1

... Akşamüstü, arkasındaki pencereden sırtına güneş vuruyordu, bilgisayarının başında sağ bacağını sallayarak bir şeylerle boğuşuyordu. Saatine baktı, altıyı biraz geçmiş, "Daha ne kadar burada kalmam gerekli acaba?" diye düşündü. Aslında cevabı biliyordu. Bilgisayar başında pencerelerle uğraşırken bir yandan da daldı gitti...

... Güneyde ormanlar yanıyordu, Olimpos'ta bile yangın vardı, "Ben gidemeden yanacak her yer" diye düşündü, sonra da aslında gitmeye hiç niyetinin olmadığını. Yıllar önce daha Olimpos Olimpos olmamış, ipini her koparanın kendini Olimpos'a atmaya başlamadığı günlerde gitmişti bir defa; bir tekne turunun öğle yemeği molası için seçtiği koyun tepesi Olimpos'tu. O, öğle yemeğinin ardından şekerleme yapmayı harabeleri gezmeye tercih etmişti...

Birden silkelenip kendisine geldi, bekleyen işler vardı, dışarda da parıldayan güneş, az önce dışarda bir tur atıp gelmişti; cafelerde miskin miskin oturan insanlara özenmiş olabilir miydi?...




2

Sonra buruk bir gülümsemeyle aslında hiçbir zaman miskin olmayı başaramadığını hatırladı. Denemişti birkaç kez ama her seferinde yaşamdan bir şeyler kaçırmış olabileceği düşüncesinin verdiği telaşla hızla fırlayıp kaldığı yerden devam etmişti yaptığı işe... Neden böyleydi, bilmiyordu. İçinde hep yapmak istediklerini tamamlayamadan, görmek istediklerini göremeden, başarmak istediklerini başaramadan ölme korkusu vardı küçüklüğünden beri. Nereden yerleşmişti bu içine, bilmiyordu... Belki de biliyordu ama "bilmiyordu"...

Sıkıntıyla camdan dışarıya baktı. İşinden çıkmış insanlar, keyifle yürüyordu sokakta. Yüzlerinde geniş birer gülümseme, koşar adımlarla, sanki bir yere yetişmeye çalışır gibiydiler. Kim bilir belki de öyleydi. Hayata koşuyorlardı. Günün kendilerine ait olan bölümünü en güzel şekilde geçirmek için acele ediyorlardı. "Doğrusu da bu" diye düşündü, "biraz daha çalışsam ne olacak ki, ne fark edecek yaşamımda?" İçindeki ses "haydi, kaçmayıp cevap versene" diye kışkırtırken, uzun uzun çalan telefonun sesiyle kendisine geldi.




3

Silkelenip masasına yöneldi; telefonu açtı. Hiç ses yoktu. Sert bir ifadeyle bir kaç kere "alo" dedi, tam pes etmek üzereyken ürkek bir kız sesi "Tam gece yarısında AKM'nin önünde" diye fısıldadı ve telefonu kapayıverdi. Kapanan telefonun ardından ne kadar seslense de nafileydi. Bir süre elinde telefonla kalakaldı, sonra kendini toparlayıp telefonu kapadı. Yerine oturup arkasına yaslandı.



4

Telefondaki sesi hafızasındakilerle karşılaştırdı bir süre... Olumlu bir sonuç alamadı. Hem herkesinkine benziyor, hem de hiç kimseninkine benzemiyordu... Önce gülüp geçmeye karar verdi, kim olduğunu bilmediği bir sesin peşinden gidecek hali yoktu ya. Ama içindeki şeytan, bu çağrının beklenmedik olaylara gebe olduğunu fısıldayarak, gitmesi için kışkırtıyordu onu. "Benim tanıdığım hiçbir kız böyle anlamsız şeyler yapmaz. Birisi dalga geçti besbelli" diyordu aklı. Gözü saate gitti, 7'ye geliyordu. "Daha 5 saat var" diye düşünürken yakaladı kendini. Ne yani, canı bir maceraya mı atılmak istiyordu...

Acaba hayatında tamamen ona özel yepyeni bir sayfa açabilir miydi bu çağrı... Gündelik yaşamın monotonloğuna inat...



5

"Hadi be!" dedi. "Yine seyrettiğin filmler gibi sanmaya başladın hayatı." Bilgisayarının başındaydı, işine dönmeye karar verdi. Ortaokul yıllarında birçok arkadaşı bu tür telefon şakaları yapardı. Birkaç ufak veletin telefon şakasına kurban gitmeye niyeti yoktu. İşine konsantre olması lazımdı; eğdi başını önüne...

...



6

Bilgisayarından kafasını kaldırıp koltuğuna yaslandığında saat gece 11'i geçmişti; saatlerdir soluk almadan çalışmış olması keyiflendirmişti onu; gidip Taksim meydan'daki büfelerde kendine bir ziyafet çekebilirdi artık, bilgisayarını kapatıp kalkarken akşamki telefon geldi aklına... Çalışırken unutup gitmişti ama o anda kararını verdi, kaybedecek bir şeyi yoktu ki; zaten işyeri Beyoğlu'ndaydı; meydanda karnını doyuracaktı; gece yarısı da AKM'nin oralarda olacaktı. "Neden olmasın?" dedi, "Uzaktan bakarım bekleyenlere sonra da basar giderim eve..."

Yarım saat sonra elinde kocama bir dürümle AKM'nin önüne doğru yürümekteydi. AKM'ye iyice yaklaşınca gözlerine inanamadı.




7

İş arkadaşlarının hepsi, kalabalık ve gürültülü bir grup halinde AKM'nin önünde duruyorlardı. Önce bunun bir raslantı olduğunu düşündü. "Hay allah, tam da sırası, şimdi nasıl bulacağım ben bu meçhul kızı buralarda... İşin yoksa bir de bunlara laf anlat..."

Karşıdan karşıya geçip kaldırıma adımını attığında, "vay, bu ne tesadüf, n'aber millet" diyip, iki laf ettikten sonra oradan uzaklaşmaya ve kızı aramamaya karar vermişti. Grup, abartılı gülümsemeler ve nidalarla karşıladı onu. Tam repliğini söylemeye başlayacaktı ki, şirketin sessiz sedasız, hatta en ürkek stajyerinin sesini duydu: ""Tam gece yarısında AKM'nin önünde ne işiniz var Volkan Bey?" Arkadan büyük bir kahkaha koptu... Gruptakiler abartılı hareketlerle gülüyor, yüzünde şaşkın bir ifadeyle duran, ne yapacağını kestiremeyen adama bakıyorlardı.

Volkan, bir an sarsıldı... Ofisin çömezinin bile dahil olduğu sevimsiz bir şakaya kurban gittiğini o anda anladı. Nasıl davranması, ne demesi gerektiğine karar vermek amacıyla vakit kazanmaya çalıştı, onlara katılıp kahkahalarla gülmeye başladı. İçinde büyük bir gerginlik ve huzursuzluk hissediyordu. "Şunlara bak, nasıl da eğleniyorlar... Yuh olsun bana, nasıl tongaya düştüm... Ama nereden bilebilirdim ki, hem neden yaptılar bunu sanki... Allah kahretsin..."



8

Neyse ki hızla toparladı kendini, kendisiyle dalga geçebilmenin erdemine inanırdı, şakacı ve kafa dengi insanların olduğu bir şirkette çalıştığı için memnun olmalıydı üstelik. Gerginliğini bastırıp eğlenmeye çalıştı.

Hep birlikte bir şeyler içmeyi planlamıştı arkadaşları. Grup halinde AKM'nin önünden tekrar İstiklal caddesi'ne doğru hareketlendikleri sırada cep telefonu çaldı. Bu saatte kim olabilirdi ki? Arayan numara görünmüyordu, cevap verdi. Ses gelmiyordu... Tam kapatmak üzereyken akşamüstü arayan ürkek sesi duydu. "Bu kadar kalabalık gelmemen gerekiyordu." O an hemen iş arkadaşlarına baktı, stajyer kız da dahil kimse telefonla konuşmuyordu. Dönüp AKM'nin önüne baktı; elinde telefon olan kimse yoktu."Kimsiniz" diye seslendi telefona ama yanıt alamadı, kapanmıştı telefon.

Allak bullak olmuş, ter basmıştı. Bir an ne düşüneceğini ne yapacağını bilemedi.




9

Oysa biraz önce hayal kırıklığı yaşamakla birlikte içinde derin bir rahatlık duymuştu. Sonunu kestiremediği, onun yaşantısına hiç de uymayan meçhul bir maceraya atılma fikri akşamdan beri rahatsız ediyordu Volkan'ı. Şimdi yine başa dönmüştü işte... Peki kimdi bu kız... İşin, dalga geçmenin ötesinde bir anlam taşımaya başladığını fark ettiğinde sırtında soğuk bir ürperti hissetti. Neydi bu gizliliğin sebebi? Neden karşısına çıkıp ne isteyecekse istemiyordu da böyle gizemli senaryolar yazıyordu acaba...

Geçmişini düşündü. Hayatına giren kadınları, ilişkilerinin nasıl başlayıp nasıl bittiğini... Acaba içlerinden birisi, böyle gizemli davranışlarda bulunacak karakterde olabilir miydi... Telefondaki kadın hem çok samimi, hem de onu iyi tanıyan birisi gibiydi. İşini, evini, yaşam tarzını, geliş gidiş saatlerini iyi biliyordu. Geceyarısına kadar oyalanabileceği bir işte çalıştığını da... Demek ki çok da esrarengiz birisi değildi meçhul kadın... "Bir bu eksikti hayatımda" diye düşündü. ve aniden asıl gerçeği keşfetti: Evet, gerçekten bu eksikti hayatında... Heyecan ve macera...




10

Sabah uyandığında hâlâ bunları düşünüyordu. "Acaba" dedi, "çok film seyredip paranoyaklaşmaya mı başlıyorum?" Bu düşünceyle vardı iş yerine. Dört beş adımda bir de dönüp arkasını kolaçan etmeyi unutmadı. Zaten bir süre sonra otomatikleşmişti arkasına dönüşü. Yürürken bir eli cebindeydi sürekli; cep telefonunu tutuyordu sıkı sıkı. Anlayamadığı şey, tekrar aranmayı mı aranmamayı mı istediğiydi...

Bütün bir gün hiçbir şey olmadı, hatta bir ara Volkan da unuttu her şeyi ve kendini çalışmaya verdi. Ta ki akşamüstü yeni bir telefon alana kadar...

Telefondaki ses bu sefer hiç beklemeden konuşmaya başladı, sesi yine çok uzaktan geliyordu. Cümle yine aynıydı:"Tam gece yarısında AKM'nin önünde." Ve tabi sonrası da. Volkan "Sen de kimsin?" diye seslense de karşı taraf telefonu çoktan kapamıştı.




11

Bu kez daha sakindi. Ne de olsa bir gün önce üzerinde yeterince düşünüp anlamaya çalışmıştı durumu. Gerçi sonunda bir yere varamamıştı ama, en azından dün hissettiği tedirginlik ve heyecan geçmişti. Akşama kadar sıkı bir tempoyla çalıştı. Toplantılar, yazılar, telefon görüşmeleri, arada yemek molası, sonra yine yoğun bir mesai... Akşamki buluşma aklına hiç gelmedi dense yeriydi. Sadece öğleden sonra katıldığı sıkıcı bir toplantıda kağıdına kübik şekiller çizerken aklına gelip oturmuş, o da hemen kovalamıştı bu düşünceyi.

Mesai bitiminde, son derece makul bir neden bularak o akşam çalışması gerektiğini belirtip arkadaşlarını yolcu etti. Nihayet kendisiyle baş başa kalmıştı. Heyecanının giderek artmaya başladığını fark ediyor, ne yapması gerektiğini ise bilmiyordu. Önce güzel bir yemek ısmarladı, sonra da televizyonun karşısına geçerek kanallar arasında bir gezintiye çıktı. Hiçbirini düzenli seyredecek sabrı yoktu doğal olarak. Kimi zaman bir klip, kimi zaman bir filmden bölüm, kimi zaman haberler... Saatine baktığında çoktan 23:30 olmuştu bile...

Telaşla kalktı. Elini yüzünü yıkadı, saçlarına giysilerine şöyle bir çeki düzen verdi, hatta çekmecesinde duran traş losyonunu kullanmayı bile ihmal etmedi. Artık hazırdı... Büroyu kilitleyip, hızlı adımlarla AKM'nin yolunu tuttu.




12

Yürüyüşü boyunca ne yapmakta olduğunu düşünmemeye çalıştı, çevresine bakındı, sağdan soldan gelen müziği dinledi, gelip geçen insanları seyretti. Kendisini kandırdığının farkındaydı ama yine de heyecanını bastırması lazımdı.

Ne kadar oyalanmaya çalıştıysa da AKM'nin önüne 20 dakika erken gelmişti. Saatine bakıp bir kenara sindi ve beklemeye başladı. Beklerken bir yandan da yaklaşan insanları süzüyordu. Telefonda duyduğu sese bir vücut bulmaya calışıyordu. Uzaktan gelen her kadını süzerek randevu saatini getirdiğinde heyecanı da iyice artmıştı. İlk birkaç dakikayi oldukça heyecanlı geçirmesine rağmen dakikalar ilerledikçe heyecanı yerini umutsuzluğa bırakmaya başladı, fazladan beklediği süre 20 dakikaya yaklaşınca da umutsuzluk yerini öfkeye bıraktı, AKM'nin önünde sinirli sinirli volta atıyordu artık.



13

Ne akla hizmet buraya gelip bekliyordu ki sanki... Olacağı buydu işte. Hangi normal kadın esrarengiz konuşmalar yaparak böyle geceyarısı buluşmayı isterdi zaten... Kendine kızgınlığı öylesine arttı ki, yüksek sesle söylenmeye başladı. "Aptal n'olacak, kendini çok akıllı sanıyorsun değil mi, al işte... Buyur bakalım aklı, neymiş maceraymış... Sen kim macera kim... Kim bilir neyin nesi bu kadın... Ne düşersin peşine böylelerinin..."

Birden omuzuna dokunan eli hissederek irkildi. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu, filmlerdeki yavaş gösterim karelerinde kendini seyreder gibi ağır ağır arkasına döndü... Oldukça neşeli bir kadın sesi kendisine şunları söylüyordu: "Volkan, ne arıyorsun geceyarısı burada sen? Hem kiminle konuşuyorsun?" Bir an anlamsızca karşısındakine baktı... Bu ses, bu yüz... Aman Allahım... O... Hayatının en keyifli yıllarını geçirdiği, hiçbir zaman unutamadığı tek kadın, karşısında soran gözlerle Volkan'a bakıyordu.




14

Sesini bile duyunca kalbinin sıkıştığı, midesinin içinde kedi yavrularının debelendiği kadın karşısındaydı. Bir an soluğu kesildi ama kendini hemen toparlayıp (en azından o öyle sanıyordu) kekeleyerek merhaba dedi. Şaşkınlığını üzerinden atamamış oluşundan kaynaklanan kısa bir sessizlik olunca ışıl ışıl parlayan gözlerle Bahar sorusunu yinelemek zorunda kaldı: "N'apıyorsun bur'da gece yarısı? Kendi kendine mi konuşuyorsun? Nerelerdesin ne zamandır... Kayboldun gittin... Ne çok zaman geçmiş değil mi..." İşte her zamanki gibi makineli tüfek edasıyla ve bütün parıltısıyla sıralıyordu sorularını Bahar...

Bahar'ın soruları Volkan'a kendini toparlayacak zamanı vermişti, hızla silkelenip durumu kurtardı. "Bir arkadaşımı bekliyorum ama sanıyorum ekti beni... Kendi kendime söylenip duruyordum ben de gecenin bu saatinde burada hala neden dikiliyorum diye." Sonra bir an durdu, karşısında gülümseyerek duran Bahar'ın gözlerine baktı, "Ama iyi ki pes edip de gitmemişim" deyiverdi. Neredeyse ikinci bir sessizlik olacakken Volkan'ın aklına sonunda "Eee.. Sen n'apıyorsun bu saatte?" diye sormak geldi. Cevap da beklediği gibiydi: "Arkadaşlarla sinemaya gittik, eve dönüyordum, Bostancı dolmuşları buradan kalkıyor biliyorsun." Bilmez miydi, yüzlerce kere buraya gelip dolmuşa bindirmişti onu ve ayrıldıklarından beri dolmuş durağının önünden her geçişte içi burulurdu.

"Daha bekleyecek misin?" sorusuyla düşüncelerinden sıyrıldı Volkan, "Yok canım" dedi, "bu kadar yeter." Arkasından da (ki bir yandan içindeki yavru kediler kalbini sıkıştırmaya başlamışlardı) "Seni dolmuşa bırakayım mı?" diye soruverdi, "Ama bir kahve ısmarladıktan sonra."




15

Bahar, yüzünde ona çok yakışan gülümsemeyle "Valla çok iyi olur" dedi, "ne zamandır gece kahveleri içmemiştim... Şeyden sonra yani...". İkisi de suçlu çocuklar gibi bir an sustu. Volkan bu büyünün bozulmaması için telaşla bir şeyler söyleme ihtiyacını duydu. "Aaa ne iyi olur, benim de aklımdan orası geçmişti." Yan yana yürümeye başladılar. Volkan bir dakika içinde hayatında meydana gelen değişikliğe şaşırıyordu. Buraya ne niyetle gelmiş, neyle karşılaşmıştı. İlk kez teşekkür etti onu "eken" esrarengiz kadına. İyi ki gelmemişti... Yoksa Bahar'la tekrar karşılaşma şansını kaybedecekti bilmeden. Yaşam ne denli tesadüflerle doluydu böyle ve her şey ne kadar da pamuk ipliğiyle bağlıydı birbirine. Farkına varmadınız mı koparıveriyordunuz bağlantıları, üstelik bundan hiç mi hiç haberiniz de olmuyordu...


Yürürlerken, Bahar her zamanki gibi neşeli neşeli bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile. Volkan bir yandan dinlediğini belirten sesler çıkarıyor, bir yandan da onu inceliyordu. Sanki daha büyümüş, daha güzelleşmişti Bahar. Zaten hep güzeldi, ama şimdi farklı bir edaya bürünmüştü. Daha kadınsı, daha cazip ve gizemli olmuştu. Uzun siyah saçları yine yürürken havalanıyordu ritmik hareketlerle. Belli etmeden, saçlarından gelen o bildik ve çok sevdiği kokuyu içine çekti... "Ne güzel, yine aynı" diye düşünürken yakaladı kendisini. Tam bu sırada Bahar'ın kolundan tutup onu sarstığını fark etti. "Volkan iyi misin? Kaçtır aynı soruyu soruyorum..." Birden gerçeğe döndü. "Efendim, ne demiştin?" "Sana soruyordum neler yapıyorsun diye... Aklın başka yerde anlaşılan, yoksa şu seni eken arkadaşında mı... Üzüldün galiba..." Volkan telaşla cevap verdi: "Yok canım ne alakası var, yarın bulurum nasılsa hergeleyi, sorarım hesabını. Dalmışım bir an. Sorularını kahvemizi içerken cevaplandırabilir miyim?". Derin bir nefes aldı. Beklediğinin bir kadın olmadığını anlatabilmişti herhalde.

Bahar'da belli belirsiz bir rahatlama mı görmüştü, yoksa işine öyle mi gelmişti bilmiyordu. Biraz sonra en sevdikleri kahvede, yine kendi köşelerinde oturup sohbet etmeye başlamışlardı bile...



16

Volkan sabah kalktığında güneş her sabahkinden daha bir parlıyordu. Daha hâlâ dün akşamın etkisi altındaydı. İçindeki sevinç yumağı kocama olmuş duruyordu. Midesindeki kedi yavruları da yumakla oynuyorlardı.

Ertesi sabah erkenden işe gidecek olmalarına rağmen, iki saate yakın sohbet etmişler ve sonunda da zorla kalkmışlardı. Volkan, Bahar'ı dolmuşa bindirdikten sonra gecenin ikisinde, Taksim'den Şişli'ye kadar yürümüştü. Üstelik, Harbiye'de yanına yaklaşan şarapçıya da bir şişe köpeköldüren parası vermeyi de ihmal etmemişti. Yatağına yattığında önce hiç uyuyamayacağını sanmış ama kısa süre sonra yüzünde bir gülümsemeyle uykuya dalmıştı.

Duşunu alırken "Bundan güzel bir cuma olabilir mi?" diye bir şarkı mırıldanıyordu, evden çıktığında işe kadar yürümeyi bile düşündü. Saatine baktı, evde unutmuştu. Saate bakmak için cep telefonu çıkarttığında duraladı. Dünden beri aklına bile gelmeyen esrarengiz telefonları hatırlamıştı. Hiç ses seda çıkmamıştı. "Amaaaaan" dedi, hiçbir şey keyfini kaçıramazdı. Hınzırca gülümsedi, hazır cep telefonunu çıkartmışken Bahar'a bir günaydın mesajı atsa hiç de fena olmazdı. "Günaydın, dün gece AKM'nin önünde iyi ki ekilmişim, yoksa hayatımın en keyifli gece kahvesini içemeyecektim..."




17

Mesajı yolladıktan sonra, iletildi raporu gelince içi rahatladı. Uzunca bir süre telefonu elinde tutmayı sürdürdü. Hemen cevap yazarsa haberi olsun istiyordu... Ama ne yazık ki beklediği cevap bir türlü gelmiyordu. İçinde duyduğu kırıklık hissi, yerini giderek öfkeye bırakmaya başlamıştı. Ama Bahar'a değil, kendine... "Ne yani" diyordu, "Yıllar sonra bir kahve içtiniz diye hemen bir şeylerin başlayacağını mı umuyordun? Bu ne samimiyet koçum. Kendine gel biraz, havalara girme... "

Gülümseyerek uyandığı sabaha şimdi bu denli öfke duyduğuna inanamıyordu. Bu konu iyice altüst etmişti Volkan'ı. Artık tamamen unuttuğu sandığı duyguları, bu kadar zaman sonra, bu denli güçlü hissedeceğini hiç beklemiyordu doğrusu. Küllenmiş sevgisinin altında hâlâ kor yanıyordu demek ki... Bunu fark edince midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Zaten kedi yavruları da çoktan yumakla oymamayı bırakmışlardı...




18

Söylene söylene ve somurtarak iş yerine varıp masasına oturduğunda yepyeni bir çatışma başlamıştı içinde. Bir yandan kendisine kızan benliği diğer tarafta da bahaneler üreten, "Bahar'ın şarjı bitmiş olabilir", "Ya telefonunu evde unuttuysa?", "Belki de hâlâ uyanmamıştır" diyen yanı... Sonunda bütün bu düşüncelerden kurtulmanın en iyi yolunun kendini işine vermek olduğunu düşünerek kağıtlara gömüldü, "Dur hele" dedi, "Biraz zaman geçsin"...

Öğlene kadar kafasını kaldırmadan çalıştı ama çalan cep telefonu irkilerek başını bilgisayarından kaldırmasına sebep oldu.



19

Masanın kalabalığı içinde telefonunu bulmaya çalışırken, yıldırım hızıyla ihtimalleri düşünüyordu. Acaba kimdi, Bahar mıydı yoksa dün gelmeyen gizemli kadın mı? "Hangisinin olmasını isterdin?" diye sordu kendine. Cevabı bile verememişken telefon sustu. Volkan iyice öfkelenmişti. "Buyur bakalım, bir de bu dağınıklıkta her istediğimi bulurum diye şişinirsin, buldun papazı işte..." Bir ümit telefonu aldı, cevapsız çağrıya baktığında "gizli numara"yı gördü. Hayalleri bir anda sönüvermişti. Acaba kimdi arayan...

Bütün dikkati dağılmış, aklı iyiden iyiye karışmıştı. İçini belli belirsiz bir huzursuzluk hissi kaplamıştı. Neler oluyordu böyle... Düne kadar tekdüze ve giden "korunaklı" yaşantısı, bir telefon sesiyle altüst olmuş, ondan bu yana da sular durulmamıştı bir türlü. Mutfağa gidip kendisine koyu bir kahve yaptı. Sekreterine 1 saat rahatsız etmemelerini tembih ederek odasına girdi. Beyoğlu'nun kalabalığına yukarıdan bakan, küçük balkonumsu çıkıntıya bir sandalye koydu. Ayaklarını demirlere uzatıp geriye yaslandı... Biraz sakin olmaya ve düşünmeye ihtiyacı vardı. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ki, ısrarlı bir şekilde çalan dahili telefonun sesiyle uyandı. Arayan sekreteriydi.

"Kusura bakmayın Volkan Bey, rahatsız etmeyin dediniz ama, bir misafiriniz var ve mutlaka sizi görmek istiyor..." Ve ekledi: "Adını söylemedi, sürpriz yapmak istiyormuş..."




20

"Aman Allahım Bahar!" dedi içinden, midesindeki kedi yavrusu öyle bir tırmalamıştı ki içini, eli ayağına dolaşmış, dizleri titremişti. Gelenin Bahar olduğuna o kadar emindi ki erkek mi kadın mı diye bile sormadan "Al içeri hemen" deyivermişti. İçeri yüzünde kocaman bir sırıtışla giren ise Kaan'dı. Bütün üniversite yaşamını birlikte geçirdikleri, sonra onun Ankara'ya yerleşmesiyle nadiren görüşebilir oldukları Kaan. Arkadaşı, dostu, sırdaşı Kaan.

"Bu kadar surat asacağını bilsem gelmezdim valla!" oldu Kaan'ın ilk sözü. Volkan'ın şaşkınlığını üzerinden atmasıyla kucaklaştılar. "Ne pislik herifsin" dedi Volkan, "insan bi' haber verir. Ya ofiste olmasaydım?". Gelenin Bahar olmayışıyla ilgili hayal kırıklığı, yerini eski dostu görmenin keyfine bırakıyordu hızla. Bir saate yakın sohbet ettiler ama birbirlerine anlatacakları şeyler o kadar birikmişti ki hazır başlamışken durmayalım dediler. Kaan İstanbul'a iş için gelmiş ama akşamını da Volkan'a ayırmıştı. Fırlayıp çıktılar ofisten, kendilerini Çiçek Pasajı'nda Ekselansın Yeri'ne attılar ve hiç hız kesmeden devam ettiler konuşmaya.

Konuşmanın yönünü değiştirense Kaan'ın "Kanka be, senin bi' derdin var, ben varım karşında başkası değil, konuş ulan hadi!" demesi oldu. Bunun üstüne Volkan son günlerde başına gelen herşeyi bir çırpıda anlattı Kaan'a. Garip telefonları, Bahar'a rastlamasını, Bahar'la sohbet ettikleri bir önceki geceyi ve hatta sürpriz yaptığında onu Bahar sandığını... Sonra da "ne garip" dedi "insanoğlu" ; "hemencecik umutlanıyor, hemen beklentiler başlıyor" Ardından da dikiverdi birasını başına. Kaan garsona iki bira daha işaret edip Volkan'a gülümsedi; "Hiç unutamadın değil mi Bahar'ı" dedi, ardından da sakin olmasını hemen kendi kendiyle kavga etmemesini öğütledi. Haybeden konuşmak ne de kolaydı. Garip telefonlar konusunda ise Kaan'ın da söyleyebileceği çok bir şey yoktu.

Volkan, kimbilir kaçıncı bira ve birbirini açan kaç laftan sonra masanın üzerinde duran cep telefonunda yeni bir mesaj uyarısı olduğunu fark etti. Mesajın Bahar'dan olduğunu anlamasıyla, o kadar biraya rağmen içinde boğulmadan duran kedi yavrusunun uyanması bir oldu...




21

"Geç yazdığım için kusura bakma. Seyahate çıktık, yoldayken telefonum kapalıydı. Benim için de keyifliydi. Haydi bana iyi tatiller :)" Volkan, mesajı okuyunca ne düşünmesi gerektiğini bilemedi. Yüzünde nasıl bir ifade belirdiyse Kaan'ın dikkatini çekmiş, ortada hayati bir sorun olduğuna hükmetmişti. "Neyin var kanka, kötü bir haber mi aldın?".

Evet, bir bakıma kötü bir haberdi Volkan için. Dün akşamdan bu yana düşlediklerini, yaşadığı heyecanları göz önüne alınca bu sıradan, duygusuz ve usulen gönderilmiş mesaj, hayallerinin tümünü silip süpürüvermişti. Mesajı okuması için telefonu Kaan'a uzattı. Kaan dikkatlice okudu. Bir yandan da Volkan'ı nasıl teselli edeceğini düşünüyordu. Tam bir şeyler söylemeye hazırlanmıştı ki, telefona ikinci bir mesaj uyarısı geldi. İkisi de irkildi. Kaan, belli belirsiz bir sevinçle telefonu arkadaşına verirken "Buyur bakalım, açıldı hanım kızımız" dedi.

Volkan heyecanla telefonu aldı. Bilinmeyen bir numaradan geliyordu mesaj. "Dün gece beklettiğim için özür dilerim. Bir saat sonra aynı yerde buluşalım." diye yazmıştı meçhul kadın.. Bu sefer neden aramamıştı da mesaj yollamıştı, onu anlayamadı Volkan. Öfkeli bir tavırla telefonu masanın üzerine bırakarak söylendi; "Çok lazımdınız han'fendi, bir siz eksiktiniz, şöyle buyurun rica ederim... Off be kızım seninle mi uğraşacağım işim gücüm yok..."

Telefonu alıp mesajı okuyan Kaan, arkadaşının öfkesi karşısında bir an durakladı, sonra da kahkahayı koyuverdi. "Oğlum, görmeyeli ne kadar popüler olmuşsun böyle, bu ne ısrar anlayamadım gitti... Hem oyun oynamayı da seviyor hatun anlaşılan." Oyun kelimesi Volkan'ın zihninde yepyeni çağrışımlar yaptı aniden. Kaan'a dönerek "Kanka be, bu akşam ikimiz birden gidelim şu randevu yerine. Maraz bi durum çıkarsa sen de devreye gir de şu meçhul güzeli bir madara edelim. Var mısın?" Oyunsa oyun diye düşündü ikisi de. Bu gece ilginç olaylara gebeydi anlaşılan.




22

Daha önce yapmadıkları şey değildi, okul yıllarında da önceden konuşup anlaşmaya gerek bile duymadan birçok kez sınıf arkadaşlarına doğaçlama gelişen oyunlar oynamış, birbirlerinin gözünün içine bakarak diğerinin aklından geçeni sezmiş ve her zaman gol atması için diğerine en güzel pası vermişlerdi. "Haydi içelim" deyip biralarını tokuşturup yudumladılar. Oyun denince ikisi de heyecanlanmış, özellikle Volkan Bahar konusunu bir süreliğine olsun unutmuştu.

***

Buluşma saatinden on dakika önce The Marmara otelinin önünde Kaan'la sarılıp öpüşerek ayrıldılar. Volkan, bir iki dakika içinde AKM'nin önünde yerini almıştı bile. Sabırsızlıkla beklemeye başladı. Bu sefer bir önceki kadar uzun beklemeyecekti. Tam buluşma saatinde yanına genç bir kadın yaklaştı ve "Bu sefer bekletmedim işte" diyerek gülümsedi ve Volkan daha ne olduğunu anlayamadan "Beni takip et!" deyip arkasını döndü ve hızla yürümeye başladı.




23

Volkan kadına yetişmeye çalışırken öfkeyle seslendi: "Durun bir dakika küçükhanım, nereye gidiyorsunuz? İnsan bir açıklama yapar... Size söylüyorum, duymuyor musunuz?" Kadın hızlı adımlarla Taksim gezisindeki parka doğru ilerliyordu. Volkan merdivenleri çıktığı anda nereye doğru gitmeye başladığını fark edip bir an irkildi... Gecenin bu saatinde kapkaranlık parka girmeyi hiçbir zaman göze alamadığını hatırladı. Ama işte girmiş, koşar adımlarla ilerliyordu... Ağaçların altına sinmiş ve çoktan kafayı bulmuş tinerci çocuklarla uyuşturucu çekmiş berduşları görünce daha da rahatsız oldu. Kadını artık göremiyor, yalnızca serin rüzgarın burnuna getirdiği parfüm kokusuyla önünde yürüdüğünü anlayabiliyordu. Oldukça ağır, şeker kokulu bir parfümdü...

Bir an durakladı. "Nereye gidiyorum ben? Hiç tanımadığım bir kadının verdiği komutla koşar adım belamı bulmaya mı? Oğlum sen kafayı yedin iyice... Tek başına, gecenin bu karanlığında... 1 milyon lira için adam öldüren serkeşlerin mekanında ne işin var..." Bunları düşünürken birden Kaan'ı hatırladı. Pekiyi o neredeydi? Hani uzaktan takip edecek, bir terslik olursa yanında olacaktı... Arkasını döndü. Neredeyse parkın yarısına kadar gelmişti farkında olmadan. Geriye gitmekle ileriye yürüyüp metro çıkışına ulaşmak aynı şey olacaktı. Aklı Kaan'a takıldı. "İster misin çocuğun başına bir maraz gelsin gece yarısı? Hem de ne uğruna..." İyiden iyiye gerilmiş, artık ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Bir kenara sinip biraz beklemeye karar verdi. Eğer Kaan arkasındaysa ona yetişebilirdi. Tam solunda duran büyük ağaca doğru yöneldiğinde kadının sesini duydu: "Ne o Volkan Bey, vazgeçtiniz galiba... Siz her şeyden böyle kolay mı vazgeçersiniz? Çabuk olun biraz..."




24

Bu sözün üzerine tekrar yola koyuldu Volkan. Ne de olsa serde yiğitlik vardı. Park bitmek bilmiyordu sanki. Bir anda Volkan'ın aklına yolun sonunda ne olduğu sorusu geldi. Ya bu deli kadın onu bir arabaya bindirirse? O zaman Kaan ister istemez geride kalacaktı, kendisi de haliyle yalnız... Koşar adım yürürken bu düşünceyle arkaya dönüp bakmak zorunda hissetti kendisini. Kaan hâlâ ortada yoktu. Volkan iyiden iyiye tedirgin olmaya başlamıştı.

Parkın sonlarına doğru Harbiye civarına vardıklarında, kadın birden sola, Rus dansçıların gösteri yaptıkları revü kulüplerinden birine daldı. İçeri girmeden önce de arkasında olduğundan emin olmak istermişçesine yan gözle Volkan'ı kontrol etti...




25

Volkan kapıdan içeri girdiğinde, kulakları sağır edecek kadar yüksek bir müziğin çalındığı, tütün, alkol ve ağır parfüm kokularının birbirine karıştığı yarı karanlık bir mekanda buldu kendisini. Kızı takip etmenin ve Kaan'ı düşünmenin telaşıyla ne yaptığının pek farkında değildi doğrusu. Yüzünde anlamsız bir sırıtışla duran kapı görevlisinin sorusuyla kendisine geldi: "Buyrun beyefendi, hoş geldiniz. Rezervasyonunuz var mıydı?" "Yok. Şeyy, ben aslında biraz önce içeri giren bayanı takip... şey onunla beraberim yani... Nerede kendisi?" Görevlinin yüzündeki sırıtış daha da anlamsızlaşıp saygısız bir hal aldı. Haa, şu mesele... Siz oturun. birazdan gelir..."

Volkan ne yaptığını bilmez bir halde otururken buldu kendisini. Sahnedeki dansçılar seyircileri selamlıyordu. Bilinçsiz bir hareketle alkışlayanlara katıldı. Artık düşünmeyi bırakmış, kendini akışa kaptırmıştı. Müziğin aniden değişmesinden ve ışıkların yanıp sönmesinden yeni birisinin çıkmak üzere olduğu anlaşılıyordu. Arkasına yaslandı, sahneye yansıtılan keskin ışık gözünü alıyordu. Tiz sesli bir adam sahneye çıkacak dansçının adını söyledi, ama kötü mikrofonun cızırtısından hiçbir şey anlayamadı. Volkan tam müziğe kendini kaptırmak üzereyken, sahneye çıkan kadının yüzünü gördü ve donup kaldı... Evet oydu, yarım saattir arkasından koştuğu kadın...




26

Volkan şaşkınlıktan az daha oturduğu sandalyeden düşecekti. Gözleri sahneye kilitlenmiş vaziyette hiçbir şey düşünemez haldeydi. Beyni otomatik olarak bir şeyler anlamaya çalışmış sonra vazgeçivermişti. Kaan'ı görmek umuduyla çevresine son bir kez bakındı ama nafile.

Sahnedeki kadın oldukça dekolte bir elbisenin içinde bütün iç gıcıklayıcılığıyla fransızca bir şarkı söylüyor, bir yandan da dirseklerine kadar gelen eldivenlerden tekini çıkartıyordu. Eldivenin tamamı çıkınca, rastgele bir hareketle masalara doğru savurdu. Volkan'ın eldiveni yakalamak için herhangi bir hareket yapmasına gerek bile kalmamıştı. Diğer seyircilerin tezahüratları ve alkışları arasında havada uçan eldiven Volkan daha ne olduğunu bile anlamadan sağ omzunun üzerine konmuştu.

Eldiveni omzundan alan Volkan şaşkın şaşkın çevresine bakınırken içeri girdiğinden beri kendisine olabildiğince ilgisiz davranan garson -artık zamanın geldiğinden emin olmuş olacak- hemen yanında bitiverdi: "Şanslı beyfendi içmek için ne alırdı acaba?"




27

"Jack Daniels, duble, tek buzlu... Biraz da badem..." Siparişi alan garson abartılı bir hürmet gösterisiyle yanında ayrıldı. Sahnedeki kadın şarkısını söylerken, biraz önceki olaydan duyduğu mahçubiyeti gizlemeye çalışan Volkan, kadını izlemek yerine çevreye bakmayı tercih etti. Gözleri karanlığa alıştığı için artık daha iyi görüyordu içeridekileri. Genelde erkeklerin ağırlıkta olduğu bir kulüptü. Tek tük masalarda oturan kadınlar da müşteriden çok görevliye benziyordu. Volkan birden kendini çok komik hissetti. "Ne işim var burada? Ne yapıyorum şimdi? Gece vakti, üçüncü sınıf bir pavyonda, bilmediğim bir kadının peşinde... Oooofffff bu gece papağan gibisin Volkan Bey, bu kaçıncı soruş... Cevabını bulamadın mı hâlâ... Oğlum sen pek bir garipleştin ya hadi hayırlısı..."

Alkış sesleriyle kendisine geldi. Sahnedeki kadın seyircileri selamlarken, Volkan'a belli belirsiz bir işaret yaptı. "Biraz sonra geliyorum" demek istiyordu. Volkan içkisinden büyük bir yudum aldı, alkolün midesine doğru yakarak gidişini hissetti, bir an başı döndü... Sonra da tüm vücudunu kaplayan sıcaklık duygusuyla gevşeyip arkasına yaslanıp kadını beklemeye başladı. "Gel bakalım gel, gel de bu esrarengiz oyun bitsin. Kimsin, neyin nesisin..."




28

Sonra birden aklına Kaan geldi... Neredeydi acaba? Belki de takip ederken Volkan'ı gözden yitirip durmak zorunda kalmıştı. Peki neden telefon etmiyordu o zaman. Alkol alınca kafası çalışmaya başlayan Volkan Kaan'ı aramaya karar verdi ama şarjı bitmiş olmalıydı... ulaşılamıyordu. "Lanet olsun" dedi içinden.

Viskisinden kocaman bir yudum daha alırken garson yüzünde az öncekinden de beter bir sırıtışla yanına yaklaşıp kulağına doğru eğilerek "Arzu Hanım sizi kuliste bekliyor" dedi, ardından da Volkan'ın şaşkın bakışının üzerine hemen ekledi: "Kulis şu tarafta, içkinizi bana bırakın."




29

Etrafında oturanların meraklı ve hafif alaylı bakışları arasında yerinden kalktı. Sakin ve umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak garsonun gösterdiği yöne doğru yürüdü. Karmakarışık duygular içindeydi. Neredeyse bitirmek üzere olduğu içki başını iyice döndürmüştü. "Sakin ve dikkatli olmalıyım" diye düşündü, "başıma neyin geleceği hiç belli olmaz..." Karanlık ve rutubet kokan bir koridordan geçerek, üzerinde "sanatçı" yazan kapıya ulaştı. Bir an arkasını dönüp gitmeyi düşündü. Tam uygulamak için harekete geçtiğinde, biraz önceki garsonla çarpıştı. Adam, elindeki, yeniden doldurulmuş içki bardağını Volkan'a uzattı, abartılı bir saygı gösterisiyle eğilip kapıyı açıp içeri buyur etti. Artık geri dönüş şansını tamamen yitirmişti...

Volkan kendini küçük, eski eşyalarda döşenmiş, duvarlarında boydan boya posterlerin asılı olduğu loş ve kirli bir odada buldu. Adının Arzu olduğunu öğrendiği kadın, tuvalet masasının önünde makyajını siliyordu. Volkan arkasından kapanan kapının sesini duyunca bir-iki adım attı. "Gelsene Volkan, ne dikiliyorsun, otur şöyle..." "Bu ses... nereden tanıyorum ben bu sesi..." Kadının kararlı çağrısı Volkan'ı uysallaştırdı, söylenen koltuğa bıraktı kendini. Elindeki içkiden birkaç damlayı da üzerine döktü... Bardağı yakındaki tuvalet masasına koymak için başını kaldırınca, ağır makyajını temizlemiş, gülen gözlerle kendisine bakan genç bir kadının yüzüyle karşılaştı... Evet tanıyordu onu... "Hicran... Sen misin?" Evet, karşısındaki, lise yıllarını birlikte geçirdiği, hatta hafiften platonik aşık olduğu mahalle arkadaşı Hicran'dı... Liseden sonra başka yere taşınmışlar, daha sonra birbirlerini hiç görmemişlerdi.




30

Karşısındakini sonunda tanımış olmanın verdiği rahatlık, ki kuşkusuz son bir kaç saatte yaşadığı bütün o gerginliğin de sonlanmasıyla tüy gibi hafiflemişti, ve şaşkınlıkla ayağa fırlamıştı... Hicran da aynı şeyi yapmış, odanın ortasında birbirlerine sarılıvermişlerdi... Sonra, biraz da bu ani duygu patlamasından utanarak gerileyip gerisingeri yerlerine oturdular. İkisinin de ağzında tek kelime çıkmadan bir süre birbirlerini seyrettiler... Neden sonra Volkan'ın ağzından "Ama... Sen... Nasıl..." gibi kelimeler çıkabildi. Hicran, "Hepsini anlatacağım... Yavaş yavaş..." dedi. "Hele önce şuradan çıkalım da... Hem Kaan bizi bekliyor."




31

Volkan şaşkınlıkla: "Kaan mı, sen nereden tanıyorsun onu?" diye bağırdı. Hicran gülümseyerek biraz daha sabretmesini, hemen giyineceğini sonra çıkabileceklerini söyledi. Az sonra, gece kulübünün biraz aşağısındaki çin lokantasında bekleyen Kaan'ın yanına varmışlardı. Kaan onları kahkahalarla karşıladı. Volkan düştüğü oyunun tadını çıkarmaları için uygun bir süre bekledikten sonra, kaşlarını çatarak sordu: "Eeee, şimdi kim anlatacak neler olduğunu? Dökülün bakalım..."

Hicran ve Kaan, uzun süredir tanışan insanların rahatlığıyla, birbirlerinin ağzından lafı kaparak anlattılar hikayeyi. Hicran'ın babası önce Çanakkale'ye, oradan da Ankara'ya tayin olmuştu. Hicran, çocukluğundan beri yetenekli olduğu müzik eğitimine konservatuvarda devam etme imkanı bulmuştu böylece. Ancak, babasının beklenmeyen ölümü üzerine, annesiyle birlikte kardeşlerinin bakımını üstlenmesi, dolayısıyla çalışması gerekmişti. Böylece başlamıştı gece kulüplerinde yabancı şarkılar söyleme hikayesi... Ankara'nın ünlü kulüplerinden birinde çalışırken, arkadaşlarıyla gelen Kaan ile karşılaşmışlar, kısa süre içinde arkadaş olmuşlardı. Bir gün ortak dostları Volkan'ı keşfedince birbirlerine daha da yakınlaşmışlardı. Daha sonra, Hicran İstanbul'a dönmüştü. Bu esrarengiz kadın oyunu, Volkan'ın çocukluğundan beri hayatı fazla ciddiye aldığını bilen Hicran'ın aklına gelivermişti. Hikayeyi dinlerken Volkan kendisini bir film kahramanı gibi hissetti... Ancak filmlerde olurdu böyle olaylar...

Kahkahalarla gülerek birbirlerine olayı farklı açılardan anlatırlarken, Volkan cep telefonunun titreşimini fark etti. Cebinden çıkartıp açana kadar telefon susmuştu. Arayanın kim olduğuna baktığında ise tüm vücudunu yeni bir heyecan dalgası sardı: Bahar'dı...




32

Bir anda eli ayağına dolaşıvermişti. Hicran bu panik ve heyecan dalgasına bir anlam veremezken Kaan arayanın Bahar olduğunu anlamış, yüzüne hınzır bir gülümseme yayılmıştı. Hicran, Kaan'a yaptığı kaş göz işaretiyle olayı anlamaya çalışırken Kaan: "Eee, sen arasana yahu" dedi Volkan'a... "Biz yabancı değiliz." Bunu söylerken bir yandan da Hicran'ın elini tutması Volkan'ın gözünden kaçmamıştı. Bu konunun detaylarına daha sonra inmeye karar verip telefonunun arama tuşuna bastı, Bahar'ın telefonu çalıyordu...




33

Telefonun zili bir asır kadar çaldı gibi geliyordu Volkan'a... Tam ümidini kesecekken açıldı. Volkan heyecanla "Bahar..." dedi. Karşı taraftan cevap yerine ağlama sesleri geldiğini duyuyor, olanlara bir anlam veremiyordu. Bir an yanlış numara mı acaba diye düşünerek telefonun ekranına baktı, evet, Bahar yazıyordu... Pekiyi ya bu ağlama sesleri neydi? "Alo, alo, Bahar.... Bahar orada mısın? Alo..." İyice paniklemişti. Tam o sırada Kaan ve Hicran'ın soran bakışlarıyla karşılaştı. "Abi bir terslik var, kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor... Ne yapayım ben şimdi" Kaan tam cevap vermeye hazırlanıyordu ki telefondan gelen sesi duydu.

"Volkan... Çok kötüyüm Volkan... Ne yapacağımı bilemiyorum... Bana gelebilir misin?" Volkan, nutku tutulmuş bir şekilde dikkatle dinliyordu Bahar'ı. Hiçbir şey düşünemiyor, hiçbir anlam veremiyordu olanlara. "Tabii gelirim, neredesin sen şimdi?" "Bebek'te vapur iskelesinin yanındaki parktayım... Çabuk gel ne olursun..." Volkan telaşla telefonu kapatırken, artık iyiden iyiye meraklanan arkadaşlarına konuyu bir-iki kelimeyle açıklayıp kendini dışarı attı. Hemen bir taksi çevirdi. "Aman Allahım" diye düşünüyordu, "neler oluyor böyle..."




34

Takside hızla sahil yoluna doğru giderken bir yandan da ne olabileceğini düşünüyordu, daha bir kaç saat önce "seyahatteydik, telefonum kapalıydı, hadi bana iyi tatiller" diyen Bahar'dı... Madem tatile çıkmıştı ve üstelik uzun da bir yolculuk yapmıştı, o halde tekrar İstanbul'da işi neydi? Başına bir şey mi gelmişti? Hemen geri dönmesini geektirecek ne olmuştu?

Bütün bunları düşünürken telefonu çaldı tekrar, arayan Kaan'dı... "Kanka ne oldu? Nerdesin?" gibi soruları daha sakince yanıtlayabildi bu sefer, Bahar'la buluşmaya gittiğini, sonra onları arayıp olanları anlatacağını söyledi... Hayır, şu anda yardım edebilecekleri bir şey yoktu çünkü neler olduğunu o da bilmiyordu.

Şehirlerarası otobüs yolculuğu gibi gelen 15 dakikanın sonunda indi taksiden Volkan ve koşar adım Bebek'teki parka attı kendini. Bahar, banklardan birinde yanında kocaman bir sırt çantasıyla oturuyordu. Volkan'ın seslenmesiyle başını kaldıran Bahar yerinden kalktığı gibi Volkan'a sarıldı ve gözyaşlarına boğuldu.



35

Kaan bir süre ona sıkıca sarılıp ağlamasının hafiflemesini bekledi. Genç kadının hıçkırıkları her geçen dakika daha da artıyor, Kaan çaresizlik içinde ne yapabileceğini düşünüyordu. Bahar'ı hiç böyle görmemişti daha önce... Parkta yürüyüşe çıkan birkaç kişinin kendi aralarında söylediklerini duyunca kulaklarına kadar kızardı: "Vah vah zavallı kızcağız, kim bilir ne yaptı ki böyle boğulur gibi ağlıyor... Ah gençlik ah..."

Volkan bir yandan "Tamam canım, tamam Bahar'cığım... Geçti... Bak ben yanındayım... Üzülme, her şey düzelecek..." derken, diğer yandan da sakinleşmesi için başını okşuyordu. Kendini birden eski günlerdeki gibi hissetti. Birlikte oldukları günlerde zaman zaman böyle kedi gibi ona sokulup sessizce ağladığına şahit olmuştu. Ama bu diğerlerinden çok farklıydı. Neler olmuştu acaba... Bunları düşünürken birden Bahar'ın kollarının arasından süzülüp yere doğru inmeye başladığını hissetti. Bayılmıştı.

Volkan bir an ne yapacağını bilemedi. Sonra yapılacak en iyi şeyin onu eve götürmek olduğunu düşündü. Bahar'ı kucağına alıp yakındaki taksi durağına gitti. Taksi şoförü heyecanla "Abi ne oldu? Hastalandı mı abla? Hastaneye mi?" diye sordu. Volkan sakin görünmeye çalışarak, "Hayır kardeşim, bizi eve götürsen yeter." dedi ve taksiye bindiler. Volkan Bahar'ı arka koltuğa uzattı, kendisi de oturarak başını dizlerinin üzerine koydu. Bu halde onu evine götüremeyeceğine karar vererek, kendi evinin adresini verdi şoföre. "Şişli'ye lütfen..."




   

 

 

Neresi Burası? Neler oluyor?

Burada, iki kişi birlikte bir hikaye yazıyorlar. Sırayla birbirlerinin bıraktığı yerden hikayeye devam ediyor, kritik bir noktaya getirip diğerine bırakıyorlar. Hikaye her geçen gün biraz daha uzayıp biraz daha renkleniyor. Size de hikayenin devamını beklemek kalıyor. Konuyla ilgili düşüncelerinizi, sorularınızı fikirbaz'a iletebilirsiniz...


 

     
 
 

 

welcome to movable type