesela babamlar bu tür mizahı anlamıyorlar. Hatta bana 'Bu insanlar senin neyine gülüyorlar' bile diyorlar
Bilgisayarden cep telefonuna
Selçuk Erdem karikatürleri bilgisayarlarımızdan sonra şimdi de hem Turkcell Hazır Kart' ların üzerinden, hem de görüntülü mesajlarla cep telefonlarımızda dolaşacağa benziyor. Hazır Kart için her ay beş karikatür çiziyor. "Birkaç çizer "Cominic" adında bir ajans kurduk. Hem bir çizerler topluluğu hem de menajerlik şirketi. Benim dışarıya yaptığım işlerle ajans ilgileniyor. Şirketin ilk yaptığı, Multi Medya Messaging denen görüntülü cep telefonu mesajları işi oldu. Turkcell ve Cominic'in birlikte yaptıkları bir çalışma." Böylece Selçuk Erdem' in hayvanları elektronik postalardan cep telefonu mesajlarına transfer oldu.
Bu arada meraklılarına duyurulur: Unplugged 3 önümüzdeki yaz yayınlanıyor.
b>Karikatür kursu
Penguen' de yeni isimler yetişmesinin kendilerini en mutlu edecek şeylerin başında geldiğini söylüyor. Bilgi Üniversitesi' nde kurs vereceğinin müjdesini de veriyor. Acaba karikatür çizmek öğrenilecek birşey mi? "Belli şeyleri öğretebilirsin. Çizim tekniği öğretebilirsin. Bunun yanında espri bulmakta insanın kafasını açabilirsin. Bu ancak biraz olabilir. İçinde varsa yardımcı olursun, olmayan bir şeyi de yaratamazsın. İçinde olan birinin içindekini keşfetmesi sürecini hızlandırabilirim."
January 22, 2003
(Category:Tr)
Ben ajan... Türk Ajan
Can Barslan - 22/01/2003
Hollywood filmlerinin izleyicisi yeni nesillere; James Bond'un nüfus cüzdanında hangi ülke vatandaşı olduğu yazıyor, diye sorsanız... Eminim ki ezici bir çoğunluk Amerikalı olduğunu söyleyecektir. Aslında Bond'un kraliçenin hizmetinde bir İngiliz ajanı olduğu gerçeği giderek yok olmaya başladı. Gerçi tabii, bu neden bizi ilgilendirsin ayrı mesele.
İngilizler, kendi değerlerine sahip çıkamıyorlarsa kendileri bilirler. 007 James Bond'un kurgu ajanlar arasında tüm dünyayı yıllardır etkileyen en önemli ve ünlü karakter olduğu tartışılmaz. Sinema tarihinin unutulmaz replikleri arasında, en başta yer alan 'Ben Bond, James Bond' cümlesi nerdeyse bebeklerin bile baba demeden önce söyledikleri ilk laf haline geldi. 'Ben Çelik, Arçelik' sloganında da bu etkiyi görmek mümkün...
Sinema perdelerinde 40 yılı geride bırakan James Bond'un büyüsü birçok ayrıntıda gizli. Aslında şimdilerde 75 yaşında falan olması gereken Bond'un hiç yaşlanmaması ve orta yaş cazibesinde çakılıp kalması, çevresinde her zaman bikinili güzel kızlar olması, dünyanın akla gelen her köşesinde egzotik serüvenler yaşayıp aksiyondan aksiyona koşması ve tabii ki binbir tane marifeti olan spor arabalarıyla hayatı kolaylaştıran küçük cihazları, 007 James Bond'u tarihin en popüler kahramanı yaptı.
Sıradan, masum cihazlar gibi görünen ama aslında bambaşka işlevleri olan Bond aksesuvarları, bu serinin en ilgi çeken detayları olmuştur. Burada, derhal aklımıza bir Türk gizli ajanı için ne tür cihazlar yapılabileceği geliyor. Örneğin sıradan bir şemsiye gibi görünen aletin sapı açıldığında, içinde rulo halinde gizlenmiş üç adet lahmacun, ajanımızın açlığını bastırmak için her zaman hazır bulunabilir. Üstelik şemsiyenin telleri de aslında birer rezistanstır ve lahmacunları sürekli sıcak tutar... 007 Türk ajanının arabası, üstün bir ses sistemiyle donatılmıştır. Trafikteki diğer arabalara, 'sinyal versene lan!', 'Yapışma dibime yapışma', 'Ohaa! O ne biçim sollamak!..' şeklinde uyarı mesajları yollar... Ajanımızın saati, aynı zamanda Birinci Süper Lig maç sonuçlarını da verecek şekilde donatılmış olup bir diğer özelliği de teşkilata verilecek vergi iade formlarını doldurabilmesidir. Başka insanlar tarafından çakmak zannedilen özel küçük aygıt, sigara yakabilmesinin yanında dolar ve euro hareketlerini anında haber verir ve borsaya talimatlar ulaştırır. Alt kısmında, yere doğru bakan minik namlusu sayesinde de açık saçık giyinen hanımların ayağına sıkar. Ajanımızın özel kravat iğnesi ise konuştuğu kişinin beyaz Türk mü yoksa kırmızı Türk mü olduğu konusunda sinyaller göndererek gardını almasını sağlar... Bir yaralanma ya da bayılma anında, gözlükleri devreye girerek burnuna doğru mis gibi anason kokusu üfler ve kahramanımızı kendisine getirir...
January 21, 2003
(Category:Tr)
Cep telefonunu sömürme yolları
M. Serdar Kuzuloğlu (21/01/2003)
Mobil hayatı anlatan konferansların çoğunda insanların her daim ellerinde bir telefon o bilgi benim, şu bilgi senin harıl harıl uğraşacağı varsayımları yapılır. Anlatanlar da dinleyenler de bunların iyi niyetli bir varsayımdan öte olmadığını bal gibi bilir ya, ses çıkarmazlar. Çünkü herkes aynı teknenin içinde yol almaktadır ve bu da bir 'omerta' (suskunluk) yasasına bağlıdır.
Eğer bilgi teknolojileri konulu etkinlikleri takip edenlerdenseniz bir dönem Türkiye'de elektronik ticaret yaptığını iddia eden irili ufaklı firmaların ağızlarını Amazon ile açıp Yahoo ile kapattığını hatırlarsınız. (Nedense) işler hiç onların istediği gibi gitmedi. Birçoğu bugün yoklar. Kimileri başlarını sokacak yer bile bulamadıkları için kuyruklarını toplayıp hayallerini süsleyen ülkelere yelken açtılar (ama asla burdaki patronlarına yaptırdıkları çılgınlıkları yapmadılar!).
Mobil dünyayı cep telefonlarına indirgeyip bir tahlil yaptığımızda ilk görünen, nüfusa oranla abone sayısının çok düşük olduğu. Ama eminim Norveç kadar gelirimiz olsaydı, Norveç'ten çok daha fazla cep telefonu abonesine sahip olurduk.
Cep telefonu hizmetleri olarak baktığımızdaysa aslında sayı olarak bizi geçen birçok ülkeden çok daha kaliteli hizmetlere sahibiz. Ama ne gariptir ki kullanıcılar daha mobil içeriği GPRS'i bile bilmediği, WAP destekli telefonların bile yeni çıktığı dönemde dev bir hizmet başlatıp bar bar bağıran, ilanlar veren, reklamlar oynatan operatörler her şeyin uygun olduğu böyle bir anda bütün gelişmeleri fısıltı gazetesine ve bu konuda kalem oynatan gazetecilerin işlemesine bağlamış durumda. Belki hepsi şu günlerde olmalıydı.
Avuçiçinde haber sergisi
Benim cebimdeki telefona göre kullandığım hizmetler de değişiyor. Eğer Microsoft Joey taşıyorsam en keyif aldığım şey Avantgo kanallarımı güncellemek ve haberleri okumak. http://www.avantgo.com/ adresindeki bu hizmet el bilgisayarlarınıza ya da Microsoft Pocket PC destekli cep telefonlarınıza çeşitli konularda yüzlerce içerik sağlayıcıya ücretsiz abone olmanızı ve güncel bilgilere ulaşmanızı sağlıyor.
Önce sisteme ücretsiz üye oluyor, ardından beğendiğiniz içerik kanallarını seçiyorsunuz. Avantgo, internete bağlandığınızda tüm kanallarınızı güncelliyor. Bu bir zamanlar IBM'in evler için tasarladığı tabletlere benziyor. O sistemde de her aile bireyinin bir tableti oluyor, istediğiniz saatlerde otomatik olarak internetten kendini güncelliyor ve gösteriyordu. Kahvaltıda gazeteyi bu tabletlerden okumak keyifli olurdu. İşte Avantgo, bunun bir başka sürümü.
Öte yandan WindowsMedia.com'un mobil sürümü de epey hoş (http://www.windowsmedia.com/). GPRS üstünden video klip, şarkı ya da isteğinize göre haberler, sinema, belgesel gibi programlar izleyebiliyorsunuz. Uzun zaman sonra saniyesine 35 bin lira verdiğim bu hizmetleri en az benim kadar abone olduğum operatörün de sevdiğini fark ettim. Böylece bir J-Lo klibi için neredeyse konser bileti kadar para veriyorsunuz. İleride ucuzlayacak bu işler diyorlar. Göreceğiz...
Metin tabanlı yaşam rehberi
Eğer cebimde Nokia 7650 varsa da en çok kullandığım hizmetler hava durumu (http://wap.havacell.com/) ve kent rehberi (http://wap.kentmobil.com/). Kentmobil'e aşağı yukarı her gün uğruyorum diyebilirim. Sık kullanılanlarıma sürekli gittiğim sinemaları kaydettim. Bir tıklamayla hangisinde ne oynuyor, telefonu, gösterim saatleri kaç, kim oynuyor gibi yığınla bilgiye anında ulaşabiliyorum. Aynı site altında sinema, seyahat, kafe-bar gibi yığınla ek bilgi daha var. O an keyfiniz ve niyetiniz hangisinden yanaysa artık.
Bir de nedense hiç duyurulmayan bir hizmet buldum. Atatürk Havalimanı'na inen ve kalkan uçakları gösteriyor. Beklediğiniz uçak geldi mi, gideceğiniz
uçak rötar yaptı mı, evden çıkayım mı karşılamak için, cevaplar ekranınızda. Bense bunu tesadüfen buluyorum ve inat olsun diye adresini de vermiyorum. Arayan bulur diyorlar ya, arayın işte.
TNS tarafından Efes Pilsen için yapılan bir araştırmaya göre Türklerin sadece yüzde 30'u sinemaya gidiyormuş. Tiyatroya gitme oranıysa yüzde 17. Demek ki daha popüler başka konular var. Eh, onun da var bir adresi tabii ki. http://www.wapsexy.com/ şeklinde bir GPRS fanatiği yaratıcısı. Şehir rehberinden daha çok kullanıldığı kesin... Sokturmayın beni detaylara!
January 19, 2003
(Category:Tr)
Öküzz ruhlar
Perihan Mağden - 18/01/2003
Şimdi bu kelimenin dişisine 'inek' deniyor ya. Sakın yalnızca erkeklere çaktığım sanılmasın, daha başlığa bakarak.
Ben böyle 'erkek düşmanı' sanılmaktan çok korkarım-dermişim.
Sanki çok sıkı feminist dönemlerin çemberinden geçmişiz gibi, kadıncılığı kaşıklamışız gibi kepçe kepçe bir de böyle moda çıktı: "Amanin ben erkekleri çok severim. Pek de salaktır onlar. Annelerinin, karılarının kurbanıdırlar.
Amaninikon pek de tatlıdırlar. Yerim onları kuzucuk kuzucuk" modası.
Pek itilip kakılmış erkekçikler!..
Oysa bu toplum kadınıyla-erkeğiyle ciddi bir 'kadın düşmanlığı' toplumu. Kalkıp kanepe altlarından parsa toplayacağız diye, çok özgün/farklı bir
şeyler yapıyor ayaklarında:
'Aman da nasıl severim ben erkekleri. İşte ben o erkek seven, en cesur, özgün kadınlardanım' numaralarının âlemi yok akşam akşam.
Uzun girişin kısası, başlıktaki 'öküzz' kelimesi kadınları da içeriyor. Cinsiyet ötesi bir tanımlama olarak kullanılıyor.
Misal: Bugün yolda, bir kız, diğerine dönüp gülerek: "Bu da koyun mu, köpek mi belli değil" dedi. Koh. Koh. Koh.
Bahsettiği hayvancık, bir ev köpeği. O tüyleri çok uzayan cinslerden biri. Belli ki, yaşlanmış. Perişanlaşmış. Alçak sahibi de, bunu atmış. Tüyleri yerleri süpürüyor; top top, tırıs tırıs.
Sokak köpeği olmak ayrı.
Hakikaten binlerce yıldır İstanbul sokaklarını mesken bellemişler,
İstanbul köpeklerinin bambaşka bir zekâsı ve hayatta kalma becerisi, söz konusu.
Ama ev köpeği olarak nerdeyse genetik mühendisliğiyle hazırlanmış bu köpekler, sıkıntılı sahipleri tarafından atılmıyorlar mı sokaklara...
Görünce tarumar oluyorum.
O uzun tüyler kesilmek, taranmak, yıkanmak, bakılmak için.
Mutasyona uğratılmış bir cins işte. Evde birilerinin güzel, biricik, uyumlu yavrusu olsun diye nerdeyse, yaratıklandırılmış.
Sokağa atılan ev köpeklerini görünce, içimde dallar kırılıyor. Ağlayası filan, oluyorum.
Orda onu tespit edip de, gülen kızlara ne demeli peki: Öküzz ruhlar işte.
Çocuk yapmak pek bir elzem. Bi nevi toplumsal statü ya. Diyelim yaptıkları çocuk büyüyüp sevimsizleşince ya da istedikleri gibi 'çıkmadı' diye kapının önüne koyuyor mu insanlar?
Ki, bir nevi koyuyorlar: Bakıcıların, büyükanne/babaların, dadıların, teyzelerin eline filan bırakıyorlar çocuklarını.
Öyle esrarengiz takımlarca büyütülen çocuklar.
Öz anne ve babalarından ziyade.
Ayrıca çocuklarını; aşkla seçtikleri kişilerden değil de, gelir grubu, sosyal mevki, sınıf atlamaca, statü mühendisliği tarzı hesaplarla belirledikleri, hakikaten korkunç kadın ve adamlardan yaptıkları için de, çok çok özür dilerim, ama inanılmaz sevimsizlikte birtakım çocuk örnekleriyle beziyorlar evrenimizi.
Orta sınıf, üst orta sınıf çocukların uluğğ sevimsizliğine, objektif olma yemini ettikten sonra, bir bakar mısınız?
Mevzumuz olan öküzz ruhlara dönersek:
Evet, bunlar böyle haince, en acınası durumlarda gülerler.
Berbath hesapçılıklarla seçtikleri eşlerden yaptıkları çocukları, bir nevi kaderlerine terk ederler.
Diyelim Teşvikiye Postanesi'nde 350 bin liralık pulu ödemek için, 20 milyon çıkarıp: 'İnanın hiç bozuğum yok' derler ya da onu demeye bile tenezzül etmezler.
Taksi ücretini, cadde ortasında, tam inecekleri yerde, eşelenmeye koyulup yolları/molları dakikalarca -ve kaygusuzluğun o sinsi zevkiyle-
felç ederler.
Menü A ve Menü B'den oluşan bir hamburgercide dahi, kasanın önünde: 'Ay o mu olsun/Bu mu?' diye fikirleme fırtınaları içinde vari, sizi delirterek bekletirler de bekletirler.
Aslında her fırsatta, her kuyrukta, her yolda, her durumda insanı bekletirler. Hiçbir şeyi önceden hazırlamazlar, düşünmezler, planlamazlar. Üşenirler.
Sanki her biri Sadrazam'ın sol taşağından düşmüşlerdir. Biz normallerse, onları beklemek, sabretmek, latan edepsizliklerini çekmekle mükellef GÖRÜNMEYEN ADAM ve KADINLAR'dan oluşan GÖRÜNMEYEN KALABALIKLAR'ızdır.
Lokantada tepelerinde beklediğiniz halde; hesabı ödemiş oldukları masadan kalkmaları, toparlanmaları dakikalar, dakikalar alır.
Yolda yavaş tempolarına katlanamayıp önlerine geçmek istediğinizde DE sizi kaydedemezler. İlla 'Pardon. Affedersiniz. Geçebilir miyim' vs. -demeniz gerekir.
Bu öküzz ruhların kadını, erkeği yoktur.
Kadınına da, erkeğine de yalnızca 'öküzz ruhlar' demeniz yeterlidir.
Bi de, bi tane çakmamak için şöyle orta yerlerine, elinizi/dişinizi sıkmanız.
Ki bu da, hakikaten ZOR'dur.
January 12, 2003
(Category:Tr)
Milli üniversite komutanı
Yıldırım Türker (06/01/2003 - Radikal)
YÖK Başkanı Kemal Gürüz, memleketin has meteoroloji uzmanlarından biri. Dolayısıyla son zamanlarda hükümete karşı takındığı militan muhalif tavrın yakın gelecek üstüne uğursuz bir tahmin içerdiğini söyleyebiliriz.
Türkiye üniversitelerinin baş jandarmasından başka bir şey olmayan bu şahsın kendinde vehmettiği güç, basit bir gözü dönmüşlükten öte, yerinden asla kıpırdamayacağına inandığı 12 Eylül statükosuna olan güvenden kaynaklanıyor. YÖK, bir askeri darbe yaratısıdır. Memleketin rayından çıktığına karar verildiğinde, hayatın her alanında olduğu gibi, sorun üreten üniversitelerde de askeri düzenlemelere gidilmesi gerekli görüldü. Öncelikle muhalif bir dilin örgütlenme odaklarından olan üniversitelerin hizaya getirilmesi, resmi dilin üretim ve dağıtım merkezi haline dönüştürülmesi kaçınılmazdı. Üniversitelerin akademik özgürlüğü ve idari özerkliği, asker doğmuş, asker ölmeye yazgılı bir millet için elbette hayli lüks kavramlardı. Kışla düzeni, bu milletin görüp göreceği yegâne hayat birimi olmalıydı. Nitekim bütün üniversiteler askere alınıp üstlerine hoyratça üniforma geçirildiğinde Sıkıyönetim'in isteği üzerine görevlerine son verilenlerle, bu onur kırıcı düzeni protesto etmek için istifa eden öğretim görevlileri ilk kış temizliğinin kurbanları oldu. Üniversitelerin düşünce üretimiyle ilişkisinin tamamıyla yok edilmesi gerektiğine karar veren, Atatürk milliyetçiliğini bu topraklarda doğmuş ve doğacak milyonların dimağı için yeterli, hatta 'adam olana çok bile' bulan militarist zihniyetti. Bu zihniyet, bu toprakların tartışılmaz hamisi olarak sadece bugünümüze değil gelecek yüzyıllarımıza da talip olduğu
için YÖK, MGK kadar sağlam ve sarsılmaz. Kemal Gürüz'ün küstahlığa varan özgüveni de apoletlerinden kaynaklanıyor.
Doğramacı'nın prensi
Kemal Gürüz, 37 yaşında profesör, 38 yaşında da Karadeniz Üniversitesi'nde rektör oldu. En genç rektör unvanıyla tanındı. Dönemin YÖK Başkanı, hayatımızdan hiç dokunulamadan gelip geçen, askerlerin gözbebeği, hükümetlerüstü, inanılmaz renkli şahsiyet Prof. Dr. İhsan Doğramacı, onu, "Hem çok bilgili, hem de çok çalışkan; kendisiyle iftihar ediyoruz" sözleriyle taltif etmişti. Doğramacı'nın kadim dostu Cumhurbaşkanı Demirel de Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ın DYP'den aday olmasıyla boşalan YÖK Başkanlığı'na Kemal Gürüz'ü atadı. Üstelik mevzuata uydurarak. YÖK başkanının yasa gereği YÖK üyeleri arasından seçilmesi gerektiği için Demirel, ilk kararnameyle Gürüz'ü önce YÖK üyeliğine, ikinci kararnameyle de YÖK başkanlığına atadı. Kemal Gürüz, ikbali hiç beklemedi. Genç yaşından itibaren önemli görevlerde bulundu. Bunda, meteoroloji uzmanlığının, hep iyi yere dükkân kurma becerisinin büyük payı var elbette. Yakınında durduğu insanları seçerken gösterdiği hüner, daha iyi yerlere layık olduğunun göstergesi. O, kendisi fena halde bir karikatüre benzeyen ordinaryüs profesör İhsan Doğramacı'nın aceleye gelmiş bir karikatürü. Muhbirlerin şahı. Türk yükseköğretiminin seviye göstergesi.
Yakın dostu, bir zamanlar danışmanlığını yaptığı Mesut Yılmaz'a 'AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer' diyerek bölücüleri cesaretlendirdiği düşüncesiyle sitem ettiği, Meclis'te karşılaştığı ANAP'lılara 'Artık size oy vermeyeceğim' diyesi olduğu söylenmişti. ANAP'lılarınsa bu habere sevindikleri, Gürüz'ün ikide bir ANAP'lı olduğunu belirtmesinden partinin zarar gördüğü inancını taşıdıklarını da işitmiştik.
Üniversiteleri 'ideoloji'den ve siyasetin gölgesinden arındırdığını iddia eden bir kurumun başkanı olarak Gürüz, milli görüşlerini her fırsatta açıklamaktan kaçınmadı. Koalisyon hükümeti döneminde kendisini azarlamış olan Devlet Bahçeli'yle arasını düzeltmek için az çırpınmadı: "İnanıyorum ki sayın Bahçeli'yle bir saat oturup konuşabilsek bu yanlış anlamalar büyük ölçüde giderilecek. Cumhuriyetimizi iyi anladığım kanaatindeyim. Türkiye Cumhuriyeti'nin nüfus cüzdanını, pasaportunu taşıyıp da etnik kökeniniz, dini inancınız ne olursa olsun 'Ne mutlu Türküm' diyemiyorsanız sizde ciddi bir yanlışlık var demektir. Ben bu anlamda su katılmamış bir Türk milliyetçisiyim."
Su katılmamış
Su katılmamış Türk milliyetçisi, Mesut Yılmaz'ın danışmanı, değerli bilim adamı, Mersin Üniversitesi Rektörü'ne hakaretler yağdırıyor, KKTC Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü'nün koluna yapışıp, 'Seni mahvedeceğim' diye haykırıyor, Dicle Üniversitesi Rektörü'nün PKK'lı olduğunu iddia ederek görevden alınmasını istiyordu. 12 Eylül yasaları kendisini sonsuz yetkilerle donatmıştı nasılsa. Bölücü ya da köktendinci olduğuna karar verdiği rektörlerin görevine son vermek tabii ki ona kalmıştı. Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'ye ani bir ziyarette bulunuyor, ABD'de yayımlanan bir makaleyi sunarak, makalede adı geçen ve PKK ile işbirliği yaptıkları öne sürülen öğretim üyeleri hakkında bilgi veriyordu. 'Kürtçü' öğretim üyeleriyle nasıl mücadele ettiğini anlatıp 'katıksız' Türk milliyetçiliğini bir kez daha hatırlatıyordu. Bu olağanüstü bilim adamı, 97 yılında da Lahor Havaalanı'nda gazetecilere, kendisini zorlayan varmış gibi, "Değiştiremeyeceğim tek şey Türklüğümdür. Onun dışında her şeyimi değiştiririm" diye sesleniyordu. Kemal Gürüz, bir iktidar projesi. Nuriye Akman'ın son derece eğlenceli söyleşisinde yazarın, "Gençken hiç yasalara
isyan ettiniz mi?" sorusuna, "Hayır. Öğrenci hareketlerine hiç katılmadım" cevabını yapıştırmış. Yazar sıkıştırıyor: "Kafanızı bozan çelişki yok muydu?" Elcevap: "80 dönemindeki vurdu kırdıya varan öğrenci hareketlerini asla tasvip etmedim. Birtakım kurallar var. Onlara uymakla yükümlüsünüz. Soru: "O kurallar mantıksız, haksız olsa bile mi?" "Bugüne kadar öğrencilik hayatımda öyle isyan edilmesi gereken bir şey görmedim. Protestomu istediğim partiye oy vererek gösteririm. Dilekçe hakkımı kullanırım. Sokaklara dökülmekle hiçbir şey çözülmez." Bakın şu küçük, temiz rektör, hatta Üniversitelerin Sultanı adayının görüşlerine. Sadece dilekçe verdikleri için, yani bir vatandaşlık hakkını kullandıkları için yüzlerce öğrenci üniversitelerden atılmadı mı? Kimi rektör ve üniversite senatoları, Kofi Annan'ın planını 'hain tuzak' diye adlandıran bildiriler yayımlarken, Ermeni iddialarına karşı kimi ülkelere karşı boykot çağrıları örgütlerken destek görüyor. Ama öğrenciler bir konuda dilekçe hakkını kullanamıyor.
Savaş generali
Kemal Gürüz, Türkiye bilimsel üretiminin gelmiş olduğu noktanın cisimleşmiş hali. 20 yıllık YÖK geçmişinin idari zincirindeki son halka. Bunca zaman içinde Üniversitelerin ne hale geldiği de hemen herkesin malûmu. YÖK'ün yasal organlarını ikinci plana ittiği, tek imza ile oluşturduğu çalışma gruplarına kurulun yetkilerini devrettiği, yurtdışına gidecek öğrencilerde 'laik' olma şartı aranır olduğu, Anadolu üniversitelerinin rektörlerinin peş peşe görevlerinden alındığı, dekanların da YÖK'ün tercih ettiği isimlerden seçildiği, akademik kariyerin her aşamasında çeşitli kösteklerle YÖK isterleri doğrultusunda kadrolaşmaya gidildiği, herkesin bildiği konular. Prof. Dr. Kemal Gürüz, YÖK zulmüne şiddet kazandırmış, 'başörtü konusu'nu kökünden halletmiş olmakla gururlu bir savaş zamanı generali olarak asıp kesmeyi sürdürüyor.
Ama o gitse ne olacak? Sıradaki çoktan saptanmış, çeşitli sınavlardan geçirilmiş, emir ve görüşlere hazır edilmiştir nasılsa.
|
|
|
|