January 16, 2004

(Category:Yazarım... (istersem))

Lord of The Ring

...Mandalf (ki cübbesinin ceplerinde her zaman renk renk mandallar bulundurmasıyla tanınmıştı) kulağına eğilip "sen seçilmiş olansın, bu yüzüğü taşıyacak olan kişisin!" dediğinde başına bunların geleceğini tahmin etmemişti kuşkusuz. Ne yüzüğün güçlerinden haberdardı ne de başına geleceklerden. Yüzüğü taşırken karşısına çıkacak tehlikelerden, ejderhalardan veya şairlerden bihaber, şaşkın ve hazırlıksız yüzüğü cebine atıvermişti... O, artık yüzük taşıyıcısıydı.

Mandalf kendisine yüzüğün nerede dövüldüğünü nerede şekillendirildiğini uzun uzun anlatmıştı, Konstantiniye'de Sultanahmet mevkiinde ermeni bir ustanın elinden çıkmaydı yüzük, üzerindeki taşlar dağların derinliğinden, mağaralardan afrikalı köleler tarafından çıkartılmış, işinin erbabı ustalar tarafından şekillendirilmişlerdi. Ama şimdi yüzük, taşıyıcısının cebinde son yolculuğuna çıkıyordu. (En azından o öyle biliyordu)

Yüzüğü uzun bir süre taşıyıp, kimselere yar etmeyip koruması gerekiyordu son ana dek. Üzerinde taşıdıkça ağırlaşacağını, aklında durdukça kalbini sıkıştıracağını cebine attığı daha ilk anda biliyordu ama bundan kaçması mümkün değildi. Kendi talip olmuştu hem de büyük bir istek, heves ve heyecanla. Zaten daha cebine attığı ilk anda da nefesi daralmış, adımlarını atamaz, ayaklarını sürür olmamış mıydı...

Yapması gerekeni biliyordu, yüzüğe layık bir taşıyıcı olmalı, onu kabaran alevlere atacağı güne kadar taşımalı, ağırlığı altında ezilmeli, zaman zaman dizlerinin üstüne çöküp ilerlemesi gerekse bile yüzüğe ihanet etmemeli ve hep yürümeliydi. O içi kabaran, durup durup lavlar püskürten dağa varana kadar gerekiyorsa yıllarca ilerlemeli, ve yıllarca "o"na sahip olmalıydı... Ta ki, son durağa varıp, yüzüğü lavların arasına bırakana dek...

Oysa Mandalf'ın kendisinden sakladığı çok önemli bir şey vardı. Yüzük o alev alev içi yanan dağın ateşinde dövülmemişti ve yüzüğün önünde sonunda o lavların arasına bırakılması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Ne yaparsa yapsın o yüzük yokedilemeyecekti... Taşıyıcı "o"nun ağırlığını alışmak, onla yaşamak zorundaydı. Yapabileceği tek şey -maalesef- onu en fazla kıçına sokmak olurdu... (Ki bu da büyük ihtimalle bir opsiyon değildi...)

(Category:Yazarım... (istersem))

Fırtınadan Önce...

Gözünü açtığında hastanedeydi, başı zonkluyordu, elini başına götürdüğünde dokunduğu şey saçları değil sargı beziydi ve dokununca başının zonklaması artıyordu...

Hatırlamaya çalıştı. Perşembe gecesiydi, İstiklal Caddesi'ndeydi, her zamanki yerinde, ekmeğini kazanmaya çalışıyordu. Yıllardır her gün ve her gece yaptığı gibi. Sokak şairiydi, İstiklal Caddesi'nde durdurabildiği insanlara ayaküstü şiirler yazıyor, üç beş kuruş kazanmaya çalşıyordu. İstiklal Caddesi'nden geçen herkes onu mutlaka tanırdı, o hep oradaydı. Başı zonkluyordu...

Bazen ısrarcı olduğu, alımlı kızların önüne atlayıp şiir yazma teklifinde bulunup geri çevrildiği, sinirlendiği, laf attığı olmuyor değildi ama uzun süredir olabildiğince normal şekilde sanatını icra ediyordu. Kurdu olmuştu artık... Kime yaklaşılır, kime şiir yazılır, kimden uzak durulur çok iyi biliyordu. Elele genç aşıkların nasıl tavlanılacağını, okuldan çıkmış aylak aylak gezinen üniversiteli kızların nasıl ikna edileceğini iyi biliyordu. Cadde'nin kitabını yazabilirdi, mısra mısra... Başı zonkluyordu... Hatırlamak için çabaladı üç dört saat öncesini...

Perşembe gecesiydi, bir iki kişiye yaklaşmış, durdurmaya çalışmış, bir iki mısra okuyuvermişti kimilerine, işler kesattı, fırtına yaklaşıyordu ve herkes bir an önce sıcak evine ulaşmak için büyük ve hızlı adımlar atıyordu, perşembe gecesi zaten insanların aylaklık yapacakları, şuraya mı gitsek buraya mı gitsek diyecekleri bir gece değildi ki... Uzaktan elele gelen sessiz bir çift gördü, "tamam" dedi işte müşteri...

Emin adımlarla çiftin üzerine yürüdü; tam ortalarına... "Bir saniye vaktinizi alabilir miyim" diyerek söze tam girişmişti ki, bir eli yanındaki kızın elinde olan genç adam diğer elinde taşımakta olduğu çantayı bütün gücüyle kendisine doğru savurdu, hiç beklemediği bu hamle karşısında yapacak hiçbir şeyi yoktu... Cadde'de çok kavgaya tanık olmuş, çok kavgaya karışmıştı ama böyle bir şeyi hiç beklemiyordu... Çantanın oldukça ağır olduğunu anlaması zor olmamıştı çünkü daha ilk hamlede çantayı kafasına yediğinde yere yuvarlanmış, gözünün üstündeki acıdan kaşının açıldığını anlamıştı ama ne olduğunu anlayıp da yerden doğrulamadan saniyeler içinde aynı çantayı defalarca kafasına yemişti. Çığlıklar duymuş, haykırışlar, yakarışlar işitmişti, kendisine doğru koşan ayak sesleri son işittikleriydi... Başı zonkluyordu...

O sırada yanına yaklaşan hemşireyi fark edince sıyrıldı bütün bunlardan... Hemşire "kötü hırpalanmışsın bu gece, nasıl başın?" dediğinde, "ne oldu bana?" diye sordu önce, sonra uzandığı yerde dikleşti biraz... Hemşireye baktı bir süre, "Şairim ben" dedi, "Senin için yazdığım bir şiirim var, iki saniyeni bana verir misin..."

September 24, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler

Dünyanın bütün büyük şehirlerinde madalyonun bir de öteki yüzü var. Ve bildiğimiz geleneksel Hollywood sineması dışında çekilen madalyonun işte bu öteki yüzüyle ilgili filmler... Paris´in Eyfel Kulesi´nden ibaret olmadığını, New York´ta sadece gökdelen iş merkezleri bulunmadığını, Londra´da Trafalgar Meydanı, saraylar, kuleler, köprüler dışında da gerçek ve makyajsız bir yaşamın sürdüğünü anlatan filmler. Stephen Frears´ın son filmi de bunlardan biri. Üstelik de bütün turistik fotoğraflardan uzak durmasına rağmen bir şehrin "gerçeğini" merak edebilecek turistlere ilginç gelebilecek şehir görüntüleriyle bezenmiş bir film.

Üstelik (neredeyse bütün İngiliz filmlerinde olduğu gibi) filmde gerçek insanlar oynuyor. Sokakta rastlayabileceğimiz ama fark etmeyeceğimiz türden. Sabah kör karanlıkta hızlı adımlarla mesaiye yetişmeye çalışan, akşam yorgun argın eve dönerken pazara uğrayan, fazla mesai yapabilmek için uyank kalmaya çalışan "gerçek insanlar."

Film de gerçek mekanlardaki gerçek insanlar üzerine kurulu. Bir çok insanın yollarını kesiştiren "gerçek" bir otelde yaşanan kirli işler, yaşam mücadelesi veren sıradan insanları nasıl malzeme yaptığını adım adım izliyoruz filmde. Otelde çalışan temizlikçi Türk kızı, gece vardiyasında telefonlara bakan Nijeryalı, her gece bir çok müşterisiyle oteldeki odasında "görüşen" sevimli telekız ve otelin 510 numaralı odasını her türlü kirli iş için kullanan otel müdürü.

Filmin oyuncu kadrosu gösterişsiz ve son derece başarılı. Amelie gibi bir masal-film´le tanınan Audrey Tatou bu sefer karşımıza makyajsız ve çok daha "gerçek" olarak çıkıyor. Amelie´de sokakta yanında geçenlere o dokunurken artık o sizin yanınızdan dokunulabilecek herhangi birisi olarak geçiyor. Hiç İngilizce bilmeden İngiliz otel müdürünü canlandıran İstanbul Film Festivali´nde "Harry Un Ami Qui Vous Veut du Bien-Harry İyiliğinizi İsteyen Bir Dost"ta seyrettiğimiz Sergi Lopez de, çok az İngilizcesi´ni üstelik de Türk aksanıyla kullanmak durumunda olan Audrey Tatou da, Amistad´dan hayırlayabileceğimiz tiyatro kökenli Chiwetel Ejiofor da önümüzdeki yıllarda bir çok Avrupa filminde defalarca karşımıza çıkacak gibi.

Yönetmen Stephen Frears ve senarist Steven Knight seyirciye iki adet film birden sunuyorlar. Bir yandan entrikaların döndüğü, kapalı kapılar ardında bir "kirli" bir yeraltı macerası, öte yandan Londra´nın yaşayan mahallelerinde geçen sevecen ve sımsıcak bir insan ilişkileri ve "tatlı" bir dayanışma filmi. İki filmin karışımından saate hiç baktırmadan neredeyse soluk soluğa ve merakla izlenen, yer yer üzdüğü kadar içinizi de ısıtan bir film çıkmış ortaya.

September 14, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor

Bazı filmler vardır, bir reçeteye göre yapılmıştır. (Hani genellikle Hollywood filmleri diye de adlandırmak mümkündür) Biraz şundan, biraz bundan, bir ünlü oyuncu, yardımcı oyuncu eskilerden, biraz aşk, biraz aksiyon, başı belli, ortası belli, sonu zaten en baştan belli...

Peki niye yapılır bu filmler? Eğlendirmek için, seyirciye iyi vakit geçirtmek, normal hayattan koparıp almak için... Bence Air Force One bu filmler arasında hemen akla gelebilecek bir örnektir. Harrison Ford Amerikan başkanıdır, başkanlık uçağı kaçırılır, sonunda iş başa düşer filan filan...
Ford'un diğer bir akılda kalan filmi (ki Ford'un filmografisindeki yeri de önemlidir) önce bir televizyon dizisiyken sinemaya uyarlanan Kaçak'tır (Fugitive) Kimseye derdini anlatamayan Harrison Ford kaçar da kaçar, arkasında da hırslı ve azimli bir kovalayanı vardır: Tommy Lee Jones... (Evet sonunda okuyucu bu upuzun girişin aslında lafı Tommy Lee Jones'a getirmek için olduğunu görür...) Yapımcılar Harrison Ford'un artık kaçmak için fazla yaşlı olduğunu düşünseler gerek, yeni (ve genç) bir kaçak ve eski kurt Tommy Lee Jones birlikte The Hunted'ın (Başkaldırış) oyuncu listesine isimlerini yazdırırlar.

Reçetedeki ilacı evde bile bulabileceğiniz malzemelerden yapmanız mümkün: Biraz aksiyon, eski bir aşk hikayesi, usta - çekirge ilişkisi, biraz John Rambo, biraz bolca "Kaçak", biraz orman, bir miktar su birikintisi, iki banliyö treni ve tabii ki bir adet Tommy Lee Jones... Motor!

Üstelik senaryo aşamasında da kütüphanenizden eski bazı senaryoları çıkartıp cümleler (hatta isterseniz sahneler diyelim) araklamanız da işinizi kolaylaştıracaktır. "Onu yakalayamazsınız, doğada hayatta kalmak üzere yetiştirildi", "onu oradan çıkartamazsınız, çıkartılmamak üzere yetiştirişdi", "onu çok kızdırmış olmalısınız, kızınca ormanlık alanda on kaplan gücünde olmak üzere yetiştriildi" bütün bu cümlelerin çıktığı tek bir yer var: "Onu siz yakalayamazsınız, onu ben yetiştirdim" Bunun ardından da işte final: "Yakalarım ama ben yalnız çalışırım..."

Sonuç olarak tablet halde bir kovalamaca seyretmek isterseniz ve içinde hem yeniyi hem eskiyi bulalım derseniz The Hunted size istediğinizi verebilir. Filmografisinde bir çok cevheri barındıran "yeni" Benicio Del Toro ve artık konunun "guru"su olmuş (ama ister istemez yıllara yenik düşmekte olan) Tommy Lee Jones size iyi vakit geçirtmek, sizi eğlendirmek ve normal hayattan yüz dakikalığına uzaklaştırmak için "Başkaldırış"ta buluşuyorlar, buluştukları gibi biri başlıyor kaçmaya, diğeri de kovalamaya.

September 05, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)

Christopher Nolan bugünlerde yeni Batman filmi için genç bir Bruce Wayne arıyor diye başlarsam bu yazıya olay hedefinden sapabilir mi bilmiyorum. Ama Christopher Nolan ve Bruce Wayne’i yanyana koyduğumuzda ortaya Bruce Nolan gibi bir isim çıkıyor ki bu da Jim Carrey’in son filminde canlandırdığı televizyon muhabirinin ta kendisi.

Hani insanın hayatında bazı dönemler vardır. Her şey olabildiğince ters gitmektedir. Bir yakınınız ölmüştür, iş yerinde patrondan fırçanızı yemiş, arkanızdan çevrilen dolaplarla uğraşmak zorunda kalmışsınızdır, ilişkiniz yolunda gitmez, en aceleniz olan anda trafik tıkalıdır, tatile gidecekken yağmurlar yağar... Bruce Nolan’ı da böyle bir zamanda tanıyoruz ve “Ne istiyorsun benden?” diye yukarıdakine (!) yakarışına tanık oluyoruz. Ve film de bundan sonra başlıyor.

Kanlı canlı tasvir edilişine alışık olmadığımız “tanrı”, Bruce’un karşısına çıkıp “Al bakalım” diyor, “Zaten işim başımdan aşkın, gücümün, yetkimin bir kısmı senin olsun, bakalım kolaymıymış.” Filmi izlerken bu noktaya kadar sokaktaki sıradan bir insan, herhangi bir kanalda herhangi bir muhabir rolünde biraz eğreti duran Jim Carrey tanrısal güçlerle beraber bir çok filminden alışık olduğumuz beden diline de kavuşuyor “Jim Carrey izleyicileri”nin beklentilerini karşılayacak klasik Jim Carrey mimik ve jestlerine bürünüyor.

Film aslında afişini görüp de konusunun bir iki satır bile okumuş birisi için bu noktadan sonra neredeyse hiç bir sürpriz taşımıyor, beklenen gelişmeler, beklenen sonuçlar sıralanıyor. Her ne kadar çok güçlü olsa da Bruce Nolan’ın öğrenmesi gereken bir çok şey var, gücünü sadece kendi için değil “tanrı”dan medet uman yüzbinler için de kullanması lazım. Üstelik de işin “herkesin dileği” olsun gibi bir kolaycılığa kaçmadan. Ve tabii ki bu sırada silkelenip kendisine de gelmeli, hayatını, işini, ilişkisini toparlamalı.

Jim Carrey hayranları için kaçırılmaz bir fırsat olan filmde Carrey’in filmografisinden kesitler bulmak mümkün: Hayvan Dedektifi’ndeki vücut kıvraklığı, Cable Guy’daki yakaran gözleri, Liar Liar’daki kurnazlığı... Jim Carrey’den fazlaca hoşlanmayanlar ise Jennifer Aniston’un güzelliğini (ki bir sabah uyandığında göğüslerinin bir kaç beden büyüdüğüne şahit oluyoruz) veya Morgan Freeman’ın tanrısal şıklığı içindeki “cool”luğunu görmek için filmi izleyebilirler.

July 15, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera

Uzun yıllar önceydi... Lise yılları... Sınıfın en fırlama tiplerinden biriyle oturuyordum... Aylardan Nisan, havalar ısınmaya başlamış, hani yavaş yavaş okulu kırma mevsimi gelmiş... Sıra arkadaşım "Baksana, sinemada ne oynuyor?" diye sormuştu da "Ağustos’ta Rapsodi" cevabını vermiştim... Aldığım cevap fıkra gibiydi: "Ağustos'ta değil, bu hafta ne oynuyor sen onu söyle!"

"Temmuz’da"ya giderken bu anı geldi aklıma... Aylardan temmuz, oynayan film temmuz ayında geçen beş günlük bir yol filmi: “Temmuz’da”. Esas kız desen ismi Temmuz... Film 6 Temmuz'da başlıyor, sadece üç beş günle kaçırmışım çok daha dakik bir film izleme tecrübesini. Yılı fark etmez, aylardan Temmuz, sıcak mı sıcak.

Öğretmen Daniel’le başlıyor film, Koş Lola Koş’un (Run Lola Run) dalgın esas oğlanı bu sefer Daniel isminde stajyer bir öğretmeni canlandırıyor. Daha sonra filmde başka bir karakterin de söyleyeceği gibi “hiç de öğretmen tipi yok” Zaten tanıdığımızda yaz tatilinden önceki son dersteyiz, üç beş dakika sonra da zil çalacak, öğrenciler de kurtulacak, o da, biz de…

Eve giderken ezik stajyer öğretmen Daniel, her gün önünden geçtiği gümüş tezgahının sahibi Temmuz güzeli Juli ile tanışır… Asıl tanışan kızdır aslında, gözüne kestireli de çok olmuştur esas oğlanı, kolay değil, esas kız rolünü kapalı olmuş bayağı, biraz zorla da olsa satıverir gümüş bir yüzüğü, üzerinde güneş vardır ve gelip bulacaktır bu yüzüğün sahibini üzerinde güneş taşıyan bir kız, “o” kız.

Herşey yolunda gitse film film olmaz, evdeki hesap çarşıya uysa seyrettiğimiz bir kısa metraj olurdu. Aynı akşam bir partide “inanıyorum ben bu yüzüğe” sloganıyla gözlerini dört açan öğretmen Daniel kurnaz Juli üzerine güneşli cicilerini geçirip parti ortamına akamadan başka bir güzele tutulur, şartlar tamamdır, üzerinde güneş tamam, güzelliği yerinde, arz-ı endam şahane, ertesi gün de İstanbul’a uçuverecek bir dilber… İşte film filme benzemeye başladı…

Tanışalı on iki saati bulmadan uçuverir kanatsız Türk “Melek”i Daniel’in ellerinden, tek bilinen bir kaç gün sonra, saat tam 12’de Ortaköy’de olunacağı. Eh elde avuçta bir külüstür otomobil, ver elini Hamburg – İstanbul. Yolda bir de otostopçu alıverir esas oğlan, kaderine küsmüş, kendini batıl inançlara bırakmış terk-i diyar eden bir temmuz güzeli; bizim işportacı Juli… İşte artık film tam bir film oldu.

Buradan sonra film makaralarca akar da akar, bir yol hikayesinde başa gelecek herşey gelir başa, kolay değil savaşın sürdüğü bir Yugoslavya’nın da içinde olduğu bir doğu Avrupa’da binbir macera bir İstanbul yolculuğu… Üstüne üstlük bir çok tersliğin üzerine bir de gurbetçi İsa dahil olur hikayeye kocaman bir mercedes’i ve kocaman Mercedes’in kocaman bagajında bir ceset, biraz da temmuz sıcağı…

Fatih Akın’ın bir çok festivalde bir çok ödüle layık görülen Temmuz’da’sı uzunca bir bekleyişin ardından üç yıl sonra (ama hiç değilse doğru ayda) yurdumuzda. Başarılı bir esas oğlan Moritz Bleibtreu, her hali ve tavrı ile aşık olunası bir temmuz güzeli Christiane Paul, yurdumuzda maalesef pek tanınmayan Mehmet Kurtuluş ve İdil Fırat, Temmuz’da karşımıza çıkıp, sıcakları unutturuyorlar bize. Mutlaka gidilesi, görülesi, müzikleri albüm olarak beklenesi bir Temmuz filminde hep birlikte bir Hamburg – İstanbul yolculuğuna çıkartıyorlar seyirciyi, biraz özendirerek, biraz eğlendirerek ama film boyunca gülümseterek.

June 14, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

Beş yıllık aradan sonra yeni albümünü piyasaya çıkartan grup yeni basçısıyla beraber her zamankinden daha hızlı ve enerjik, bir o kadar da öfkeli.

Heavy Metal’in en popüler grubu Metallica 8.stüdyo albümü St.Anger’ı beş yıllık bir bekleyişin ardından geçtiğimiz hafta piyasaya çıkarttı. 75 dakikalık albümde birbirinden hızlı ve yüksek ritimli 11 parça bulunuyor. Albüm, grubun diğer yedi stüdyo albümü gibi bir öncekine benzememe ilkesine sadık kaldığı gibi bazı radikal değişiklikleri de yansıtıyor. Albümde neredeyse hiç gitar solosu yok. Grubun takipçileri için düş kırıklığı anlamına gelse de ardı ardına sıralanan birbirinden hızlı ve değişken ritimler soloların yokluğunu hissettirmiyor. Albümdeki davullar grubun ilk albümlerindeki kadar hızlı, tonu ise diğer hiç bir albümde olmadığı kadar farklı. Bir çok Metallica albümünün aksine şarkı içinde en az iki kere tekrar eden sözler her zamanki gibi sadece grubun beyni vokalist ve gitarit James Hetfield’a ait değil. Bu sefer diğer grup elemanlarının hatta grubun beşinci elemanı diyebileceğimiz yapımcı Bob Rock’un da katkısı var sözlerde. Albüm kayıtları sırasında yedi, sekiz hafta denerek başlayan ve yaklaşık dokuz aylık ayrılığa sebep olan bir rehabilitasyon programına katılan Hetfield şarkı sözlerinde eski albümlere göre çok daha şiddetli bir iç hesaplaşmayı yansıtıyor. Yıllardır “Rock’ın en kızgın çocuğu” olarak bilinen Hetfield bu sefer neredeyse bütün öfkesini kendine yöneltmiş gibi görünüyor.

Albümdeki değişime giden yolda en önemli virajlardan biri kuşkusuz albüm kayıtlarına başlamadan hemen önce 2001 yılında basçı Jason Newsted’in gruptan ayrılışı. Bunun üzerine albüm kayıtları esnasında yeni basçı arayışına girmeyen grup albümün kayıtlarını üç kişi tamamlamış. Grubun beşinci albümü “Siyah Albüm”den beri beri birlikte çalıştığı yapımcı Bob Rock aynı zamanda kayıtlar sırasında bas gitarı çalan kişi. Grup elemanları şapkalarını önlerine koyup (titreyip) kendilerine gelmelerini sağlayan şeyin Newsted’in gruptan ayrılışı olduğunu söyleyip, şu andaki Metallica’nın aslında tam da onun istediği Metallica olduğunu ama bunun gerçekleşmesi için kendisinin kurban olması gerektiğini ekliyorlar. Albümün tamamlanışının ardından tanıtım çalışmaları ve turne öncesi basçı ihtiyacı iyice netleşen grup şubat ayında Suicidal Tendencies ve Ozzy Osbourne’dan tanıdığımız Robert Trujillo ile yollarını birleştirdi ve bunu “ailemizin yeni elemanı, dördüncü kardeşimizi bulduk” diyerek hayranlarına duyurdu.

İnternette şarkı paylaşımı dendiğinde önemli bir dönüm noktası olarak adlandırabileceğimiz Napster – Metallica davası Napster’ın kapanışıyla beraber belleklerin bir köşesinde tozlanadursun, “kontrol bizim elimizde olmalı” sözünden yola çıkan Metallica yeni albümle beraber albümü alan dinleyicilere iki de “güzellik” sunuyor. Albüm, müzik CD’sinin yanı sıra albümdeki bütün parçaların stüdyoda canlı çalındığı provaların kayıtlarından oluşan bir DVD’yle beraber piyasaya çıktı. Fiyatın ise tek CD’lik bir albümden farklı olmayışı Napster davası sebebiyle çıkan “Para hırsı” söylentilerine yanıt olarak yorumlanıyor. İkinci sürpiz ise albümüm içinden çıkan şifre ile Metallica’nın yeni açtığı MetallicaVault.com adresinden gruba ait bir çok konser ve demo kaydının indirilebilmesi. Böylece grup, hayranlarına düzenli olarak yüksek kalitede işitsel ve görsel malzeme iletebilecek.

Öte yandan Haziran ayında Avrupa’da bir çok festivalde sahne alacak olan Metallica, festivallerin hemen ardından Temmuz’da Summer Sanitarium 2003 turnesinin Amerika ayağına başlayacak. Grup, yıllardır birebir ilgilendiği resmi fan kulüpleri MetClub’ın üyeleriyle bu turnede de konser öncesi tanışma partileri organize edecek. MetClub’ın resmi Türkiye şubesi OrionTurk.com da yaklaşık iki yıldır faaliyet gösteriyor ve Türk Metallica hayranları arası iletişimi arttırıp Türkçe Metallica içeriğinin yaygınlaştırmak üzere çalışıyor.

Sonuç olarak, Metallica her albümde bambaşka bir grup olarak dinleyici karşısına çıkıp bir yandan MTV gibi popüler müziğin en ciddi dayanak noktalarından birine sırtını yaslayarak diğer yandan istediği müziği yapmaya devam ediyor. Ve görünüşe göre kalitesi tartışılmaz “kızgın” St.Anger ile de her albümde olduğu gibi kendi istedikleri şekilde kulağımızın pasını silemeye devam edecekler.

ozgur@orionturk.com

June 12, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Uzaktan konuşmak kolay...

Çok enteresandır, "severek ayrılmak" diye bir kavram vardır... Mantık ayrılığı gibi birşey... "Geleceğimiz yok!" "Bir yere varamayacağımız belli..." gibi cümlelerle savunulur. Oturup konuşur karar verirsin; bir yandan gözlerin dolar; hala elele ve göz gözesindir ama aynen bu şekilde sevişerek ayrılırsın... Son kez gerçekten sarılırsın, son kez öpüşürsün belki de ve... Bitmiştir... (midir?)

Bir zamanlar "sevgi herşeye yeter" "eğer iki kişi de gerçekten seviyorsa birbirini hallolmayacak şey yoktur" filan gibi sıkı söylevler vermişsindir; bundan sonraki söylevlerinin konusu "sevgi yeterli değildir" "aşktan arkadaşlığa giden yol" "sevgiliyle dost kalmanın 10 yolu" filan olacaktır. (Başlıklar çok arttırılabilir.) Aslında bu bir dönüm noktasıdır hayatında (veya aşk hayatında) (yok yok hayatında) Artık yeni bir bakış açısıyla bakmaya başlamışsındır, her şey değişmiştir, aniden inancını değiştirmek gibi bir şey... İçindeki yara da çok büyüktür, acıtır çok...


İçinden kendi kendine bunun da geçeceğini, hayatının devam edeceğini söyler ve "gör bak bir süre sonra şu andaki can çekişmesini hatırlayıp nasıl gülümseyeceksin" dersin kendine ama acını azaltmaz bu... Çok nadiren kafan dağılır gider başka yerlere ama hemen dönüp dolaşır kalbin, kaldığı yere konar. Hala acımaktadır canın çok. Çevrende herkes akıl verir fikir verir; uzaktan akıl vermek kolaydır tabi. (Veya tekerlek kırılınca yol gösteren çok olur) Neredeyse hiçbiri mantıklı gelmez, en mantıklı olanlar bile.

Bir arkadaşım benzeri bir durum için "Siz günümüz gençleri fazla profesyonelsiniz, profesyonellik iş hayatında olur, gönül işlerinde sökmez, siz aşk'ta da ikili ilişkilerde de profesyonel yaşayacağız diye uğraşıyor, yanlış yapıyorsunuz" demişti. Doğrudur belki de (hala bilmiyorum) yeri geldiğinde profesyonelliği bırakıp dibine kadar tırmalamak, ağlamak, bağırmak, böğürmek gerekiyordur belki de ve yeri geldiğinde belki bıçakla tek darbede kesivermek. (Dediğim gibi hala bilmiyorum)

Bildiğim şu ama; hiçkimsenin çözümünün aslında diğeri için geçerli olmayabileceği. Bir yandan herşeyin çok genel bir yandan da bir o kadar kişisel olduğu... Çözümü yok bu işlerin. Çoook ünlü bir yeni ayrılmış çaresiz kişi atasözü vardır: "Zaman herşeyin ilacıdır" diye. Belki de öyledir. (Hala bilmiyorum)

Dolayısıyla bu yazının "sonuç" kısmısı filan olamayacak, bu işin sonucu yok. Belki varılan tek sonuç aylar yıllar sonra bütün yaşadıkların aklına geldiğinde gülümseyip gülümseyemediğin veya "o"nu düşündüğünde neler hissettiğinle ilgili... O sonucu da herkes kendi yazıyor zaten... Biliyorum ki bu yazıyı buraya kadar okuyanlar şu anda çoktan o "sonuç" kısmını yazmaya başladılar.

Yazı bitti ama konuyla ilgili yazılacaklar bitmedi... Hani uzaktan akıl fikir vermek kolaydır ya... İşte en güzelinden (!) konuyla ilgili akıllar, fikirler:

1-Bu acı nasıl diner, nasıl unuturum? Diyorsun ya; o acı dinmez, hiçbir şey de
unutulmaz, acele etme...

2-Zaman herşeyin ilacıdır. (Veya en azından buna inanmak istersin)

3-There is no spoon. (Geyik yaptığımı sanma, gerçekten de bu konuda da aynen öyle... Düşün bak :)

4-Bırak acısın için yavaş yavaş değişecek herşey bir gün gelince çevrende başka insanların da olduğunu fark edeceksin. İşin güzel yanı, onlar da senin varlığının farkına varacaklar.

5-Birlikteyken yapamadığın daha doğrusu başlarda zaman ayırdığın ama sonra süratle boşlamaya başladığın şeyleri yapmaya başla. Kısa zaman içinde "oh be" dediğini farkedeceksin. (Aslında bu bir kısır döngüdür)

6-Kendine zarar verme ama arada sırada eski dostlarınla konuşup (daha doğrusu konuşmaya başlayıp) mantıklı konuşamayacak hale gelene kadar alkol al... Mantıklı olmasa da konuşmaya devam et... Ama sen ama çevrendekilerden birisi veya herhangi bir kulak misafiri çok eğlenecektir... Bırak eğlensinler.

7-Kötü düşünme; ne olursa olsun önce kendine sonra "o"na olan saygını kaybetme. (Sıralama değişebilir.)

8-Çaldığın bir enstrüman varsa ne kadar uzun zamandır boşladığını fark et. (O
kendini hatırlatmıştır ya çoktan... Neyse) Kaybettiğiniz zamanı telafi edin.

9-Yaz; kağıt kalemle yaz... Herşeyi boşalt, bacanı temizle...

10-Bu tip önerilerin saymakla bitmeyeceğini hatırla; derin nefes al...

June 04, 2003

(Category:Yazarım... (istersem))

Haziran Geldi Mi? (Nereye Kadar?)

Yok kardeşim, insanın kendi dili gibi yok. Uzun zamandır düşünüyorum, çok sık olmasa da gaza geldiğimde, şöyle klavye ishali olduğumda filan hızımı alıp yazmaya kalktığımda elalemin diliyle yazılmıyor. Dilin inceliklerini, girdisini çıktısını ne yaparsan yap kullanamıyorsun. Kendi dilinde yazsan oysa istediğin cambazlığı yaparsın misler gibi. Hani iddiam kusursuz kullanmak değil Türkçe’yi elbet ama allah için, hızımı aldığımda da kimse durduramaz... ;)

Sürekli erteleyip dururken sonunda ne olduysa bir anlık bir gaza gelişle ekledim siteye yeni bir bölüm daha; gerçekten istediğimda yazmayı, Türkçe, güzel güzel yazarım; varsın yazılanları sitenin bütün ziyaretçileri anlamasın, o kadar küreselleşmeyelim... (Zaten yemek yemekten küre kıvamına geleceğiz bu gidişler, varsın yiyelim – güzelleşelim )

Demin İstiklal Caddesi’ni yürüdüm bir baştan diğer başa, her zaman iyi gelir ya yürümek uçtan uca, baktım iki ay önceki gibi değil... Yaz gelivermiş Haziran’la beraber çaktırmadan... Hemen ter içinde kalıyorsun, bahardaki gibi rahatlatıcı değil, üstüne üstlük yürüyüşün sonunda kendinden nefet edebilirsin. (Hoş hava daha o kadar yapış vıcık bezdirici bir hal almamış, keyifli yürüyüşler için uzatmaları oynama zamanı tam.)

E peki madem yürüyüş yapamıyoruz İstiklal’de o zaman hafta sonu olsun da kamp yapalım değil mi ama... Ve fakat bir yerden sonra her hafta sonu her hafta sonu o da inanılırlığını kaybediyor. Yapıp yapabildiğin (en fazla) Caddebostan sahiline gidip soyunup dökünüp “cadde gençliği” arasına karışıp çimenlerin üzerinde gözüne kestirdiğin yere yayılıvermek oluyor. Buna da şükür deyip kendini avutuyorsun. Dışarıya çıkmaya en baştan üşendiğin durumlarda da terasta şezlonga (hamak tercih sebebi) yayılmak mümkün; terassızlığın sizi depresyona sürüklemesine izin vermeyin; salonda daha da keyifli olabiliyor yeri geldiğinde. (Hem televizyona da daha yakın oluyorsunuz.)

Uzun lafın kısası kaçırmayın Haziranı, bir de bol bol erik yemelisiniz; daha “gerçek” kirazların çıkmasına var... Sen sen ol, erikler yumuşamadan yiyebildiğin kadar papaz eriği ye; sıcaklar bastırınca da kimseyle papaz olma...

   

 

 


     

Everything (233)
How To Make a Manual Westy Tent
Metallica Featured On 'We All Love Ennio Morricone'
Metallica's Master of Puppets named most influential metal album
Kidman car crash footage
Top 100 Fonts
2007 Oscar preview: honorary academy award for Ennio Morricone
Trivium — call 'em retro; call 'em heavy metallica

Life (103)
Oh My God! We are expecting a pumpkin!!!
Back!!!
What's Up?
Bad News: Google Adsense Account Disabled
Weekend Updates
Upgrade Successfull: Movable Type 3.2
Back In Town

Photos (66)
Güven Kıraç
Erkan Can
Sebnem Donmez (Opening Ceremony, 43rd Golden Orange Film Festival)
Faye Dunaway (Honourary Award, 43rd Antalya Golden Orange Film Festival)
Old Woman in Sirince
Sunflowers
Houston... We have a problem...

Tr (148)
Kardeşimi vurdular
Babaolmak.com
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Bu film oldu, hissediyorum
Vatandaşın güzel tepkisi
Barış Sivildir!
Kevgir.com

Universe (132)
China's Internet Addiction
The Oscar Nominees
BLA.ST: Promotional Directory
Google to buy YouTube for $1.65 billion
Estate of the Day: A Metallica Mansion
No Sex To Gangsters in Colombia
See what Google Talk users are listening to...

Videos (4)
Guiness World Record for most T-Shirts worn at one time
New Metallica Song with Wrong Bass :)
Enormous Time-Waster: Sesame Street Video Clips
A Funny Tv Commercial From Berlitz

Yazarım... (istersem) (9)
Lord of The Ring
Fırtınadan Önce...
Makyajsız şehirler, ´sahici´ kişiler
Tommy Lee Jones Kovalamaktan Usanmıyor
Aman Tanrım! (Veya Aman! Jim Carrey)
Temmuz'da: İçinizi ısıtacak bir macera
Metallica Kızgın, Sert ve Hızlı!

     

     
     
 
   
 

welcome to movable type