June 07, 2007
(Category:Tr)
SinemaSeans.com

Filmlerler, oyuncularla, yönetmenlerle ilgili her türlü bilgiyi yurtdışından edinirim; yazılarımı yabancı sitelerde okurum ama seans meselesine egelince yapacak bir şey yok derseniz. (Ve de Sinema.com 'un her yeri reklam halinden de yorulduysanız) Buyrun sadece sinema seans konusuna odaklanmış bir site: SinemaSeans.com . Yeni açılmış site şu anda test aşamasında olsa da gayet güzel çalışıyor. Hızlı, kullanışlı, fonksiyonel bir web 2.0 sitesi... Güle güle kullanın...
January 28, 2007
(Category:Tr)
Kardeşimi vurdular
( Yıldırım Türker, Radikal, 22.01.2007 )
Kardeşimi vurdular.
Değerli bir hayata, uzaktan da olsa tanık olması insana olağanüstü heyecan veren bir hayat serüvenine hoyrat bir nokta koydular.
Meğer Türkiye'yi vurmuşlar. Türkiye'nin imgesini yaralamakmış amaç.
Ey imge demokratları, sinsi yardakçılar, Hrant'a haddini aşmış, çizgiyi geçmiş yabancı muamelesi çekip milletini kışkırtan basın tüccarları, çekilin aradan.
Yasımızı tutacağız.
Hrant'ın saçının bir teline Türkiye'nin imgesini toptan vermeye hazırdık. Onu koruyamadık.
Bu cinayeti de yabancı güçlere havale etmeye çalışan soğukkanlı komplo uzmanları; TAYAD'lı gençleri Trabzon'da linçe kalkışan güruhu, "Milletin hassasiyetlerine dokunursanız böyle olur" diye koruyan başbakanından başlayarak bütün hassas Türkler...
Artık susun!
Kardeşimin hayatını çaldınız. İz kalmasın diye ölümünü de çalmaya çalışıyorsunuz.
O kurşunlar Türkiye'ye, Türkiye'nin imgesine sıkılmadı. Hrant'ın canım canına sıkıldı.
Hrant'ın o kocaman sarılışı, o aydınlık gülüşü kâbusunuz olsun.
Sözüm yok, öfkeyle kararmış içim. Yine o yol gösteriyor bana. İki yıl önceki yazımla merhaba diyorum kardeşime.
January 26, 2007
(Category:Tr)
Babaolmak.com
“Baba Olmak!” Yazacak o kadar çok şey var ki, neresinden başlasa bilemiyor aslında insan. Belki de o yüzden başladığım yer bir blog kurmak. (Bomboş bir blog’u defter gibi önüne açınca sanırım yazmayı ertelemek daha zor.) Yazmayı ertelememek de lazım çünkü gün boyu kafamda yazdıklarım, üzerlerine yenileri geldikçe silinip yok oluyor sanki. Günlük yoğunluğun en büyük dezavantajlarından biri bu olsa gerek.
Bir kaç amacım vardık “Baba Olmak” domaini seçip alırken:
* Düşüncelerimi yazmak, bir yerde toplu halde tutmak ve paylaşmak
* Başkalarının düşüncelerini duymak, benle aynı durumda da olabilirler (Benim durumum? 7 haftalık bir mercimeği olan baba adayı) babamla aynı durumda da olabilirler (Babamın durumu? 30 senelik kazık kadar bir mercimeği olan kıdemli baba) Sonuçta her erkeğin, hatta kadının da baba olmakla ilgili mutlaka fikirleri vardır. Paylaşmak isterlerse işte meydan.
* Neden “Anne Olmak” diye site var da “Baba Olmak” diye site yok serzenişi
* 7 Haftalık bir mercimeğe web sitesi yapmanın erken olacağı düşüncesiyle daha genel bir şey yapma fikri…
* Ve daha başka bir çok minik tefek sebep.
Neyse, tüm duygu, düşünce ve gelişmeler için Babaolmak.com
January 19, 2007
(Category:Tr)
Ruh halimin güvercin tedirginliği
(Hrant Dink, 10 Ocak 2007, Agos)
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
October 13, 2006
(Category:Tr)
Bu film oldu, hissediyorum
Onur Ünlü'nün yazıp yönettiği, Haluk Bilginer, Özgü Namal ve Ragıp Savaş'ın başrolleri paylaştığı 'Polis'in çekimleri tamamlandı. İlk filmini çeken yönetmen Onur Ünlü 'Bu film oldu, bunu hissediyorum' diyor
(Olkan Özyurt, 12.10.2006, Radikal)
Onur Ünlü'nün yönettiği 'Polis' filminin setini ziyaret etmek için gittiğimiz İstanbul Erkek Lisesi'ne girer girmez, avludaki kamyon sayısının fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Birkaç tane jeneratör, kostüm kamyonu falan şaşırıyoruz. Derken eski tip kıyafetli askerleri görüyoruz avluda. O zaman şimşek çakıyor, 'Yanlış sete geldik' deyip cep telefonuna sarılıyoruz. Paniğimiz kapıdaki görevlinin dikkatinden kaçmıyor. 'Buyrun kimi aradınız' diyor. "Biz 'Polis' filminin setine gelmiştik ama..." diyoruz. Görevli gülerek "Bugün o kadar çok insan kapıda cep telefonuna sarıldı ki ben duruma hemen müdahale ediyorum artık. Hem 'Son Osmanlı-Yandım Ali'nin hem de 'Polis'in çekimleri var burada bugün, şaşırmayın doğru geldiniz" diyor.
Hem 'Polis'te hem de 'Son Osmanlı'da oynayan Ragıp Savaş da sabah sete gelince bizimle aynı tepkiyi göstermiş. "Hatta" diyor Savaş "Ajandama sarıldım hemen, yanlış mı yazdım acaba diye. Alışkın değiliz tabii böyle durumlara, ama bundan sonra alışacağız galiba."
İki film ekibi de lisenin birinci katında çalışıyor. Girişte 'Son Osmanlı-Yandım Ali' ekibi kurulmuş, koridorun sağ tarafına da 'Polis' ekibi. İkisi de sesli çekiyor. İçimizden eyvah her şey birbirine girecek diye geçiriyoruz. Ama öyle olmuyor. İki ekip de birbirine gayet saygılı. Çekim yapan ekip 'Arkadaşlar sessizlik lütfen' deyince diğer ekip kılını bile kıpırdatmıyor.
Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş, Sermiyan Midyat, Zafer Diper, Settar Tanrıöğen, Kaan Çakır, Emre Karayel'in oynadığı 'Polis'te iki aylık ömrü kaldığını öğrenen bir polisin yaşadıkları anlatılıyor. Teşkilatın efsane polislerinden Musa Rami bu iki aylık ömrü boyunca bir taraftan ailesini mafyaya karşı korumak zorunda diğer taraftan da âşık olduğu genç kadın Funda'ya onu ne kadar sevdiğini ispat etmeye çalışır... Ama Funda'ya aşık olan sadece Musa Rami değil. Ragıp Savaş'ın canlandırdığı komiser Yılmaz da ona âşık. Bunu çekilen sahnedeki tartışmadan anlıyoruz. Musa Rami'ye her şeyiyle bağlı komiser yardımcısı Bekir'le (Emre Karayel) komser Yılmaz tartışıyor. Bekir 'Sizin derdiniz suçluyu bulmak değil Musa Rami'yi aradan çıkarmak. Bir kız için adamı sattınız be' diyor. Bu lafla sinirlenen komser Yılmaz onu itiyor. O sırada kapı açılıyor akabinde de silahlar çekiliyor ve sahneye Musa Rami çıkıyor.
Bu daha önce de başımıza gelmişti. Haluk Bilginer ne zaman sahneye girse film çekildiğini bilmemize rağmen olayı gerçek gibi algılıyoruz. Bu durum sadece bizim için geçerli değil, zira yönetmen Ünlü'nün de bizim gibi yanılsama yaşadığını mimiklerinden anlıyoruz.
Onur Ünlü demişken, yönetmen cephesinde her şey iyi. Her plan öncesi ağzında bir başka şarkı var Ünlü'nün. Tam şarkı söylerken araya giriyoruz. 'İstediğiniz gibi oldu mu çekimler?' diyoruz. Ünlü de "Bu film oldu, bunu hissediyorum" diyor ve şarkıya devam ediyor.
Bir boşluk anında yanımıza geliyor. 'Gördünüz mü oyuncuları, nasıl oyunuyorlar?' diyor. Sonra da işin sırrını anlatıyor: "Bir oyuncu eğer içinden gelmezse yönetmene yardım etmez. Ne yaparsanız yapın bunu kıramazsanız. Sağ olsun bütün oyuncularım bana yardımcı oldu. Ben her şeyden çok memnunum."
Ünlü'nün meğer Karayel ve Savaş'a sürprizi varmış. Tam çekim yapılırken sahneye giriyor. Oyuncular şaşkın ama o dans ederek 'Hadi hayırlı olsun' diyor. Çünkü onların son sahnesi ve tüm set alkışlıyor. Bir de genelde yapılmayan bir şeyi yapıyor, oyunculara çekilen sahneleri izletiyor. Bu oyunculara iyi geliyor. Monitörün başından kalkarken Savaş da Ünlü'nün bu tavrından çok memnun olduğunu söylüyor.
Artık iftar vakti. Sürekli iftara ne kadar kaldığını hatırlatan sesçi, bir bardak suyla orucunu açıyor. Ünlü de ona 'Allah kabul etsin' diyor.
Şimdi çekimler bitti. Ama Ünlü çalışmaya devam edecek ve 16 Şubat'ta pişirilen filmi önümüze koyacak. İnşallan biz de filmi izledikten sonra Ünlü'ye 'Allah kabul etsin' diyebiliriz. Setteki ortamdan anladığımız kadarıyla da diyeceğiz.
* * *
Bilginer: Mutlu ayrılıyorum bu setten
'Polis'te iki aylık ömrü kalan polis memuru Musa Rami karakterini canlandıran ve neredeyse filmin her karesinde olan Haluk Bilginer'le sette ayaküstü konuştuk...
Çekimlerin son günü. Nasıl geçti?
Bugün buraya gelirken senaryoyu baştan bir kez daha okudum, çektiğimiz sahneleri gözümde canlandırarak. Çok ilginç bir film olduğunu düşünüyorum. Bence Onur (Ünlü) kafasındaki filmi çekti.
Filme başlarken heyecanlıydınız.
O heyecan hâlâ devam ediyor aslında. Beni heyecanlandıran 'Polis'in çok fazla örneğine rastlamadığımız bir film olmasından kaynaklanıyordu. Tabii Onur'un yazdığı senaryoya içtenlikle sarılmasının da etkisi büyük bunda. Güvendim Onur'a. Şimdi Onur'a güvenmekle yanılmadığımı görüyorum.
Samimiyet mi sizin için önemli olan?
Sanatta anahtar kelime samimiyet ve saflık. Eğer tüm samimiyetinizle bir iş yapmaya çalışırsanız, o samimiyet illa esere yansır ve bunu birileri görür. Bir kemancı bir parça çalarken detone bir nota da çalabilir. Ruhuyla çalıyorsa ben onu dinlemekten çok hoşlanıyorum.
Kusursuz olarak zaten makine de çalıyor. Kusursuz olması her zaman iyi bir şey değil. Çünkü insan kusursuz bir varlık değil.
Bu sette bu samimiyeti hissettiniz mi?
Kesinlikle hissettim. Umarım seyirci de hisseder. Mutlu ayrılıyorum bu setten.
Canlandırdığınız Musa Rami karakterinde sizin ilginizi çeken neydi?İnsan olması. Filmin adı 'Polis' ama öyle sanıldığı gibi polis dünyası falan anlatılmıyor. Musa Rami ne bir kahraman ne de anti kahraman. Sıradan bir insan. Musa Rami'nin ben polisim, mafyanın peşinden giderim,onları mahvederim gibi bir durumu yok.
Türk sinemasının gidişatından memnun musunuz? Pek çok film çekiliyor, yeni bir yönetmenler kuşağı oluşuyor.
Umutluyum. Bence ileride çok daha iyi işler çıkacak. Bir iş ne kadar çok yapılırsa, o kadar fazla kaliteli ve iyi iş çıkma ihtimali var. 10 yerine 100 yönetmen olursa, bu 100 yönetmenden illa ki 10'u iyi çıkar.
10 iyi yönetmen içinden de bir tane çok çok iyi yönetmen çıkacaktır. Bu güzel işte.
Haberi Yazdır
September 05, 2006
(Category:Tr)
Vatandaşın güzel tepkisi
Linç girişimlerini, milli hassasiyetleri kabarmış yurttaşların gerekli ve güzel girişimleri olarak algılayan, onları anlayışla karşıladıklarını ifade eden kamu görevlisi, politikacı, basın mensubu, avukat ve sıradan vatandaştan oluşan önemli bir topluluk var bugün Türkiye'de
(Ahmet İnsel, Radikal 2, 03.09.2006)
Artık linç girişimi haberleri de sıradanlaştı. Nerede kendine göre aykırı bir ses duysa, bir afiş görse, o sesin sahiplerini, o afişi elinde tutanları başları hemen ezilmesi gereken yılanlar olarak gören hatırı sayılır kalabalıkta bir vatandaş güruhu var. Bunlar, 30 Ağustos töreni sırasında, Türkiye'nin Lübnan'a asker yollama girişimini protesto eden dört genci, orada polis müdahale etmese ağır biçimde dövüp belki öldüreceklerdi. Bağıranların ne dediklerini anlama çabasını bir nebze olsun göstermeden, belki çaba gösterse anlama yetisi de olmayan bir makbul vatandaş kitlesi, "vurun kahpeye!" sesini duyar duymaz şehvete geliyor.
30 Ağustos kutlamalarında "İsrail askeri olmayacağız" pankartını ve atılan benzeri sloganları PKK yanlısı gösteri zannetme basireti gösteren yurttaşlarımızı şimdilik bir kenara koyalım. İstanbul Emniyet Müdürü olan sayın zat Milliyet gazetesinde yer alan açıklamasında, makbul vatandaşların elde taş ve sopa, gereğinde satır ve bıçak, her türlü aykırı söz ve girişime karşı saldırmak için bindirilmiş hazır kuvvete dönüşmesini övdü. Eylemcilerin PKK ile bağlantısı olmadığını belirttikten sonra, "Bu tipteki kişilere tepki var. Vatandaş pankartı açtırmamış. Vatandaşımız gerekli tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki vatandaşımızın tepkisi" dedi. Biber gazı kullanarak polisin zar zor engellediği linç girişimini, "vatandaşımızın gerekli ve güzel tepkisi" olarak gören bir İstanbul Emniyet Müdürünün yönetiminde güvenlik içinde yaşıyoruz. Bundan sonra herkesin tipine dikkat etmesi ve gereksiz linç girişimlerine maruz kalmaması için, "bu tip"in nasıl bir tip olduğunu daha açık biçimde ifade etmesini kendisinden bekliyoruz.
Maruz kalan suçlu
Gelelim linç edilmesi güzel olan eyleme. Söz konusu dört genç belki Türkiye toplumunda çoğunluğun sesini, biraz yanlış bir ifadeyle temsil ediyorlar. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet partilerinin, AKP içinde bazı milletvekilerinin karşı çıktıkları bir yurtdışına asker yollama girişimini protesto eden dört gence karşı linç teşebbüsünü "güzel ve gerekli" buluyor bu sayın güvenlik sorumlusu. Artık daha aykırı bir girişimde bulunanlar için neler düşündüğünü tahmin edebiliriz. Sokakta fikrini bağımsız biçimde ifade etmeyi "kamu düzenini tehlikeli biçimde bozma" olarak anlayan bir totaliter zihniyet kalıntısı Türkiye'de hâlâ hakim.
Trabzon'da F tipi cezaevlerine karşı bildiri dağıtan TAYAD üyelerinin makbul Türk yurttaşları tarafından gene PKK'lı oldukları gerekçesiyle linç edilmesi girişimi sonrasında, o ilin güvenlik sorumlularının söyledikleriyle İstanbul Emniyet Müdürü'nün sözleri arasında bir fark yok. Emniyet ve asayişten sorumlu devlet görevlilerinin, her türlü aykırı sese ne olduğunu bilmeden sille tokat girişen bu asabi yurttaşların sürekli yanında yer almasının örneklerini çoğaltmak mümkün. Linç girişiminde bulunanları değil, linç girişimine maruz kalanları suçlu gören bu zihniyet için, linç edilmeleri yasal olmasa da, kamu vicdanı nezdinde meşru olan "bu tipte insanlar" var bu toplumda. Ama bu zata haksızlık etmeyelim. Mecliste protesto pankartı açan gençler hakkında, daha yakın bir tarihte ölüm cezası talebiyle dava açılabilen bir ülkedeyiz. On yılda değişen en önemli şey, bugün artık böyle bir tedhiş eylemi için ölüm cezası talep etmenin mümkün olmadığı. Savcı, maalesef müebbet hapisle yetinmek zorunda kalıyor. Ama ölüm cezasının kalkmasıyla linç teşebbüslerinin artması arasındaki ilişki insanı düşündürmüyor değil.
Konya'nın Bozkır ilçesinde de geçtiğimiz günlerde bir linç girişimi yaşandı. Biri Kürt kökenli olan iki emekçi grubu arasında elektrik kullanım sırasından çıkan ihtilafın, Bozkır merkezdeki makbul yurttaşlar tarafından PKK karşıtı eyleme dönüştürülmesinin ardından, ilçede çalışan 26 Kürt kökenli aile gizlice ilçe dışına kaçırıldı. Bundan birkaç ay önce bu kez İzmir Kemalpaşa'nın Bağyurdu köyünde yaşananların kopyası bu kez Konya'da yaşandı. Önümüzdeki günlerde Karadeniz'de, Mersin'de veya Trakya'da yaşanmaması için bir neden yok. Kürt kökenli yurttaşlarla diğer yurttaşlar arasındaki bireysel veya toplu ihtilafların PKK karşıtı eyleme ve Kürt kökenlilerin "terörist" ilan edilmesine yol açan bu linç girişimlerini, milli hassasiyetleri kabarmış yurttaşların "gerekli ve güzel" girişimleri olarak algılayan, bunlara sevecenlikle baktığını göstermemeye çalışarak, onları anlayışla karşıladıklarını ifade eden kamu görevlisi, politikacı, basın mensubu, avukat ve sıradan vatandaştan oluşan önemli bir topluluk var bugün Türkiye'de.
Liberal bunlar
Bu topluluk için, kendinin doğru bildiği dışında çıkan her aykırı ses "entel-aydın-liboş-bölücü-anarşist" olarak başı ezilmeye mahkumdur. Tek bir kelime gibi okunması gereken bu iltifat dizinindeki yenilik, geçmişteki "komünist" suçlamasının yerini bugün "liberal"in almasıdır.
Geçtiğimiz haftalarda Marmara Adasında deniz otobüsü bilet kuyruğunda şahit olduğum çok küçük bir olay, 70'li yılların "komünist ve dahi anarşist" kalıbının günümüz Türkiye insanının kafasında yaşadığı dönüşümü sanırım yeteri berraklıkta ele veriyor. Kesilen biletin öğrenci indirimli olmaması üzerine, -sanırım kendileri rezervasyon sırasında öğrenci indirimi talep etmeyi ihmal etmişler-, gişe sorumlusu ile tartışan iki öğrencinin ardından, gişe memuresi ile bir olup, "İşte bunlar okuyup adam olacaklar, yazıklar olsun" korosu başlatan orta yaşlı yurttaşlarımızdan biri, kendinden emin bir sesle "Ne olacak, liberal bunlar, liberal" diye bağırdı. 1970 sonlarında aynı durumda "anarşist" diye haykıran sesti bu. Herhalde iki öğrenci biraz daha taşkınlık gösterselerdi, bugün liberal ve PKK'lı oldukları bahanesiyle dayak da yerlerdi. Söz konusu iki öğrenci ise, cep telefonu, maç ve "ay, inanmıyorum!" muhabbetleri dışındaki taraklarda bez dokudukları izlenimi vermiyorlardı. Ama her an patlamaya hazır o makbul vatandaş için dün anarşist, bugün liberaldiler. Daha sonra, aynı vatandaş grubu gişenin arkasındaki memure ile bu kez bozuk para yüzünden dakikalarca karşılıklı bağrışmaya başlayıp, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun" türünden tehditlerle "liberal" öğrencilere karşı oluşan ulusal ittifakı bozdular. Bu da, diğerinin yanına koymayı ihmal etmememiz gereken başka bir Türkiye gerçeği.
Anarşisti, komünisti, bölücüsü, liberali, enteli, teröristi, aydını ile bu ülkeyi parçalamaya çalışanlara karşı göğsünü siper eden, bunlara karşı "güzel bir tepki göstermek" için fırsat kollayan, bunu yaparken de yalnız olmadığını ve yaptığının iyice görüldüğünü gözucuyla kontrol eden bu makbul vatandaşlarla iftihar ediyoruz. Sosyalistleri, demokratları ve dahi AB'cileri de o lanetli dizine ilave edecekleri günler yakındır.
(Category:Tr)
Barış Sivildir!
Şimdi devletin o gönüllü müsteşarları, hobici savaş stratejistleri, menfaat muhasebecileri neredeyse 'Ordular! İlk hedefiniz Lübnan! İleri!' diye haykırıyor
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 03.09.2006 )
Bugün Ahmet İnsel'in yazısını atlamayın. Lübnan'a asker gönderelim mi göndermeyelim mi, savaş bitti mi, yoksa bizi de bulaştırabilirler mi tartışmasına durmuşken ülkemizde nicedir bütün vahşetiyle sürmekte olan seferberlik halini fevkalade anlatıyor.
Linç burcundan çıkamıyoruz. Sokaktaki o "öfkeli kalabalık", sırtının gizliden ya da açıkca sıvazlandığını bilmenin verdiği kaygısız gururla ikide bir 'hain' denilen kimi insanları linçe kalkışıyor. Bu olaylar karşısında millet olarak duyduğumuz infial yetersiz kalıyor, yükselttiğimiz ses işitilir olamıyor ki linç girişimleri tekrarlanıyor, linççiler cezalandırılmadığı gibi linç mağdurları sıkı bir gözaltı serüveninden geçip sertçe tembih ediliyor.
Gazetemizde İsmail Saymaz'ın haberinden okuduk. 30 Ağustos'ta 'İsrailin askeri olmayacağız' pankartı açan gençlerin başına gelenleri. Rüya Kurtuluş anlatıyor: Bir çevik kuvvet polisi boynuna sarılmış. "Polis, 'Bu vatan haini' deyip fırlattı. Beş polisin içine düştüm. O sırada halk beni yuhalamaya başladı. O ana kadar bir tepki yoktu." Gençler, polisin kendilerini 'öfkeli kalabalık'ın içine attığını, halkı üzerlerine saldırttığını, kurtaracağına kaçmaya çalıştıkça onları kalabalığa ittiğini anlatıyor.
Bununla bitse; bunun üstüne Terörle Mücadele Şubesi'ne götürülüp orada da ağır bir dayak yemeleri de cabası.
Kimi liberal kalemlerin Lübnan'a asker gönderilme kararını protesto edenlere karşı soğukkanlılıklarını yitirerek şirretleştikleri görülüyor. Onların bu linç ikliminin oluşmasında ne büyük katkıları olduğunu biliyoruz. Daha önce de onları ellerini kirletmeyen gerçek milliyetçiler olarak tanımlamışız:
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma konusunda zamanlama-katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen her görüşün saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır. Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı değildir. O 'gerçek, insani milliyetçiler', o menfaatlerin tehlikede olduğunu sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epey güçtür. Milliyetçiliğin, bir zamanlar şirin bir reklam kampanyasıyla üretilmiş sıfatıyla, 'pozitif' olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır. Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır serpilip devleşmiş milli hassasiyetin sözcüleri olarak ister 'tescilli putkırıcı', ister 'mazbut demokrat' olsunlar, katliam girişimleri karşısında bile 'hırsızın suçu'nu sorgular. Memleketini çok seven, ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının ülkesinde bahar zor gelir.
....................................
Şimdi devletin o gönüllü müsteşarları, hobici savaş stratejistleri, menfaat muhasebecileri neredeyse 'Ordular! İlk hedefiniz Lübnan! İleri!' diye haykırıyor.
Yine bizim anlayamayacağımız derinlikte birtakım hesaplar, birtakım 'yeniden konumlanma', utanmaz bir artıkçılık diliyle 'yeniden nemalanma' programları müjdeliyorlar.
Oysa Lübnan'a asker göndermeye çeşitli gerekçelerle karşı çıkan çeşitli görüşten insanın sorduğu birkaç son derece basit soru var.
Sözgelimi Barış Gücüne katılırken ilk sorulması gereken soru değil midir? Hangi barış? Ne koşullarda barış? Kimin istediği, kimin uygun bulduğu, kimi koruyacak olan bir barış?
Barış Gücü olarak bölgeye asker gönderme taahhüdünde bulunan ülkeler, Lübnan'da açık seçik bir katliam harekatını fütursuzca sürdüren İsrail'e karşı herhangi bir yaptırım uygulayabilmiş midir?
Birleşmiş Milletler, şimdiye kadar bölgede bir varlık gösterebildi mi?
Şimdiden sonra gösterebileceğinin ipuçları var mı?
Kendi görevlilerini onca uyarıya rağmen, dünyanın gözleri önünde bombalayarak katleden İsrail'e karşı hoş karşılanmayan bir sitem dışında nasıl bir yaptırımı oldu?
Bu barış, o toprakları kana bulayanların istediği barış. Onların barış tanımı, tam da böyle bir şey. Güçsüzün esir alındığı; hayatına beş paralık değer biçilmediği; kobaylar gibi üzerinde demokrasi deneyleri, ceza-işkenceye direnç deneyleri yapıldığı bir düzenin adı barış, onların kitabında.
Amerika ve İsrail'in, barış gücünü desteklerken istedikleri bir barış hakemi değil, BM tarafından meşrulaştırılmış bir suç ortağı.
Amerika ve İsrail, çeşitli ülkelerin askerlerinden oluşan gücü, arkalarını toplayacak, gerekirse düşmanına hedef olacak, böylelikle Arap'ın ne kadar vahşi olduğunu görüp taraf olmaya çekilecek suç ortağı olarak istiyor.
Barışa asker yollanmaz.
Barış sivildir.
Gerçekten mazlum olana yardım etmek istiyorsanız asker yollamak dışında bir yol düşünebilmelisiniz.
Yanan komşuya yardıma silahla koşulmaz.
September 02, 2006
(Category:Tr)
Kevgir.com
Çok kısa zamandır yayında olan, son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan "komunite blog"lara bir yenisi eklendi: Kevgir.com (İlk açılışını HayHuy.com ismiyle yapmış olan ekip, ani bir kararlar kevgir olmaya karar verdi)
Bir kısım yazarını yakından tanımakla kalmam çok da severim, eli yüzü düzgün, okumuş çocuklar. Bazıları bilişim sektöründen, bazıları değil. Yazdıkları okumaya değer. İster arada sırada uğrayıp toptan okuyun ister "RSS Feed"inize ekleyin. (Bakarsınız bir süre sonra fikirbaz imzasını da görürsünüz kevgir.com'da ;) (Belki isim babası sayılırım ;)
Kevgir'in doğumgününü kutladığım bu yazıyla umarım Fikirbaz.com'da klasik 3 aylık rehavetinden kurtulur da biraz hareketlendirir kendini... Bitirirken bir iki satır da Kevgir.com'un "biz kimiz"inden ekleyelim:
"...böyle başlamak daha eğlenceli, bavul hazırlamadan, harita almadan, nereye gideceğini bilmeden yola çıkmak gibi; bu yolda bize bol şans dilemenizi ve yol boyunca sizin de aramıza katılmanızı bekliyoruz…
Herkese merhaba!
Biz klavyedeki tuşları takırdatmayı seven bir grup insanız işte;
Okuyanları 3 kişi de olsa yazmayı sürdürecek; fısıltıyla değil bağıra çağıra konuşacak, eleştirilere sonuna kadar açık olacak, bin bir başlıktan bin bir yazı türetecek bir grup insan…
Sizleri de aramızda görmek isteriz. .."
(Category:Tr)
Kevgir.com
Çok kısa zamandır yayında olan, son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan "komunite blog"lara bir yenisi eklendi: Kevgir.com (İlk açılışını HayHuy.com ismiyle yapmış olan ekip, ani bir kararlar kevgir olmaya karar verdi)
Bir kısım yazarını yakından tanımakla kalmam çok da severim, eli yüzü düzgün, okumuş çocuklar. Bazıları bilişim sektöründen, bazıları değil. Yazdıkları okumaya değer. İster arada sırada uğrayıp toptan okuyun ister "RSS Feed"inize ekleyin. (Bakarsınız bir süre sonra fikirbaz imzasını da görürsünüz kevgir.com'da ;) (Belki isim babası sayılırım ;)
Kevgir'in doğumgününü kutladığım bu yazıyla umarım Fikirbaz.com'da klasik 3 aylık rehavetinden kurtulur da biraz hareketlendirir kendini... Bitirirken bir iki satır da Kevgir.com'un "biz kimiz"inden ekleyelim:
"...böyle başlamak daha eğlenceli, bavul hazırlamadan, harita almadan, nereye gideceğini bilmeden yola çıkmak gibi; bu yolda bize bol şans dilemenizi ve yol boyunca sizin de aramıza katılmanızı bekliyoruz…
Herkese merhaba!
Biz klavyedeki tuşları takırdatmayı seven bir grup insanız işte;
Okuyanları 3 kişi de olsa yazmayı sürdürecek; fısıltıyla değil bağıra çağıra konuşacak, eleştirilere sonuna kadar açık olacak, bin bir başlıktan bin bir yazı türetecek bir grup insan…
Sizleri de aramızda görmek isteriz. .."
August 17, 2006
(Category:Tr)
Tedarik.com
Online tedarik zinciri yönetimi, e-tedarik veya en yalın haliyle tedarikçiyle satınalmacının buluşma noktası
Tedarik.com şu anda beta aşamasında ve online; Türkiye'de şimdiye kadar sanal ortamda yayınlanan firma rehberlerinin yanında, şu anda bile anında sivrilir durumda. Sadece firma rehberi değil, aynı zamanda tedarik portalı. Firmaların istedikleri kategoriye kendilerini rastgele ekleyebildiği ve kategorisel bir karmaşanın hakim olduğu "her işi yaparız biz" diyen firmaların listelendiği sitelerin aksine, itinalı bir çalışmayla hazırlanmış yüzlerce hatta binlerce kategoride, firmaların modere edilerek gruplandırıldığı bir portal. Türk sanayi ve hizmet sektörlerinin uzun zamandır ihtiyacını duyduğu bu sitenin, bu alandaki açığı kapamak yolunda atılmış büyük bir adım olduğunu düşünüyor insan.
Sitenin hakkımızda bölümünde, misyonları ve ne yapmak istedikleri gayet detaylı şekilde anlatılmış
Tedarik.com’un misyonu onlarca ana kategori altında mümkün olan en detaylı ve kapsamlı kategorizasyonu yaparak satınalmacıları en kolay şekilde aradıkları ürün ve hizmete ulaştırmaktır. Yanı sıra, istenen ürün ve hizmet kategorilerinde sadece en doğru ve en uygun tedarikçi firmaları listeleyerek satınalmacıların vakit kaybetmesini engellemek, en doğru firmaya en hızlı şekilde ulaşmalarını ve teklif toplayabilmelerini sağlamaktır.
Beta aşamasında olmasına rağmen oldukça dolu olan
Tedarik.com bence gelecek vaadediyor, gördüğüm kadarıyla üyelik ücretleri son derece uygun, ajax kullanılarak yapılmış olan sitenin tasarımı son derece sade ve işlevsel. Yiğidin hakkını yiğide vermek, tebrik etmek lazım ;)
Tedarik.com hakkında basında çıkmış bir yazı
Nedir, ne değildir, nasıl çalışır...
July 31, 2006
(Category:Tr)
Mesele hepimizin meselesi
(Radikal, 31 Temmuz 2006)
38 aydın, Kürt sorunu için 'Benim de Meselem' başlıklı bildiri yayımladı
Bu memleketin bazı köşeleri bazı köşelerinden daha az 'kıymetli' değil. Türkiye'nin bir başka köşesinde yaşanan bir acı varsa, bu benim de meselem. 'Orada' açılan bir yara, 'Burada' beni de acıtır, kanatır sızlatır.
Hepimiz aynı gemideyiz, kadınlar, erkekler, Kürtler, Türkler, Aleviler, göçle gelenler, işsizler, gelecekten korkan gençler, büyük şehirlerin varoşlarında hakça bir yaşam kurmaya çalışanlar, azınlıklar, şiddet mağdurları ve bilmeden şiddeti besleyenler... Hepimiz aynı seferde yolcuyuz, yol arkadaşıyız birbirimize... Bunu bilsek de bilmesek de...
Kemalist-dinci, Türk-Kürt gibi kategoriler etrafından kutuplaşmış bir Türkiye istemiyoruz. Kutuplaşmış bir söylemin parçaları olmayı reddediyoruz. Her türlü renk, ara tonları, köprüler ve sentezlerdir savunduğumuz...
'Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür' diye öğrendik küçük yaştan itibaren. Oysa gitmeden olmaz, görmeden olmaz, insanı anlamadan, insanı duymadan, ötekine yüreğini açmadan olmaz...
Ortadoğu ve dünyadaki son hadiseler, hem yeni gelişmelere hem yeni sorunlara gebe. Bu tarihsel dönemeçte, kendi dinamikleriyle sorunlarını çözebilen, demokrasi ve özgürlükleri geliştirerek sosyal barış ve adaleti gerçekleştirecek ülkeler güç kazancaklar.
Ülkemizde bu kapsamda neleri öncelikli olarak istiyoruz.
1. Kürt sorununa çözüm arayışları içinde, siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel ve uluslararası boyutlar olduğunu görüyoruz. Tüm bu boyutları hesaba katmakla beraber bizler 'insani boyut'un öneminin kavranılarak öne çıkarılmasını...
2. Ülkemizin şiddet ve terör ortamından bir daha tekrarlanmamak üzere kurtulması için silahla siyaset olmayacağının ve hak arayışlarının tehdit ve şiddetle susturulamayacağının anlaşılmasını...
3. Meselenin sadakat-ihanet temelinden çıkarılmasını ve eleştirel düşünen herkesi 'potansiyel iç mihrak' olarak gören 'şartlanmış milliyetçi refleks'in kırılmasını...
4. Birbirimizin acılarına saygı duymanın, birbirimizin yasını paylaşmanın bir 'toplum' olabilmek ve bu toplumda barış içinde yaşamak açısından büyük önem taşıdığını görebilmeyi...
5. Kalıcı bir çözümün Türkiye'nin dışından değil, içeriden, bizzat bizlerden geleceğinin ve askeri değil sivil olacağının daha iyi kavranması için adımlar atılmasını...
6. Kürt sorununun tek boyutlu olmadığının, çözümünün de çok aktörlü olacağının kavranmasını...
7. Etkileri kısıtlı kalsa da insani durumun iyileşmesine yönelik çözüm ve girişimlerin küçümsenmemesini... Toplumsal barış için bizzat sivil toplum içinden gelecek adımlara ne denli ihtiyaç olduğunun anlaşılmasını...
8. Kadınların sorunlarına ayrıca eğilmenin ve bağımsız bir kadın hareketinin öneminin kavranmasını...
9. Zorunlu göçlerle gerek bölgedeki gerekse batıdaki büyük şehirlere gelen Kürt ailelerin, özellikle çocukların sorunlarıyla ayrıca ilgilenmek gerektiğinin anlaşılmasını, göç mağdurlarının yeni bir yaşam kurmalarını destekleyecek politikaların ve projelerin acilen başlatılmasını...
10. Namus cinayetlerine karşı tüm toplumda geniş çaplı bir bilinç yükseltme kampanyasının başlatılmasını, siyasetçilerin ve karar mekanizmasındakilerin bu yönde daha somut uygulamalar geliştirmeye teşvik edilmesini...
11. Anadilin eğitimde kullanılmasının bölge insanı için öneminin anlaşılmasını, anlatılmasını... İki dilliliğin, çokkültürlülüğün bir hak olarak ele alınmasını...
12. Güneydoğu'da ismi değiştirilen köylerin eski isimlerini yeniden alabilmelerini... İnsanların çocuklarına özgürce isim verebilmelerini...
13. Artan kin ve nefret ve şiddet söylemlerinin cenderesinden ırak ve birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve affedebilmeyi sağlayacak yeni bir dil geliştirmeyi...
14. Hepimizin eninde sonunda aynı kamusal alanı paylaştığımızı ve ortak değerlerimiz, ortak çıkarlarımız olduğunu görmeyi, gösterebilmeyi...
Ahmet İnsel, Ahmet İçduygu, Ali Bayramoğlu, Ayşe Gül Altınay, Ayhan Bilgen, Can Paker, Derya Sazak, Ece Temelkuran, Elif Şafak, Erol Katırcıoğlu, Eyüp Can, Fazıl Hüsnü Erdem, Ferhat Kentel, Fuat Keyman, Gençay Gürsoy, İbrahim Betil, Kutbettin Arzu, Mesut Öztürk, Mesut Yeğen, Mithat Sancar, Murat Belge, Muharrem Erbey, Mustafa Karaalioğlu, Nebahat Akkoç, Necdet İpekyüz, Osman Kavala, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Rojbin Tugan, Sabih Ataç, Salim Uslu, Sedat Yurtdaş, Sezgin Tanrıkulu, Şahismail Bedirhanoğlu, Tahir Dadak, Tarhan Erdem, Yusuf Alataş, Zozan Özgökçe.
July 24, 2006
(Category:Tr)
Yalvarıyorum
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...
HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR
Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.
EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME
Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.
SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN
Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...
DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.
YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ
Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.
Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.
’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE
Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...
DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR
Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.
’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’
İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...
RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR
Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.
KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR
(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.
Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.
TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER
Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!
Yılmaz ERDOĞAN
(Category:Tr)
Yalvarıyorum
Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine...
HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR
Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor...
Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine.
Yapmayın!
Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına.
Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz.
Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında....
İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur.
Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR.
Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür!
Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler.
İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır.
Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR!
Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda.
EN GÜZEL KELİME ’BARIŞ’ ARTIK SOYTARI KELİME
Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da.
Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor.
Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor.
Hemen şimdi DURUN!
Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz.
İçinde acı olmayan gecemiz yok..
Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye...
Barış artık soytarı bir kelime...
Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok.
Nerede bu barış?
O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime.
Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız.
Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir.
Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır.
Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder.
SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN
Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat.
O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir.
Ölen yirmisindedir.
Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır.
Ve Anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur.
Kürtçe’de de, Türkçe’de de binlerce ağıt vardır.
Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe’si hem Türkçe’si vardır.
Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır.
Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır.
Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık.
Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum.
Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte.
Kendimi küçük düşürmek istiyorum.
Taviz vermek istiyorum.
Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah’a...
DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM
Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum.
Ne olur? Bu işi durdur.
Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum.
Kimse ateş etmesin kimseye.
Hiçbir gerekçeyle.
Hatta kendini savunmak için bile...
Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal...
Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin.
Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin.
Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte.
İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi.
Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum.
İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten.
Süresiz ve sonsuza kadar.
Yalvarıyorum.
Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte.
YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ
Sonra sabahlara kadar tartışalım.
Ama şimdi durdur. Yalvarırım.
Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat...
Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı.
Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...
Kürtçe’de "cehel" derler.
Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında...
Yalvarırım ne olacak...
Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde.
Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır...
Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek.
Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM.
Kurtulalım istiyorum bu vebadan.
Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum.
Küstüm.
’MIRIN’ DENİR KÜRTÇE’DE ’ÖLÜM’DÜR TÜRKÇE’DE
Konuşmuyorum bu konuyu...
Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz.
Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum.
Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan.
Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum.
Her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum.
Eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, Kürtçe söylemişin, Türkçe söylemişin çıfayda...
Hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez.
Ölüm her dilde çirkin bir kelimedir.
"Mırın" denir Kürtçe’de.
Anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır.
Bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. Türkçe’dir.
Ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir.
"Yaşam"a gelince....
Kelimelerin en şahanelerinden.
İçi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur...
Ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir...
DİL, BİR OLUŞLAR ZİNCİRİNİN SONUCUDUR
Kürtçe’de "jiyan" denir.
Yaşam, her dildeki en güzel kelimedir.
Belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette.
Aşk...
Kürtçe’de "evin" denir.
Bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir.
Anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum.
Sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu.
Çünkü bu iş öyle kolay değildir.
Dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur.
Ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur.
Bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar...
O sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar.
Sonuç her zaman mükemmeldir.
Çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder.
’ACI’NIN YANINA ’ŞİFA’ ’İNTİKAM’A ’BAĞIŞLAMA’
İşte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler.
Ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir.
Bünyesine uyan her su içine akar.
Her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır.
Onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra.
Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
Güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur.
Hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır.
Güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır.
Ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır.
Her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz.
"Acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama"....
"Ölüm"ün yanına "hayat"!
Sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir.
Haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer...
RESMİ OLANI TÜRKÇE’DİR AMA HEPSİ ÖZGÜRDÜR
Artık sivil de değildir haklı da.
Bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir.
Dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur.
Çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur.
İnsanları başkalaştırır.
Ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur.
"Başka" güzel bir kelimedir.
Çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "BAŞKA"dır.
Ve başka, başkalık güzeldir.
Başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen AŞK diye patlar.
Ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir.
Biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne İngilizce, Fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak.
Diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var!
Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var...
Bunların içinde resmi olanı Türkçe’dir.
Ama hepsi Türkçe kadar özgürdür diyelim.
KÜRTÇE’Yİ CENDEREDEN TÜRKÇE KURTARACAKTIR
(Hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "BİZ"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.)
Hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki:
Bizzat Türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir.
Çünkü onları özgürleştiren şeyler Türkçe yazılacaktır.
Türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur.
Ve Türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir.
Kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir.
Alır bu Mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir.
Onu özgürleştirir...
Kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından Türkçe kurtaracaktır.
Çünkü DİL güncel bir mesele değildir.
Güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir.
Ve kavga da (ki Kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona Kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir.
Elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir.
Bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir.
Çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir.
TAKATİMİN SONUNDAYIM ELİMDE SADE KELİMELER
Akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir.
Bu bir mektup.
Kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı.
Hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı.
Ölüm üzerine...
Mayın üzerine yazıldı.
Kürtçe meselesi, Türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu.
Ben... Yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben...
Ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba...
Elimde sade kelimeler...
Dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum.
Takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece.
Yalvarırım... Durun!
Durdurun!
Yılmaz ERDOĞAN
July 21, 2006
(Category:Tr)
Polis Filmi
Musa Rami, özellikle mafyaya karşı mücadelesiyle efsane olmuş bir cinayet masası polisidir. Ailesinin hazırladığı sürpriz bir parti ile 63. doğum gününü kutlamasından bir gün sonra kanser olduğunu ve iki ay ömrü kaldığını öğrenir.
Acaba bu iki ay içerisinde, hem ailesine karşı tehditlerini iyice yoğunlaştıran mafyayla boğuşup, hem de kendisinden 40 yaş küçük üniversite öğrencisi Funda’ya, onu ne kadar çok sevdiğini anlatabilecek midir?...
Polis Filmi, başrollerinde Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş gibi oyuncuların oynayacağı bir Onur Ünlü filmi. (Olacak) Yaz sonunda çekimlerine başlanacak olan film Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek, daha çekimleri bile başlamadığı halde web sitesini açtı. Web sitesi ve aynı anda başlayan bir basın çalışması için özel olarak fotograf çekimlerinin de yapıldığı filmin basın ilişkilerini Soda Medya yürütüyor. (Terzi kendi söküğünü dikemez sözünü doğrularcasına kedi siteleri yapım aşamasında ama
Sinema.com 'u SodaMedya'nın yaptığını işlettiğini biliyorum)
Güzel memleketimizde vizyona giren filmlerinin bile sitesinin olmadığı, olsa da yüzüne bakılamadığı, yanar döner bir tasarıma sahip olanların içinin boş olduğu, bür türlü güncellenmediği düşünülürse, daha yapım planlaması aşamasında Polis Filmi'nin internete bu inancı ve çabası kesinlikle sevindirici.
www.polisfilmi.com adresinden Türkçe sitesine ulaşabileceğiniz sitenin ingilizcesi de www.police-themovie.com adresinde. (Millet daha Türkçesini beceremiyorken İngilizce sitenin online oluşu açıkçası göz yaşartıyor ;)
Not: Filmin sponsor arayışı sürüyor, Haluk Bilginer’li, Özgü Namal’lı filan bir filme spnsor olmayı düşünürseniz, bir kenarda, “nereye yatırım yapsam?” diye düşündüğünüz bir miktar paranız varsa… Bir düşünün ;)
June 11, 2006
(Category:Tr)
Öyle Bir Hikaye
Dün kitapçıda gezinirken gördüm, ciltli, kalın, kallavi bir kitap: Sait Faik Abasıyanık'ın daha hayattayken yayımlanmış kitaplarının toplandığı bir kalın cilt: "Öyle Bir Hikaye, Hayattayken Yayımlanmış Hikaye Kitapları " Mayıs 2006 tarihli, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış. Ideefixe.com'da neredeyse %40 indirimli olması ayrıca sevindirici oldu benim için...
Bir araya getirilen kitaplar şunlar:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağı'nda Var Bir Yılan.
Türk edebiyatının hikaye ustasına, onu unutamadığımızı gösteren bir doğum günü armağanı. Öyle Bir Hikaye adlı bu özel kitap Sait Faik Abasıyanık'ın 100. yılı için, hayattayken yayımlanmış on hikaye kitabının bir araya getirilmesiyle hazırlanmış ve 2000 adet basılarak tamamı numaralandırılmıþtır. Kitabı oluşturan on hikaye kitabının ilk baskılarının kapak fotoğraflarına da yer verilen bu kitap bir kez daha basılmayacaktır.(Arka Kapak)
Bu sabah da Radikal'de Hakkı Devrim'in Sait Faik'le bir kaç kez karşılaştığını anlatan yazısı, tesadüf oldu, hoş oldu: Sait Faik Abasıyanık 100 yaşında. Genç hikâyecilerin ondan bir farkı var. (Hakkı Devrim, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Öyle Bir Hikaye
Dün kitapçıda gezinirken gördüm, ciltli, kalın, kallavi bir kitap: Sait Faik Abasıyanık'ın daha hayattayken yayımlanmış kitaplarının toplandığı bir kalın cilt: "Öyle Bir Hikaye, Hayattayken Yayımlanmış Hikaye Kitapları " Mayıs 2006 tarihli, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış. Ideefixe.com'da neredeyse %40 indirimli olması ayrıca sevindirici oldu benim için...
Bir araya getirilen kitaplar şunlar:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağı'nda Var Bir Yılan.
Türk edebiyatının hikaye ustasına, onu unutamadığımızı gösteren bir doğum günü armağanı. Öyle Bir Hikaye adlı bu özel kitap Sait Faik Abasıyanık'ın 100. yılı için, hayattayken yayımlanmış on hikaye kitabının bir araya getirilmesiyle hazırlanmış ve 2000 adet basılarak tamamı numaralandırılmıþtır. Kitabı oluşturan on hikaye kitabının ilk baskılarının kapak fotoğraflarına da yer verilen bu kitap bir kez daha basılmayacaktır.(Arka Kapak)
Bu sabah da Radikal'de Hakkı Devrim'in Sait Faik'le bir kaç kez karşılaştığını anlatan yazısı, tesadüf oldu, hoş oldu: Sait Faik Abasıyanık 100 yaşında. Genç hikâyecilerin ondan bir farkı var. (Hakkı Devrim, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Pazar Yazıları
Müebbet sevgi
Türkiye adına konuşmakla memur edilmiş muktedirler, kendi iktidarlarını neredeyse dindar bir dille, göze görünmeyen bir kutsalın, Türkiye söylentisinin ardına gizliyor
Vatanı sevmek iyi bir şeydir. Çocukları, kadınları, erkekleri sevmek de iyi şeylerdir. Yeşili, denizi, futbolu, sinemayı sevmek de. Sevmek iyi bir şeydir. İnsanın düşgücünü ve göğüs çatısını genişletir.
...
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 11.06.2006)
Zekâ, akıl ve Danıştay cinayeti
Danıştay'a yönelik menfur saldırının ardından, zekâmızı konuşturduk. Ancak birkaç gün sonra farklı bağlantılar kuruldu.
Tanrının en sevgili kulu Aziz Nesin'in ruhu şad olsun! Ona çok kızdık, hakaret davası açtık. Öldükten sonra "acaba?" dedik, her ölenin/öldürülenin/öldürdüklerimizin ardından söylediğimiz gibi... Belki de doğruyu söylüyordu "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken. Peki, Aziz Nesin "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken, "Türk Milleti zekidir!" diyen Atatürk'e muhalif miydi?
...
(Osman Can, Radikal 2, 11.06.2006)
İnsan hakları hizmetinizde
Bu ülkede başbakanlar, cumhurbaşkanları, hatta yargı kararları bile eleştirilebilirken, orduya ilişkin herhangi bir meselenin eleştirilmesi hoş karşılanmıyor
Siz bu satırları okuduğunuzda, "basın yoluyla halkı askerlikten soğutmak" suçundan cezalandırılması istenen Perihan Mağden'in yargılanmasına başlanmış olacak. Tam anlamıyla bir "düşünce suçu" kapsamına girebilecek bir suç ithamıyla yargılanan Mağden'in, Türkiye'deki "zinde güçler"e dokunan bir eylemde bulunduğu için yargılanan ne ilk ne de son "düşünür" olacağı beklenebilir. Ancak, Mağden'in ve Mağden gibilerin "düşüncelerine" atfedilen suçun savcı(lar) tarafından yorumlanma biçiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) karşısında fazlasıyla sorunlu olduğu görülüyor.
...
(Ertuğrul Cenk Gürcan, Radikal 2, 11.10.2006)
Pazar eğlencesi
Epeydir, neden artık fizik ve matematik yazıları yazmadığımı ve özellikle de matematiksel bulmacalardan söz etmediğimi merak eden okur mektupları alıyorum. Aslında bu çeşit yazılara ara vermiş olmamın temel sebebi, epeydir elimde yazacak güzel malzeme olmamasıydı.
Ama geçen hafta, bu dünyada onun gibi olmaya en çok özendiğim insanların başında gelen Martin Gardner'ın birkaç kitabı daha geçti. Martin Gardner, ünlü Scientific American dergisinin herhalde en ünlü yazarlarından biri.
...
(İsmet Berkan, Radikal, 11.06.2006)
(Category:Tr)
Pazar Yazıları
Müebbet sevgi
Türkiye adına konuşmakla memur edilmiş muktedirler, kendi iktidarlarını neredeyse dindar bir dille, göze görünmeyen bir kutsalın, Türkiye söylentisinin ardına gizliyor
Vatanı sevmek iyi bir şeydir. Çocukları, kadınları, erkekleri sevmek de iyi şeylerdir. Yeşili, denizi, futbolu, sinemayı sevmek de. Sevmek iyi bir şeydir. İnsanın düşgücünü ve göğüs çatısını genişletir.
...
(Yıldırım Türker, Radikal 2, 11.06.2006)
Zekâ, akıl ve Danıştay cinayeti
Danıştay'a yönelik menfur saldırının ardından, zekâmızı konuşturduk. Ancak birkaç gün sonra farklı bağlantılar kuruldu.
Tanrının en sevgili kulu Aziz Nesin'in ruhu şad olsun! Ona çok kızdık, hakaret davası açtık. Öldükten sonra "acaba?" dedik, her ölenin/öldürülenin/öldürdüklerimizin ardından söylediğimiz gibi... Belki de doğruyu söylüyordu "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken. Peki, Aziz Nesin "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" derken, "Türk Milleti zekidir!" diyen Atatürk'e muhalif miydi?
...
(Osman Can, Radikal 2, 11.06.2006)
İnsan hakları hizmetinizde
Bu ülkede başbakanlar, cumhurbaşkanları, hatta yargı kararları bile eleştirilebilirken, orduya ilişkin herhangi bir meselenin eleştirilmesi hoş karşılanmıyor
Siz bu satırları okuduğunuzda, "basın yoluyla halkı askerlikten soğutmak" suçundan cezalandırılması istenen Perihan Mağden'in yargılanmasına başlanmış olacak. Tam anlamıyla bir "düşünce suçu" kapsamına girebilecek bir suç ithamıyla yargılanan Mağden'in, Türkiye'deki "zinde güçler"e dokunan bir eylemde bulunduğu için yargılanan ne ilk ne de son "düşünür" olacağı beklenebilir. Ancak, Mağden'in ve Mağden gibilerin "düşüncelerine" atfedilen suçun savcı(lar) tarafından yorumlanma biçiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) karşısında fazlasıyla sorunlu olduğu görülüyor.
...
(Ertuğrul Cenk Gürcan, Radikal 2, 11.10.2006)
Pazar eğlencesi
Epeydir, neden artık fizik ve matematik yazıları yazmadığımı ve özellikle de matematiksel bulmacalardan söz etmediğimi merak eden okur mektupları alıyorum. Aslında bu çeşit yazılara ara vermiş olmamın temel sebebi, epeydir elimde yazacak güzel malzeme olmamasıydı.
Ama geçen hafta, bu dünyada onun gibi olmaya en çok özendiğim insanların başında gelen Martin Gardner'ın birkaç kitabı daha geçti. Martin Gardner, ünlü Scientific American dergisinin herhalde en ünlü yazarlarından biri.
...
(İsmet Berkan, Radikal, 11.06.2006)
June 08, 2006
(Category:Tr)
Perihan'ın yazısı suçsa...
(İsmet Berkan, Radikal, 4-5 Haziran 2006)
Perihan Mağden'in hapis tehdidiyle yargılandığı yazısını bugün ve yarın köşemde aynen aktarmak istiyorum.
***
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, asker de ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
"Birleşmiş Milletler 70'lerden beri vicdani reddin bir insan hakkı olduğu
fikrini savunuyor."
Diyerek mi girelim? Nasıl girelim bu 'hassas' konuya? Bu konu çok hassas çünkü Askeriye'yle ilgili her konu çok hassas. Çok çok hassas, bu ülkede. Orduyla ilgili herrrhangi bir şeyde: öneri/eleştiri/neden böyle/neden öyle-hayır haksızsınız, porselen dükkânındaki filsiniz. Tuhafiyedeki zürafasınız; aman çabuk pılınızı pırtınızı toplayıp o konunun topraklarından uzaklaşın-ızzz.
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz! Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek, askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa, doğmaması tercih nedeniyse her Türk, asker de doğamaz. Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
Önce yıllardır, on yıllardır, yüz yıllardır maruz bırakıldığımız militarist koşullanmalardan kurtulmamız gerektiğini, bazılarımızın böyle bir tercihi olabileceğini kabul etme 'alicenaplığını' göstermemiz gerektiğini, ARTIK gerektiğini söyleyerek lafa başlayalım.
Avrupa Konseyi'ne üye 46 ülke içinde vidani reddin bir hak olarak tanımlanmadığı yalnızca iki ülkenin: Azerbaycan ve Türkiye'nin bulunduğunu belirtelim. Ermenistan'ın dahi vicdani reddi bir hak olarak tanıdığını, kurucuları arasında bulunduğumuz Avrupa Konseyi tarafından vicdani reddin tarafımızdan reddiyle ilgili, mutat sıklıklarla uyarıldığımızı-
Şimdi biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz) Mehmet Tarhan diye biri var. Mehmet Tarhan total redçi. Mehmet Tarhan, kardeşim ben barışı seviyorum. Ben anti-militaristim. Ben elime silah almam, Silahlı Kuvvetler'e de (hiçbir kisve altında) hizmet vermem, veremem. Diyor. (Onun sözleriyle değil, ben kendi dilime çeviriyorum.)
Mayıs 2001'de askerlik yapmayı reddettiği için tutuklanıyor. Ve o gün bugündür Mehmet Tarhan'ın başı belada. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Mehmet Tarhan'a bu insan hakkını, eline silah almama, Silahlı Kuvvetler'e hizmet etmeme hakkını tanımıyor. Mehmet Tarhan eşcinsel olanlar bir nevi 'sakat' 'kusurlu' vs. vs. kabul edilerek askerlikten muaf tutulabiliyorlar. Bir sağlık kuruluşunun muayenesine maruz bırakılarak.
Mehmet Tarhan bu muayeneye maruz bırakılmayı reddediyor. Zira o eşcinsel olduğu için değil (yani 'kusurlu' ve bir nevi 'sakat' kabul edilmeyi kabul ettiği için değil) TOTAL REDÇİ olduğu için askerlik yapmayı reddediyor.
* * *
Perihan Mağden yarından sonra mahkeme karşısına çıkacak ve ifade özgürlüğünü kullandığı için yargılanacak. Perihan Mağden'in yargılanmasına konu olan yazısını yayımlamaya dün başlamıştım, bugün son bölümü sunuyorum.
* * *
Askeri Yargıtay 3'üncü Ceza Dairesi ise vicdani reddin kabul edilemezliğine hükmediyor. "Silahlı çatışmaların devam ettiği bir coğrafyanın ortasında bulunan Türkiye'nin ülke savunması için gerekli tedbirleri alması zorunludur. Bunun için her erkeğin zorunlu askerlik yapacağı benimsenmiştir" ifadesiyle.
Ve de Sivas Askeri Mahkemesi'nin Mehmet Tarhan hakkında verdiği iki davada toplam dört yıl hapis kararını bozuyor. Tarhan'ın (zorla) muayeneye tabi tutularak 'eşcinsellik' gerekçesiyle terhisinin verilmesini talep ediyor. Yani Tarhan'ın davası yine Askeri Yargıtay'da. Saçları zorla kesilmiş bulunan Mehmet Tarhan Sivas'ta, Askeri Cezaevi'nde. Bu davanın seyrine bakarak daha yıllarca orada kalacağına da hükmedebiliriz. Cezaevi koşullarının alabildiğine 'zor' olacağını da.
Zira Mehmet Tarhan'dan önce 87'inci maddeden (EMRE İTAATSİZLİK maddesi) yargılanıp askeri hapishanelerde yatmış bulunan vicdani retçiler Osman Murat Ülke, Mehmet Bal ve Halil Savda'nın ne mene maddi ve manevi işkenelere uğradıkları; diyelim Mehmet Bal'ın üstünden askeri üniformasını çıkartmaması için ellerinden ve ayaklarından kelepçelendiği, el fizyonomisi 'düşünülerek' yapılmış bulunan kelepçeler ayaklarını kestiği için Adana Askeri ezaevi Komutanı Albay Durdu Solak tarafından özel olarak imal ettirilen prangalandığı 'filan' biliniyor.
Yani Mehmet Tarhan'ı Askeri Cezaevi'nde geçireceği 'meşakkatli' (nasıl da efendice kelimeler seçiyorum) yıllar bekliyor. Böyle bir tercihi olduğu için. Anti-militarist olduğu için. Silahlı Kuvvetler'e hzmet vermeyi reddettiği için. Bu ret hakkı kendisine tanınmadığı için.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Yurdumuz topraklarında 300 bin ila 400 bin arasında değişen (kayda değer) sayılarda asker kaçağı dolaşıyor.
Ne yapılıp edilse bu sayı aşağı çekilemiyor, her üç ila beş yılda bir 'bedelli askerlik' çıkarılarak zevahir kurtarılıyor: Yani 'bedelini' ödeyebilecek maddi imkânlara sahip çocuklarımız Askeriye'nin emrinde geçirilecek 15 aylık bir süre ve süreçten 'yırtıyorlar.'
Modernize edilmiş bir ordudan, profesyonelleştirilmiş bir ordudan (bizzat ordusu tarafından) bu denli sık söz edilen bir ülkede, ordumuzun bütçemizden aldığı pay bu denli 'hatırı sayılır' iken, teknoloji bu denli ilerlemiş (özellikle savaş teknolojsi) bir sürü aletin başına 'uzmanlar' yani 'teknik donanımlı subaylar' dışında kişilerin yerleştirilmesi giderek imkânsız hale gelmiş iken-
1. Askerlik süresi şu kısaltılmış haliyle bile, ziyadesiyle uzun değil midir?
2. Ordumuzun bu kadar çok sayıdaki kişiyi askere almaya çalışması hakiki bir zaruret midir?
3. Bu denli çok para harcayabilen ve hatta elemanlarının kaynaklarıyla OYAK gibi bir ekonomi devini yaratıklandırabilen Yüce Ordumuz, 'Türkiye'nin içinde bulunduğu ÖZEL koşullar' teranesinin artık az biraz eski etkisinde ve inandırıcılığında olmadığını, bilmem kabule yanaşabilecek midir?
Diyelim Aczmendiler, Yehova Şahitleri, kimi fundamentalist Protestanlar ellerine dinleri gereği silah değdirmeyi reddediyorlar. E artık biz Avrupa Birliği'ne Uyumlu müreffeh bir ülke olduğumuza/olacağımıza göre Budistlerimiz'in, Hindularımız'ın sayısında da natürel bir artış olacak. E madem fikri hür, vicdanı hür bir ülkenin çocuklarıyız; vicdani retçilerimiz de anlaşılan olacak. Olacaktır. Olsun.
Askeriyemiz için 'Bedelli Askerlik' söz konusu olduğunda içleri kan ağlayarak da olsa göz ardı edilebilen 'eşitlik' ilkesi bu denli mühim ise; hem hakikaten Türk Ordusu'nun profesyonelleşmesi, modernleşmesi konusunda ciddi adımlar atılsın, askerlik süresi yeniden kısaltılsın, hem de VİCDANİ RET bir insan hakkı olarak tanınsın. Zira ben bir kız çocuğu annesi olarak böyle bir dertten 'sıyırmış' olabilirim; ama bir oğlum olsaydı ve vicdani nedenlerle eline silah almayı reddetseydi hem sonuna kadar onun (ve gerekirse mücadelesinin) yanında olurdum, hemde diyelim öğretmenlik yaparak/koro çalıştırarak/ambulans sürerek/ağaç dikerek/kreşte çocuk bakarak/aşı yaparak/icabında yerleri silerek DE devletine 'hizmet' edebilmesinin mümkün olduğu, ama bu görevlerin 'eşit' ve hakiki ihtiyaçlar için dağıtılması ilkesiyle, pek de âlâ mümkün olduğu düşüncesi içinde olurdum.
E, şimdi oğlum yok diye tam da 'kurtulmuş' sayılmam. Zira ülkemde vicdani reddin bir hak olmaması beni (vicdanımı) rahatsız ediyor. Daha önce 87. maddeden yargılanan üç vicdani retçiye karşın Mehmet Tarhan'ın 88. maddeden yani TOPLU ERAT ÖNÜNDE EMRE İTAATSİZLİKten yargılanmasının rahatsız ettiği gibi. Sivas Askeri Cezaevi'nde 'hangi koşullar' altında yatıyor olamadığım gibi. O niye peki hapiste? Peki niye biz rahat rahat yatağımızdayız? gibi. Peki biz rahat mıyız? Biri, insan haklarından bir hak için mücadele verirken, biz rahat olabilir miyiz? Rahat uyuyabilir miyiz? gibi. Askeri konulara gelince medyalamamızın içinde bulunduğu ağır militarist koşullanma, uyguladıkları 'oto-sansür' normal midir, 'norm' bu ise bu memleketin 'normlarını' daha insanileştirmenin, vicdanileştirmenin zamanı gelmemiş midir, gelmeyecek midir, hiç gelmeyecek midir?? GİBİ. Liste uzuyor. E kesmek, bir yerde bitirmek lazım. Bitti.
May 02, 2006
(Category:Tr)
Can Dündar Com Tr
Can Dündar Com Tr
Çok bir şey söylemeye gerek yok. Internette dolaşan Can Dündar forward'larının bir çoğu muhtemelen bur'dan alınıyor. :) Can Dündar'ın, "beyaz kağıt üzerindeki siyah harfleri yerine, siyah fon üzerindeki beyaz harflerini" tercih edenler için; köşe yazılarını ve diğer her türlü "eser"ini bulabileceğiniz, tamamlanmamış olsa da okumanın verdiği keyif yüzünden bir kaç kez okuyacağınız otobiyografisini bulabileceğiniz, kendisiyle ilgili karikatürleri görüp gülümseyebileceğiniz. Yorum bırakabileceğiniz başarılı bir web sitesi...
Usluydum.
Sabah bir koltuğun üzerine bırakırlar, akşam gelip oradan alırlardı.
Utanılacak kadar normaldim. Hiçbir oyuncağımı kırmadım, zil çalıp kaçmadım, Ayşegül'lerimi yırtmadım. Şimdi onları tek tek oğlum yırtıyor.
Pazar'ları Ankara'da banyo günüydü. Koca odun parçalarıyla zor yanan kazanların kaynar sularında tuğla büyüklüğünde yeşil sabunları kafama yiye yiye yıkandım.
Babamdan fiske yemedim, ama annem feci keseler ve vurdu mu çınlatırdı.
Ulus'ta Santral Bebe'den giyinirdim. 5 yaşımda teyzem beyaz puantiyeli kırmızı gömleğimin üzerine maşrapayla su dökünce ilk kez intiharı düşündüm. Sonra vazgeçtim.
Uzun lafın kısası... Tıklayın, kendiniz gezin... Yazıların içinde kaybolmaya ve vaktin nasıl geçtiğini anlamadan onlarca yazı okumaya da hazır olun.
www.candundar.com.tr
April 29, 2006
(Category:Tr)
Önyargı aklı esir alınca...
(İsmet Berkan, 29 Nisan 2006, Radikal)
Her sabah saat 11.00'de bir haber toplantısı yapıyoruz. Sonra saat 14.30'da biraz daha dar bir kadroyla bir kez daha toplanıyor, haberleri konuşuyoruz.
Sabah 11.00'deki toplantının amacı çıkmış olan gazete ve diğer gazeteler üzerinde konuşmak, kendi gazetemizi eleştirmek, gazetemizdeki eksik haberlerin neden eksik olduğunu konuşmak ve çareler üretmek.
Tabii bunların yanı sıra günün haberlerini, servislerimizin hazırladığı gündemleri vs. de konuşuyoruz, aklımıza gelen veya gözümüze takılan haberleri de sipariş ediyoruz.
İkinci toplantımızın amacı gazetenin birinci sayfasına karar vermek ve sayfayı oluşturmak. Genellikle 14.30'da oturduğumuz masadan sayfa çizilmiş olarak saat 16.00 dolaylarında kalkıyoruz.
Saat 16.00'da masadan kalkmakla iş bitmiyor elbet, haberler akmaya, olaylar gelişmeye devam ediyor, bunlarla da anbean ilgileniyor, az önce yaptığımız sayfayı daha bitmeden değiştirmeye başlıyoruz.
Gündelik bu rutin içinde binlerce potansiyel hata da meydana geliyor. Bu hataların bir bölümünü arkadaşlarımız tecrübeleri sayesinde daha doğmadan önlüyorlar, bir bölümü bizim sistematik kontrol mekanizmalarımıza takılıyor, bir bölümü ise tamamen tesadüfen yakalanıyor. Gazetede hata yapılmaz diye bir şey yok, yapılır, biz mümkün olduğunca hatasız bir ürünü önünüze sunmaya çalışıyoruz.
Tabii, gazetede çalışıp sonsuz bir dikkate ve titizliğe sahip olup hataları sıfırlamayı denemek mümkün ama yine de bir hata çeşidi var ki, ondan kaynaklanan yanlışlıkları yakalamaya da, düzeltmeye de imkân yok.
O hata çeşidinin adı önyargı!
Eğer kendimize karşı yeterince samimiysek önyargılarımızdan kurtulmaya çalışabiliriz, belki başarılı da oluruz ama önyargılara sahipsek, onların bize yaptırttığı hatalardan kurtulamayız.
Bu çeşit hataların bence affı da yok.
Ne kadar özür dilerseniz dileyin, hatanızın kaynağı önyargılarınızsa, özrünüzün kabul edilme ihtimali o kadar az bence.
* * *
Önceki gün 14.30'da toplantı masasına oturduğumuzda benim aklımda bir manşet haber vardı zaten; CHP lideri Deniz Baykal'ın başlattığı terörle mücadele yasa tasarısıyla ilgili polemik!
Ama toplantı masasında dinlediğimiz bir haber bu manşetin yerini aldı. Habere göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, İstanbul'da yapılan Dünya İş Kadınları Zirvesi'nde yaptığı konuşmada adını vermeden türban sorununa değinmiş ve üniversite çağındaki kızların okula gitmesinin önünde bir engel olarak gördüğü bu sorunu 'ayrımcılık örneği' olarak nitelemişti.
Eh, hazır son birkaç gündür türban tartışması da sürüyordu, Emine Erdoğan'ın bu konuşmasını manşete çıkartabilirdik.
Bu manşete itiraz eden arkadaşlarımız oldu, itiraf edeyim, haberde ben ısrarcı oldum ve sonunda 'Türban tartışmasına Emine hanım da girdi' manşetini sayfaya yerleştirdik.
Buraya kadar olan biten, katıksız önyargılarımızın başta benimki olmak üzere aklımızı esir almasıydı. Sonrası ise tam bir akıl tutulması. Netice olarak Radikal bu manşetle çıktı, ben de zaten türbanı yazacaktım, Emine Erdoğan'ın bu konuşmasından hareketle paragraflar da ekledim yazıma.
* * *
Sabah diğer gazetelerin hiçbirinin haberi bu açıdan görmediğini fark etmek ilk uyarıydı. Ardından bizim gazetedeki haberi okudum, hayır bizdeki haber bile manşeti desteklemiyordu.
Daha ilk dakikada yapmam gerekeni en son yaptım, Emine Erdoğan'ın konuşmasının tam metnini buldum ve okudum. Hayır, Emine Erdoğan konuşmasının hiçbir yerinde türban tartışmasına falan girmiyordu, bazı yerleri çok zorlarsanız konuyu türbana çekebilirdiniz belki ama hayır, konuşma bu konuda değildi.
İşte o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çünkü Emine Erdoğan'ın konuşması ne Radikal'in manşetinde ne de benim yazımda anlatılan türde bir konuşma değildi, hatta tam tersine gayet güzel, desteklenmesi gereken bir konuşmaydı.
Bakın, o konuşmadan bir bölümü aktarmak istiyorum:
"Bugün Anayasamızda da, Medeni Kanunumuzda da cinsiyet ayrımcılığı reddedilmekte, yasaklanmaktadır. Kadın ve erkek, dini, dili, ırkı, rengi ya da dünya görüşü, kılık-kıyafeti ne olursa olsun kanun önünde eşit sayılmaktadır.
Ancak bunun hayata yansımasında sorun olduğunu hepimiz biliyoruz.
Evrensel beyannameler, uluslararası sözleşmeler, anayasalar ya da yasalarla ayrımcılığın ortadan kalkmadığını tespit etmek durumundayız.
Öyleyse sorunun kaynağına inmek zorundayız. Orada karşılaşacağımız gerçek, sosyoekonomik engeller olduğu kadar 'kültürel körlük' dediğim önyargı hastalığı da olacaktır.
İşte mücadelemizin zeminini asıl bu hastalıkları ortadan kaldırmaya kaydırmalıyız."
* * *
Evet, önyargı hastalığı. Maalesef ben de aynı hastalıktan mustaripmişim demek ki...
(Category:Tr)
Sinema.com Halka Açıldı (!)
Bu başlığı Ganimet.com 'da gördüm, çok hoşuma gitti, alıp kullanayım dedim, önden belirtmekte fayda var. Hemen konuya gelecek olursak; Sinema.com, "Haftanın Yeni Filmleri", "Film ve Sinema Arama" gibi en çok ve sık kullanılan özelliklerini web yayıncılarıyla paylaşmaya karar vermiş. Iframe ile kendi sitenize, blogunuza Sinema.com'dan içerik çekmeniz mümkün artık. Tek yapmanız gereken Sinema.com'un webmaster sayfasından istediğiniz kodu alıp blog'unuzun sidebar'ına (mesela) yapıştırmak. Ondan sonra bir daha elinizi sürmenize bile gerek yok.
Şöyle bir gezinince, Klaket.com, Filmlerim.com ve Superonline'ın sinema sayfalarının bu yöntemle sinema i.eriği yayınladığını gördüm. Bence denemeye değer. Umarım Sinema.com ilerde, aynı şekilde haberler, yazılar hatta yıldız tablosu da vermeye başlar. Şuanki hizmetin tek eksiği, söz konusu içeriğin standart genişlikte alınması gerekiyor (hoş söz konusu genişlik bir çok blog'un sidebar'ına uyacak ölçüde) Eğer istediğiniz başka bir genişlik olursa bu yazının yorumlarına ekleyin Sinema.com çalışanlarından fikirbaz.com'u takip edenler olduğunu biliyorum... :) Bence isteklere kulak vereceklerdir. :)
April 25, 2006
(Category:Tr)
Reklam Pazarlama - Türkçe Bloglar
Hazır gaza gelmişken uzun zamandır aklımda olan ama ben diyeyim vakitsizlikten, siz deyin ihmalden bir türlü fikirbaz.com için toparlayamadığım bazı linkleri koyayım.
Hepsi Türkçe, neredeyse hepsi reklam, pazarlama ve tanırım fikirleriyle; iyi fikirlerle ilgili, pırıl pırıl, canavar gibi bloglar / siteler. Şu internet dipsiz kuyusunda tematik içerik, zengin, dolu dolu içerik konusundaki umutsuzluğumu biraz olsun azaltan başarılı siteler. Emek harcayanların ellerine sağlık...
Farketing.com
"Artık, başarılı olmak için farklılık bir gereklilik. Tabii ki, tek başına ‘farklı olmak’ bir şey ifade etmiyor. Bu yüzden farketing.com’da farklıyı değil, fark yaratanı, yaratırken de bir değer oluşturabilen fikirleri yazmaya çalışıyorum."
AdKritik.com
İsmini, pek sevdiğim adcritic.com'dan edindiğini anlamak için fazla zeki olmanın gerekmeyeceği AdKritik, gerek tasarımıyla, gerek içeriğiyle ve duruşuyla çok hoşuma gitti... Daha sık ziyaret etmeliyim diye düşündüm; hatta bir gün yorum bile yazarım belki.
Reclamlar
Başarılı reklamların derlenip toparlanıp sıralandığı sunulduğu keyifli bir site. Hergün mailinize gelen "sözde" espirili onlarca mailden sıkıldıysanız, buradan bir kaç başarılı reklam alıp dolaşıma sokun derim ;)
Marketallica
Bu siteyi bir ara Fikirbaz.com'da yazmıştım. Şimdi hazır derleme yaparken burada bahsetmemek olmaz... Adı üstünde, güzel site ;)
Jiklet.com
"Görsel iletişim, tasarım, trend, teknoloji, sanat, popüler kültür, alışveriş, kısa film, sinema, reklam filmleri, fotoğraf, pazarlama vb. gibi bir çok konuda fikir ve tavsiyelerde bulunan bir etkileşimdir. Daha çok görsel ağırlıklı ilham kaynaklarına yoğunlaşmayı seven, yeni fikir ve trendleri takip eden blog sitesidir."
Reklamlar.Tv - Televizyon Reklamları Klavuzu
Pazar-Lamaca - Pazar-lama Basiretli İnsanların İlmidir
BiguMigu.com - Herşeyden biraz var bu sitede. Pembiş bir site. Bakınız, üye de olunabiliyor.
ISBN9760806 - Bu sitenin adresini nasıl aklınızda tutarsınız bilmem. En iyisi ekleyin favorilerinize; rahat edin. Barış Erkol isimli bir arkadaşa ait; diğer sitelerine linkler de or'da...
Bu derlemeye eklenmek / eklemek isterseniz: Fikirbaz(at)fikirbaz.com
(Category:Tr)
Kahraman Market Süpermarkete Karşı
Her zaman gittiğiniz süpermarkette uğrayıp, alışık olduğunuz rafların ve ürünlerin yerlerinin değiştiğine şahit oldunuz mu hiç? Hani o her zaman gözünüz kapalı bulacağınız paket çayın yeni yerini bulmak için dakikalarca süpermarketin size sunduğu bu yeni düzene alışmak için etrafa bakındığınız oldu mu hiç? Bu deneyim sizin sanmış olabileceğiniz gibi bir rastlantı değil. Tam tersine, Don Norman, Emotional Design kitabında bütün bunların iyi planlanmış ve birçok uzmanının neredeyse laboratuar ortamında yaptığı araştırmalar ile ortaya konmuş küçük stratejik hileler olduğundan bahsediyor.
Devamını okumak için Altı Üstü Tasarım'a gitmeniz gerekli...
Mehmet Doğan, Altı Üstü Tasarım'da Erişilebilirlik, Kullanılabilirlik ve Web Standartları üzerine yazılar yazıyor...
(Category:Tr)
Stok Reklam
Fikirbaz'a gelen bir e-mail'le haberim oldu Stok Reklam'dan; geçenlerde görüp beğenip burada da tanıttığım AmbalajTasarımı.com gibi; "konusuna son derece sadık" çok keyif veren bir reklam blog'u... Utku Yasavul'un elinden, kaleminden çıkmış. Ben tarif edeceğim diye uğraşmayayım...
...stok reklam, aklıma gelen fikirler çöpe gitmesin diye üşenmeyip "dur bi güzel olacak mı diyerek" uyguladığım işlerin yer aldığı bir sitedir...
Dediğim gibi, stok reklam, reklamla ilgilenen, yaratıcı olduğuna inanan, reklam sektörüne kıyısından köşesinden bulaşmış veya bulaşamamış,
içinde bir şeyler kalmış herkese tavsiye edilir.
...Stok reklam bir anti reklam sitesi değildir. Akşam içtiği biranın parasını reklam sayesinde ödeyen bir metin yazarının, reklamcılığın yaratıcı tarafına duyduğu sevginin bir gösterisidir sadece, bu anlamda asla anti-reklam yayınlanmayacaktır...
Buyrun; linki de burada: Stok Reklam
April 11, 2006
(Category:Tr)
Kibritçi kız meta olmasın
( Ayça Şen, Radikal Cumartesi, 8 Nisan 2006 )
Yalnız çocuk büyüten çok sayıda kadın var. Bunların bir bölümü çocuk beş yaşına gelmeden ayrılmış, birçoğu yedi sekiz aylıkken, birçoğu da evlenmeden yapmış.
Böyle çok arkadaşım var. Evlenen, evlenmeyen, sırf çocuk sahibi olmak için evlenmek isteyen, istemeyen...
Bu yazıyı yazmak zorundayım. Her ne kadar Memo üç gündür evde ateşlerle yatıyor ve işbu satırları yazarken masanın başında yazı yazdığımı gördüğü için sürekli gelip bir şeyler istiyor olsa da. Annem küstü gitti, 10 gündür yok. Bense rahatım. Memo'yla yalnızım ve rahatım. Bana komik geliyor ama bir de sevgilim var artık. Çünkü bu sözü kullanmayalı o kadar uzun zaman olmuş ki: "Sevgili..."
Tabii kolay olmuyor. Yaşadıklarını hastalıklı bir dikkatle detaylandırdığını sanan biri olmanın yanı sıra detaylarının da oldukça gerçek olması, kimseden hiçbir şey beklemeyen biri olduğunu ara sıra kendine hatırlatacak kadar hafızası zayıf bir kimse oluşun, gerçekten, ama gerçekten, artık kimsenin kimseyi sevmediğini, bunun da kırk yılda bir geçen kuyruklu yıldız olduğunu bilişin ve hayatın - hiç - bir - şekilde garantisi olmayışı ve tabii bütün bunları bir arada yürütmeye çalışırken zaman zaman yorgunluktan dilinin yerlere değmesi. Sıradan zorluklar yani.
Yalnız başına çocuk büyütmek zor değil. Kendini yalnız kılarak büyütmek zor. Kişisel tarihinle yüzleşme korkuların, hatta saçına sürdüğün jöle bile, kendini tanımana, karşındakini anlamana ve bunları detaylandırmana mani. Dolayısıyla aslında 'tek başına çocuk büyütmek' derken, çocukluğumuzdan bu güne kadar yaptığımız gibi bütün o sürecin bir parçası aslında yalnız başına çocuk büyütmek.
Memo'nun babası geldi şimdi. Beni biraz solgun gördü; ayrıyız, kızgınız ama severiz birbirimizi. Son zamanlarda yeni bir ilişkinin verdiği korkular, sosyal yaşamda verdiğim tavizlerle yüzümdeki ışık tutulmuş tavşan kardeşe seslenerek "Güçlü olsana sen," dedi, "Korkmasana," dedi. Belki de sevildiğimize inanmamanın inanamamanın verdiği bir zavallılık üzerimizde o yalnız başına başkalarına hüzün veren.
Yani aslında sanılanın aksine yalnız değil, bilakisim. Sadece zaman zaman şımarıp, hepimiz gibi yalnızlığımızla yüceltebiliyoruz kendimizi. Bu oyuna gele de biliyoruz katır kadar olduğumuz halde.
Ve bu da normal belki. Yalnız yalnız, bütün meczup hissiyatımızla dolaşırken bir gün yolda işte 'O' aşkla karşılaşacağımızın umududur bu; kim bilir... O'nu aramanın sınırsız lüksüne sahip insanlarız. Ya sahip olamayanlar?
Binlerce kadın tek başına, bildiğimiz o ne çetin şartlarda, yapayalnız - tek çocuklu da değil ve bazen çocuksuz nelere katlanıyor; bizimki zıpçıktılık yani.
İnsanız, zaman zaman hayat tırsıtıyor; bocalıyorsun, düşüyorsun, kalkıyorsun ve seni koruyan tek şey katıksız ve karşılık beklemeden birilerine duyduğun sevgi. Yani güldüğüm Cezmi Ersöz duyarlılığı, Ahmet Altan ve hatta Hakan aşkörtmenliği, Işık Menderes bilgeliği ve (utanarak) zaman zaman Mevlana âşıklığı kendini haklı çıkardı; ne kadar bunu yazarken yakın arkadaşlarıma mahcup olacağımı bilsem bile. Ama tabii ben de şu anda biraz dalga geçiyorum içimden bu 'duyargan' kararsızlığımla. Ve maalesef zaten yalnızlığı yaratan da bu serkeş saygısızlık. Tavrını koyamama.
Şimdi tavrımı koyuyorum ve bütün kararlılığımla iki saattir dereceyi koltuk altına almayan Memo'ya bunu yaptıracağım. Bu kadar yani.
March 10, 2006
(Category:Tr)
İki Adet Türkçe Blog - Ambalaj ve Pazarlama
Bu hafta denk geldiğim ve hoşuma giden iki blog var; ikisinin de ortak özelliği ambalaj tasarımı ve pazarlama ile ilgili olmaları. Yanı sıra ikisinin de çok basit template tasarımlar olmalarına rağmen dolu dolu ve çok başarılı bloglar olmaları. Kesinlikle tatmin edici ve ambalaj tasarımı, pazarlama ve enteresan & yaratıcı fikirlerle ilgilenenlerin dikkatini çekecek siteler... Kesinlikle tavsiye ediyorum...
- AmbalajTasarimi.com
- Marketallica (ismi ayrıca hoşuma gitti, sebebini bilen bilir ;)
January 27, 2006
(Category:Tr)
Kimse otomobil kullanmazsa karda sıkıntı da yaşanmaz!
( İsmet Berkan, 27 Ocak 2006, Radikal )
Etrafımda herkes İstanbul'da bu kez belediyenin iyi çalıştığına ve karla iyi mücadele ettiğine dair bir inanç içinde. Bense tersini söylüyorum ama kimseye kendimi anlatamıyorum.
Diyorlar ki, bütün ana yollar (nedense 'ana arter' diyorlar, hepimiz damar cerrahıymışız gibi, bir de sanki 'yan arter' olurmuş gibi...) açıkmış. Geçmiş yıllarda olduğu gibi trafik sıkışmaları olmamış, İstanbullu yollarda kalmamış.
Evet bütün bunlar doğru. Ne TEM ne de E5 tıkandı bu sefer. Yollar temizlenmiş, köprü ve viyadükler buzlanmaya karşı kimyasal madde ve tuzla kaplanmıştı.
Tamam da, bütün bunlar karla mücadelenin 'başarıldığı' anlamına gelmiyor ki...
Bir kere İstanbul'da bütün okullar tatildi, üniversiteler dahil. İkincisi, özel otomobil sahiplerininin yüzde 90'ı otomobillerini çıkarmadı veya park ettikleri yerden ÇIKARAMADI. Buna taksiler de dahil.
Peki, trafikteki araç sayısı bu denli dramatik biçimde düşünce, elbette kaza sayısı da azaldı, trafik sıkışıklığı da yaşanmadı.
İyi güzel de, İstanbullular işlerine güçlerine nasıl gittiler?
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Ben cevabını vereyim: GİT-ME-Dİ-LER.
Evet, İstanbul bir haftadır tatilde!
Benim bildiğim, belediyenin karla mücadelede başarılı olması demek, sadece vatandaşların karda yollarda çile çekmemesi demek değildir. Mücadelede başarılı olmanın esas ölçütü, şehrin ekonomik hayatının, üretkenliğinin vs. hasar görmemesi, karlı günlerde de kesintisiz devam etmesidir.
Bakın, biz gazetede her gün çalıştık. Allah için bütün elemanlarımız rahatça gazeteye geldi ve gitti. Ama biz bile çalışma saatlerimizi azalttık, akşam servis araçlarımızı gazeteden erken çıkarttık.
Bu, bizim erişebildiğimiz bütün şirketlerde de aynen böyle uygulandı. Pek çok kurum ve kuruluş ya minimum elemanla çalıştı veya tatil etti. Çalışanlar erken paydos etti, yerlerine nöbetçiler bırakıldı.
Şehirde alışveriş yapılmadı bu bir haftada.
Büyük alışveriş merkezlerine giren çıkan insan sayısında dramatik düşüşler yaşandı. Çoğu esnaf ya dükkânını hiç açmadı ya da açtıysa da erken kapatıp gitti, günler siftahsız bitti.
Uzun lafın kısası, evet medya çok şikâyet etmedi, evet vatandaşın sokağa çıkmaya kalkışanı fazla çile çekmedi ama ezici çoğunluk aslında tatil yaptı, evde oturdu!
Oysa, az önce de söylediğim gibi, belediyenin başarısını çile çekmemekle değil, şehrin normal hayatını sürdürmesiyle ölçmemiz gerek.
Şimdi karşımdaki pencereden TEM'e bakıyorum, yolun Edirne istikametinden birkaç dakikadan beri araç geçmiyor. Şehir yönüne ise çok ama çook seyrek bir trafik var, dakikada 12 araç geçtiğini saydım şimdi. (Saat 16.55)
Ben bu denli az trafiği en son 2001 krizi sırasında görmüştüm, o zaman bile bundan fazla araç geçiyordu TEM'den.
Kimdi o bakan, 'Okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederim' diyen... Aynen o durumdayız, İstanbullular olmasa İstanbul'u idare etmekten kolayı var mı?
January 26, 2006
(Category:Tr)
Birkaç Türkçe Blog
Uzun zaman oldu, sadece fikirbaz.com'u degil bir çok şeyi boşladım. Fikirbaz.com'u boşlayınca Türkçe Blog'ları da boşladım. Aslında sanıyorum, kendimi işe güce kaptırınca - her ne kadar internet de olsa iş alanım- interneti, asıl interneti boşladım. Ve son bir iki gündür o linkten bu linke zıplamaca oynayıp kendimi alamayınca bu işten nasıl keyif aldığımı hatırladım. Kendiliğinden oturdu taşlar yerine... Son 2-3 yılın yükselen internet trendi blog meselesi zaten yurtdışında (neresiyse orası) alıp yürümüşken, artık canım memleketimde de "ha" diyince bulunan ismi sayılan bloglar "yerleşik düzene" geçmiş durumda. Internet dünyasının hızı düşünülürse Fikirbaz:com dede gibi kalıyor herhalde. Sadece yaşı değil eskiliğiyle de; güncellenmeyen sağ sütunuyka, blogroll'uyla, eski kalmış MT sürümüyle, linkleriyle.... (Bir anda dökülüverdim iyi mi...)
Neyse, kendiliğinden günah çıkarmaya dönüşmüş ols da yazım, asıl amacım üç beş Türkçe Blog verivermek şuracığa, bir iki de site ismi zikretmekti... (Görüyorsunuz son 24 saattir gazdayım, eylemlerim sürecek...)
- KendiKendine: Kankamın, adaşımın askerde 12 ayı nasıl geçirdiğinin belgesidir. Oralarda bünyenin ne kadar sıkıldığının kanıtıdır. Gülümsetmektedir beni...
- Figankaplan.com: Popüler bloglara edebiyat dersi verebilecek bir yazın arşivi halibe dönmektedir her geçen gün. Sakin kafa, güzel bir çay, bol vakit, yağmurlu bir öğleden sonra oturulmalıdır başına... Vakit alır...
- AntiKunti: Daha önce de bahsetiştim hoş, yeri gelmişken bir kere daha geçeyim üstünden, bazı çok güzel adamlar bir şeyler yazıyorlar burada, her ne kadar son haftalarda hızları kesilmiş de olsa.
- Mtlda.com: Arada sırada göz atıyorum, hoşuma gidiyor, fotoğraflar filan. Tasarımı da değişti, yavaş yavaş güzelleşiyor sanki. (Geçenlerde Nurgül Yeşilçay'ın kafayı Nurgül'le bozmuş "fan"ları ile itişti sanıyorum. Hala hayatta olması mucize.. :P )
- Nurgül: Şimdi adı geçti ne yapalım bunu da koyalım. Türk Blog dünyası adına takdir edilesi buluyorum Yeşilçay'ın girişimini. Başarılı bence.
- Nilhan.com: Bayanların bloglarında gidiyoruz hazır, Nilhan'ı atlamamak lazım, her ne kadar artık blog özelliğinden çıkıp "Bakıııın, ben nerelere gidiyorum, nereleri görüyorum, köpengbalıklarıyla yüzüyor, aslanlarla, zürafalarla takılıyorum" sitesine dönmüş olsa da, her zaman bakılacak bi' şeyler var.
- BurkinaFasaFiso: Yeni buldum burayı, hoşuma da gitti, daha çok Türkçe Blog gezmeyi hatırlamalıyım. Bir de blogroll güncellemesi yapmayı...
- Fikircengi: Sadece isminde gecen fikir kelimesi bile yeter hoşa gitmesi için ;) Üstelik de çok daha fazlası var.
- Vosmanius.com: Son olarak da diğer bir kanka. Ailesinden uzakta, Datça'dan bildiriyor, son haftalarda o da işi savsaklıyor biraz ama olsun, şeytan tüyleri var (sarısından) kızılamıyor kendisine.
- Tara & Pagan: Dolu dolu, tıklım tıklım. Keyifli.
- TalkTurkey: Evet Türkçe değil ama Türkiyeli. Amerika'dan.
January 25, 2006
(Category:Tr)
2005 yılının en kötü sözü seçildi
(Radikal Gazetesş - 25 Ocak 2005)
AA - BERLİN - Töre cinayeti 'en kötü Almanca' seçimini kaybetti. Almanya'da 2005 yılının en kötü sözü olarak 'işten çıkartma verimliliği' (Entlassungsproduktivitaet) seçildi. Frankfurt'ta beş dilbilimcisinden oluşan bağımsız jüri tarafından yapılan açıklamada, 'bu sözün, geçen yıl işini koruyabilen insanların daha fazla çalışmak zorunda kaldıklarını gizlediği' belirtildi.
'İşten çıkartma verimliliği' sözüyle, 'işten çıkartarak bir şirketin çalışanlarının verimliliğini artırmayı hedeflemesinin' ifade edilmek istendiğine işaret eden jüri, bunun 'uygunsuz ve insan onurunu aşağılayıcı' olduğunu vurguladı.
Jüri aralarında 'töre cinayeti', 'bozuk et' ve 'parazitler' gibi sözler olan yaklaşık 1000 söz arasından 'işten çıkartma verimliliği'ni seçerken, jüri sözcüsü Horst-Dieter Schlosser, bir açıklamasında, en kötü söz olarak 'töre cinayeti'ni (ehrenmord) tercih ettiğini söylemişti.
Bugün gazetenin aynı sayfasındaki diğer bir haber ise şu:
Bu sesi unutmamız zor
Tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra sesiyle hafızalarımıza kazınan sanatçı Mümtaz Sevinç, birlikte yaşadığı kız arkadaşı tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
YUH diyorum, tıklayın okuyun...
January 07, 2006
(Category:Tr)
Gerçi kâfir işi, fakat ne çare?
( Yıldırım Türker, 1 Ocak 2006, Radikal 2 )
O ihtiyar, memleketimizde çoğunlukla ardından teneke çalınarak kovulan, belki bir daha hatırlanmak dahi